8 Mart 2015 Pazar

Yeni Aşamada Eski Parola: Kadınlar Öne!..

Türkiye’nin batısı veya Türkler, Kürdistandaki kadın hareketiyle son yıllarda kadın Milletvekilleri ve “eşbaşkan”larla tanıştı.
Bir zamanlar burnundan kıl aldırmayan Türk feministleri şimdi Kürdistan’da yükselen kadın hareketinin kanatları altına sığınmışlar ve onun ateşiyle ısınıyorlar.
Dünya’nın “Batı”sı ise Kürdistan’daki yükselen kadın hareketiyle Rojava ve Kobani’de, ellerinde silahlarla IŞİD çetelerine karşı direnen “modern Amazonlar” imgesiyle karşılaştı.
Her ikisi de büyülenmiş bir biçimde şaşkınlık içinde bu mucizeye bakıyorlar.
Türk veya Dünya’nın batılı kadınları için onlarla birlikte bir “selfie” çektirebilmek yakında bir “Politik Turizm” alanı bile olabilir.
Nedir bu kadınlar? Nereden çıktılar?
Bilim (Marksizm) öngörüdür. Öngörü ise toplumsal süreçlerin gerisinde olanı; uzun vadeli etki yapanı, derinden işleyeni görebilmektir. Devrimci politika ise bu derinden işleyen, görünmeyen süreçlere göre doğru (ezilenlerden yana) bir pozisyon alabilmektir.

Aşağıdaki yazılar 15 yıl önce yazılmıştı. O zamanlar, Kürt Hareketi içinde bile, Öcalan’ın her “Görüşme Notları”nda kadınlara selam ve dayanışmalarını iletmesi kuru bir retorik olarak görülüyordu. “PKK bir kadın hareketidir” dediğimizde alaycı bakışlarla karşılaşıyorduk. Kimi ÖDP’li veya Dev-Yol’cu dostlar “Göbeğini kaşıyan adamın lideri olduğu kadın hareketi” diye bizimle alay edip dalga geçiyorlardı. “Kadınlar öne çıkmalı her organın en az yarısı kadın olmalı” diye yazdığımızda, kimi Kürt dostlar, “ütopyacı” olduğumuzdan, “ütopyalarla politik mücadele yapılamayacağından” söz ediyorlar; “Kürtleri ve Kürdistan’ı tınamadığımız”ı söylüyorlardı.
*
Bugün ise, o zamanki öneriler, kör topal gerçekleşmiş haliyle bile bir mucize gibi görülüyor. “Ya o zamanlar aşağıdaki yazılarda önerilenler bir parça gerçekleşmiş olsaydı şimdi nerelerde olurduk?” diye kimse sormuyor.
O zamanların “gerçekçi”leri, gerçeğe karşı ütopik diye ciddiye almadıklarını gerçekleştirmek için çalışmış olsalardı şimdi neler gerçek olabilirdi?
Bugün de bir üst düzeyde aynı sorun var.
Sadece kazanılan başarılara bakarak memnun olanlar ve onları konrumaya çalışanlar ancak egemenler ve kaşarlanmış bürokratlar olabilirler.
Mümkün olana göre bugün bulunulan noktanın yetersizliğini görmek ve dikkatleri oraya çekmek, devrimci politikasın her zaman alfabesi olmuştur.
Çünkü gerçekliğin tam bir resmini ancak hayallerin aynasında görebiliriz.
Aşağıda yer alan 15 yıl önce yazılmış üç yazının bu 2015 yılının 8 Mart gününde, bir de bu açıdan okunmasını dileriz.
Demir Küçükaydın
08 Mart 2015 Pazar

Kadınlar Öne

Canlıların evrim tarihinde cinslerin keşfi başlı başına bir devrim oluşturmuş ve bu keşiften sonra yeni türlerin ortaya çıkışı büyük bir hız kazanmıştır.
Dişi ve erkek ayrımı onların çocuklarında yeni genetik özelliklerin ortaya çıkmasına bu da türlerin çeşitlenmesine ve yaşamasına yol açmıştır.
Ve bu ayrım, giderek özellikle çocukların belli bir bakım gerektirdiği "yüksek" canlılarda çoğu kez bir tür iş bölümünün yolunu açmış, bu da toplumsal örgütlenmenin ilkel biçimlerinin temel dinamiğini oluşturmuştur.
İnsanın insan oluşunda emeğin rolü üzerinde epey durulmuştur. Ama, Kadının rolü hep es geçilmiştir.
İnsan, sadece alet kullanan bir canlı olarak, pek ala alet kullanan bir hayvan olmaya devam edebilirdi. Alet kullanmak insan oluşun bir nedeni olmaktan ziyade bir koşuludur. Toplumsal bir örgütlenme olmadan, kendi başına alet, gereğinde alet kullanan bir çok canlıda görüldüğü gibi,  kimi organların bir uzantısı olmaktan başka bir işlev göremez
Ancak Toplum'un ortaya çıkışıyla, artık organların ve türlerin değil de, toplum biçimlerinin değişimi, yani biyolojinin değil, sosyolojinin konusu olan var oluş biçimi ve olanağı ortaya çıkar.
Alet, Toplum'un olduğu yerde, organın bir uzantısı olmaktan çıkıp bir üretici güç haline gelir ve aletlerin değişimi organların değişiminin; toplum biçimlerinin ve toplumsal ilişkilerin değişimi türlerin değişiminin yerini alır. Artık yepyeni bir varoluş ve hareket türü ortaya çıkmıştır: Toplumsal varoluş ve hareket.
