20 Şubat 2015 Cuma

Gezi’nin Ruhu, Nuh Köklü’nün Öldürülmesi ve Programsızlık

Ne Köklü, ne Özgecan ne de diğer cinayetlerin ardındaki gerçek ilişkiler, temeldeki nedenler üzerinde hiç durulmuyor. Hukuk zaten tanımı ve doğası gereği nedenlerle ilgilenmez; nasıllara bakar. Medya’dan bunu beklemek, ölü gözünden yaş beklemektir. Medyanın işi ön önemliyi en önemsiz; en önemsizi en önemli göstermektir.
Örneğin Özgecan Cinayeti’ni yapanların davranışlarının, ardındaki ilişkilerin hiçbir incelemesi yok. Ama ciddi bir inceleme’de Türkiye’deki devletin yapısına ve nasıl çalıştığına ilişkin tüm pislikleri ortaya çıkaracaktır. Örneğin Özgecan’ın katilleri, Devletin Faşistlere desteği, Kürdistan’daki Savaş vs. bağlantılarını hiç araştıran yok. Araştırılma muhakkak bu bağlantılar ortaya çıkar. Hiç şaşmaz. Bunun ipuçlarını, bu konularla hiç ilgisizmiş gibi görünen Köklü cinayetinde görelim.

Köklü’nün cinayeti de ilk bakışta, eğlenen, kartopu atan gençlere, sinirli, ruh hastası bir esnafın saldırması gibi görülebilir. (Katil, esnaf olmayıp Polis veya Asker olsaydı her halde “Cinnet Geçirdi” olacaktı. Bu “Cinnet” de ne tür bir Cin veya virüs ise, nedense Polis ve Askerleri çok seviyor ve onlara musallat oluyor.)
Türkiye’de yaşayan herkesin şunu bilmesi gerekir. Her cinayetin ardında bu devlet ve onun mekanizmaları vardır. Sadece sosyolojik bir neden olarak değil; aynı zamanda somut ilişkiler, yönlendirmeler, cesaretlendirmeler, korkutmalar vs. biçiminde.
Bunu somut olarak görelim.
Köklü cinayeti üzerine rastlantısal olarak şu iki habere rastladık.
Birincisi, yine rastlantısal bir bilgi:
Ekşi Sözlük’te “Kartopu yüzünden adam bıçaklayan esnaf” başlığı altında yazılan gönderide şunları okuyoruz:
“inanılması güç ama bu haberi sosyal medyada duyar duymaz, hiçbir detayı belli olmamasına rağmen, aklıma bu adam geldi.
tek bir kez alışveriş yapmış olduğum bu adamla konuşmalarımız çok net bir şekilde aklımda yer etmişti çünkü. sonrasında aynı mahallede oturan birkaç arkadaşa da anlatmıştım hatta.
tek kullanımlık karanfil almak için bu adamın aktarına gitmiştim. cebimde bozuk 2 tl vardı ve o kadarlık karanfil istedim.
adam yanında oturan adama dönerek "bak görüyor musun, 2 liralık istiyor. yeminle şu işi kapatıp gideceğim" dedi. ben de yanımda o kadar bozuk olduğunu söyledim. neyse en az 50 gram verebilirim dedi, ben de aldım.
arada neden dükkanı kapatıp gitmek istediğini sordum. "buralar çok değişti, işler filan çok düştü. bak şu yabancıları görüyor musun? onların hiçbiri yoktu buralarda" dedi. ben de cevaben, ne güzel işte, bakın semt ne kadar güzelleşti. hem bunlar hep yeni müşteri demek sizin için filan deyince adam ses tonunu sertleştirerek şu minvalde bir şeyler söyledi: "bunların hepsini yabancı ülkeler özel amaçlarla gönderiyor buraya, şu gördüğün gençlerin hepsi özel ajanlar. türkiye'de karışıklık çıkarıp ülkeyi bölmek için buradalar. hepsinin amacı hükümeti devirmek. yoksa burada ne diye yaşasınlar." benim aksini anlatma çabalarımı çok basit ve net bir şekilde savurduktan sonra dükkandan çıkıp gittim. Arkadaşlarla paylaştığımda, herkesin benzeri hikayeleri olduğunu gördüm çeşitli esnaflarla.”
