7 Ocak 2015 Çarşamba

1985’te Avrupa’da Çıkan Ne Yapmalı Dergisinin Birinci Sayısında Çıkan Yazılar

1984 yılında Avrupa’da sürgün yaşamına başaldığımazda oradaki Türkiyeli göçmen işçilere yönelik çalışmalarımız olmuştu. Bu çerçevede üç sayı çıkabilen Ne Yapmalı adlı bir dergi çıkarmış ve bu derginin telif yazılarının neredeyse hepsini, değişik imzalarla yazmıştık.
Aradan neredeyse otuz yıl geçti. Bu yazılar hem sosyalist hareketin Avrupa’daki tarihine ilişkin bir belgedirler; hem de bizim entelektüel evrimimizin bir noktasını işaretlerler. Ama aynı zamanda okunduğunda görüleceği gibi, temelde yanlış değildirler ve hala belli bir güncelliği içerirler.
Bu birinci sayıdaki yazılarımızın başlıkları şunlardır:
·         Çıkarken
·         Enternasyonalizm Nedir?
Aşağıda bu yazılar yer alıyor. Bu yazılarımızın yer aldığı Ne Yapmalı’nın birinci sayısı hem PDF hem de EPUB formatıyla şu adresten indirilebilir: https://yadi.sk/d/jAa64uHhdpTE3
Bu sayıda ayrıca Ernest Mandel ve Daniel Ben Said’in Ernst Bloch’un “Umut İlkesi” kitabı bağlamında çok önemli iki yazısı da bulunmaktadır. Bu yazılar eklerden veya indirilen dosyalardan okunabilir.
Demir Küçükaydın
07 Ocak 2015 Çarşamba

Çıkarken


NE YAPMALI, Dördüncü Enternasyonal 'in Almanya seksiyonu olan GİM'de (Guruppe İnternasyonale Marksisten: Uluslararası Marksistler gurubu) örgütlü Kürt ve Türk devrimci Marksistleri tarafından, Kürt ve Türk işçilere yönelik yayın organı olarak çıkarılmaya başlıyor.
Niçin çıkıyoruz? Almanyada'ki Türk ve Kürt'lere yönelik olarak çıkan bütün diğer yayın ve örgütlerden farkımız nedir? Bu ve benzeri bir çok soruya Bu "ÇIKARKEN" başlığını taşıyan yazıyla cevap vermeye çalışalım.
Birçok kimsenin "Kürt ve Türk işçilerine yönelik yayın organı" olmaktan anladığı: bu işçilerin yaşam ve çalışma koşullarının teşhiri, bu işçilere karşı kanun ve uygulamaların sergilenmesi vs.dir.
Bu tür teşhirlerin önemi elbette küçümsenemez. İşçi sınıfı içindeki çeşitli zümrelerin bilinci eşitsiz geliştiği için, bu tür haksızlıkların teşhiri, işçiler arasında sınıf bilincinin uyanması, ekonomik talepler temelinde de olsa bir mücadelenin başlaması için önemli bir manivela, bir başlangıç noktası olmuşlardır ve kapitalizm var oldukça da olacaklardır.
Ancak, kendi başına ele alındığında, bu mücadele, henüz devrimci ya da sosyalist bir mücadele değildir. Çevremize bir bakalım. Sendikacılar, Sosyal Demokratlar, Yeşiller, yabancı düşmanlığıyla mücadele eden gurup ve dernekler vs. hemen hepsi de bunu yapıyorlar ve yaptıklarının da özünü (bunlar) oluşturuyor(lar).
Ve tam da bu nedenledir ki, bu çalışmalar, yabancı işçilerin içinde bulundukları koşulların nedenleriyle değil, sonuçlarıyla bir mücadele olmaktan öteye gitmiyor.
Yabancı düşmanlığına karşı kampanyalar açmak; kültürel eylenceler düzenlemek; kültürleri tanımak için lahmacun yiyip, rakı içmek vs... bütün bunlar, özünde, bir zamanlar Türkiye'de aydınların köye gidip, köylüyle birlikte bağdaş kurup ayran içmesinden farklı şeyler değildir. Aynı reformist ütopyanın aynı entellektüelMastürbasyonun bir ifadesidir.
Baştan söyleyelim NE YAPMALI Kürt ve Türk işçilerinin dikkatini, yine bizzat bu işçilerin çalışma ve yaşam koşulları, uğradığı sömürü ve baskılar üzerine çekmek gibi bir görevi, ve böyle bir görevin gerektirdiği yazıları içeriğinin eksenine koymayacaktır.
Koymayacaktır, çünkü, bu görevi zaten reformistler yapıyorlar ve yaparken de işçilere reformist bir ideolojiyi şırınga ediyorlar. İşte tam da bu nedenledirki, bizim önümüze bu reformizmle ve benzeri akımlarla ideolojik mücadele çıkıyor.
Bu hem bir olanak hem de bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Yani, reformistlerin bu ilkel görevi yapıyor olması, devrimci bir örgütün zaten sınırlı olan güç ve olanaklarını daha üst görevlerde yoğunlaştırmasını hem gerektirmekte, hem de buna imkan sağlamaktadır.
Diğer yandan, işçilerin dikkatini, yine bizzat işçilerin çalışma ve yaşam koşulları, uğradıkları sömürü ve haksızlıklar üzerine çekmek; bu yöndeki çalışmayı ve yazıları, işçilere yönelik bir gazetenin içeriğini belirlemesi gereken şeyler olarak görmek, oportünizmin ta kendisidir.
Lenin Ne yapmalı’da şöyle yazıyordu: "Kim, işçi sınıfınm dikkatin, gözlemini ve bilincini, tamamiyle ya da hatta esas olarak işçi sınıfı üzerinde yoğunlaştırıyorsa, böylesi, Sosyal-Demokrat (Devrimci Marksist ya da Bolşevik-Leninist olarak oku) değildir;
çünkü, kendini iyi tanıyabilmesi için, işçi sınıfının, modern toplumun bütün sınıfları arasındaki karşılıklı ilişkiler konusunda tam bir bilgisi, sadece teorik bilgisi değil... hatta daha doğru olarak ifade edelim: teorik olmaktan çok, siyasal yaşam deneyine dayanan pratik bir bilgisi olması gerekir."
O halde, bütün bu ilkelerden hareketle görevimizi daha somut olarak şöyle formüle edebiliriz. Bugün Almanya'daki Kürt ve Türk işçilerinin en ileri unsurlarını ideolojik olarak etkileyen ya da örgütlemiş bulunan Kürt ve Türk siyasi hareketlerinin, kısmen de Alman reformist ve küçük burjuva akımların etkisi ile de mücadele. Bu mücadele ise, özellikle bir ideolojik mücadele olmak zorundadır.
Hem Kürt ve Türk işçilere yönelik bir organ olmak; hemde ideolojik mücadeleye ağırlık vermek: bu, politik anlamıyla "ilk tahsil, yüksek tahsilden daha önemlidir" diyerek ilkelliği ebedileştiren işçi sınıfının teorik kapasitesini hiç bir zaman kavramayan, menşevik ruhlu sözüm ona Marksistlerin ham ruhlarını çileden çıkaracak bir yaklaşımdır.
Türk ve Kürt işçileri Almanya proleteryasmın bir parçasıdır. Almanya proleteryası içindeki bütün burjuva ve küçük burjuva hayallerle mücadele etmek bizim görevimizdir. Dolayısıyla, Almanya'daki Türk ve Kürt işçilerini en çok etkileyen siyasi gurupların ideolojik ve örgütsel etkisiyle mücadele etmek de görevimizdir. Bu görevi şimdiye kadar yapamadıysak, bu görevin bilincinde olmadığımızdan değil, onu küçümsediğimizden değil, bu görevi yapmaya girişecek öznel imkanlarımızın olmadığındandır.
Avrupa, Avrupalıların "yaşlı" dediği bu genç kıta, beşyüz yıldır insanlığın kaderinde belirleyici bir rol oynuyor. Modern kapitalizm burada doğdu. Modern işçi hareketi, modern sosyalizm burada doğdu. Dünyanın en tecrübeli, en sınıf bilinçli burjuvazisi burada. En örgütlü en kültürlü proleteryası da burada. Milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan iki dünya savaşı da burada patladı. Avrupa' da sosyalist devrim, uzak bir geleceğin değil, bugünün en acil sorunudur.
Avrupa 'da bir sosyalist devrim Almanya'sız olmayacağı gibi, Almaya'da bir sosyalist devrim de Avrupa'sız olamaz.
Ama işçilerin sosylalist devrimi başarabilmeleri için, birlik olmaları gerekir. Bugün ise, Avrupa proleteryası, yerli yabancı olarak çok tehlikeli, kendisini felç eden bir bölünme içindedir. Devrimi düşünen her parti, bu bölünmüşlüğe son verme konusunda kafa yormak zorundadır. Bu bölünmüşlüğe ancak enternasyonalist ve devrimci bir perspektifle son verilebilir. İşçiler,kendi içlerindeki burjuva ve küçük burjuva ideoloji, politika ve örgütlerle bölünmeden, sınıf olarak bölünmüşlüklerine son veremez1er.
Yabancı ve yerli işçiler arasındaki uçurum çok büyük. Bu uçurum, ayda (şimdilik) bir çıkacak, yirmi otuz sayfalık bir dergiyle kapatılabilirmi?
Evet çok güç bir görev var ortada. Ama biz, proleteryanın bölünmüşlüğü kadar, onu birleşmeye zorlayan nesnel yasalar olduğunu da biliyoruz. Ve biliyoruz ki, "Zorluk olanaksızlık değildir". Problemi doğru koymak, onu yarı yarıya çözmek demektir. Sözü fazla uzatmadan, bir Çin atasözüyle "ÇIKARKEN" yazısına son verelim: EN UZAK DÜNYA SEYAHATİNE BİLE KÜÇÜK BİR ADIMLA BAŞLANIR,
NE YAPMALI
(Bu yazı Ne Yapmalı imzasıyla Ne Yapmalı dergisinin Eylül 1985 tarihli birinci sayısında yayınlandı. 29 Aralık 2014 Pazartesi)




12 Eylül, Politik Mülteciler ve Göçmen İşçiler


Temel Ateş
Türkiye'nin ve Kuzey Kürdistan'ın devrimcileri ilk politik tecrübelerini 1965'lerde Türkiye İşçi Partisi içinde edindiler.
Sonra 1968'lerde üniversitelerde gelişen öğrenci hareketinin büyük yükselişinin başını çektiler. Aynı dönemde işçi ve köylü yığınlarıyla ilk bağlar kuruldu.
Che Guevera'dan, Vietnam savaşından ve Çin’deki kültür devriminden büyük ölçüde etkilenen devrimci hareket Filistin fedai hareketi içinde ilk gönüllü göç dalgasını yaşadı. Bunu 12 mart öncesinin gerilla hareketleri izledi.
12 .Martta ilk kez yenilginin tadı tadıldı.
Kitle hareketliliğinin de yükselişiyle kendini toparlayan devrimci hareket, bütün Türkiye ve Kürdistan'da daha gür olarak yeniden filizlendi.