Cinslerin keşfi nasıl canlıların çeşitliliğinin patlamasının yolunu açtıysa, cinsel yasaklar da, insanın hayvanlıktan kurtuluşunun ve toplumun ortaya çıkışının yolunu açmıştır.
İnsan, doğanın çok güçsüz bir yaratığı olarak, ancak toplu halde davrandığı takdirde, ama bu davranış basit bir aritmetik toplam gibi ortak çıkarlar temelinde değil de, bir bütün uğruna parçayı feda etme temelinde davranabildiği takdirde, daha ziyade eksinin eksi ile çarpımının artıyı vermesi gibi, cebirsel toplam gibi davranabildiği takdirde varlığını sürdürebilirdi.
Bu ise, her canlının var olabilmek için en doğal iç güdüşü olan, kendi varlığını koruma, yaşama içgüdüsünü; tehlikelerden kaçma içgüdüsünü, toplum denen soyut varlık uğruna yenebilmesini gerektiriyordu.
Kişinin kendini daha üstün bir varlık uğruna feda edebilmesidir toplumu bir sürüden; insanı hayvandan ayıran.
Bu muazzam devrimi, sürüden topluma geçişi, ancak kadınlar yapabilirdi.
Dişiler zaten, bütün "yüksek" canlılarda görüldüğü gibi, çocukları uğruna kendilerini feda edebilme yeteneğine sahiptiler. Buradan, daha büyük bir birlik uğruna feda etmeye kolayca geçilebilirdi. Bu yüksek şey ise, yine ancak kadın aracılığıyla bilinebilen soy olabilirdi. Böylece cinsel yasaklar, hem bir yandan soyun, ailenin, akrabalığın, yani toplumun mekanizmasını ve örgütlenmesini belirliyor; hem de kendine egemen olmayı, belli yasakları çiğnememenin, dolayısıyla parçayı bütüne tabi kılmanın yolunu açıyordu.
Bu nedenle, bütün "ilkel" toplumlarda, kabilenin eşit bir üyesi olabilmek, sancılı imtihanlardan geçmekle mümkün olur. Bütün bunlar, parçanın bütüne tabi olmasının, hayvansallığı ifade eden içgüdülerin yenilmesinin; toplumsal kutsallaştırmanın ifadesidir.
*
Erkek hayvansal, kadın bitkiseldir. Erkek avcıdır, kadın toplayıcı. Erkek öldürür, kadın yaşatır. Kadın çevreyi düzenler, erkek tahrip eder. Erkek savaşcıldır, kadın barışcıl. Bu nedenle neredeyse bütün kültürlerde evrensel olarak, kadın kıyafeti toplayıcılığa dayanan kökleriyle eteklik; erkek kıyafeti, avcılığa uygun olarak pantolondur. Ve çoğu kez erkek isimlerinin kökeninde hayvan, kadın isimlerinin kökeninde bitki isimleri yer alır.
Çocukları yemesin diye erkekleri dışlayan, kökleri, bitkileri toplayan, çocukları büyüten, bin bir denemeyle yeni otlar, kökler ulan; sepetler, kilimler, çömlekleri icat eden; hatta muhtemelen erkeklerin avlayarak öldürdüğü hayvanları ehlileştiren, bütün bunları diğer kadınlarla paylaşan, tecrübe değiş tokuşu yapan, bunun için dili geliştiren, on binlerce yıl boyunca gelmiş geçmiş her biri isimsiz bir mucit ve kaşif olan, kadınlara borçludur insanlık bütün kültürünü. İnsanı hayvanlıktan çıkaran kadındır. Bu nedenledir ki, bütün "ilkel" toplumlarda kadın, bir tür ana tanrıca, şaman, kutsal anadır.
*
İnsanlığın medeniyete, yani sınıflı topluma, geçmesiyle birlikte Kadın'ın toplumsal alt konuma geçirilişinin hikayesi de başlar.
Klasik uygarlıkların geliştiği bütün yerlerde, kadının toplumdaki yeri aşağı düşer. Hatta uygarlık ile kadının konumu arasında kesinlikle bir ters orantı vardır.
Çin, Hint, Akdeniz gibi uygarlığın geliştiği bütün yerlerde kadın yerin dibine yollanmıştır. Harem denen cinsel köle zindanlarını; kadınların ayaklarını dumura uğratmayı; ölen kocalarıyla birlikte yakmayı veya gömmeyi hep medeniyet keşfetmiştir.
Kadının bu alt konuma geçirilişi, fiziksel baskı ve terörün yanı sıra ideolojik bir savaşla birlikte yürütülmüştür. Adem’in Cennet’ten atılmasının suçunu Havva'ya yüklemekten, kadın tanrıların Meduza veya masalların dev anaları gibi gösterilmelerine kadar, tarih öncesinin masal ve efsanelerin ardına gizlenmiş tarihi, aslında, tıpkı, Atatürk'ün Nutku; ya da Stalin'in SBKP tarihi ya da "Barbarları" anlatan "uygarların" vekayinameleri gibi, gerçek tarihi erkeklerin bakış açısından tahrif eden ve yeniden yazan tersinden okunması gereken yalanlardır.