Yani bu katil olan esnaf aslında sokakta kartopu oynayan gençleri “karışıklık çıkarıp ülkeyi bölmek” isteyen “ajanlar” olarak görüyor.
Hâlbuki normal olarak böyle görmemesi gerekir. Çünkü bilen bilir ki Yeldeğirmeni eskiden bir Rum, Ermeni, Yahudi semtiydi. Hepsi öldürülüp, kovulup, sürülüp, göç ettirilip semt Türkleştirildikten sonra, uzunca bir süre İstanbul’a göçmüş taşralıların (örneğin Bingöllüler)  yaşama alanı oldu. Evler ucuz olduğu için ve aslında çok güzel ve elverişli bir yeri olduğu için aynı zamanda öğrencilerin yeri olmuş bu vesileyle de özellikle Erasmus değişim programıyla gelen öğrenciler oturmuş, bu da oraya entelektüellerin de yerleşmesine yol açmıştı.
Ancak birkaç yıldır, bir yandan İstanbul’un eski semtlerinin değerinin anlaşılması ve entelektüellerin yoğunlaşması; diğer yandan “Kentsel Dönüşüm” projeleri bağlamında oranın değer kazanacağını sezen spekülatörlerin ve rantiyelerin hücumu sonucu kira ve bina fiyatları birkaça katlanmış giderek ancak üst gelir düzeyindekilerin yaşayabileceği bir yer haline dönüşmeye başlamıştı.
Aslında bu orada yaşayan esnaflar için, daha yüksel gelirli; kendileri için alım gücü daha yüksek ve dinamik bir nüfus anlamına gelir ve bu durumdan pek şikâyetçi olmamaları gerekir. Çünkü bu ranttan kendilerine de bir şeyler düşer. Ama bu esnaf ve birçoğu tam tersi bir tepki gösteriyor.
Bunun ardında, sanılanın aksine yapının dönüşümü nedeniyle bir sosyolojik sarsıntı ve değişim sancısı değil; doğrudan devletin ve polisin girişimleri bulunmaktadır.
Varsayalım ki, esnafın durumu kötülemektedir. Normal olarak şöyle de bir tepki gösterebilir: “Bu kentsel dönüşüm ve buranın öğrenciler arasında kıymete binmesi buraları çok değiştirdi. Daha uygar ve nazik insanlar bize müşteri olmaya başladı. Eh alım güçleri de fena sayılmaz.” Bunu bilmeyecek kimseler değil oralardaki esnaflar.
Türklük”, “bölücülük”, “karışıklık çıkarmak”, “ajanlar” gibi kavramlar, bir esnafın kavramları değildir. Bu kavramlar düşünce sistematiğine girince bunun ardında her zaman polisi ve devletin istihbarat örgütlerini aramak gerekir; çünkü bu kavramlar polis kafasının kavramlarıdır.
Yani Köklü’yü katleden esnafın söyledikleri kendi sözleri değildir. Kendisine söylenmiş sözlerdir. Cadde’nin adı da zaten o sözlerin kaynağını işaret ediyor: Karakolhane Caddesi.
Abartıyor muyuz? Hayır.
Daha önce de defalarca yazdık, bu ülkede, aksi kanıtlanıncaya kadar, her cinayetin, her saldırının faili devlettir. Bu devlet öylesine örgütlü ve bu halk öylesine örgütsüzdür ki, kontrol dışı eylem olması neredeyse olanaksızdır.
Köklü cinayetinde de bunu doğrulayan ipuçlarını görüyoruz.
Neler?
Yine başka bir habere bakalım.
