19 Ekim 2014 Pazar

Demokratlar İçin Altın kurallar

Kürt Özgürlük Hareketinin geçirmesi gereken dönüşüm ve bunu yapıp yapamayacağı üzerine Kobane Savunması bağlamında imkân buldukça yaptığımız değinmelere devam edeceğiz.
Ancak bu arada Türkiye’de özellikle Kobane Protestosu vesilesiyle çıkan olaylara ilişkin olarak kendini “Demokrat” olarak tanımlayanlar arasında bile yaygın olarak görülen yanlışlara kısaca değinelim ve Türkiye’de demokrasi için politik mücadele yürütmek niyetinde olanların hiçbir zaman akıllarından çıkarmamaları gereken en temel altın kurallara dikkati çekelim.
*
Sıradan yurttaşlar için, neredeyse evrenselleşmiş; hatalardan koruyucu bir hukuk kuralı vardır: aksi bağımsız bir mahkeme kararıyla kesinleşinceye kadar herkes suçsuzdur. Yurttaşın suçlu olduğunu kanıtlamak, itham edenlerin ve/veya devletin görevidir.
Bu ithamların da ayrıca öyle olur olmaz yapılmasını engellemek için, güçlü deliller olmadan yapılan suçlamalar gerçek çıkmadığı takdirde, suçlayan ve/veya itham edenlere yönelik müeyyideler (para cezaları veya insanlar arası ilişkide ayıplamalar vs.) vardır.

Türkiye’de mahkemeler bağımsız olmadığı; bu bağımsızlık belki bir ölçüde politik olmayan davalar için; ekonomik ve siyasi gücün devreye girmediği davalar için bir ölçüde geçerli olabileceğinden, “bağımsız mahkemeler” koşulu yoktur. Dolayısıyla bütün politik davalarda yurttaşlar suçsuzdur ve haksız yere tutuklanırlar ve cezalar alırlar.
Mahkemelerin bağımsız olmadığının en açık ifadesi bugün Recep Tayyip Erdoğan “Milli Siyaset Belgesi” hakkında konuşurken, bu belgenin Yargı’nın kararlarını belirleyeceğini bizzat kendisi söylemektedir. Örneğin şöyle diyor: “Bu (yani Milli Siyaset Belgesi'nde Tehlike olarak tanımlanmak) neyi getirir, bu yargının da uluslararası camianın da bu tür olaylara bakışını değiştirir, önemli bir adımdır bu
Yani mahkemeler kararlarını verirken, Milli Güvenlik Kurulu tarafından milli güvenliği tehdit edici olarak tanımlanmış olup olmamaya göre kararlar verirler demektedir.
Bunu kısaca not ettikten sonra siyasette yolu bulmak bakımından çok önemli bir ilkeye geçelim:
Türkiye’de, devlet ve hükümet söz konusu olduğunda, aksi bağımsız bir mahkeme tarafından karara bağlanıncaya kadar, devlet ve hükümet suçludur. Suçsuzluğunu kanıtlamak devletin görevidir.
Türkiye’de politika yapan ve demokrasi mücadelesi veren bir insanın, bu altın kuralı izlemesi halinde, ani karar verilmesi ve tavır alınması gereken durumlarda, hata yapma olasılığı neredeyse sıfırdır.
Son Kobane gösterileri dolayısıyla, göstericileri suçlayanlar; HDP’yi ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni suçlayanlar olduğunu görüyoruz.
Bunlar bu altın kuralı unutmuşlar ya da haberleri yoktur. Bunlar Türkiye’de değil, Mars’ta yaşıyorlar demektir.
Türkiye’de yaşayan bir demokrat şunu bilir:
Bütün ölümlerin ve yaralanmaların; bütün mal zararlarının aksi bağımsız bir mahkeme tarafından verilecek kararla sabit oluncaya kadar bir tek suçlusu vardır: Hükümet ve Devlet.