Bu fiziksel ve ideolojik savaşın nasıl kanlı yürüdüğünü, uygarlığa en geç geçen Avrupa'nın yakın tarihindeki cadı yakma ve kovuşturmalarından biliyoruz. O yakılan cadılar, ilkel sosyalist toplumların, devleti bilmeyen Köy komünlerinin, şaman "kadın ana"larının geleneklerini sürdüren son temsilcileriydiler. Onlarla birlikte sadece kadınlar aşağılara itilmiyor, topluma, eşitlikçi ve özgürlükçü, devlet tanımayan ilişkileri unutturuluyordu.
*
Açın bir dünya haritasını bakın. Klasik uygarlığın ulaşamadığı yerlerde kadının toplumdaki yeri yüksektir. Eski uygarlık beşiklerinin dağları örneğin, yollara, bezirgan ilişkilere uzaklığı ve kolay zapt edilemezliği ile, ilkel sosyalist eşitlikçi ve özgür ruhun sığınakları ola gelmişlerdir. Buralarda, kadınların toplumdaki yeri de ovaların bezirgan kasabalarına ve uygarlık merkezi şehirlere göre çok daha yüksek olmuştur.
Ve dikkat edilirse, kadının toplumdaki bu yerinin yüksek olduğu yerler, aynı zamanda, eşitlikçi mezheplerin; bâtıni tarikatların da, yani devlete muhalif tarikatların da yaygın olduğu yerlerdir. Örneğin İslam aleminin bütün dağları Alevi - Batıni’dir. Buralar daha az uygardır ve buralarda kadının toplumdaki yeri nispeten daha yüksektir. Ege dağları veya dersim dağları: buralarda "kadın ana"lar hala vardır, yaşayan cadılar olarak; genellikle alevidirler ve uygarlık oralara fazlaca girememiştir.
Dünya'da da böyledir. Avrupa'nın hiç bir zaman doğru dürüst medenileşmemiş kuzeyinde kadının yeri, kapitalizmin bütün farkları yok edici erezyonuna rağmen, bir güney Avrupa ülkesiyle kıyaslandığında farklıdır. Dikkat edilirse, buralarda Roma uygarlığının ruhu olan Katolik Kilisesi fazla derine işleyen bir etki gösterememiştir ve buralar aynı zamanda Protestanlığın güçlü olduğu yerler olmuşlardır. Modern kapitalizm de buralarda doğup hızlı bir gelişim gösterebilmiştir.
Örneğin Avrupa’da Balkanlar, Alpler, Pireneler gibi dağlık bölgeler her zaman Uygurlığın “Ruh ül Habis”i papalığa karşı özgür komünlerin dolayısıyla o eşitlikçi ve dayanışmacı ilişkileri yaşatan Bogomillerin, Albinlerin, Katarların yaşadığı; Kilisenin yok etmek için Engisizyonu ile Haçlı Seferleri’ni yürüttüğü yerler olagelmişlerdir.
Demek ki, insanlığın antika uygarlıkların çemberinden çıkıp kapitalizme geçişi ile kadının toplumdaki konumunun yüksekliği de ilişkilidir. Modern kapitalist uygarlığa geçişte kadının bu ana maya rolü yeterince incelenmiş değildir.
Modern tarihte, bütün büyük ayaklanmaları kadınlar başlatmış ve onlar kadınlara nispeten daha geniş özgürlükler getirmiştir; bütün restorasyonlar ve karşı devrimler de kadının bu kısmi kazanımlarını geri almıştır. Fransız Devrimi'nden, Ekim Devrimi'ne ve Cezayir Kurtuluş Savaşı'ndan İran Devrimi'ne kadar bütün devrim ve karşı devrimler tarihi bunu kanıtlar.
*
Kürt Ulusal Kurtuluş hareketinde de bu yasa geçerliliğini sürdürür. Ulusal hareketin yükselişi, Kadının eski feodal baskılardan kurtulabilmesi için ona muazzam bir olanak sunmuştur.
Kürt ulusal hareketi aslında büyük ölçüde, kadınların başını çektiği bir modernleşme hareketidir de.
Ve bu dinamizmle, Avrupa'da ve Türkiye'de Feminist hareketin yatağına çekildiği koşullarda, anca benzeri İsveç gibi toplumlarda görülebilen kadın partisinin kuruluşuna kadar giden bir dinamizm göstermiştir.
Kürt Ulusal Hareketi, bugün büyük dönüşümler geçirmektedir. Bu dönüşümlerin yol açtığı problemler kadar, her mücadele biçiminin kendi tehlikeleri vardır.
Örneğin silahlı mücadele, başına buyruk çeteciliği; güce tapmayı; savaşı ve silahı kutsallaştırmayı; terörizme yönelik eğilimleri de besler. Bu nedenle, sürekli olarak bu eğilimlere karşı bir mücadele gerekir.
Ama legal ve açık mücadele biçimlerinin de kendi tehlikeleri vardır. Bunlar da, reformizmi; zengin sınıfların ağırlığını; parlamentarist eğilimleri; bölgeciliği vs. güçlendirir.
Zenginler ve kaşarlanmış orta yaşlılar kolay kolay dağlara çıkmazlar, dolayısıyla dağlarda onların etkileri sınırlı olur. Ama şehirler onların mekânıdır. Legal yollar sadece mücadeleye değil, bu tür eğilimlere de yeni olanaklar sunar. Bu eğilimlere karşı, örneğin gerillada olduğu türden teknik tedbirlerle karşı durulamaz. Bu tür eğilimlere ancak, belli toplumsal güçler bir set çekebilir.
Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi, kendi içinde Kürdistan'daki bütün sınıfların eğilimlerini de taşımaktadır, ulusal baskıya karşı mücadelenin içinde daima bu farklı sınıfların eğilimlerinin de bir mücadelesi var olmuştur ve olacaktır.