“Polis Köklü Cinayetinin Görüntülerini Sildi”
“Serkan Azizoğlu isimli aktar dükkanı sahibi tarafından katledilen Nuh Köklü'nün cinayet görüntüleri, aynı sokakta bulunan kız yurdunun öğrencileri tarafından telefonla kaydedilmişti. Cinayete ilişkin ilk görüntüler, dün akşam saatlerinde ajanslar tarafından geçilmişti.
Ancak Köklü cinayetine ilişkin, ilginç bir detay akıllara soru işaretleri getirdi: Polisin, cinayetten sonra görüntü alan kız öğrencilerin telefonlarını savcılık izni olmadan topladığı, ve daha sonra cinayete ilişkin videolar silinmiş olarak iade ettiği ortaya çıktı.
Cumhuriyet gazetesinden Erk Acarer'in haberinde, konuya ilişkin şu detaylar aktarıldı.
"Müdür, pek çok öğrencinin, olayı telefonlarının kamerasıyla görüntülediklerinden de söz edip, sonrasında polislerin, savcılık izni olmadan öğrenci telefonlarını toplayıp, karakola götürdüğünü anlatıyor. Telefonların, içindeki görüntüler silinmiş olarak geri getirilmesi ise, vahim bir soruyu akla getiriyor: “Polis, Erdoğan’ın yaratmaya çalıştığı esnaf tipini ve katili koruyor mu?”
Yurt müdürü öğrencilerin, Nuh Köklü’nün, son sözlerini, “Bu keşke bir rüya olsa, ölmek istemiyorum” sözlerini duyduklarını ve uzun süre ağladıklarını da aktardı.”
Sadece bu satırlar bile Türkiye’de Devlet’in nasıl güçlü ve örgütlü olduğun gösterir. Polis hiçbir savcılık izni falan olmadan gelip telefonları topluyor. (Kimse itiraz bile edemiyor. Çünkü Türkiye’de polise itiraz etmek, en azından hakarete uğramak, işkence görmek, suçlanmak; polise direnme veya hakaretten ceza yemek, hatta karakolda öldürülmekle ve kendini öldürdü diyen polis tutanağıyla bile son bulabilir. Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olmak yazılı olmayan bu yasaları bilmek demektir.) Ve Bütün videoları siliyor.
Kendinde bu gücü nedene buluyor bu polis?
Kolay yolu iktidarı suçlamaktır.
Ama Türkiye’de yıllardır bu böyledir. Devletin yapısı, örgütlenişi, sistemi böyledir. Bu yapı paramparça edilip, halkın üzerinde yükselmeyen; ona hizmet edecek bir cihaz örgütlenmeden en küçük bir değişme olması beklenemez.
En basiti, bu haber internet sitelerinde çıkıyor. Her şeyi bilen adli makamlar, o polislere karşı harekete geçmiyor; içişleri bakanlığı o karakoldaki polislere derhal işten el çektirip, mahkemeye verip, tahkikat başlatmıyor.
Peki, neden yapıyor bunu polis? Hem katili koruyarak yeri katillere cesaret veriyor, hem de diğer yandan gözdağı veriyor.
Kime?
Yeldeğirmeni Dayanışması’na.
Bir üçüncü ihtimal de şu. Bilen bilir cinayetin işlendiği saat sekiz sularında oralar oldukça canlıdır henüz. Bir kavşak noktasıdır orası. İnternete düşmüş bir videoda orada birçok insan olduğu da görülüyor. Gelen geçenler var, bakanlar var. O insanlar arasında muhtemelen sivil polisler de vardı; polisin muhbirleri de vardı. Büyük bir olasılıkla olayın onların gözü önünde gerçekleşmesi, Katilin dakikalarca tehdit etmesi sopayı yitirince gidip bıçak alması vs. karşısında yurttaşların can ve mal güvenliğini sağlamakla görevli olanların görevini yapmadığı ve böylece olaya imkân sağladığı da ortaya çıkacağı için de silinmiş olabilir.
