2 Mart 2015 Pazartesi

Yaşar Kemal İçin – “Van Muhaciri” “Mühtedi”nin Oğlu “Kemal Sadık”

Rus’u biraz kazıyınca altından bir Tatar çıkar” diye diye bir söz varmış Rusya’da. Türk’ü de biraz kazıyınca altından bir Rum, Ermeni, Süryani, Slav, Yahudi vs. çıkar. Hele “Türk” denilen kişi biraz sıra dışıysa, bir sanatçıysa, bir demokratsa vs. hiç şaşmaz.
Bunda da şaşılacak bir şey de yoktur aslında. Türklerin Orta Asya’dan geldiği yalanı Irkçı Türk tarihçiliğinin bir uydurmasıdır. Bugün Türk denenler, son bin yılda önce Müslümanlaşmış sonra da Müslümanlardan Türkler yaratılırken Türkleşmiş Anadolu’nun otantik insanlarıdırlar. Hem genetik hem de kültürel olarak böşledir bu. Orta Asya’dan Pers uygarlığının Roma Bizans ile rekabetinde koçbaşı olarak getirdiği fatihler ve onların ahvadı ise nüfusun yüzde beşini aşmaz. Genetik araştırmalar da bunu doğrular.
Yani eğer Türklerin “soydaş”larından söz etmek gerekirse, Türklerin soydaşları en başta vae en yüksek oranda Ermeniler, Rumlar, (İyonya’lı Yunanlılar ve Pontuslu Rumlar); 93 ve Balkan harplerinden sonra gelmiş Müslüman (Balkanlılar) Slavlar, (Kafkaslılar) Çerkezler, vs.dir. Ancak eski kuşak müslümanlaşmışlar, birkaç kuyak sonra kökenleri unutulduğu için, egemen dinden olduklarından, ezilen olmanın duyarlılıklarını kaybetmişlerdir.
Bu duyarlıkları taşıyanlar, özellikle son yüz yıldaki Türklüğün yaratılması sürecinde katledilenlerin kılıç artıkları, oğulları, kızları, torunları, bugünkü “Türk Kültürü” denen şeyin gerçek yaratıcılarıdırlar.