Bu mücadele genellikle, farklı konulara vurgular biçiminde süregelmektedir.
Bugün bütün bu eğilimlerin büyük bölümü HADEP içi ve çevresinde toplanmış bulunuyor. HADEP içindeki mücadeleler, aslında Kürt Ulusal Hareketi içindeki farklı sınıfsal eğilimlerin mücadeleleridir.
Ulusal hareketin çekirdeğini oluşturan yoksullar, şehirlerin ve legal mücadelenin yollarını daha iyi bilen orta sınıflara karşı; onların bundan yararlanarak politikayı belirleme çabalarına karşı, gerillanın prestijiyle ve kimi zaman da dayatmalarla bir ölçüde bu sınıflardan gelen tehlikeleri engelleyebildi ve bu sınıfların plebiyen ağırlık karşısındaki memnuniyetsizliklerini bastırabildi.
Ancak bundan sonra mücadele biçimleri ve ekseni tamamen değiştiğinden, eski yöntemlerle aynı sistemi sürdürmek hem olanaksızdır hem de sürdürme çabası bölünmelere yol açar.
Bu çıkmazdan çıkışın, yeni şehirde, legal, belediyelerde ve parlamenter, mücadele biçimlerinin ağırlık kazanmasının; mücadele biçimi ve alanının yer değiştirmesinin ezilen sınıflar açısından, tehlikelerini en aza indirebilecek tek toplumsal güç yine kadınlardır.
Kürt Ulusal Hareketini sırtında taşıyan ve hala bir yükseliş yaşayıp kadınların yeni katmanlarının katılışıyla canlılığını sürdüren kadınlar, mücadelenin önüne geçmelidir.
Bu sadece yeni mücadele biçimlerinin yeni tehlikelerine karşı bir sigorta oluşturmaz; aynı zamanda bu tehlikelere karşı bir tedbir olarak düşünülen kimi dayatmaların yol açtığı memnuniyetsizlikleri ve girişim yeteneğinin azalmasını da engeller. Yaratıcı girişimlerin yolunu açar.
Ve nihayet, o hep “geri”liğiniden söz edilmiş Kürdistan'da kadınların böyle bir öne çıkışı, Türk  kadınlarının ve geniş yığınlarının her şeyi bir başka ışık altında görmelerine yol açabilir.
Bu da Kürt hareketini bu gün bulunduğu tecritten çıkarıp, Batı'da yeni kıpırdanışların yolunu açabilir.
Ve en nihayet, ilerde bir restorasyonda, kadınlara karşı onları tekrar eski rollerine itecek girişimler başladığında; bu girişimlere karşı şimdiden daha elverişli bir pozisyonda bulunmak ve daha geniş mevzileri elde tutmak çok önemlidir.
*
Bunun ilk şartı, kadınların öne geçmesidir. Kadınların öne geçmesi somut olarak, HADEP'te bütün organlara en azından yarı yarıya ve daha iyisi ise tamamen kadınların getirilmesiyle olabilir.
Türkiye'yi de, Kürdistan'ı da bu çıkmazdan ancak kadınlar çıkarabilir.
Kadınlar öne!..
Ve kuru bir slogan olarak değil somut olarak: Kürt Ulusal Hareketinde Bütün Organlarda İlk Elde Kadınlar Çoğunluğa.
Bu, Türk devletinin bütün manevralarını boş çıkarabilecek stratejik bir hamle olur. Türkiye'yi de, Dünyayı da sarsar. Yeni yedek güçleri harekete geçirir. Karşı tarafın tecridini güçlendirir.
Ve yeni mücadele biçiminin tehlikelerine karşı bir pan zehir oluşturur.
Politikayı küçük hesaplar ve pazarlıklar olarak görenler için hayalci görünen bu öneri; Politikayı özünde büyük bir taktik esneklik, diplomatik ustalık ile birleştirilmiş stratejik manevralar olarak gören bir anlayış için son derece gerçekçidir.
09 Mart 2000 Perşembe

HADEP: “Kadınlar Partisi” mi “Erkekler Partisi”mi?

HADEP her şeyden önce, Kürt uyanışının bir ifadesidir. Bu uyanış da her şeyden önce bir MODERNLEŞME hareketidir. Kapitalizm öncesi dünyanın yüzyıllardan beri yerleşmiş ilişkilerinin içine sığmayan yeni insanların bu ilişkileri parçalaması hareketidir. Bu anlamda KÜLTÜREL bir dönüşüm ve devrim hareketidir. Bu nedenledir ki, bu uyanışın öz gücünü gençler ve kadınlar oluşturmaktadır. Bu nedenle bölünme her şeyden önce, eskiye ait olanla yeni olanın bölünmesidir.
Ne var ki eski olan, sadece yok olan sadece ilişkiler değil, aynı zamanda var olan bir siyasi sistemle de çakışmaktadır. Her şeyden önce, egemen devlet ve parlamenter sistem, aşiret reislerine, şeyhlere ve ağalara dayanmıştır. Dolayısıyla eskiye ait olan ile var olan siyasal sistemin kaderi birbirine bağlanmıştır. Ceza suçun cinsindendir. Bu nedenle kültürel modernleşme hareketi bir SİYASİ hareket halini alır.
Eski egemen kültür ve siyasetin anti demokratik, baskıcı ve keyfi niteliği nedeniyle de bu modernleşme DEMOKRATİK bir karakter kazanır.