Ama sadece bu kadar da değil. Karakol Polisinin kız yurduna gidip telefonları toplaması ve silip geri getirmesi de anlamlıdır. Çünkü normal olarak karakol polisi, olaylara daha geniş bakan bir üst akıl olmadan böyle bir şeyi akıl edemez ve etse bile silmeye cesaret edemez. Muhtemelen daha üst düzeyde bir istihbarat yönlendirmesi vardır bu işte.
Nereden mi çıkarıyoruz?
Öldürülen Köklü ve arkadaşları kimler ve nereden geliyorlar?
Köklü’nün ölümünü açıklayan paylaşımına Tamer Doğan şu sözlerle başlıyor:
“Yeldeğirmeni Dayanışması ve Forza Yeldeğirmeni’nden arkadaşımız Nuh Köklü’yü psikopat bir esnaf gözümüzün önünde katletti. Altıyol Boğa’da saat 20:00’da “İç Güvenlik Paketi”ne karşı ‪#‎direnözgürlük nöbeti tuttuktan sonra mahallemize dönerken kar topu oynamaya başladık. Karakolhane Caddesi’ne geldiğimizde…”
Yeldeğirmeni Dayanışması nedir?
Yeldeğirmeni Dayanışması, Gezi’nin son kalıntısıdır.
Gezi’nin esas devrimci ve demokratik eğilimlerinin yoğunlaştığı ve Gezi’ye damgasını vuran iki büyük merkez vardı: Kadıköy ve Beşiktaş.
Beşiktaş, Çarşı sayesinde olayların sert olduğu ve Taksim’de yoğunlaştığı dönemlerde öndeydi. Ancak Parklara geçildikten sonra, Kadıköy, Özellikle Lice’deki ölümler vesilesiyle Kadıköy’de yaptığı yürüyüşlerle daha çok tonu belirlemeye başlamıştı.
Sonra mahallelere ve paklara dağıldı. Neredeyse bütün park ve mahalle meclisleri buharlaştı, ateşleri söndü denebilir. Yeldeğirmeni Dayanışması, her şeye rağmen, küllenmiş bir ateşin altındaki köz gibi yaşamaya devam etmeye çalışıyordu. Onu böyle nispeten daha uzun ve etkili yapan da, örgütlerin kontrolü dışında kalması; Don Kişot işgal evinin epey bir süre bu taşıyıcılığa bir araç olması, elverişi ve merkezi konumu vs. gibi birçok koşulun bir araya gelmesiydi.
Ve Gezi’nin bu son kalıntısının en önemli özelliği Kürtlere ve diğer ezilenlere yakınlığı;  Ulusalcı, Kemalist ve CHP kontrolündeki muhalefete mesafesi ve onun tuzaklarına düşmeden daha tutarlı ve demokrat bir çizgiyi savunmaya çalışmasıydı.
Buna karşı polis başından beri sürekli alttan alta çalışıyor, kışkırtıyor ve provokasyonlar yapıyordu. Çünkü Polis’in ortada görünmeden kimi keskin solcu veya anarşist veya özgürlükçü söylemlerin ardına gizlenerek Don Kişot’u nasıl tecrit edip, işlemez hale getirmeye çalıştığı ve sonunda bunu büyük ölçüde başardığı orada yaşayanlarca bilinmektedir. Polis’in bu girişimlerine ve her türlü provokasyonuna, bir şekilde direnip mahallede tecrit olmadan varlığını sürdürebilmeyi başarmıştı Yeldeğirmeni Dayanışması.
Yani polis, devlet gezinin bu son kalıntısına karşı, demokratik özlemlerin bu son Mohikanına karşı onu tecrit edip, yok etmek için her yolu denemektedir. Bölgede Kara Kalpaklılar derneğinin açılması; önümüzdeki günlerde asında Türk istihbaratçıları ve faşistler tarafından yapılmış olan, örtmek için Gazi Katliamı yapılan ve Ermenilere yüklenen “Hocalı Katliamı”nı protesto mitinginin Kadıköy’de yapılacak olması vs.. Bütün bunların hiç biri rastlantısal değildir.