Bir yandan CHP'nin bir yandan Portekiz, Angola ve Vietnam'ın (buna Küba'da eklenebilir) etkisiyle reformizmin ve Sovyet çizgisinin kısa bir yükselişinden sonra 1977'lerde radikal hareketlerin yükselişi başladı.
1977-80 yılları arasında, Türkiye ve Kürdistan'ın 1920'lerden sonra gördüğü en büyük kitle hareketlenmeleri yaşandı. Dünvanm en büyük faşist partisine karşı savaşın son derece zengin deneyleri yaşandı. Ama sırf antifaşizm temelinde kalınıp,reformizmden kopulamadığı ve devrimci bir program oluşturulup yığınlara mal edilemediği için, yığınların tükenmişliği ve moral bozukluğunun eşlik ettiği ikinci bir yenilgi yaşandı. Ve 12 Eylül'le birlikte başlayan Avrupa sürgünü beş yıldır yaşanıyor.
Sorun, Türkiye ve Kürdistan'ın devrimci hareketlerinin yaşadığı, tarihlerindeki bu en büyük göç dalgasının Türk ve Kürt devrimci hareketlerine neleri kazandıracağıdır.
Beş yıl sonunda, kaba bir gözlemle durum nedir?
En çarpıcı örnek, 12 Eylül mitingleridir. Her yıl bir öncekinden daha cansız ve daha güçsüz. Türk ve Kürt devrimci hareketlerinin dernekleri sürekli kan kaybediyor ya da bir bitkisel hayat yaşıyor. Yüzlerce devrimci umutsuzluğun ve çıkmazın pençesinde giderek artan bir pasifliğe gömülüyor.
Bir gericilik döneminin devrimcilerin bir çoğunda nasıl bir moral çöküntüsü yarattığı bilinen bir şeydir. Ama bu tek başına, bu müthiş çözülüşü ve mülteci basınının sefaletini açıklamaya yetmez.
Ve böyle giderse, Türk veKürt devrimcileri,tarihlerinin kendilerine sunduğu muazzam bir olanağı; Avrupa'da yaşamanın sunduğu muazzam teorik olanakları değerlendirmeyeceklerdir.
Nedir bu olanak? Lenin, bir yerde, Rus devrimci Hareketinin tarihinden söz ederken, Çarlığın terörü ve sürgünleri nedeniyle Avrupa'ya gelen Rus devrimcilerinin, çağın en ileri fikir akımlarını tanıma olanağı sağladığını ve bunun Rus devrimci hareketine Rusya'nın geriliğiyle tam tezat teşkil eden bir ilerilik kazandırdığını söyler.
Şu son beş yılın mülteci basınına kabaca bir göz atmak bile, Türk ve Kürt devrimcilerinin, Rus devrimcilerinin aksine, Avrupa sürgününde, çağın en ileri fikir akımlarını tanımak bakımından bir arpa boyu bile yol almadıklarını görmeve yeter. Yoksa Tarih tekerrür mü ediyor?
Bu soruyu sormakgerekiyor, çünkü, Rus devrimcilerinin Avrupa'da sürgün dönemi yaşadığı yıllarda, Genç Osmanlılar ve Jön Türkler de hemen hemen aynı dönem boyunca Avrupa'da sürgün yaşamışlardı. Ama sonuçlar, birbirine tamamen zıttı. Rus devrimcileri, çağın en ileri fikir akımlarıyla tanışırken ve onları Rusya'ya taşırken, Jön Türkler, aksine, çağın en gerici fikir akımlarını taşımakta adeta yarış etmişlerdir.
Rus devrimcileri Marksizmi öğrenirken, Jön Türkler en pespaye burjuva sosyolojilerini: Le Play, Durkheim veya O, Comte'u öğrenip taşıyorlardı. Şinasi'nin Londra'da Marks ile ile aynı sokakta oturduğu söylenir. Ama muhtemelen Şinasi, Marks'ın adını bile duymamıştır.
Jön Türkleri, çağın en ileri fikir akımlarına karşı şerbetli kılan, onlarla herhangi bir rezonansa girmelerini engelleyen şey, Jön Türklerin problematiklerinin farklılığı idi.
Jön Türkler, koca bir imparatorluğun eğemen ulusundandılar ve onların kaygısı sadece imparatorluğun yaşaması ve güçlenmesiydi.
Marksizm ise yeryüzünden sömürüyü ve devleti kaldırmak üzere ortaya çıkmış bir öğretiydi. Bunun tarihsel ve toplumsal nedenlerine girmeyelim. Bu kadarı yankısızlığı açıklamaya yeter. Jön Türkler ne zaman imparatorluk yıkılmıştır, ne zaman kaybedilecek bir şey kalmamıştır, o zaman, savaş sonrası Ekim devrimi dalgasının da yükselişiyle sosyalizme yönelmişlerdir.
Ancak o zamandırki, Rusya'da Mustafa Suphi, Almanya' da Ethem Nejat, Fransa'da Şefik Hüsnü, İsviçre'de Sadrettin Celal sosyalizme bir yöneliş göstermişlerdir.
Bu yöneliş bile, tüm dünya da sosyalizmi kurma enternasyonalist anlayışından ziyade, Türkiye'yi kurtarma probleminden kaynaklanıyordu.Gizli bir milliyetçi van vardı. Zaten bu milliyetçi yan nedeniyledir ki, Stalinizm hiç bir güçlükle karşılaşmadan, kolayca yankısını bulmuştur Türkiye Komünist hareketinde.
Mülteci basınının sefaleti, bu bakımdan "Tarih tekerrür mü ediyor?" diye sorduracak düzeydedir. Ancak, bu görünüştür. Bugün Avrupa'ya gelen Kürt ve Türk devrimcisinde, hala güçlü bir milliyetçi yan bulunmakla birlikte, bu milliyetçi yan, dünya da sosyalizmi kurmak için Türkiye ve Kürdistan'da azamiyi yapmak değil ama Türkiye ve Kürdistan'ı gerilikten kurtarmak amacından gelir. Bu devrimciler, artık "sünufu Devlet"in Osmanlı aydınları değildir. Konumlarıyla işçi ve köylülere, ideolojileriyle Marksizme bağlıdırlar.
Bugün, çağın en ileri fikir akımlarıyla temasa geçmeme ve onları özümlememenin ardında başka bir neden yatmaktadır. Bu şöyle açıklanabilir; Rus devrimcileri, Avrupa'ya geldiklerinde, Avrupa Marksizmin ve işçi hareketinin bir yükselişini yaşıyordu. Marksizm işçi hareketi içindeki akımlardan biri olmaktan çıkıp, Avrupa'nın bütün .belli başlı ülkelerinde kitlesel işçi partileriyle eğemen bir hareket haline geliyordu. Bugün ise, Avrupa'ya gelen Kürt ve Türk devrimcisi tamamen başka bir süreçle karşı karşıyadır. Bugün Avrupa'da işçi hareketinin veya Marksizmin bir yükselişi yaşanmıyor, aksine Marksizmin horlandığı, işçi hareketinin hala uykusundan uyanmadığı bir dönemden geçiyoruz.
Bugün Avrupa'da yaşanan sosyal demokrasinin ve Stalinizmin çözülüşüdür. Avrupa komünizmi Stalinizmin mantıki sonuçlarına varmış halidir. Ama bu çözülüşe, devrimci Marksizmin aynı tempodaki bir yükselişi eşlik etmiyor. Buna karşılık barış hareketi, yeşiller hareketi, kadın hareketi gibi, sınıfa dayanmayan, Marksizm dışında doğan ve global bir toplumsal program sunma yeteneğinden yoksun olan "anti" diye nitelenebilecek hareketlerin yükselişi yaşanıyor.
İşte, bugün aktüel güçleriyle, Kürt ve Türk devrimcileri bir ölçüde etkileyebilecek ve etkileyebilen hareketler bunlardır. Etkilenenlerde ise görülen, Marksizmden uzaklaşmadır. .
Ancak bu etkinin bile, son derece sınırlı olduğu gözlerden kaçmıyor. Yoksa devrimci Marksizm platformundaki bir devrimci için, bu hareketler varlıklarıyla ya da tartıştıklarıyla son derece önemli problemleri de Türk ve Kürt devrimci hareketine taşıyarak, onun daha geniş bir ufka sahip olması yönünden, bazı olumlu etkilerde de bulunabilirlerdi.
Mülteci basında bunun da izlerine pek raslanmıyor. Sadece kadın hareketi bakımından, son zamanlarda ufak defek izlere raslanır oldu.
İşte tam bu noktada, bu moda ve Marksist olmayan hareketlerin bile etkisizliği bakımından, Jön Türk hareketiyle bir parelellik kurulabilir. Nasıl bir paralelliktir bu?
1960'larm sonu ile 1970'lerin başında devrimci demek, aşşağı yukarı üniversite öğrencisi ve ileri işçi demekti. 1974'lerden sonra ise, devrimci hareket hızla yayıldı.Özellikle yoksul köylüler ve işsiz gençler arasında.
Bu hızlı genişlemenin bedeli, ortalama devrimcideki bilinç ve kültür düzeyinin düşmesi oldu.
Devrimci hareketin geleneğine küçük burjuva, köylü hatta aşiret ahlakı eğemenlik kurdu. Hareketlerin çoğu genişlemelerini, yığınların geri yanlarıyla mücadele ederek değil, bu geri yanları okşayarak sağladılar. Ama sonra da başlarına topladıkları cinleri dağıtamayan büyücülere döndüler.
Bu aşiret sosyalistlerinin gözünde feminizm veya kadın hareketi lezbiyenlik veya orospuluktur; Barış hareketi mi? Ekoloji hareketi mi? Bunlar Türk ve Kürt devrimcisine öyle uzak problemlerdir ki… Bir yandan geç kapitalizm çağının problemlerinden kaynaklanan, en gelişmiş kapitalist ülkelerin yığın hareketleri, diğer yanda, daha dün Türkiye ya da Kürdistan'dan gelmiş, geri ülkenin bambaşka problemlere göre şekillenmiş devrimcileri. Hiç bir rezonans olmaması son derece anlaşılabilir bir şeydir.
Peki, durum bu kadar umutsuz mu? Kürt ve Türk devrimcileri, böyle giderse, şu Avrupa sürgününden hiç bir şey almadan mı döneceklerdir.
Hayır.
Kürt ve Türk devrimcilerinin Avrupa devrimcilerine ve işçi hareketine verebilecekleri bir şeyler vardır ve bunu verebildikleri an ondan bir şeylerde alabileceklerdir.
Nedir bu? Gerçekten oldukça zengin devrimci mücadele tecrübeleri, devrimci heyecan, sanki yarın devrim olacakmış gibi çalışma ve kendini adamışlık.
Avrupa devrimcilerinin en çok ihtiyacı olan bu nitelikler, genellikle Kürt ve Türk devrimcilerinde var. Kürt ve Türk devrimcilerinin en çok ihtiyaç duydukları, örgütlenme yeteneği, kültür, tolerans, bir işi sonuna kadar aynı ciddiyetle yapma vs. gibi nitelikler de Avrupa devrimcilerinde.