Suçsuzluğunu bağımsız bir mahkeme önünde kanıtlamak (Türkiye’nin mahkemeleri bağımsız olmadığından onların kararları geçerli değildir. Uluslar arası bir mahkeme gerekir en azından) Devletin ve Hükümetin görevidir.
Ölen insanlardan dolayı hiçbir şekilde HDP veya Kürt Özgürlük Hareketi veya çağrı yapan başkaları suçlu veya sorumlu görülemez.
Çünkü Anayasa’ya göre (Evet, şu iğrenç 12 Eylül Anayasasına göre bile) yurttaşların kimseden izin almadan gösteri yapma hakkı veridir.
Göstericilerin arasına diyelim ki gösteri çağrısı yapanların kontrol edemediği güçler katılabilir. Bu olasalık, bu hakkı ortadan kaldırmaz. Devletin görevi bu hakkı gerçekleşebilir kılmaktır.
Kimilerinin son olaylar vesilesiyle HDP veya Kürt Özgürlük Hareketi’ni, “Kontrol edemeyeceğin durumda niye çağrı yapıyorsun” diye eleştirmeleri, daha baştan devletin bu özgürlüğün kullanılmasını engelleyebilmesini meşrulaştırmak ve Devletin ve Hükümetin eline bir silah vermekten başka bir anlama gelmez.
Çünkü tepeden tırnağa ve örgütlü ve de gizli devlet, her durumda bu mantığı kullanarak, her türlü gösteriyi, kendi görevlileri aracılığıyla saptırmak dolayısıyla da politik olarak mahkûm etmek ve engellemek hakkını elde etmiş olur.
Suç bireyseldir. Kontrol edilemeyecek unsurlar varsa bile, bunları bulmak ve engellemek gösteri çağrısı yapanların veya katılanların değil; devletin görevidir.
Devletin görevi, gösteri özgürlüğünü kullanmak isteyenlerin bu hakkını savunmak için bu hakkın kullanımını kullanarak suç işleyenleri engellemek ve bu hakkın kullanımını sağlamaktır.
Türkiye’de devlet hiçbir zaman böyle davranmadığı gibi, bizzat kendisi bu suçları organize eder ve işler.
Türkiye’de yaşayan ve biraz hayat tecrübesi olan bilir ki, Türkiye’de insanlar örgütsüz ve korkak oldukları için (Çünkü örgütsüz insan korkak insandır), devletin el altından veya açık desteği olmadan böyle “taşkınlıklar” yapmaya eğilimli değildirler.
Bu gibi taşkınlıklar hemen her zaman daima, devletin gizli veya açık desteği, kışkırtması ve örgütlemesiyle olur.
O halde, HDP veya Kürt Özgünlük hareketi hiçbir şekilde suçlanamaz.
Aksi sabit oluncaya kadar suçlu hükümet ve devlettir.
*
Elbette politik mücadelede bir hakkın ne zaman kullanılacağı mücadele içinde bir taktik anlama sahip olabilir. Çünkü kimileri de HDP’yi ve Kürt Özgürlük Hareketini ve diğer çağrıcıları, böyle gergin zamanda niye çağrı yaptı, bir sürü insanın ölümüne yol açtı diye eleştiriyorlar.
Her şeyden soyutlayıp sadece taktik ve strateji olarak değerlendirildiğinde bile, bu gibilerin de politik strateji ve taktik bakımından Kobane’nin önemini zerre kadar anlamadıkları görülmektedir.
HDP, bu çağrıyı yapmakta geç bile kalması nedeniyle eleştirilebilir. Çok daha önceden sokaklara dökülmeliydi. Böylece belki Kobane böyle kritik bir duruma düşmeyebilir; henüz IŞİD şehri kuşatmamışken Koalisyon uçakları bombardımana başlayabilir, yüzlerce savaşçının canı korunabilirdi.
Ve aksine, HDP, olaylardan sonra birden sessizliğe kapılmakla; sanki suçluymuş izlenimi verecek şekilde davranmakla; çağrısını sadece Kürtlere yapmakla; Alevilere ve “yaşam tarzı” nedeniyle baskı altında olanlara yapmamak ve onları sokağa çağırmamakla eleştirilebilir.