Bu kadar açık ipuçlarına rağmen ne bir gazeteci, ne bir savcı olayı bu yönden araştırmamıştır ve araştırmayacaktır. Zaten araştıramaz da, canını sokakta bulmadıysa.
Özetle, en ince ayrıntısına kadar planlanmış olması şart değildir (ki öyle olma ihtimali bile vardır) ama mekanizma öyle kurulmuştur ki, er veya geç Gezi’nin son kalıntısı, demokratik özlemleri savunan Yeldeğirmeni Dayanışması’na bir ders verilecektir. Bir örümcek gibi ağlarını germiştir bu devlet, karakoluyla, bakkalıyla. Elbet biri bu ağlara takılacaktır. Takılan Nuh Köklü oldu.
Yeldeğirmeni Dayanışması’ndan arkadaşları görünce aklıma hep Dev-Genç ve Devrimci Öğrenci Birliği’ndeki günlerimiz gelir. Bizler de onlar gibi neşeli, umut dolu, demokratik özlemleri haykıran, oradan oraya koşan gençlerdik. Dövüşürken eğlenirdik, hayat doluyduk. Ama bu devlet, bizlerin varlığında, gülüşünde, neşesinde bile kendisine karşı bir tehdit görüyordu. İçtiğimiz suyu bile biliyordu. Sonra bizleri teker teker avlamaya başladı. Taylan Özgür, Mehmet Cantekin ile başlayan cinayetler zinciri karşısında yapacağımız tek şey silahlanmak olmuştu kendimizi savunabilmek için. Dağlara çıkmak bile bir meşru müdafaa eylemiydi. Çünkü şehirler yaşanmaz olmuştu.
Bizler yine şanslı idik, yükselen bir işçi, öğrenci ve köylü hareketlerinin desteği ve koruyuculuğuna sahiptik. Bugünkü genç arkadaşlar ise öyle büyük kitle radikalleşmelerinin ve hareketlerinin desteğinden yoksunlar. Bunu sadece Gezi günlerinde biraz yaşadılar. Zaten kendileri onun birer ürünüdürler. Kendilerine bir stratejik derinlik ve koruma sağlayacak bir kitle hareketinin desteğinden yoksun, incecik bir zar katmanı gibidirler. Kobani’de ölen Nejat, Kader ve diğerleri ve Yeldeğirmeni’nde ölen Nuh’un ölümleri, devletin tüm gücüyle, nasıl bu bir çiçek yaprağı gibi incecik bir katmandan oluşan demokratik özlemleri, bütün gücüyle yok etmeye çalıştığını gösteren birer kilometre taşıdırlar.
*
Ne var ki, son günlerdeki ölümler karşısındaki tepkilere bakınca insan iyice umutsuzluğa kapılıyor. Ya kapitalizm lanetleniyor ya da iktidar ve hükümet veya Erdoğan. Evet, kapitalizmin temelde ve AKP ve Erdoğan’ın son zamanlarda politik alanda yarattıkları gerilimlerin etkileri yok mu?  Var. Ama esas sorun gözden kaçırılıyor. Bu da muhalefeti demokratik bir programdan yoksun kalıyor.
Temel sorun bu Şark Devletidir. Bu devlet normal burjuva devleti değildir. Bu ülkedeki kapitalizm normal bir kapitalizm değildir.
Demokrasi demek, özünde normal bir kapitalizm ve burjuva devleti için ideal koşullar demektir. Ama Demokrasi demek, aynı zamanda ezilenlerin kendilerini savunması ve örgütlenebilmesi için de ideal koşullar demektir.
Ama demokrasi demek her şeyden önce bu şark devletinin tasfiyesi, parçalanması demektir.