Kürtler arasında, HADEP ve diğer partiler arasındaki bölünme, eski ile yeni arasındaki bölünmenin siyasi dışa vurumudur. “Kürt Partisi” görünümünde ortaya çıkan, aslında Kürtler arasındaki, modernliğin ve modernleşmenin partisidir. Kürtlük bilinci modernleşmenin ifadesi olduğundan, modernleşmenin partisi bir “Kürt Partisi” olarak görünmektedir. Kürtler içinde eski olan Türk devletiyle kader ortaklığı içinde olduğundan, dolayısıyla Türk devletiyle de bir bölünme biçiminde  görünür.
Kürt burjuvazisi ve orta sınıflarının cılızlığı ve korkaklığı nedeniyle bu uyanış ve modernleşme hareketi öncelikle, yoksul, plebiyen tabakaların başını çektiği ve çekirdeğini oluşturduğu bir harekettir. Bu nedenle de RADİKAL bir karaktere sahip olmuştur.
Hareket yükselişe geçip, rakipsiz bir güce ulaştıktan sonra, modernleşmeci ama radikal ve demokrat olmayan tabakalar, yani Kürt burjuvazisi ve orta sınıflarına, bu hareketin peşine takılmak veya içine girerek etkilerini sağlamaktan başka yol kalmamıştır.
O halde, Kürt uyanışında iki büyük temel parti vardır: Liberal Demokrat Kürt burjuvazisi ve orta sınıfları, aydınları; Radikal Demokrat Kürt yoksulları, gençleri, kadınları.
Hareketin önderliği başından beri plebiyen, radikal ve demokrat kanadın elinde olmuştur ama bu iki parti arasındaki mücadele bin bir biçim altında sürmektedir.
Mücadelenin biçimleri ile, dayanılan ve temsil edilen güçler arasında dolaylı da olsa bir ilişki vardır. Bir gerilla bölüğünde insan toprak ağalarına, iş adamlarına, müteahhitlere, aydınlara, kasaba avukatlarına vs. pek rastlayamaz. Orada bol miktarda, kaybedeceği hayatından başka bir şeyi olmayan, yoksul genç kız ve erkeğe, belki bir kaç idealist aydına rastlayabilirsiniz. Ama bir belediyede örneğin toplumsal yapı kökten değişiktir, iş adamları, müteahhitler, aydınların oranı çok yüksektir.
HADEP Kürt modernleşmesinin ve uyanışının lagal partisi olarak, liberal ve radikal bu iki gücü de içinde barındırmaktadır. Bu iki güç eskiye ve egemen sisteme karşı birlikte mücadele içindedir ama kendi aralarında da bir mücadele sürmektedir. HADEP’te bin bir biçimde ortaya çıkan çatışmaların özünü bu iki toplumsal grup arasındaki çelişkiler belirlemektedir.
Bu çatışmada, Kürt uyanışının öcüsü, çekirdeği olan radikal pleplerin prestiji, sayısal gücü, eşine az rastlanan bir adanmışlığı ve birlikteliği var. Buna karşılık liberallerin ekonomik ve kültürel gücü, ilişkileri. Bu iki güç de, Kürtler üzerinde inkar ve baskı sürdükçe birbirini çiğneyemez; iki gücün de birbirine ihtiyacı var. Ama sorun politikaya hangisinin damgasını vuracağında toplanıyor.
Plepler çoğunluk ve güç ellerinde olmasına rağmen, doğrudan kendilerini ifade edemiyorlar ve bu nedenle damgalarını vurdukları politikayı liberallere uygulatmak zorunda kalıyorlar. Onlar ise kendi eğilimlerine ters düşen bu politikaları uygulamakta zorlanıyorlar veya fiili uygulamada içini boşaltıp kendi tasarılarına uygun hale getirmeye çalışıyorlar. Asil olan plepler vekil olarak orta sınıfları seçiyorlar, ama seçilenler asil olanın direktiflerini değil kendi eğilimlerini uygulamaya yansıtıyor veya uygulamayıp ayak sürüyor. HADEP’teki sıkıntıların özü budur.
Plepler şimdiye kadar, prestijle, sayıyla ve bunlara dayanan dayatmalarla, bir ölçüde hareketin kontrolden çıkmasını engelleyebildi. Ancak, bu eski yöntemlerle mücadeleyi sürdürmek ve geliştirmek giderek zorlaşmakta ve bu yöntemler giderek etkinin azalmasına yol açmaktadır.
Hareketin önderliğini orta sınıflara kaptırmamak, şimdiye kadar olduğu gibi yoksul, belki şehirli ama hala ruh durumu ve kültürüyle köylü karakterinin ağır bastığı toplumsal tabakalarla mümkün değildir. Kelimenin gerçek anlamıyla, yani kültürü ve yaşamıyla modern şehirli, yoksul tabakalara dayanarak, modern orta tabakalar, işverenler, aydınlar karşısında bir denge oluşturulabilir. Bu da temelde iki güçtür: modern ücretliler (yani işçiler) ve bu mücadelenin en tavizsiz savunucusu kadınlar.
Modern ücretlilerin kazanılması bir zaman, strateji ve program sorunudur.
Ama kadınlar şu an hazır bulunuyorlar. Kadınlar, “Kadın Kolları”nın gettosundan çıkıp, HADEP’in başkanlığı dahil bütün etkili pozisyonları ve yönetim organlarında çoğunluğu ele almalıdır. “Erkek Kolları”na ihtiyaç duyan bir HADEP, MHP’de ifadesini bulan, yukarıdan düzenleme partisi karşısında aşağıdan demokrasi partisi olabilir. Türkiye’nin tüm ezilenlerine güçlü ve sarsıcı bir mesaj verebilir.