Bu sentez başarıldığı gün,gerek Avrupa ve gerekse Kürt ve Türk devrimci hareketi muazzam bir ilerleme kaydedebilir. Bunun yapılması hem mümkün hem gereklidir.
Mümkündür çünkü, tarih, Kürt ve Türk devrimcilerinin önüne, harika bir fırsat, bir olanak koymuştur; Avrupada yaşayan milyonu aşan Kürt ve Türk işçisi.
Gereklidir, çünkü, Avrupa proleteryasının en alt ve devrimci kesimini oluşturan bu göçmen işçilerle yerli  işçiler arasındaki bölünmeye son vermeden Avrupa işçi hareketinin yeniden canlanması oldukça güçtür. Bu canlanmanın itici gücü göçmen işçilerce yaratılabilir ve yaratılmalıdır.
Bugün binlerce Kürt ve Türk devrimcisi Avrupa'da yaşıyor, ama bu binlerce devrimci tam da önlerinde duran muazzam görev ve olanakları gömmeden uzaktan yılıdırımlamalarla
12  eylül rejimiyle mücadele ettiği hayaliyle yaşıyor.
Bu davranış sadece sadece Avrupa'daki işçi hareketine zarar vermekle kalmıyor, ama aynı zamanda Türkiye ve Kürdistan'daki mücadeleleri de olumsuz yönde etkiliyor.
Mülteci yaşamı insan yiyen bir değirmendir. Devrimci hiç bilmediği bir gelenek, kültür ve insanlarla karşılaşır. Toprağından sökülmüş bir bitkiye ya da sudan çıkmış bir balığa döner. Bu yalıtık koşulların, tarih boyunca binlerce devrimciyi nasıl trajik sonlara götürdüğü,devrimci hareketin tarihinin en az bilinen sayfalarındandır.
Türk ve Kürt devrimcileri için ise, durum tamamen farklıdır. Avrupa'nın hemen hemen her ülkesinde, her şehrinde sayıları binlerle ölçülen Kürt ve Türk işçileri vardır. Bu insanlar işçidirler ve sosyalizm için konumları gereği nesnel olarak hazırdırlar. Korkunç problemler içinde bunalmaktadırlar.
Binlerce Kürt ve Türk devrimcisi sanki bu işçiler hiç yokmuş gibi, sanki bu işçilerin burada mücadeleye girebilecekleri hiç bir problemleri yokmuş gibi davranıyorlar.
Devrimciler derneklerinin kabuğu içine çekilmiş durumda. Ve bu işçilerin çok sınırlı bir kesimine ulaşabilen sadece Türkiye ve veya Kürdistan’a yönelik propaganda ve ajitasvon ve örgütlenme yapıyorlar.
Sonuçta, bir yandan işçiler, iyice geçmişin hayallerine yönelerek politika dışında yaşıyor veya hızla dini örgütlerin insiyatifi altına giriyorlar. Avrupa proleteryasının bölünmüşlüğü katmerleniyor. Diğer yandan devrimciler sırf milliyetçi dar görüşlülükleri yüzünden, kendilerini yığın bağlarından kopuk, yığın hareketiyle bağlantılardan yoksun klasik mülteci yaşamına hapsediyorlar.
Şeker de var un da ama bir türlü helva olmuyor. Bunun temel nedeni ulusal dar görüşlülüktür. Bir yanda milyonlarca Türk ve Kürt işçisi, Avrupa' da bir gelecek için; zenginliklerini yarattığı bu ülkelerde eşit haklara, hatta sosyalizme ulaşmak için savaşmaya nesnel olarak hazır. Diger yanda,hepsi Marksist ve entemasyonalist olduğunu söyleyen, ama bu işçi yığınını, Avrupa'daki can alıcı problemleri temelinde mobilize etmeyi, göçmen ve yabancı işçiler arasındaki bölünmeye son vermeyi aklına bile getirmeyen, bunun sonucunda da sudan çıkmış bir balık gibi yaşayan binlerce devrimci.
Eğer Avrupa'da milyonlarca Kürt ve Türk işçisi olmasaydı, 12 Eylül mitinglerinin giderek düşen heyecanı ve katılımı; demeklerin hızlı kan kaybı; bir çok  devrimcinin demoralizasvonu...  bütün bunlar nesnel olarak açıklanabilir ve bir ölçüde de kabul edilebilir şeyler olurdu.
Ama Avrupa'da milyonlarca Kürt ve Türk işçisi, Avrupa proletaryasının en alt ve patlamaya hazır zümresi olarak çalışıyor ve vaşıyorsa, bu kan kaybedişler nesnel nedenlerle açıklanamaz. Bunun tek nedeni, ideolojinin devrimciler üzerindeki etkisidir. Milliyetçi sosyalizm kavrayışlarıdır. Onun içindir ki, bugün, göçmen işçileri mücadeleye çekmek, bölünmüşlüğe son vermek isteyen herkes, Kürt ve Türk devrimcilerini kör eden Stalinizmle ideolojik mücadeleyi ana halka olarak yakalamak zorundadır.
Bu işçileri ancak, bu işçilerin dilini, geleneklerini, mantalitesini bilen devrimciler örgütleyip, Avrupa'da diğer işçi kardeşleriyle birlikte mücadeleye sokabilir.
Bunu bir Alman, bir Fransız ya da bir Hollanda'lı devrimci yapamaz.
Alman anayasasını koruma örgütü raporlarına göre, sırf Almnya da 9400 Alman "Aşırısolcusuna" karşılık 9200 Kürt ve Türk "aşırı solcusu" varmış. Bu 9200 Kürt ve Türk devrimcinin hiç olmazsa yarısı önüne, göçmen işçileri Almanya'da Alman işçi sınıfı ile birlikte ve acil istemlerinden hareketle mücadeleye sokma görevini koymadıkça Avrupa'da bir yığın hareketi yaratılamaz.
Ama birde bunun olduğunu düşünelim. O zaman dernekler, gerçekten işçilerin geldiği, buradaki mücadele için nasıl örgütlenip hareket edeceğini tartıştığı ocaklar olurlar.
O zaman devrimciler, canlı bir hareket içinde, yığın bağlarına sahip, somut mücadele içinde teori ve pratiklerini geliştiren insanlar olurlar.
O zaman Alman işçi ve devrimcileriyle, faydalanma temelinde değil, ama ortak hedefler için mücadele temelinde gerçek kaynaşmalar başarılabilir.
O zaman 12 Eylül mitinglerine, somut mücadele içinde örgütlermiş binlerce işçi artan sayılarda akar. Ozaman Türkiye'deki rejime karşı, çok daha büyük olanaklarla, çok daha büyük yardımlar yapılabilir .
Ve o zaman, sonuncu ama önem bakımından sonuncu değil, binlerce işçi ve devrimci gerçekten entemasyonalist bir kavrayışa sahip olur.
Evet bütün bunlar yapılabilir. Ama bunun için Türk ve Kürt siyasetlerinin Bundcu örgüt anlayışlarına karşı, ulusal dar görüşlülüklerine karşı, pratik örneklerle desteklenen sıkı bir ideolojik mücadele vermek gerekmektedir.
Kimileri şöyle diyecektir: Buraya yönelik mücadele, Türkiye ve Kürdistan'a yönelik mücadeleleri zayıflatır.
Beş yılın deneyleri bunun yanlışlığını amprik olarak göstermekle birlikte, bu teorik olarak da yanlış bir itirazdır. Örneğin, şöyle diyenlere raslıyoruz: "Bizim görevimiz, burada adam yetiştirip Türkive veya Kürdistan'a yollamaktır."
Ama adam yetiştirmekten ne anlaşılıyor ve "adam" nasıl yetiştirilir? Üç beş yazılama ve bir kaç eğitim çalışmasıyla adam yetişnez. Adam ancak, yığın bağları ve canlı hareket içinde yetişir. Bu ise, Avrupa işçi hareketinin içinde yer alarak olabilir. Birinciler Limonluklarda yetişmiş olacaklardır. İkinciler canlı mücadelenin içinde ve onlar buradaki gibi Türkiye ve Kürdistan'da da daha iyi savaşacaklardır.
Diğer yandan, eğitenlerin de eğitilmeleri gerekmektedir. Yani devrimcilerin de. Onları eğitecek olan ise bizzat burdaki işçilerdir. Bu devrimciler, ancak Avrupa'daki mücadelenin içine boylu boyunca girdikleri an, gerçekten enternasyonalizm temelinde eğitim görmeye başlayacaklardır. O zaman Türkiye veya Kürdistan'a gerçek enternasyonalistler olarak döneceklerdir.
Avrupa’da Kürt ve Türk işçilerinin hareketlenmesi ve mücadelesi, Türkiye ve Kürdistan'da sahip oldukları milyonlarca bağ aracılığıvla Türkiye ve Kürdistan'daki mücadeleler üzerinde de belirleyici etkilere sahip olacaktır.
Böyle bir mücadele, Türk burjuvazisinin göçmen işçiler konusundaki tüm iki yüzlülüğünü de sergileme olanağı sağlayacaktır. Türk burjuvazisi, Avrupa'daki göçmen işçilerin eşit haklar için mücadelesine hem döviz gelişlerini tehdit edecek bir yöneliş olduğu için; hem de siyasi ve ideolojik etkilenmeleri nedeniyle karşı çıkacaktır. O zaman Avrupa'daki faşistler ve Türk devlet aygıtının uzantıları tüm etkilerini yitireceklerdir.
Ve nihayet, göçmen işçilerin mücadelesi, Avrupa işçi hareketinin uykudan uyanmasında belirleyici bir etkiye sahip olabilir. Bu hiç de küçümsenmemesi gereken devasa bir olanaktır.
Evet, 12 Eylül'ün beşinci yılında, tüm Türk ve Kürt devrimcilerinin baslarını iki elleri arasına alıp düşürmeleri ve beş yılın ciddi bir bilançosunu yapmaları gerekiyor. "Dünya proleteryasının zaferine, şu an içinde bulunduğumuz yer ve koşullarda azami katkıyı nasıl yapabiliriz?"
Soru budur.
Bizim cevabımız biliniyor. Sizin cevabınız nedir?
(Bu yazı Temel Ateş imzasıyla Ne Yapmalı dergisinin Eylül 1985 tarihli birinci sayısında  yayınlandı. 29 Aralık 2014 Pazartesi)





Göçmen İşçiler ve Devrimci Marksistlerin Görevleri


Celal Aydın
Hiç dillerden düşmeyen bir söz var: Yabancı düşmanlığına karşı mücadele etmek. Bunun için neler yapılmıyorki? Irkçılığı ve yabancı düşmanlığını protesto yürüyüşleri ve gösterileri; kültür şenlikleri, dil kursları, ortak eylenceler ve toplantılar vs. vs..
Bunları yapan ilericilerin hiç birinin iyi niyetinden şüphe etmiyoruz. Ancak, "Cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla döşelidir."
İyi niyet, hiç bir şeyi çözmeye yetmez. Yolda, işsizlik ve açlıktan dilenen yoksul insana para veren vicdan sahibi küçük burjuvalar da iyi niyetlidir. Ama bu insanlar, işsizliğin ve yoksulluğun nedeni olan kapitalizmi ortadan kaldırmak için; işçi sınıfının birliğini sağlamak; onu devrimci ve enterra syonalist bir program etrafında birleştirmek için mücadele etmiyorlar ise, vicdanlarını rahatlatmak için para verdikleri yoksul insanlara düşmanlık ediyorlar demektir.