Maalesef bu parçalamanın somut biçimleri hiç bir şekilde programlaştırılıp kitlelerin bilincinde yer etmiyor. Sloganlara yansımıyor. Programatik bir ifadeye kavuşmuyor. Bu nedenle en kitlesel ve demokratik özlemlerle dolu hareketler bile sonuçsuz kalıyor ve buharlaşıyor. Ortalıkta kupkuru ve anlamsız sloganlar. Ya AKP düşmanlığı veya Erdoğan’da temel sorunu görüp, bu devletin yapısını zerrece sorun etmeden çözüm arayan CHP yaklaşımı; ya da işi kapitalizme havale edip bu devleti ve ulusu sorun etmeyen ona karşı mücadeleyi gözlerden gizleyen sözüm ona çok radikal, çok anti kapitalist sloganlar.
Şu bir türlü anlaşılmıyor: bu ulus ve bu devlet parça parça edilip demokratik bir ulus kurulmadan; demokratik, yani halkın üzerinde yükselmeyen; ondan bağımsızlaşamayan ama ona hizmet eden bir devlet cihazı kurulmadan en küçük bir ilerleme olamaz.
Böyle demokratik bir ulusun ve var olan devletin parçalanarak kurulacak demokratik bir devletin ne olacağı ise en somut talepler biçiminde şöyle ifade edilmiştir:
·         Gerçek bir eşitlik için, ulusun tanımından her türlü, dil din, tarih, etni, soy, kültür, ırk belirlemesi kalkmalı, demokratik ulus bunlarla tanımlanmaya karşı tanımlanmalıdır. Bu somut olarak şu tedbirlerle gerçekleşebilir.
o   Herkese istediği dili anadil olarak seçme ve anadilinde eğitim hakkı olmalıdır. (Ana dilini öğrenme hakkı değil. Bu farklıdır dillerden birine üstünlük sağlayıp eşitsizliği arttırır.)
o   Ortak bir konuşma ve yazışma dili gerekip gerekmediğine; gerekiyorsa bunun hangi dil olacağına demokratik ulusun yurttaşları tartışarak ve oylayarak karar verirler. Bu ortak konuşma dilini öğrenmek, anadilde eğitim hakkını ortadan kaldırmaz.
o   Okullarda herkes ana dilinde, ama aynı ortak tarihi okumalıdır. Bu tarih, ülkedeki ve komşularındaki bütün dillerden, etnilerden, dinlerden, kültürlerden, cinslerden eşit miktardaki temsilciler tarafından ortaklaşa yazılmalıdır.
o   Eğer okullarda okutulmasına karar verilirse, din ve ahlak dersleri, yeryüzündeki tüm büyük din ve inançlardan ve inançsızlardan eşit sayıda temsilciler tarafından ortaklaşa yazılmalıdır.
o   Devletin tüm inançlar karşısında eşit ve tarafsız olması için, Diyanet lağvedilmeli, imam hatipler normal okullara çevrilmelidir.
o   Diyanet gibi kurumlarda şimdiye kadar çalışanların mağdur olmaması için geçimleri gönüllü olarak cemaatler tarafından karşılanmayanlar veya bu olanağı seçmeyenlerin mağduriyeti engellenip toplumun başka işlerine yerleştirilmelidir.
o   Devlet sadece inançlar arasında eşitliği sağlamak ve azınlık inançta olanlar aleyhine oluşacak fiili eşitsizlikleri gidermekle yükümlü olmalıdır.
·         Yurttaşların en geniş şekilde örgütlenebilmesi, hakkını koruyabilmesi, haksızlıklara ve eşitsizliklere karşı mücadele edebilmesi için.
o   Sınırsız bir düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü derhal uygulamaya geçmeli, bunları sınırlayan tüm yasalar derhal ve otomatik olarak geçersiz olmalıdır.
o   Devletin, firmaların, örgütlerin, partilerin ve bunların bütün organlarının bütün kararları, bütün tartışmaları tüm yurttaşların bilgisine açık olmalıdır.