Tecrübe ve bilgi yok diye çekinmek gereksiz. Kimse anasının karnından politikacı çıkmaz. Suya girmeden yüzme öğrenilmez.
Kaldı ki, Kürt kadını politikada yeterince piştiğini bir çok kereler kanıtladı; en yaratıcı taktik ve pratik esneklikle hedefe kilitlenmeyi bir arada götürdüğünü gösterdi.
Bu gün yüzünde dövmeleriyle, rengarenk elbiseleriyle, mitinglerde zılgıt çeken en sıradan Kürt kadını bile şu piyasayı kaplayanlardan bir kere daha iyi ve doğru politika yapabilir.
Sorunu bu gün, “Kürt Partisi” mi, “Türkiye Partisi”mi diye sormak yanlıştır, sorun orta sınıfın mı, yoksulların mı öncülüğü ve damgasıdır.
Ve bu da somutta, Erkekler Partisi mi Kadınlar Partisi mi şeklinde ortaya çıkmaktadır.
07 Kasım 2000 Salı

Esnaf Gösterileri ve Kadınlar

Henüz kadınlar yok!
Gösterilerin en tipik özelliği hemen hemen hiç kadın görülmemesi. Tümüyle erkeklerden oluşan topluluklar protesto gösterilerini yapıyorlar. Neden böyle ve bunun anlamı ne?
Bütün büyük toplumsal değişimler ve uyanışların mayası kadındır. Kadın sokağa çıktı mı, toplum büyük değişimlerin, alt üstlüklerin arifesinde demektir. Hatta diyebiliriz ki, bütün devrimleri kadınlar başlatır ve götürür.
Büyük Fransız Devrimi'nde öyledir. Paris'in satıcı kadınları adeta devrim motorudurlar. Rus devriminde öyledir. Kadınlar başlatır. İran Devrimi'nde kadınların siyah çarşafı bu günkünden bambaşka bir anlama sahipti, Şah'ın diktatörlüğüne karşı bir isyan bayrağı fonksiyonu görüyordu ve o siyah çarşaflı kadınlar sokağa çıkınca devrim başlamıştı.
Sadece büyük devrimlerde değil, büyük toplumsal alt üs oluşlarda da kadınların öne çıkışı tipiktir. Altmışlı ve Yetmişli yılların Türkiye'sinde, Türkiye tarihinde gördüğü en büyük politikleşme ve radikalleşme dalgalarını yaşarken kadınlar daima bütün toplumsal gösterilerde büyük bir yer tutuyordu.
Bu gün Kürdistan'da aynı durum var. Osmanlı'nın yüzyıllarca Kürdistan dediği, ama artık "doğu" ya da "güneydoğu" denen topraklardaki insanların, Kürtlerin bütün gösterilerinde kadınların büyük bir ağırlığı vardır.
Geçenlerde Newroz gösterilerinde iki milyon kişi, esas olarak Kürtler, demokrasi özlemlerini haykırırken de kadınlar o klişeleşmiş Kürt imgesiyle açık bir çelişki içinde öndeydiler.
Naci Kutlay'dı yanlış hatırlamıyorsam, Batman'daki 100.000'den fazla kişinin katıldığı gösterinin çoğunluğunu kadınların oluşturduğuna dikkati çekmişti. Batman aynı zamanda Kadın intiharlarının da en yüksek olduğu yerdir.
Aslında kadınların Kürt hareketi içindeki yeri, onların mitinglerde kapladığı orandan da fazladır. Onlar adeta Kürt hareketinin omurgasıdır. Pek önde görünmedikleri durumlarda bile kocalarını, oğullarını ve kızlarını bu işe itekleyen, onları sürekli denetleyen kadınlardır. Kürt uyanış hareketini yakından bilenlerin anlattığı birçok olay bunu doğrular niteliktedir. Aslında PKK bir anlamda kadın hareketidir de. Eğer kadınların desteği olmasaydı, bütün zorluklara rağmen ayakta kalamaz, olgunlaşamaz ve esnekleşemezdi.
*
Çelişki çok açık. Daha bir kaç hafta önce, Kürdistan'da yapılan gösterilerde, iki milyon göstericinin yaklaşık yarıya yakını kadındı ve sadece sayılarıyla değil, renkleriyle, heyecanlarıyla, talepleriyle gösterilere damgasını vuranlar kadınlardı.
Bir haftadır, Türkiye'nin batısında da insanlar uzun yıllardan beri ilk kez sokağa çıkmaya başladılar. Aradaki yıllarda da çıkıyorlardı elbette. "Şehit Cenazesi" denen MİT – MHP - Özel Savaş Dairesi'nin hazırladığı gösteriler için. Haksızlığa karşı, egemen ve üst olana karşı değil, onu savunmak için. Ama uzun yıllardır ilk kez muhalif olarak çıkıyorlar sokağa.
Ve bu ilk çıkışın en belirleyici yanı kadın yokluğu. Bütün gösteriler bir erkek kitlesinin gösterisinden ibaret. Bu toplumun henüz hala nasıl korkuyu içinden atamadığının göstergesidir. İşçilerin ve kadınların olmaması, sadece esnaf ve erkeklerin gösteri yapması, Türk toplumunun, özellikle son on yılda, nasıl derin bir çürüme yaşadığının ve nasıl sindiğinin en tipik göstergesi.