Bir kötülüğün nedenlerine değil, sonuçlarına yönelik her davranış, son duruşmada burjuvazinin egemenliğinin devamına hizmet eder.
Aynı yaklaşımı, Alman ilericisinin -ve son zamanlarda Alman solcularından etkilenmeye başlayan Türk ve Kürt devrimcilerinin- hemen tüm davranışlarında görüyoruz.
Bir örnek verelim. Ortalama Alman ilericisi, büyük bir iyi niyetle, cebindeki paraya da kıyarak, biraz daha pahalı Nikaragua kahvesi alır ve onu içer. Amaç: Nikaragua devrim'ine karınca kaderince yardımda bulunmaktır. Ama aynı Alman ilericisi aynı zamanda Sosyal Demokratların veya Yeşillerin veya DKP'nin taraftarıdır ve onlara oy verir.
Bütün bunlar ise, İşçi Sınıfını burjuvazinin kuyruğuna takan; onun eğemenliğini güçlendiren; üretici güçlerin son derece gelişmiş olduğu Almanya'da Sosyalist devrimin bugün, ekmek kadar, su kadar acil bir sorun olduğunu kabul etmeyen partilerdir.
Sonuç nereye varır? Nikaragua kahvesi içerek Nikaragua devrimine yardım etmek isteyen bu aydıncıklar, dünyanın en güçlü emperyalist devletlerinden biri olan Alman emperyalizmini yıkmak için mücadele etmeyerek, Nikaragua devrimine en büyük kötülüğü yapmış olurlar.
Enternasyonalist dayanışma adı altırda yapılan Nikaragua kahvesi içme "eylemi" özünde, hiç de yoldaki dilenciye para veren,sonra da kiliseye giden vicdan sahibi küçük burjuvanın davranışından farklı değildir.
Gerçekte enternasyonalizm nedir?
Dünya proleteryasının zaferi için, bir ülkede yapılabileceklerin azamisini yaprak demektir. Bu ise, bu somut durumda, her şeyden Önce Alman burjuvazisini yıkma, bunun için de işçi sınıfı arasındaki bölünmüşlükle, reformizmle mücadele ederek olabilir.
Aynı yaklaşım, yabancı düşmanlığıyla mücadelenin de temel motifini oluşturmaktadır. Yabancı düşmanlığını protesto gösterileri yapılır, yabancı dostluğuyla ilgili posterler plakatlar asılır, yabancılarla yemek yenir, arkadaşlıklar kurulur, onlara Almanca öğretilir ya da onların dili öğrenilir vs. vs.
Ama bütün bunlar son duruşmada sonuçlarla mücadeleden başka bir şey değildir. Bütün bunlar işçi sınıfını bölen reformizmle savaşa tabii olmadıkça, bölünnüşlüğü ebedileştirmekten, enerjileri boşa harcamaktan başka bir anlam taşımaz.
Bunun için diyoruz ki: YABANCI DÜŞMANLIĞINA KARŞI MÜCADELE, İŞÇİ SINIFININ BÖLÜNMÜŞLÜĞÜNE KARŞI MÜCADELE OLMAK ZORUNDADIR,
İŞÇİ SINIFININ BÖLÜNMÜŞLÜĞÜNE KARŞI MÜCADELE İSE, ANCAK DEVRİMCİ VE ENTERNASYONALİST BİR TEMELDE OLABİLECEĞİNDEN, REFORMİZME KARŞI MÜCADELE OLMAK ZORUNDADIR .
Unutmayalım işçilerin veya göçmen işçilerin kötü yaşam koşullarının teşhiri, buna karşı kampanyalar vs. bütün bunlar, her zaman ekonomik temel üzerinde siyasi mücadele kapsamına girer1er ki, bunları sendikacılar, ve reformistler de her zaman yaparlar.
Zaten bütün bu davranışlar da, Alman aydınında ki reformizmin ifadesidirler. Dolayısıyla, yabancı düşmanlığına karşı mücadele, bugün için öncelikle, bugüne kadar yabancı düşmanlığına karşı yapılan mücadelenin yabancı düşmanlığıyla mücadele olmadığım göstermek noktasında yoğunlaşmak zorundadır.
Daha somut koyarsak, paradoksal bir ifadeyle, yabancı düşnanlığıyla mücadele, bugün için, öncelikle, bugüne kadar yabancı düşranlığına karşı yapılan mücadeleyle mücadele olmak zorundadır.
Ortalama Alman Aydınının bu reformizminin güçlü maddi t önelleri vardır. Alman kapitalizmi ona ortalama bir hayat seviyesi sağlıyor. Sosyal kuruluşlar da iş vererek az çok manevi bir tatmin olanağı da veriyor. Ancak son yıllarda, ekonomik kriz ile birlikte, sosyal harcamaların kısıtlanmasıyla birlikte, Alman aydını işsizliğin pençesine düştükçe giderek radikalleşecek ve işçilerden başka tutunacak dalı olmadığım görecektir.
Ama Alman aydınında, ilericisinde, hu radikalleşmenin izleri henüz belirsizken, geleneklerin ve uluslararası konjöktürün etkisiyle henüz gücünü korurken, Kürt ve Türk devrimcilerinde, aydınlarında, aynı reformizme varışla sonuçlanan tersine bir eğilim görülüyor.
Problemlere global yaklaşımdan, işçi sınıfına inançtan, devrimci perspektiflerden uzaklaşma.
Gerçekten son derece olumlu ve Almanya daki işçi ve ilerici hareketin en çok ihtiyacı olan bu nitelikleri, lanetlenesi şeylermiş gibi atma, politik nücadeleyi hor görme, ahlakçılığa dönme, nihai amaç için köktenci mücadeleyi küçümseyip, geçici kısmi başarılar için mücadelenin faziletlerini sayıp dökme...
Bütün bunlar, Almanya'da yaşayan ve giderek küçümsenemeyecek bir azınlık olan ve hemen hemen tümü avdın olan dünün devrimcileri arasında giderek yaygınlık kazanıyor.
Elbet bunun da bir maddi temeli var. Şövle ki, milyonları aşan Kürt ve Türk işçilerle ilgili, onları burjuvazinin dümen suyunda tutup ağzına bir parmak bal çalan bir çok kuruluş var.
Bütün bu kuruluşlarda ister istemez bir çok Kürt ve Türk aydını çalışıyor. Alman burjuvazisi bu insanlara belli bir gelir ve iş alanı sağlıyor. Sonuçta bunlar da, kendilerine ekmek veren kapıya nankörlük etmeyip reformizme ya da yeşilciliğe doğru çark ediyorlar.
Bu çark ediş, başka bir yanılsamaya da yol açıyor. Devrimci ve Marksist hareket noktalarından reformizme doğru bu çark ediş, aynı zamanda, Türkiye'ye yönelik örgütlenme ve . devrimcilikten, Almanya'daki mücadeleye yönelik bir anlayışla da çakışıyor. Ama  Almanya'ya yönelik mücadele anlayışları, yeşiller, SPD veya DKP'nin reformist çizgisi temelinde bir mücadele anlayışı oluyor.
Sonuçta, hemen bütün Kürt ve Türk siyasetlerinin kadroları arasında görülen garip bir bölünme ortaya çıkıyor.
Almanya'ya yönelik mücadeleye girelim diyenler Marksist ve devrimci konumlardan uzaklaşıp reformizme kayıyor, Türkiye'ye yönelik mücadele edelim diyenler eski radikal sol konumlarını koruyor Ve bu iki yanlış, görünüşte birbirine haklılık kazandırarak güçleniyor. Almanya'ya yönelik mücadeleyi öne çıkaranların reformizme doğru hızlı kayışları karşı tarafta, Almanya'ya yönelmenin reformizm olduğuna (olduğu düşüncesine) vol açarak, onların radikal ama özünde milliyetçi ve Bund'cu anlayışlarına daha sıkı sarılmalarına, Almanya'ya yönelik mücadeleden söz açmayı bile laneti görmelerine yol açıyor. Bu kemikleşme, Almanya'ya yönelenlerin, tüm suçları Marksizmde ve devrimcilikte görerek kopmalarına yol açıyor.
Almanya'da siyasi mücadeleye girme anlayışının (ama devrimci bir biçimde değil, reformist ve küçük burjuvaca) karşı tarafta (yani Türkiye'ye yönelik devrimcilerde) reformizmle özdeş görülmeye nasıl yol açtığını bir örnekle samutlayalım.
ATİF'in yayın organı olan Mücadele'nin 100. sayısında “Eşşekleşme süreci!.." başlıklı bir yazı yer alıyor. Gerçekte hiç bir bilimsel temele dayanmayan, problemin üzerine gitmeyip, işin içinden alayla sıyrılmaya kalkan kötü bir yazı. Ama sözünü ettiğimiz tüm yanılsamaları ilginç bir şekilde ele veren bir yazı. Yerimiz olsaydı hepsini aktarmak isterdik. Olmadığından konumuzla ilgili ilginç bir bölümü aktaralım.
" 'Eski', 'kötü', 'devrimcilere uymayan' alışkanlıklar atılıp yerine konacakları araştırmaya başlayınca, arananlar hemen bulundu. Elimizin altında, Avrupa'lı devrimcilerin alışkanlıkları vardı. Avrupa bizden her alanda ileriydi.
Onların alışkanlıkları, devrimcilikleri bizden ileriydi. O zaman onlar gibi yaşamalıydık.(!) 'Demokrat Türkiye'de zaten 'yeşil'1erin bol bol propagandası yapılıyordu. Onlar alternatif, diğer partilerin korkulu düşü değil miydi? Biz de onlar gibi olursak, Türkiye'de alternatif bir siyaset, diğer partilerin korkulu düşü (!) olabilirdik. Bu düşünceyle, hemen bazı çevreler Avrupai devrimci oldular. Onları taklit etmeye başladılar. İktidar hedefi kayboldu. Devrimci değerler teker teker atıldı.
Artık Sosyal demokratların ve yeşil'lerin kuyruğunda dolaşılmaya başlandı. (...) Avrupadaki Türkiyelileri örgütleyip, burda bir güç olma sevdasına kapıldılar. (...)" (s.7)
Bu tipik bir örnektir. "Avrupadaki Türkiyelileri örgütlemek", "Avrupai devrimci" olmak, bu arkadaşların gözünde devrimci radikalizmden uzaklaşmakla özdeştir.
Elbette bu biçimiyle "Avrupai devrimci" (Avrupai reformist demek gerekir) olmanın alternatifi, Türkiye'ye veya Kürdistan'a yönelik devrimci olmak demek değildir. Bu iki ucu boklu değneğin iki ucundan birini seçmek durumunda değiliz. İkisi birbirine ne kadar zıt görünse de aynı madalyonun iki yüzüdürler
Problem, Avrupa'ya ya da Türkiye'ye yönelik devrimci olmak değil, gerçekten devrimci ve enternasyoralist olmaktır. Madalyonun iki tarafı da Almanya proleteryasını bölmektedir. Türkiye've yönelik olanlar, Almanya daki göçmen işçileri milliyetler temelinde örgütleyerek Alman işçi sınıfını bölüyorlar. Almanya'ya yönelik olanlar da, Almanya daki yabancı işçileri ve devrimcileri reformizme, kültüre yönelterek gene bölüyorlar.