Modern batı uygarlığının kültür, sanat, bilim ürülerinin neredeyse tamamını yaratan nasıl Yahudilerse; eğer bir “Türk kültürü” diye bir şey varsa onu yaratan da en başta Ermeni, Rum ve Yahudiler ve onların kılıç artıklarından başka kimse değildir ve olamaz.
Yaşar Kemal de bir istisna oluşturmuyormuş. Yaşar Kemal’i Kürt diye biliyordum ve yukarıdaki kuralın bir istisnası sanıyordum. Bunu Facebook’taki bir paylaşımdan öğrendim.
Yaşar Kemal için bir zamanlar Süleyman Demirel, De Gaulle’ün “Sartre Fransa’dır” demesini taklit ederek, “Yaşar Kemal Türkiye’dir” demişti.
Onun dediği anlamda değil ama, hiç kast etmediği, yukarıda dediğimiz anlamda, aslında gerçekten “Yaşar Kemal Türkiye’dir”.
Bu yıl Ermeni katliamının yüzüncü yılı da olduğuna göre onu bu “Gerçek Türkiye” yanıyla analım.
(Aşagıdaki bilgilerden dolayı Hatspanian’a teşekkürler.)
*
Sarkis Hatspanian yazıyor Facebook’taki paylaşımında:
"Yaşar Kemal'in babası 1894-1896 Hamidiye katliamları sırasında zorunlu olaral islamlaştırılan, yani AVDETİ veya MÜHTEDİ diye tanımlanan DÖNME (Bavfılla) Ermenilerdendir ve taşıdığı kimlik kağıdında da DİNİ ibaresinin karşılığında: MÜHTEDİ yazılmıştır. Sadık adını taşıyan bu insan, 1929 yılında camide 5 yaşındaki oğlu Kemal Sadık (yani Yaşar Kemal yazın adıyla bilinen) oğlunun gözleri önünde "Geber Gâvuroğlu gâvur" denilerek vücudu bıçakla delik-deşik edilerek katledildikten sonra mezarlıktaki yeri bile müslümanlarla karışmasın diye onlardan çok uzağa gömülür ve mezar taşına da VAN MUHACİRİ diye işlenir."
Yine Hatspanian’ın aktardığı, Yaşar Kemal’in kitaplarında bizzat anlattıkları bu trajedinin yazılı şahitleridir:
“Şimdi işimize gelelim, demek Van’dan geliyorsunuz, evet yurdunuzu yitirdiniz, çiftlikleriniz, köşkleriniz, orada kaldı. Devleti Alimiz size her türlü kolaylığı gösterecektir, soylu kişiliğinizi de nazarı itibara alarak şimdi size Ermeni zengini Kendirliyan’ın on iki odalı konağını yazıyorum. Münasip mi Beyler?”
“Semail’in çiftliğini de senin üstüne yazacağım” dedi Arif Bey.
-“Sağ ol ama Bey. Ben Ermeni konağı, çiftliği, tarlası istemem”
“-Ne varmış, Ermeni konağı ve çiftliğinde de”...
-Yuvası bozulan kuşun yuvasında öteki kuş da barınamaz”
“-Kuş değil, Ermeni, Ermeni be ahmak Kürt, Ermeni… Ermeni”
“Yağmurcuk Kuşu”
(Kimsecik 1, Sayfa 103)
 (Yaşar Kemal’in yarı öz yaşam öyküsü niteliğinde olan bu kitap, Van’dan Çukurova’ya göçüşün öyküsünü anlattığı kitabıdır.)
“İsmail Ağa için, Kırım Günleri, ömrünün en acı günleridir.
Cennete gitmek için, yeterli sayıda Ermeni öldürmek için, Ermenilerin peşine düşen insanların varlığını da bu kitaptan öğreniyoruz.
“Ver Ermeni’yi bana, onu öldürmeliyim ben. Cennete gideceğim. Bu Ermeni’yi de öldürürsem benim sayım tamam olacak. Cennete gideceğim ver onu bana da sevabıma gir. Ben onu Rıza’dan satın aldım.(sayıyı tamamlamak için)
Aynı kitapta Yezidi kıyımından da bahsediyor.
“Hiçbir Yezidi bırakmadık, çoluk, çocuk hepsini kılıçtan geçirdik”. Bundan sonra senin de benim de yerim cennetlik.
Bu kadar çok Yezidi öldüren bir Müslüman’ın yeri, Allah indinde cennet olmaz da ne olur. Çok da altınları gümüşleri çıktı. Ağzına kadar iki heybe doldurduk”.
Üç kitapta tamamlanan bu seride bu ve buna benzer durumları çoktur. Romanın kahramanı, kıyıma uğrayan bir “Yezidi’nin Çocuğudur”. Bu kıyımı yapanlar da, Yezidi ve Ermenileri öldürdüklerinde cennete gideceklerine inanan Kürtler’dir.
*