·         Demokrasinin gerçekleşebilmesi, yurttaşların doğru kararlar verebilmesi için her şeyden önce doğru bilgilenme gerekir. Doğru bilgilenme için ise, medyanın devlet ve sermayenin tekelinden ve egemenliğinden kurtulması gerekir. Bunun için de
o   Tüm medya ve yayın faaliyeti, matbaalar, frekanslar, kanallar, kâğıtlar toplumsallaştırılmalı; devletin ve sermayenin elinden alınmalı, yurttaşların ve örgütlerinin emrine verilmelidir.
o   Medya olanakları, tüm örgütler, partiler, inançlar, fikirler, akımlar, meslekler, cinsler, yaşlar, bölgeler vs. arasında üye sayılarına ya da nüfus içindeki oranlarına göre dağıtılmalıdır.
o   Bu dağılımın gerçek oranları yansıtmaları için sık sık ayarlamalar yapılmalıdır.
·         Yurttaşların üzerinde yükselmeyen, onlardan bağımsızlaşmayan, ama onlara itaat ve hizmet eden bir devlet cihazı için:
o   Tüm düzeylerde yetki ve sorumluluk seçilmiş organlarda olmalıdır. Osmanlı artığı, Firavun ve Nemrutlar zamanından kalma valilik, kaymakamlık gibi merkezi olarak atanan ve belirlenen tüm makam ve organlar lağvedilmedir.
o   Tüm emniyet, asayiş ve savunma kuvvetleri bu seçilmiş organların emrinde ve kontrolünde olmalıdır.
o   Tüm seçilmiş yöneticiler ve organlar kendilerini seçenlerin beşte birinin oyuyla geri alınabilmeli ve seçim yenilenmelidir.
o   Tüm seçilenler seçildikleri süre içinde ve çalışmaları esasında ortalama bir çalışanın gelir düzeyinde ücret almalıdır.
o   Memurların tayin, terfi, seçim ve emeklilik işlemlerinde bağımsız memur sendikalarının tuttukları siciller esas alınmalıdır.
o   Asker sivil adalet ikiliği ve memurlar hakkında dava için izinler kalkmalı. Kanun ve yasalar karşısında mutlak eşitlik olmalıdır.
o   Mahkemelere jüri usulü gelmelidir.
·         Bu biçimsel eşitliği ve demokrasiyi sağlayan tedbirlerin yanı sıra, asgari ölçüde ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri kaldırmak için:
o   Devlet her yurttaşa iş bulmak, bulamıyorsa, sendikaların ve bağımsız tüketici teşekküllerinin tespit edeceği, asgari geçim endeksine uygun gelir sağlamakla yükümlü olmalıdır.
o   Tüm yurttaşlar için genel sağlık ve emeklilik sigortası olmadır. Sigorta, doğrudan sigortalı yurttaşların seçilmiş temsilcileri tarafından yönetilmeli ve denetlenmelidir.
o   Gelecek nesiller arasında kültür, eğitim ve iktisadi farklardan doğan eşitsizlikleri asgariye indirmek için, her çocuk için parasız kreş ve anaokulu sağlanmalı; tüm eğitim ve araçları parasız olmalı, düşük gelirli ailelerin çocukları ekstra desteklenmelidir.
o   Tüm azınlıkların gerçek hayatta fiilen ortaya çıkacak bizzat matematik bir azınlık olmaktan doğan dezavantajlarını bir ölçüde ortadan kaldırabilmek için kotalar ve pozitif ayrımcılık uygulanmalıdır.
Bu hedefler, İslam'ın amentüsü gibi her demokratın genlerine işlemeli ve nüfusun büyük çoğunluğunca benimsenmelidir ki Türkiye’de bir parça umut verici değişiklikler olabilsin.

20 Şubat 2015 Cuma

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...