Bu durumda, yabancı düşmanlığıyla, daha doğrusu işçi sınıfının bölünmüşlüğüyle mücadele etmek için, sadece işçi sınıfını bundcu temelde örgütleyenlerle değil, göçmen işçileri reformizmin kuyruğuna takanlarla da mücadele etmek gerekmektedir. Hatta denebilir ki, bu, bugün gelişen büyük tehlikeyi oluşturmaktadır.
Göçmen aydının bu reformizme yönelmesi, kültürel faaliyete yönelme, siyasi iktidar mücadelesini ve hatta giderek siyaseti hor görmeyle at başı gitmektedir. Kültürel çalışma, özünde reformist, var olan sistem içindeki bir çalışmadır. Sebeplere değil, sonuçlara yönelir. Kendine devrimci ya da Marksist diyen bir kimsenin, kültürel faaliyetler yapması, ancak, bu faaliyet , yığınların en geri bölümlerini, bu faaliyet aracılığıyla siyasi iktidar mücadelesine sokma amacına tabii olarak yapılabilinirse doğru olabilir. O zaman kültürel çalışma, tıpkı bir sendikal ya da parlamenter çalışma gibi, devrimci mücadeleye hizmet eden bir araç olur. Kendi başına amaç olmaz.
Burjuvazi bu konuda son derece bilinçlidir. Belediyelerin ve devletin kimi fonlarını kültürel çalışnaları desteklemeye ayırarak, bu tür faaliyet yapan kuruluşlara ve derneklere yardımlarda bulunarak hem sistemine esneklik kazandırmakta hemde burada isdihdam ettiği yerli ve göçmen aydınları pratik ve teorik olarak kendi zafer arabasına bağlamaktadır.
Böylece kültüre yönelme denen olay, gerçekte aydınların evlenceler ya da kurslar vs. düzenleyerek yaptıkları işin rasyonelleştirilmesi, mazur gösterilmesi, sanki ilerici, devrimci bir faaliyetmiş gibi tanıtılmaktadır .
Hayır! Kahrolsun kültürel çalışmaya yönelenler! Bunu başlıca amaç haline getirenler. İstediğiniz kadar kurslar düzenleyin, istediğiniz kadar yerli ve yabancıların dostluğuna yönelik toplantılar düzenleyin. Bölünmeyi ortadan kaldıramazsınız. Aksine sahte hayaller yayarak, enerjileri ve iyi niyetleri sorumsuzca harcayarak moral bozukluğu yaratırsınız. Bölünmeyi ve düşmanlığı arttırırsınız.
Almanya'daki bir yabancı işçi bir Alman işçisinin sahip olduğu tüm siyasi ve sosyal haklara sahip olmazsa; iş saatleri içinde, ücretinden hiç bir kesinti olmadan dil kursları olmazsa, resmi veya gayri resmi dairelerde kendi dilinde tercümanlar, büroşür1er vs. olmazsa.
Burada hiç bir gelecek garantisi görmeyen işçi, geçmişin yanılsamalarına daha bir kuvvetle sarılacak, evinde videonun başına kapanacak, gettolaşacak, dil öğrenmeyecek, Almanlara düşmanlığı artacak, aynı şekilde, burjuvazi karşısında haklarını iyi savunamadığı için, Alman işçisinin düşmanlığına yol açacak;
Gelecek garantisi olmadığından geleceğini garantiye alabilmek için, daha çok akort yapacak, daha çok mesai ve aşırı çalışma yapacak. Alman işçisinin ve işsizinin düşmanlığını katmerleştirecek. Daha çok çalıştığı için daha çok yıpranacak, daha çok iş kazasına uğrayacaktır.
Demek ki, bölünmeye ve yabancı düşmanlığına son vermek için, öncelikle, hiç bir ön.koşul olmaksızın, Almanya daki tüm göçmenlerin Alman yurttaşının sahip olduğu tüm haklara otomatik olarak sahip olması gerekmektedir.
Unutmayalım bütün bunlar kapitalizm çerçevesinde gerçekleşebilir. örneğin İsveç gibi ülkelerde büyük ölçüde, çoğu vardır. Bütün bu haklar için mücadele, özünde reformist bir mücadeledir. Ama bu haklar elde edildiğinde, işçi sınıfının bölünmüşlüğüne son verme yolunda devasa bir adım atılmış olunur. Bu Almanya'daki devrim mücadelesini kolaylaştırır.
Bu haklar elde edildiğinde insanlar daha mutlu olmayacaklardır. Kapitalizmin anarşik yapısından kaynaklanan işsizlik ve pahalılık var olmaya devam edecektir.
Savaş tehlikesi, faşizm tehlikesi, baskı, insanlararası tüm ilişkilerin maddi çıkarlara dayanması, yabancılaşma, boş zamanların ticarileşmesi, geri ülkelerin geriliği ve sömürüsü ...herşey, herşey devam edecektir. Ama bu haklar yerli ve yabancı işçilerin, sosyalist devrim gereğini daha kolay kavramalarını sağlayacak ve onlara bunu yapma yolunda daha büyük bir güç verecektir.
Ama biliyoruz ki, reformlar devrimci mücadelenin yan ürünleridir. Reformlar için mücadele ise işçi sınıfını güçsüzleştirir. Ona sahte hayaller yayar. Bunun için diyoruz ki, işçiler sadece eşit haklar temeline yönelik bir mücadeleyle hedeflerini sınırlarlarsa, çok büyük bir yanlış yapmış olmakla kalmazlar, ama aynı zamanda bu eşit haklara ulaşamazlar da.
Alman proleteryası Hitler faşizmini yaşadı. Savaştan sonra 1974'lere kadar süren yüksek konjöktür onun devrimci geleneklerini tümüyle unutmasına ve reformizmin boyunduruğuna girmesine yol açtı. Ancak, yükselen krizle birliktedir ki, 35 saatlik iş haftası gibi mücadelelerle yeni yeni kımıldanmaya başlıyor.
Alman işçileri kültürlüdür, örgütlenmenin harikalarını yaratmayı iyi bilirler. Onlarda eksik olan şey, devrimci bir heyecan, devrimci bir gelenek, sorunları global olarak ele alma yeteneğidir.
Burada yabancı işçilere tarihsel bir görev düşüyor. Özelliklede, Alman işçisinin ihtiyacı olduğu şeylerin hepsi kendisinde bulunan, yüksek bir politizasyon ve mücadele gücü gösteren Kürt ve Türk işçilere düşüyor bu görev. Alman işçisini devrimci bir mücadeleye girmek yolunda eğitmek.
Bu nasıl olabilir? İlk adımı Kürt ve Türk işçilerin atması gerekiyor. Kürt ve Türk işçiler ellerini uzattıkları an ellerinin boş kalmadıklarını göreceklerdir. Çünkü işçilerin birleşmesine yol açan nesnel eğilimler belirleyicidir.
Peki bu ilk adım ne yönde ve nasıl atılmalıdır? Alman işçileri bir 35 saatlik iş haftası mücadelesine başladı. Bu da özünde reformist bir taleptir. İşçilere bir kendine güven duygusu, bir mücadele geleneği vererek, boş zamanları arttırıp işçilerin kültive olmasına yol açarak, işsizliği azaltarak önemli kazanımlara yol açmakla birlikte, işçiler arasında sahte hayaller de yayacaktır.
Bütün bunları unutmadan ve bütün bunların üzerine basarak bu 35 saatlik iş haftası mücadelesinde bayrağı ele alıp öne çıkmak gerekiyor.
Peki, nasıl alabiliriz bu bayrağı ele? Tekrarlamaktan bıkmayalım. Reformlar devrimci mücadelenin yan ürünleri olabilir. 35 saatlik iş haftası için mücadeleyle 35 saatlik iş haftasını elde etmek çok güçtür. Burjuvazi bunu ancak, eğemenliğinin tehlikeye girdiğini gördüğü an verebilir.
O halde, bir yandan 35 saatlik iş haftası için mücadeleyi desteklerken, diğer yandan da 20 saatlik iş haftası slogonını öne çıkarmalıyız. Ya da, toplumdaki tüm işlerin çalışabilir nüfus arasında, ücretlerde hiç bir düşme olmadan bölüşülmesi sloganını öne çıkarmalıyız. Kapatılan iş yerlerinin işçiler tarafından çalıştırılmasını savurmalıyız. Düzenli ordunun ve polisin kaldırılıp, bütün yurttaşların silahlandırılmasını, milis sistemini savurmalıyız.
Bunları savunduğumuz an, binlercemiz harekete geçip, her fabrikada, her mahallede guruplar kurarak bu uğurda mücadeleye girdiğimizde, her duvara bu talepleri yazdığımızda, hem Alman işçisinin ekmek ve su kadar ihtiyacı olan bir perspektifi, bir geleneği, ona vermiş olacağız.
İşte o zaman Alman finans kapitali zıngır zıngır titremeye başlayacaktır. Önce bizleri şiddetle yıldırmaya çalışacaktır. Ama yıldıramayacaktır. Bizler ki iş yerlerimizde her an ölümle burun buruna yaşayan ya da bin bir zehirle taksitle ölenleriz. Bizi korkutamazlar. Biz ölüm ve cefayla arkadaş olmuşuz zaten. Tehlikesiz ne var zaten? Yemek yemek bile tehlikelidir. Her yıl dünya da 250 000 kişi, yemek yerken nefes borusuna bir şey kaçtığı için boğulup ölüyor.
Burjuvazi, şiddetle bizi korkutamadığını görünce, bizi tavizlerle uslandırmaya çalışacaktır. 35 saatlik iş haftasını, tüm alanlarda eşit hakları hanen önümüze atacaktır.
Ama bununla da biz1eri satın alamayacaktır. Bu mücadele içinde uyanan, gücünün bilincine varan bizler: Mademki üreten biziz, kendi kaderimizede biz karar vereceğiz deyip iktidar savaşına gireceğiz.
Dar kafalı aydınlara bütün bunlar bir hayal gibi görünecektir. Onlar ki işçi sınıfının gücünü hiç bir zaman anlayamazlar.
Onlar sadece savaşa karşı, roketlere karşı, çevre kirlemesine karşı, yabancı düşmanlığına karşı mücadelecikler yapmayı bilirler.
Onlar,mutlu bir insanlığın hayalini bile görememektedirler. İnsanı hayvandan, en kötü duvarcıyı petek yapan arıdan avıran, insanın yapacağını önceden kafasında hayal etmesi, canlandırmasıdır. Hayal bile göremeyenler, ne için savaşacaklar?
Bizler, işçiler ise, henüz hayal kurma yeteneğimizi yitirmedik. Kendi içimize kapanıyor, bira şişesinin ya da videonun başında günümüzü tüketiyorsak, bu bile, bu toplumun pisliklerinin her an burnumuzu sızlatmasındandır. Güzel bir dünyanın hayalini unutmadığımız içindir ki, bu toplumun pisliklerini her an etimizde, kemiğimizde hissediyoruz.