Hep böyledir. Toplum uzun bir baskı ve yılgınlık içinde yaşadığında, sanılanın aksine en alttakiler değil, alttakilerin en üsttekileri önce harekete geçerler. Onlar daha güvenlidirler çünkü kendilerine karşı şiddet uygulanmayacağına. En alttakilerin aslında kaybedecek bir şeyi de kalmadığından durumlarında fazla bir değişme olmaz ani krizlerde; ama küçük dükkancıların kaybettikleri epey fazladır, artık onlar da kaybedenler arasındadır. Ve var olanın kaybedilmesi hep böyle isyanlara yol açar.
İşçiler arasında da böyleydi. Yıllarca İsmet Demir ile birçok işçi örgütlenmelerinde bulunmuştum. Önce örgütlenmenin başını hep, formenler, ustalar, kalifiye ve şehirli işçiler çekerlerdi. Sıradan işçiler, o ezik insanlar ise, hep uzaktan parlayan gözlerle baksalar da, kafalarını çevirirler, uzak dururlar, beklerler ve kontrol ederlerdi. Ancak örgütlenme ve hareket belli bir noktaya geldikten sonra, tam da o formenlerin, ustaların zorluklar karşısında yan çizdiği noktada bu sefer bayrağı o güne kadar örgütlenme ve mücadeleye en uzak durmuş kesimler kaparlar sonuna kadar da götürürlerdi.
Olanlar biraz böyle şimdi. İşçi sokağa çıksa, bir anda karşısında en ağır şiddeti bulacaktır. Zaten dağınık, yorgun ve yılgındır. Onlar şimdi uzaktan izliyorlar. Belki bu bir parmak baldan sonra esnaf taifesi çekilecektir kendi dükkanının içine. (Gerçi sokağın tadını aldıktan sonra, hele böyle kolayca taviz koparıldığını görünce tersi de olabilir.) Ama ikinci dalgada yavaş yavaş, şehirlerin orta sınıfları, memurlar, kalifiye işçiler vs. muhtemelen ortaya çıkacaktır. Onların ortaya çıkışıyla birlikte sertliğin derecesi de artacaktır. Ama esas işsizler ve sıradan işçilere sıra gelirse o zaman görün. O zaman Kadınların ve Kürtlerin damgası ve ağırlığı çok açık görülecektir.
Türkiye işçi sınıfının büyük bir bölümü Kürtlerden oluşuyor artık. Aslında Kürtler üzerindeki ulusal baskının sınıfsal bir yanı da var ve birçok durumda bunun da bir örtüsü. Özellikle Batı'nın turizm bölgelerinde ve şehirlerinde böyle bu. Devrimci dalganın bir yükselişi olduğu takdirde, bunun zirvesinde kadınların ve Kürtlerin damgası bulunacaktır.
Kürt Hareketinin yeni stratejisinin doğruluğu bu son gelişmelerle daha da netleşiyor. Demokratik Cumhuriyet parolası aynı zamanda Batı'nın yoksullarının, hatta bir ölçüde burjuvazinin bile parolası olabilir. Ve devrimci bir kabarış üzerinde onu cesaretlendirici bir etki yapacağı gibi, o kabarışı bir ulusal çatışmayla bastırma teşebbüsüne karşı da en büyük engel oluşturuyor.
*
Susurluk’taki provakasyon, önümüzdeki dönemde yükselen halk muhalefetini bölmek için ne yapılacağını çok açık gösteriyor: Memnuniyetsizliği Kürtlere karşı pogromlara dönüştürmek.
Ben şahsen Susurluk olayının hiç de öyle kendiliğinden geliştiğini düşünmüyorum. Susurluk, o sakin görünüşünün aksine MİT'in en iyi örgütlü olduğu yerlerden biridir.
Gerçi son otuz yılın onunu cezaevinde yirmiye yakınını da sürgünde yaşadım, doğrudan gözlemim yok ama, temelde fazla bir değişim olduğunu sanmıyorum. Hem de o bölgeden bir insan olduğum için biliyorum.
İktisadi Devlet Teşekkülleri, Türkiye'de özel savaş dairesi ve kasaba mütegallibesinin egemenliğini sağlamanın en tipik araçlarındandırlar. Genellikle Sivil Savunma örgütleri, ki bunların başında genellikle hep emekli subaylar vardır, özel savaş dairesinin, yani gizli ve illegal ordunun legal görünümüdürler. Keza KİT'lerin personel alımı gibi mevkilerinde de hep bu tipler vardır ve birbirleriyle bağlıdırlar. Tabii bunlar da gerek Ankara üzerinden; gerek mahalli olarak bezirgan partilerin yöneticileriyle iç içedirler. Bir işyerine birisi mi alınacak? Bir partiden bir tavsiye gerekir. Parti ise bezirgan mütekallibenin yuvasıdır.
Susurluk'ta da Şeker Fabrikası var. "Kasabanın Sırrı" bu fabrikadan hareketle anlaşılabilir. O hareketi yönlendiren MHP'li başkan ve Doktor, büyük bir ihtimalle aynı zamanda Özel Savaş Dairesi çerçevesinde de örgütlüdürler. Bir emirle, ya da sınıfsal içgüdüleriyle ya da gördükleri eğitim nedeniyle bu pogrom girişiminde bulunup, mesajı vermiş bulunuyorlar.
İşte bu mesaja karşı, Kürt Hareketinin "Demokratik Cumhuriyet" parolası; Marks, Engels, Lenin'ler döneminin, sonraları unutulmuş ve içeriği boşaltılmış parolası, kitle hareketinin bölünmesini engelleyecek en büyük güvencelerden biri.