Evet, kimileri “bu kadar insan öldü, o halde ne olursa olsun, devletin böyle tepki göstereceği bilindiğine göre çağrı yapılmamalıydı” tarzında bir yürüterek HDP ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne eleştiri yönetiyorlar; ne olursa olsun ölümlere yol açmamak gerektiği üzerinden eleştiri yöneltiyorlar.
Bu da yanlış bir akıl yürütmedir. O insanlar Devlet ve Hükümet tarafından öldürüldüler ama bu ölümleriyle, binlerce veya on binlerce kişinin ölmesini engellediler.
Eğer çağrı yapılmasa ve kitleler sokaklara akılmasaydı, Koalisyon Güçleri bombardımana başlamaz ve başlayamazdı. Çünkü Türk Hükümeti ve Devleti, baskı yapıyor ve onlar da müttefiklerini kırmamak için baskıya boyun eğiyorlardı. Ayrıca Türk Hükümeti ve Devleti, Hududun 10 Km yakınına kadar bombalamayı yasaklayarak, fiilen IŞİD’e askeri koruma sağlıyordu.
Bu durumda Kobane gerçek bir katliam yaşar, binlerce insan ölürdü; Kobane o katliamı yaşayınca iyice azgınlaşan IŞİD bütün Rojava’ya saldırır oralarda da binlerce insan ölürdü. Türkiye’de “barış süreci” denen Hükümetin oyalama taktiği son bulur, doksanlara geri dönülür ve on binlerce insan ölürdü.
Sokağa çıkılarak bütün bunlar engellendi. Koalisyon bombardımana başlamak; Türkiye engelini kaldırmak zorunda kaldı.
O ölümler yaşanacaklar karşısında çok küçük bir bedel olarak bile görülebilir politik ve askeri olarak.
O halde, ölümleri, provokasyonları vs. bahane ederek sokağa çıkılmasını eleştirenler ve bu gibi nedenlerle Kürt Özgünlük Hareketine karşı ya da mesafeli duranlar daha baştan devletin ve hükümetin müttefiki olmuşlar demektir.
(Az önce Radikal’de “Diyarbakır’daki Linç’in Fotoğrafları” diye bir takım fotoğraflar yayınandı.  Belli ki telefonla çekilmiş. Bu haberi Milliyet “PKK vahşetinin fotoğrafları” diye verdi. Haberin içinde de olaylara ilişkin, “PKK’lıların saldırısı sonucu 34 kişi hayatını kaybetti, 2 polis şehit oldu” deniyor. Haberin bu verilişi bile, PKK’nın hiçbir delil olmadan suçlu ilen edilmesi ve Milliyet tarafından Devletin cinayetlerinin PKK’ya yıkılması (bakınız: İnsan hakları Derneği’nin raporu: http://www.ihd.org.tr/index.php/raporlar-mainmenu-86/el-raporlar-mainmenu-90/2888-kobane-direnisi-ile-dayanisma-kapsaminda-yapilan-eylem-ve-etkinliklere-mudahale-sonucu-meydana-gelen-hak-ihlalleri-raporu-2-12-ekim-2014.html) bu linç olayının suçlusunun devletin özel görevlileri olduğun göstermektedir.
Zaten Milliyet uzun bir süredir, kasıtlı ve provakatif haberler yapmaktadır. Kürt hareketini birazcık yakından tanıyanlar, onların böyle bir şey yapmayacağını, böyle bir motivasyonlarının olamayacağını bilirler.
Özel savaş döneminin sonradan devlet tarafından yapıldığı anlaşılan bütün cinayetleri gibi, bu cinayetlerin de devlet tarafından işlendiği ilerde ortaya çıkar ve çıkacaktır.)
19 Ekim 2014 Pazar
Demir Küçükaydın
Yazıları e-posta ile otomatik olarak almak isterseniz şu adrese boş bir e-mail yollayınız.
Twitter:
Bloglar:
Kitapları İndirmek İçin:
Videolar:


Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...