Evet biz hayalciyiz!.. Gerçekleşebilecek şeylerin hayalini görüyoruz. Bizim hayalciliğimiz, kapitalizm çerçevesinde insanların mutlu olabileceğine inanan, onunla savaşmayan gerçekçilerin hayallerinden bin kat daha gerçektir. Evet, hayal görmeliyiz!
Lenin, 1900'lerin başında, dünyanın en büyük devrimini yapacak partinin temellerini atarken hayal görüyordu. O zamanlar Lenin şöyle yazıyordu:
" 'Rüya görmeliyiz ! ' Bu sözcükleri yazıyorum ve birdenbire bir korkudur beni alıyor. Kendimi 'birlik konferansı'nın bir oturumunda görüyorum ve karşımda Raboçeye Dyelo'nun editörleri ve yazarları oturuyorlar. Martinov yoldaş ayağa kalkıyaf, ve bana dönerek sertçe şöyle diyor: "İzninizle şunu sorayım, özerk bir yazı kurulunun, daha önce parti komitesinin görüşünü almadan rüya görmeye hakkı varmıdır.?" Onun arkasından Kriçevski yoldaş dikiliyor (Plehanov yoldaşı çoktan beri derinleştirmiş olan Martinov yoldaşı, felsefi bakımdan dahada derinleştirerek) dahada sert bir tonla; "daha ileri gideceğim, diyor, size soruyorum: Bir Marksistin, Marks'a göre insanlığın kendisine her zaman çözebileceği görevler yüklediğini ve taktiğin partiyle birlikte büyüyen parti görevlerinin büyümesinin bir süreci olduğunu bile bile, rüya görmeye hakkı varmıdır?"
Bu korkunç soruları düşünmek bile beni titretiyor ve bir tek şeyi düşünüyorum: nereye saklanacağımı. Pisarev'in arkasmda siper alsam nasıl olur?
'Rüya ile gerçeklik konusunda Pisarev şöyle yazar: 'Ayrılık vardır, ayrılık vardır. Benim rüyam, olayların doğal akışır> nın ötesine geçebilir, ya da,
olayların doğal akışının hiç bir zaman gitmeyeceği bir doğrultuya sapabilir. Birinci halde, rüya dan hiç bir kötülük gelmez; çalışan insanın enerjisini destekler, güçlendirir bile. ...Böyle rüyalarda çalışma gücümüzü çarpıtacak ya da felce uğratacak hiç bir şey yoktur. Tam tersine, eğer insan böyle rüya görme yeteneğinden tamamen yoksun olsaidi,arasıra zihni ilerilere atlayarak ellerinin henüz biçim vermeye başladığı ürünün tam ve eksiksiz tablosunu gözünün önünde canlandırmasaydı,
O  zaman insanı, sanat, bilim ve pratik çaba alanında büyük ve zahmetli işlere girişmeye ve tamamlamaya hangi itici gücün sürükleyeceğini düşünemem bile. ...Eğer rüya gören kimse, rüyasına ciddi olarak inanırsa yaşamı dikkatle gözler, gözlemlerini gökte kurduğu şatolarla kıyaslarsa ve eğer, genel olarak söylemek gerekirse, rüyasının gerçekleşmesi için bilinçli olarak çalışırsa, rüya ile gerçek arasındaki ayrılığın hiç bir zararı olmaz. Rüyalarla yaşam arasında bir bağ varsa, her şey yolundadır '.
"Ne yazıkki bizim hareketimiz içinde, bu türden rüya görme çok azdır. Ve bundan en çok sorumlu olan kimseler, aklı başmda görüşleriyle, 'somuta'
'yakınlıklarıyla' öğünenler, legal eleştiriciliğin ve illegal 'kuyrukçuluğun' temsilcileridirler." (s. 208-209)
Yukardaki hayali gerçekleştirebilmek için nereden başlamak gerekiyor? İlk elde hangi örgüt ve mücadele biçimlerine başvurulabilinir?
Önce bu hayali görmek gerekiyordu. Bunu yapmaya çalıştık. Henüz bir taslağın kaba çizgilerine sahip, netleşmiş değil. Önümüzdeki sayılarda bunu da yaparız. Ama bu taslak haliyle bile, benzer bir rüyayı gören herkes ilk planda çevresindekilerle bu yaklaşımları bir tartışmalıdır. Aynı görüşte olduklarıyla, tamamen aşağıdan gelme guruplar kurmalıdır. Bu guruplar ilk elde çevrelerindeki işçilerle toplantılar düzenleyerek, şimdiye kadar yapılanların yanlışlılığı, sorunu nereden kavramak gerektiğini onlara anlatmalı, tartışmalıdır. İlk planda amaç, bu yaklaşımların, devrimciler ve işçiler arasında tartışılmasını sağlamaktır. Bu da özünde, bir ideolojik mücadele ve propaganda çalışması olmak zorundadır. Bu çalışmaları, gerek broşürler, gerekse derginin diğer sayılarında çıkacak yazılarla elbette desteklemek gerekecektir.
Asgari bir güç, en az üç kişi bir araya gelince, sloganlarımızı daha geniş kitlelere duyurmak için, duvarlara yaza yazma, bildiriler dağıtmaya başlamalıyız.
Diğer yandan da, Türk ve Kürt işçileri DGB'nin sonbaharda yapacağı eylem kampanyasına aktif olarak katılmaya çağırmalı, bu çalışmalarda, yürüyüşlerde yer almalıyız.
Hele bir bunları yapabilelim, tecrübelerimiz ve edineceğimiz yeni ilişkiler bizlere yeni zorunlulukları ve olanakları kendiliğinden gösterecektir.
Bütün bunları yaparken, bir yandan da, Almanya çapında güçlerimizi birleştirmek, tecrübelerimizi arttırmak için, Ne Yapmalı aracılığıyla ilişkiye geçmeliyiz.
Bir savaşa giriyoruz. Bir savaşın izleyeceği strateji, masa başında, kurmay karargahlarında belirlenebilir. Belirlenmesi de gerekir. Stratejimizi çizdik. Yabancı düşmanlığıyla mücadele etmek ve bölünmeye son vermek için, Kürt ve Türk işçilerin ve devrimcilerin, gerçekten devrimci şiarlarla ileri atılması. Bunun için kitlelerin acil ihtiyaçlarına cevap veren, ama gerçekte hiç biri kapitalizm çerçevesinde gerçekleşemeyecek olan, pratik içinde yığınlara sosyalist devrimin ne kadar gerekli ve mümkün olduğunu gösterebilecek olan sloganların tüm yürüyüşlerin, grevlerin, bildirilerin sloganları olması. Bunların tüm duvarları kaplaması.
Ama bütün bu stratejik hedeflere ulaşmak için kimse bizden hazır formüller beklemesin. Mücadelenin akışı içinde, hangi örgüt ve mücadele biçimlerinin ortaya çıkacağı, hangi taktik ittifak olanakları doğacağı önceden bilinemez. Savaş bir sanattır. Her an zıttına dönen olumluluk ve olumsuzlukları kavrayacak bir zeka pratik esneklik gerektirir. İşçiler ise pratik insanlardır.
(Bu yazı Celal Aydın imzasıyla Ne Yapmalı dergisinin Eylül 1985 tarihli birinci sayısında  yayınlandı. 29 Aralık 2014 Pazartesi)



Enternasyonalizm Nedir?


Temel Ateş
Bugün Almanya'da Kürt ve Türk'ler arasında etkili olan Kürt ve Türk sol hareketlerinin çoğu ya da tümü entemasyonalist olduklarını söylüyorlar.
Ne var ki hepsi de sorunu gerçekten kavrayabilmiş değiller. Enternasyonalizmi, sözde "Uluslararası dayanışma”ya indirgemişlerdir. Programatik ve örgütsel olarak enternasyonalizmi bütün mantık sonuçlarıyla unutmuşlardın.
Şimdi bu iddialarımızı kanıtlayalım.
Biz devrimci Marksistler enternasyonalist olduğumuzu söyleriz. Bu, Enternasyonalizm ilkesi gökten tanrısal bir vahiyle inmemiştir. Marksizm enternasyonalizm ilkesini, üretim ilişkilerinden, toplumun nesnel gelişme yasalarından çıkarmıştır.
Marks-Engels, tarihsel maddeciliği ilk kez formüle ettikleri Alman İdeolojisi’nde bu temel hareket noktasını şöyle ifade ediydrlar.
"Bize göre komünizm, ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin kendisine göre düzenlenmek zorundan olacağı bir ilişkidir. Biz, bugünkü durumu ortadan kaldıran gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, fiilen var olan öncüllerden doğarlar," (seçmeler, C. I.s42)
Bu ne demektir? Bu demektir ki, bizim, yani bilimsel sosyalistlerin programı ve ilkeleri, toplumun hareket yasalarından; toplumun nesnel durumunun çözümlenmesinden çıkar. Biz sosyalizmi "iyi" ya da "güzel" ya da "insancıl" bir şey, daha akli bir düzen olduğu için değil, toplunun hareket yasaları ve bugünkü gelişim düzeyi onu objektif olarak zorunlu kıldığı için istiyoruz.
Ama diğer yandan, bizzat gerçek toplum hareketi, sosyalizmi gerekli ve mümkün kıldığı içindir ki, bugünkü sistem, insanlara akıl dışı, insanlık dışı veya çirkin gelmektedir.
Peki nedir enternasyonalim ilkesini, bu temel programatik ve örgütsel ilkeyi doğuran, bu ilkenin içinden çıktığı "gerçek hareket" ya da var olein öncüller"?
Yine Marks-Engels bunu Alman İdeolojisi’nde şöyle anlatıyorlardı:
"Bu 'yabancılaşma' -açıklamamızın filozoflarca anlaşılır kalması için- dogaldırki dii1cak iki p r a t i k koşulla ortadan kaldırılabilir. Yabancılaşmanın 'katlanılmaz' bir güç, yani kendisine karşı devrim yapılan bir güç haline gedmesi için, onun insanlık yıdınını. tamamen 'mülkiyetten yoksun'. ve avnı zamanda gerçekten mevcut olan bir zenginlik ve kültür dünyası ile çelişki halinde bulunan bir vıfrın haline getirmesi gereklidir.
Öyle şeyler ki her ikisi de üretici eğiçlerin büvük ölçüde artmasının, yani üretici güçlerin gelişmesinin yüksek bir evresini varsayarlar. Öte yandan üretici güçlerin bu gelişmesi (daha şimdiden insanların güncel amprik yaşantısının, yerel hayat planı üzerinde değil de Dünya tarihi planı üzerinde cerevan etmesini içeren gelişmesi) katiyen vazgeçilmez, önce yerine gelmesi gereken pratik bir koşuldur, çünkü, bu koşul olmadan, kıtlık, genel bir hal alır ve gereksinmeyle birlikte zorunlu olan için mücadele yeniden baslar ve gene kaçınılmaz olarak gene aynı eski çirkefin içine düşülür. (...) Bu koşul olmadığı takdirde:
1)  Komünizm ancak bir yerel görüngü (phenomene) olarak var olabilir.