YAŞAR KEMAL'İN KALEMİNDEN AĞTAMAR ÖYKÜSÜ

Yaşar Kemal kendini anlatıyor,
“Diyarbakır ovasında topraksız kalmış, göçebe olmuş aileler ovayı doldurmuşlar, nerelere gideceklerini bilemiyorlardı. Onları da yazdım. Yayan yapıldak birçok köy dolaştıktan sonra Diyarbakır'da işim bitti, oradan Van’a geçtim. Tuğ'dan vapura bindim Vana gidiyordum. Gönderdiğim röportajlar gazetede yayımlandı mı, ya da yayımlanmadı mı bilemiyordum. Geminin güvertesinde bir subay oturuyordu, yakasında da yılan vardı. Anladım ki doktor. Doktorun yanında da bir tomar Cumhuriyet, belki yirmi tane. Gazeteyi açmış okuyordu ki, adımı gördüm. Bendeki sevinci tahmin edin bakalım. Hemen doktorun yanına koştum, heyecanla, “Gazetenize bakabilir miyim yüzbaşım?” diye sordum. Yüzbaşı heyecanıma şaşırdı. İşi anlattım. “Siz Yaşar Kemal'siniz değil mi” dedi. “Evet,” dedim, gazetelere saldırdım. Gönderdiğim tüm röportajlar “Anadolu Notları” başlığı altında çıkmıştı. Hepsini okudum.
Yüzbaşı okumuş, kültürlü bir insandı. Benim heyecanıma şaşkınlıkla bakıyordu. Yüzbaşıya heyecanımın sebebini anlatmak zorunda kaldım. Eğer röportajlarım yayınlanmasaydı, Erciş'teki akrabalarımın yanına gidecek, orada arzuhalcilik yapacak, Cumhuriyet'e borcumu ödeyecektim. Bir de gazeteciliğe ilk adımımı atmıştım. Sanırım bu işi artık tutturacaktım.
Yüzbaşı, “şu talihe bakın” dedi, “iyi ki sizinle karşılaştık. Burada Ağtamar adasında Ermenilerden kalma bir kilise var. Bir yapı başeseri. Bugünlerde bunu yıkıyorlar. Yarın sizi oraya götüreceğim. Bu kilise bu toprakların eseri, isterse Ermeniler yapmış olsun. İnsanlığın malı, kim yaparsa yapsın. Bana ve ülkemize yardım edebilir misiniz?”
“Çok yeni bir gazeteciyim, elimden ne gelir ki...”
Bir de çekiniyorum. Böyle işlere karışırsam geçmişim ortaya çıkar, başladığım işten, daha başlamadan olurum, diye.
Bir ikindi üstü Van iskelesinde gemiden indik, yüzbaşı Dr. Operatör Cavit Bey beni Van'ın tek oteline götürdü. Yarın buluşmak üzere ayrıldık. Yüzbaşı sabahleyin erkenden geldi beni almağa. Ağtamar adasına gidecektik. Bizim o zamanki Van muhabirimiz İlyas Kitapçı'ydı. Altmış yaşlarında olgun, güzel düşünceli bir kişiydi. Yüzbaşıyla önce onu görmeye gittik, o, kilise üstüne daha kötü şeyler anlattı, elinden geleni de gelmeyeni de yapmış, bir türlü yıkımın önüne geçemiyormuş. Vali de çok iyi, şair bir kişiymiş ya emir almış, hiçbir şey yapamıyormuş.
İlyas Bey, bana, “Nadir Nadi'ye telefon edelim, bizi anlar, durdursa durdursa bunu Nadir Bey durdurabilir” diye bir düşünce attı ortaya. “Nadir Bey'e telefon edip, sorunu ona anlatalım.”
“Olur” dedim ben.
Doktorla Ağtamar adasına doğru yola çıktık. Van gölü de büyülü bir suydu. Andan ana rengi değişiyordu. Küçük bir kayıkla adaya çıktık. Kiliseye daha sıra gelmemişti ya, kilisenin yakınındaki küçücük şapeli hemen hemen yıkmışlardı.
Yüzbaşı:
“Ben gelinceye kadar, bu kiliseye bir kazma bile vurmayacaksınız. Ben Vali'ye gidiyorum” diye buyurdu.
İşçiler hazırola durdular. İşçilerin başı, “baş üstüne komutanım” dedi. Van'a geldik. Cumhuriyet'e telefonu açtık. O gün akşama kadar bekledik, telefon açılmadı. Ertesi gün gene erkenden gazeteye telefon açtık. Birkaç saat sonra Nadir Bey karşımdaydı. Olayı yüzbaşıdan öğrendiğim kadarıyla anlattım.
Nadir Bey:
“Üzülmeyin” dedi. “Avni Bey bu işi halleder. Onu iyi tanıyorum, uygar bir kişidir.” Avni Başman o yıl Milli Eğitim Bakanı'ydı.

İki gün sonra İlyas Kitapçı, yüzbaşı Dr. Operatör Cavit Bey’le otelime geldiler. Sevinç içindeydiler. Avni Başman Valiye yıkımı durdurmaları için telgraf çekmiş. Ağtamar kilisesinin kurtuluş günü 25 Haziran 1951 günüdür.”

Hiç yorum yok:

Bilimsel Çalışmalarda Kültürel Önyargılar ve Kölelerin Bir Sınıf Olmadığı Hakkında

‘ Aşağıdaki yazıyı, 2012 yılında yanı aşağı yukarı tam beş yıl önce, Kıvılcımlı sempozyumu çalışmaları bağlamında yazmış ve sempozyumu h...