Keza Kürt halkı da politikayı öğrenmiş bulunuyor. Kimileri "Kürtler Nerede?" diye çığlık atıyor. Onların içgüdüsünü, sezgilerini ve tecrübelerini küçümsüyorlar. Ezilenlerin sanılandan çok daha güçlü sezgilere dayanan doğru davranışları vardır.
Türkiye'nin "doğusu" yıllardır Batı'yı bekledi. Eskiden de Batı Doğu'yu beklerdi. Seksenli yıllara kadar, ilericilik ve kitle radikalleşmesi Batı'nın tekelindeydi. Doğu, yani Kürdistan, Ağaların kontrolünde bezirgan partilerin oy deposuydu. Bu nedenle 12 Eylül, solda duran batının ve işçilerin şehirli oylarını dengelemek için, Kürt illerine nüfus içindeki oranlarından çok daha fazla temsilcilik verme yolunu seçmişti Meclis'te. Seksenli yıllarda ise durum tersine döndü. Bu sefer roller değişmişti. Ve son seçimde bu apaçık ortaya çıktı. Kürdistan adeta bir blok olarak sola oy verdi. Bu sefer Türkiye'nin Batısı en gerici partileri destekledi.
Son Newroz gösterileri Kürtlerin Demokratik taleplerine bağlı olarak beklediklerini gösteriyor. Ve şimdi Türkiye tarihinde ilk kez, zamandaş olarak Batı da, eğer hareketler sürerse, kitle hareketlerinin hızlı eğitimiyle, demokratik bir cumhuriyetin bayrağını savunabilir. O eski klasik tahterevalli biter. Batı ve Doğu aynı anda ortak bir Demokratik Cumhuriyet için bastırırsa, bu memlekette adeta feodalizmi ve padişahlığı, keyfiliği temsil eden "Devletçiliğimiz"in egemenliğine son verilebilir.
Padişahlığın son numarası, tıpkı Sovyetler'deki Nomenaklatora gibi, "Anti-Emperyalizm" adı altında imtiyazlarını savunmayı denemek olacaktır. Bunun için gerekli desteği de, Doğu Perincek'ten SİP'e kadar geniş bir  "anti-kapitalist", "anti-emperyalist" söylem yürüten solcularda bulacaktır. Miloseviç de aynı şekilde götürmüyor muydu?
Aslında Sırplar ve Türkler kadar birbirine benzeyen iki ulus az bulunur. İkisi de birer dağılmış ve dağılan çok uluslu devletin eski egemeni. Bütün argümanlar ve yaklaşımlar aynıdır. Birinde Kemalizm ve anti-emperyalizm söylemi, diğerinde sosyalizm söylemi ve ikisinde de aynı düşmanlarla çevrili olmak fobisi.
*
Bu hafta emek platformunun mitingi var. Genel Kurmay, sosyalistler aracılığıyla bu mitingi, anti İMF ve anti-emperyalist sloganlar aracılığıyla demokratik yöndeki değişim özlemlerini ikinci plana atmayı deneyecek ve Ordu'nun Devlet Partisi'nin egemenliğini örtmeye çalışacak; hedefsizleştirecektir. Emek Platformu'nun alternatif program önerisi tam da bunu işaret ediyor.
Bunun üzerine yazmalı. Krizin sorumlusu IMF falan değildir. Krizin sorumlusu, yıllardır her türlü demokratikleşme özlemini şiddetle bastıran, Kürtlere karşı savaşı başlatıp tüm toplumun kaynaklarını ona aktaran Genel Kurmay'dır. Özel Savaş Dairesi'dir. Bunların egemenliğine son verilmeden; bunların elinden güç alınmadan, bu mekanizma parçalanmadan hiç bir demokratikleşme gerçekleştirilemez. Kriz son bulamaz.
O halde, Emek Platformu'nun bir tek sloganı olması gerekiyor: Demokratik Cumhuriyet!..
Bunun içeriğinin ne olması gerektiğine kısaca "Alternatif program" yazımızda değinmiştik. Ama şöyle de özetlenebilir: İktidarın gerçekten halkın özgürce seçilmiş temsilcilerinin elinde bulunması. Tek çıkış buradadır. Bunun en iyi hangi somut biçimlerde olacağı tartışılabilir. Ama aklın yolu ve tarihsel deneyler ve örnekler de birdir.
Bu program karşısında "İMF defol" gibi sloganların hepsi gerçek hedefin gözlerden kaçmasına yol açar ve gerçek iktidarın kimin elinde bulunduğu sorusunu gizler.
Bunun için, yani demokratik Cumhuriyet için de "Geçişsel Talepler" gerekiyor. "Geçişsel Talep" ne demek? "Demokratik Cumhuriyet" ne demek? Uluslarlarası toplumsal mücadeleler tarihinin bu deneylerini de imkan buldukça ya bağımsız bir yazı olarak ya da bu "Günlük Notlar" içinde ele almayı deneyelim.
(Günlük Notlar-02)
11.04.2001 12:41





Hiç yorum yok:

Bilimsel Çalışmalarda Kültürel Önyargılar ve Kölelerin Bir Sınıf Olmadığı Hakkında

‘ Aşağıdaki yazıyı, 2012 yılında yanı aşağı yukarı tam beş yıl önce, Kıvılcımlı sempozyumu çalışmaları bağlamında yazmış ve sempozyumu h...