2) Bizzat insan ilişkilerinin güçleri, evrensel, bu yüzden de katlanılmaz güçler olarak gelişemezler, yerel batıl inançlardan doğan 'koşullar' olarak kalırlar; ve
3)  Değişimlerin her yayılması, yerel komünizmi ortadan kaldırır. Komünizm, amprik olarak ancak egemen halkların 'ani' ve aynı zamanda meydana gelen hareketi olarak mümkündür.
Bu da gene üretici güçlerin evrensel gelişmesini ve komünizme sıkı sıkıya bağlı dünya çapında değişimleri varsayar." (Seçmeler C.I. s.4142)
"Ayrıca, sadece işçi olan işçiler yığını (...) Dünya pazarını var sayar; nasıl ki, bir işin geçici nitelikte olmayan kaybı, güvenli geçim kaynağı olarak kaybı, rekabetten doğan iş kaybı da dünya pazarını varsayarsa. Demek ki proleterva ancak evrensel tarih ölçüsünde mevcut olabilir. Nasıl ki proleteryanın işi olan koırünizm de, ancak, ‘tarihsel evrensel’ varlık olarak bulunabilir, kesinlikle başka türlü olmassa.  (s.4243)
Bütün bu önermelerden ne sonuçlar çıkar? Bu sonuçları tek tek, ele alalım ve Kürt ve Türk marksist solunun teori ve pratiğiyle karşılaştıralım.
Birincisi: Sosyalizm, üretici güçlerin çok yüksek bir gelişmişlik düzeyini, bir dünya pazarını varsayar. Sosyalizm, kapitalizmden daha üst bir düzen olduğuna göre, sosyalizmde üretici güçlerin evrensel gelişmişliği kapitalizmden çok daha üstün bir düzeyde olmak zorundadır. Diğer bir değişle sosyalist bir toplum ancak dünya ölçeğinde kurulabilir. (Şunu hemen not edelim ki, kapitalizmle sosyalizm arasında bir geçiş toplumu olan proletarya diktatörlüğünün bir veya birçok ülkede kurulması ve yaşaması başka bir olaydır, sosyalist toplumun kurulması ise başka bir olaydır. Bunun mantık sonucunu, çok daha açık, olarak, Marks-Engels, Birinci Enternasyonal’in Genel Tüzüğü'nde (ki, daha sonra Bolşevikler Üçüncü Enternasyonal’i kurarken, Birinci Enternasyonal’in bu önermelerini aynen Üçüncü Enternasyonal için de kabul etmişlerdir .) şöyle ifade ediyorlardı:
"Emeğin kurtuluşunun ne yerel nede ulusal bir sorun olmayıp, modern toplumu içeren bütün ülkeleri kucaklayan ve çözümü en ileri ülkelerin pratik ve teorik işbirliğine dayanan toplumsal bir sorun olduğunu göz önünde bulundurarak, bu nedenle kurulmuş olan uluslararası işçi birliği (...)”
Marks-Engelsin burada dedikleri çok açıktır. "Emeğin Kurtuluşu" yani sosyalizm "ne yerel ne de ulusal bir sorun" değildir. Yani "Tek Ülkede Sosyalizm" kurulamaz. Tek ülkede sosyalizmin kurulabileceğini kabul etmek, bilimsel sosyalizmi tüm öncülleriyle ve mantık sonuçlarıyla redetmek demektir. Bu sosyalizmi "yaratılması gereken bir durum", “Gerçeğin kendisine göre düzenlenmek zorunda olacağı bir ilişki" olarak anlamak denektir. Diğer bir deyişle: idealizm demektir.
Bugün Almanya'daki Kürt ve Türk işçileri arasında etkili olan hemen bütün siyasetler "Tek ülkede Sosyalizm"in kurulabileceğini kabul etmektedirler.
Bu kabulleri ile de Komünizm idealini terkettiklerini itiraf etmektedirler. Sonuç olarak ta, etkiledikleri işçileri Marksist ve entennasyonalist olarak değil, Milliyetçi ve idealist olarak eğitmektedirler. İşçiler bu görüşlerle kopuşmadan , gerçekten devrimci ve enternasyonalist bir temel üzerinde birleşemezler.
Bu siyasetlerin zerrece teorik ve mantıki bir tutarlılıkları yoktur. Yoktur, çünkü, Marks-Engels, emeğin kurtuluşunun ne yerel nede ulusal bir sorun olmayacağı sonucuna bir dünya pazarının varlığı koşulundan, üretici güçlerin ve iş bölümünün evrensel gelişmesinden hareketle, nesnel durumun tespitine dayanan bir önermeden çıkarsamayla ulaşmışlardır. Ve Marksizm, her önermesi birbiriyle iç tutarlılığa sahip bir sistemdir. Eğer bu siyasetler, bir parça iç tutarlılık nasyonuna sahipseler, emperyalizm çağında üretici güçlerin gelişmesinin yerel bir mahiyet kazandığı gibi bir olgunun varlığını kanıtlamak zorundadırlar. Marks-Engels'in hareket noktasıyla "tek ülkede sosyalizm'in olabilirliği fikri arasında bir iç tutarlılık sağlayabilmek için.
Ama bu olanaksız bir şeydir. Çünkü, empervalizm çağında, üretici güçler ve uluslararası iş bölümü, Marks-Engels çağıyla kıyaslanamayacak ölçüde gelişmişlerdir.
İkinci dünya savaşma kadar, uluslararasılaşıa, üretici birimler esas olarak ulusal kalırken dünya ticareti ve dünya sermaye hareketi alanında beliriyordu.
Bugün ise, bunun yanı sıra, bizzat sanayinin kendisi de uluslararasılaşmıştır.
O halde, geçen yüzyılda bile, emeğin kurtuluşu ne yerel ne de ulusal bir sorun olamıyordu ise, bugün hiç olamaz. Çünkü, nasıl kapitalizm, feodalizme göre, üretici güçlerin daha gelişnişlik düzeyini var sayarsa, aynı şekilde, kapitalizmden daha üstün bir üretim biçimi olan sosyalizm de üretici güçlerin kapitalizmdekinden daha üstün bir gelişme düzeyi varsayar.
Program ve örgüt anlayışı, birbirinden nispi bir bağımsızlığa sahip olmakla birlikte, son duruşmada derin bir iç tutarlılığada sahiptirler. Kürt ve Türk siyasetlerinin, "tek ülkede sosyalizm" olabileceğini kabul ederek, enternasyonalizmin programatik içeriğini rededişleri, aynen sınıf ve örgüt anlayışlarına da yansır.
Şimdi, sınıf ve örgüt anlayışları bakımından, enternasyonalizmin nasıl inkar edildiğini görelim.
Alman ideolojisi'nden yapılan yukardaki alıntıda, Marks-Engels Komünizm amacı gibi, bu amacı gerçekleştirecek tarihsel öznenin de ancak "evrensel tarih ölçüsünde" varolabileceğini söylüyorlardı.
Ne anlama gelmektedir bu önerme?
Bu önerme, proleteryanın dünya ölçeğinde tek bir sınıf olduğu anlamına gelir.Yani, günlük kullanımlarımızdakinin aksine, şu veya bu ülkenin proleteryası henüz proleterya ya da işçi sınıfı değildir. Dünya ölçeğinde varolabilen işçi sınıfının bir zümresidir.
Bu demektir ki, bir ülkenin proleteryasının kurtuluşu için çalışmak, bir ülke proletervasının çıkarlarını öne almak; parçayı bütüne üstün tutmak; zümre çıkarım sınıf çıkarının önüne çıkarmak demektir.
Zümre çıkarını sınıf çıkarının üstünde tutmanın kısa adı ise Marksist literatürde: Oportünizmdir .
Enternasyonalizm ise, bir ülke proleteryasının çıkarlarını, dünya proleteryasının çıkarlarına bağlı olarak görmek demektir.
Paradoksal gibi görünebilir ama, her hangi bir ülke proleteryası, çıkarlarını dünya proleteryasının çıkarlarına bağlı olarak ele aldığı zaman kendi çıkarlarım savunabilir. Her hangi bir ülke proleteryasımn çıkarlarım öne almak, gerçekte, o ülke proletervasımn çıkarlarına aykırı davranmak demektir.
Bundan ne gibi sonuçlar çıkar? Tipik bir örnekle açıklamaya çalışalım. Bugün, Kürt ve Türk siyasetlerden hangisine sorarsam sorun, hepsi, devrimcinnin görevini, kategorik olarak ülkesinde devrim yapmak olarak gördüğünü söyleyecektir.
İlk bakışta doğru gibi görünen bu yaklaşım gerçekte yanlıştır. Katagorik olarak, bir Marksist Leninistin görevi, ülkesinde devrim yapmak değildir; Dünya proleteryasının zaferine azami katkıda bulunmaktır. Bu azami katkı, çoğu durumla kendi ülkesindeki burjuvaziyi devirmek biçimini alabilir. Kategorik olarak öyle durumlar olabilir ki, dünya proleteryasımn zaferi uğruna her hangi bir ülke proleteryasının zaferini ve kısmi kazanımlarım gözden çıkarmak gerekebilir.
Almanya'daki, Kürt ve Türk işçilerini etkileyen tüm Marksist sol, bu kavrayışa son derece uzaktır. Bu solun bütün yazınında ve bütün davranışında böyle bir önkabülün izine bile rastlarmaz.
Lenin, Bolşevik parti'sini ayaklarmaya çağırırken, Rusya' da sosyalizmi kurmak için çağırmıyordu; aksine, Alman bahriyelileri ayaklandı, onlara enternasyonalist yardım için biz de ayaklanmalıvız diye çağrı yapıyordu. Keza, Brest-Litovsk tartışmaları sırasında, eğer bizim yenilgimizin Alman işçilerinin ayaklanmasına yol açaçağını bilseydik, elbette barıştan vaz geçerdik diyordu.
Tartışma, Rusya'daki devrimi koruma etrafında değil, dünya proleteryasının zaferine azami katkının o somut koşullarda nasıl yapılabileceği ekseninde dönüyordu.
Ama hangi, Kürt ve Türk sol hareket böyle bir enternasyonalizm nasyonuna sahiptir? Hiçbiri. Bu siyasetlerin hiç birinde, proleteryanın dünya ölçüsünde bir sınıf olduğu, buna bağlı olarak da bir ülke proleteryasının çıkarlarının dünya proleteryasının çıkarlarına tabii olması gerektiği kavrayışı yoktur.
Eğer olsaydı buna bağlı olarak, dünya proleteryası bir tek sınıf olduğuna göre, proleteryanın dünya ölçüsünde bir partisi olması gerektiği; buna bağlı olarak da, tek tek ülkelerin proleteryasının çıkarlarını, dünya proleteryasının genel çıkarlarına bağlı kılacak dünya ölçeğinde merkezi bir organ olması gerektiği sonucuna varmaları gerekirdi.
Bir parçacık iç tutarlılık arayan her hareket, bir dünya partisine girmek ya da eğer yok ise, kendi görüşleri temelinde bir dünya partisi örgütlemek gibi bir görevi önüne koymak zorundadır. Bütün bu siyasetler, hepsi, entemasyonalist ve Marksist olduklarını söylerler, ama bu güne kadar hiç birisinin, bir dünya Kurtuluş'u, bir dünya DevYol'u, bir dünya Rızgari'si vs. kurmak gibi bir amacı önlerine koydukları görülmemiştir.
Bu da bir raslantı değildir. Tıpkı, "tek ülkede sosyalizm" teorisini ortaya atan Stalin' in III. enternasyonali lağvetmesi gibi.
Bu siyasetlerin hepsi, enternasyonalizmi "uluslararası dayanışma" olarak tanımlamaktadırlar. Hayır, enternasyonalizm "uluslararası dayanışma" olarak anlaşılamaz, buna indirgenemez, bundan daha öte bir şeydir.
Dayanışma, adı üstünde, bir ittifak ilişkisini ifade eder. Güçlerin basit bir toplamını ifade eder. Enternasyonalizm ise, dayanışma, yani ortak çıkarlar için hareketten öte, genelin çıkarı için parçanın çıkarından vazgeçmek, bu cebirsel bir toplam demektir. Dayanışma basit bir toplamaya benzer: 1 + 1= 2' dir. Cebirsel toplam ise; -2 x -2= +4 demektir. Marks-Engels-Lenin de enternasyonalizm problemini böyle anlamışlardır.
Marks-Engels, Manifesto'da şöyle yazıyorlardı:
"Komünistler, öteki işçi sınıfı partilerinden yalnızca şunlarla ayrılırlar:
1)  Farklı ülke proleterlerinin ulusal savaşımlarında, her türlü milliyetten bağımsız olarak, tüm proleteryanın ortak çıkarlarına işaret eder ve bunları öne sürerler,
2)  İşçi sınıfının burjuvaziye karşı savaşının geçmek zorunda olduğu çeşitli gelişme aşamalarında her zaman ve her yerde, tüm hareketin çıkarlarını temsil ederler."
Lenin'de aynı şekilde enternasyonalizmi şöyle tanımlıyordu:
"Proleterya enternasyonalizmi şunları gerektirir:
1)  Bir ülkedeki proleterya mücadelesinin çıkarlarının, bu mücadelenin dünya ölçeğindeki çıkarlarına tabii kılınması;
2)  Burjuvaziyi yermekte olan ulusların, uluslararası sermayenin devrilmesi amacıyla ulusal planda en büyük fedekarlıkları kabul etmeye elverişli ve hazır olması."
Bunlar Marksizmin unutulmuş ya da unutturulmuş önermeleri.
Bunlar, zikredildiğinde bile içeriği boşaltılan, mantık sonuçlarına götürülmekten korkulan önermeler.
"Ağacı tohumundan tanımıyorsan, meyvasından tanı" diye bir söz vardır. Enternasyor nalizmin gerek programatik düzeyde, gerek bu programı gerçekleştirebilecek özne düzeyinde reddedilmesi ya da içinin boşaltılması, en acı meyvelerini örgütlenme düzeyinde verir.
Nasıl mı?
Görelim: Proleteryanın kendisi dünya ölçeğinde bir sınıfı olduğuna ve programını da ancak dünya ölçeğinde gerçekleştirebileceğine göre, uluslararası görevler uluslararası bir örgüt gerektirir. Yani, proleteryanın partisi, yani komünist partisi ancak enternasyonal bir örgüt olarak varolabilir. Tek tek ülkelerin partileri, tıpkı tek tek ülkeler proleteryasının bölükleri olması gibi, dünya partisinin şubeleri (seksiyonları) olabilir.
Bu ne demektir? Bir örnekle anlatmaya çalışalım.
Her hangi bir ülkedeki partinin çeşitli şehirler ve fabrikalarda çeşitli şubeleri bulunur. Bir yerden bir diğer yere giden üye, gittiği yerdeki şubede çalışmaya başlar. Diyelimki, İstanbul'dan Ankara'ya giden bir üye, Ankadadaki örgütte yer alır ve oraya bağlı olarak örgütlenmeye çalışır. Diğer bir deyişle, İstanbul'dan Ankara'ya giden, İstanbul'a bağlı olarak Ankara'da örgütlenmez. Bugün Almanya'daki Kürt ve Türk işçiler arasında örgütlü olan hiç bir Kürt ve Türk siyaseti Türkiye veya Kürdistan' daki örgütlerinde böyle bir davranışa rnüsade etmez.
Ama bütün bu siyasetler, yurt dışına çıkınca, tam da Türkiye ve Kürdistan’da rnüsade etmeyeceklerini burada yapıyorlar. Almanya veya Avrupanın diğer örgütlerindeki işçileri Türkiye'deki örgütlere bağlı olarak örgütlüyor lar. İşte tam bu noktada, enternasyonalizm nasyonundan yoksunluğun acı mevvaları ortaya çıkıyor. İşçileri milliyetlere göre bölüyorlar.
Bir yerden bir yere giden işçi gittiği yerin organında yer almak zorundaysa, aynı şekilde, çeşitli ülkelerin proleterya partileri de dünya partisinin şubeleri olmak zorundadır. Aynı şekilde bir yerden bir diğer yere giden üyede gittiği yerin organına katılmak zorundadır.
Üçüncü Enternasyonalin Tüzüğü de bu ilkeye uygun olarak bövleydi. Örneğin Türkiye'den Alnanya'ya gelen bir işçi, Üçüncü Enternasyonal’in Almanva seksiyonuna katılmak durumundaydı.
Bütün, Avrupa'da sürgün yaşayan ya da daha önce burada örgütlenen sol siyasetlerin hiç birisi Kürt ve Türk işçilere ve kendilerine şunu söylemiyorlar: Arkadaşlar, işçilerin milliyetlere göre örgütlenmesi, işçileri böler, buna bundizm denir.
Nasıl Alman işçi kardeşinle aynı fabrikada çalışıyor, aynı kapitalist tarafından sömürülüyor, aynı sendikada burjuvazinin saldırılarına karşı bir korunma aracı bulmaya çalışıyorsan, aynı şekilde Almanya'da Alman işçilerinin devrimci partisinde onlarla birlikte örgütlermelisin. Ancak böyle davranarak, Alman proletervasının birliğini sağlayabilir, Alman burjuvazisine karşı proleteryanın gücünü arttırabilir, Türkiye ve Kürdistanda'ki devrimci savaşa daha çok katkıda bulunabilirsin.
Bunu sadece şimdiye kadar DHB' nin bir kanadı yapabildi. Almanya'da devrimci parti olarak gördükleri KPD've girdiler.
Bu enternasyonalizme doğru atılmış küçümsenemeyecek çok önemli bir adımdır. Ama avnı şekilde şu da gerçektir ki, KPD en Stalinci parti görünümünde olmasına rağmen, Stalinizmden hızla kopuşmaktadır.
Evet, Kürt ve Türk sol hareketler hiç bir zaman bunu demedi ve demiyorlar. Bunu yapmayarak da, zaten Almanya proleteryasını yerli ve yabancı olarak bölen burjuvazinin ekmeğine soldan yağ sürüp bu bölürmüşlüğü Marksizm ve devrimcilik adına derinleştiriyorlar.
Bu siyasetlerin kimilerinin şöyle bir itirazda bulunabilecekleri düşünülebilir: "Evet, doğru ama, Biz Almanya' da hiç bir örgüt ya da hareketi proleter devrimcisi olarak görmüyoruz'. Onun için böyle örgütleniyoruz."
Bu itiraz da, enternasyonalizmden kopmuşluğun ifadesi olmaktan başka bir anlama gelmez.
Çünkü, eğer Almanya'da böyle bir parti yoksa, görevin, Almanya'daki taraftarlarınla (ki bunlar başlangıçta sırf Kürt veya Türk işçiler olabilir. Bu önemli değildir.) Almanya proleteryasını birleştirecek, Almanya partisi kurmak zorundasındır. Eğer böyle davranmıyorsan ve bunu bir görev olarak önüne koymuyorsan, işçileri milliyetler temelinde örgütleyerek bölüyorsun denektir.
Rus devrim Tarih'inde Bund'çular, Yahudi işçilerin bir azınlık olarak ayrı olarak örgütlemesini savunuyorlardı. Bunun işçi sınıfı mücadelesine nasıl zarar verdiği hem teorik hemde pratik olarak kanıtlanmıştır.
Ve Almanya'da faaliyet.gösteren Marksist Kürt ve Türk solunun hepsi de sözde ilke olarak bundçuluğa karşıdırlar, Bund'culuğu mahkum ederler. Ama, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde kendilerinin yaptıkları Bundizmden başka nedir ki?
Bunun içindir ki biz1er, Almanya proleteryasının birliği için mücadele ederken, Almanya'daki Kürt ve Türk işçileri arasında örgütlenen ve onları etkileyen Kürt ve Türk sol hareketleriyle ideolojik mücadeleyi, onların milliyetçi yüzlerini göstermeyi önümüze baş görev olarak koyuyoruz.
Bu milliyetçi Bundcu örgütlenmenin verdiği zarar işçiler arasında kavranmadan, yerli ve yabancı işçilerin birliği bir hayal olmaktan öteye gitmez.
İşin Alman işçileri cephesine gelince. Aynı milliyetçilik, aynı dar görüşlülük orada da çok güçlüdür. Onunla da savaşıyoruz. Ama onlar Türkçe bilmedikleri için bunu Almanca yayınlarımızda yapıyoruz.
Biz iki cephede birden, hem yerli ham de yabancı işçiler arasındaki reformist ve milliyetçi görüşlerle savaşıyoruz. İki ayrı dilden aynı enternasyonalist fikirleri savunuyoruz
Bu yazıda, enternasyonalizm sorununu genel ilkeler düzeyinde ele alıp açıklamaya çalıştık. Bundan sonraki sayılarımızda, sırasıyla tek tek bu sol hareketlerin yazdıkları ve yaptıklarını ele alarak onların milliyetçiliklerini teşhir etmeye, bununla mücadele etmeye devam edeceğiz.
Brada bütün bu siyasetlere seslenerek, eğer eleştirilerimizi yanlış görüyorlarsa, bugünkü pozisyonlarını savunmaya çağırıyoruz. İsterlerse bu savunularını sayfalarımızda da yayınlarız. Hodri meydan. Ama muhtemelen yapacakları sadece susmak olacaktır. Bu can alıcı sorunu geçiştirmeye çalışacaklardır. Yanılmış olmayı çok isteriz.
Bu yazıya, bilimsel sosyalizmin kurucularının şu tespitiyle son verelim:
PROLETERLERİN VATANI YOKTUR!..
(Bu yazı Temel Ateş imzasıyla Ne Yapmalı dergisinin Eylül 1985 tarihli birinci sayısında  yayınlandı. 29 Aralık 2014 Pazartesi)



Hiç yorum yok:

Bilimsel Çalışmalarda Kültürel Önyargılar ve Kölelerin Bir Sınıf Olmadığı Hakkında

‘ Aşağıdaki yazıyı, 2012 yılında yanı aşağı yukarı tam beş yıl önce, Kıvılcımlı sempozyumu çalışmaları bağlamında yazmış ve sempozyumu h...