17 Haziran 2014 Salı

HDP Cumhurbaşkanlığına Nasıl Bir Aday Göstermeli? İki Strateji, İki İsim

HDP saflarında genellikle mücadeleyi küçük günlük pratik çalışmalara indirgeyen, bu yolla har şeye ulaşılabileceğini sanan sığ bir görüş çok etkilidir ve özellikle örgütlerin bayını bağlamış bürokratlar tarafından okşanır ve teşvik edilir.
Bu gibi arkadaşları, Kurmay heyetinin yanlış bir stratejiye dayandığı bir savaşta cepheye yollamalı, bütün askercil yeteneklerin, cesaret ve savaşçılıklarının, yanlış bir mevzilenme ve strateji sonucu nasıl olmamışa döndüğün görebilmeleri için.
HDP’nin yöneticileri, böyle bir strateji tartışmasına üyeleri çekmek diye bir dertten azadeler. Üyeler bölgelerindeki küçük günlük pratiklerle uğraşsınlar. Yeter.
Hâlbuki, nasıl su içmek, nefes almak zaten yapılması gereken özel bir iş değilse; günlük pratik çalışma da özel olarak bir tartışmanın konusu olmaması gereken nefes alıp vermek gibi yapılması gereken işlerdir: Nefes almayı, strateji ve teori tartışmasının alternatifi olarak koymak ve onun ne kadar hayati ve önemli olduğundan söz etmek, aslında insanların geri yanlarına hitap ederek onları gerici bir strateji, teori ve politikanın araçları olarak tutmaya hizmet eder.

Örneğin HDP’nin tüm üyelerinin içine çekildiği Cumhurbaşkanlığı seçiminde nasıl bir strateji ve taktik izleneceğine ilişkin bir tartışma var mı? Yok.
Bu konular konuşuluyorsa bile, yukarılarda bir yerlerde, bileşenler arasında ve bileşenlerden en bileşen olanın (Özgürlük Hareketi) iç dengeleri içinde konuşuluyordur.
HDP’nin canlı bir iç hayatı yok. Üyelerini tüm ülke politikası hakkında fikirlerini söylemeye, tartışmaya iten, böylece siyasi eğitim sağlayan alanları, araçları, mekanizmaları yok.
Bir bürokratik “silsileyi meratip” içinde her tartışmanın boğulması var. Eleştirin varsa organında tartış; sonra o da üst organına iletsin; sonra o da daha üst organa diyen bir bürokratik anlayış egemen. Böylece aslında her eleştiri bürokrasinin labirentleri içinde yok edilebiliyor; olmamışa çevrilebiliyor.
Esas sonular bunlardır HDP içinde.
Bu sorunları çözmediği takdirde HDP’nin Türkiye’nin batısındaki insanları; hele Gezi hareketinde varlıklarını dışa vuranları zerrece kapsama şansı bulunmamaktadır.
Elbet bunları çözmek de doğru politikalar uygulanacağını garantilemez. İnsanlar demokratik bir tartışma sonucunda da yanlış politikalara oy verebilirler. Demokratik tartışma ve karar mekanizmaları, doğru kararları garantilemez; bu yanlışlardan en az zararla ve en az sancılı yollarla kurtulmanın yollarını açık tutar.
Peki şimdi HDP’de olduğu gibi, bu koşullar, yani demokratik bir tartışma ortamı ve mekanizmalar yoksa, bizzat bu koşulları oluşturma çabasının bir parçası olarak da strateji ve taktiğe ilişkin öneriler yapılamaz mı? Elbette yapılabilir ve yapılmalıdır.
Örneğin geçenlerde yazdığımız “Cumhurbaşkanlığı Adayı ve Seçim Yöntemi Üzerine HDP’ye Bir Öneri” başlıklı yazı böyleydi.
Adayın HDP’ye en yakın, onun görüşlerini temsil eden bir aday değil; Erdoğan karşısında nüfusun en geniş kesimlerinin desteğini alacak veya en az itiraza uğrayacak bir aday olması gerektiği yönündeydi önerimiz.
HDP en azından örgütünde ve kamuoyunda “Nasıl bir aday?” diye bir tartışma açabilirdi.
Açtı mı?
Ne gezer?
Aday adayları ve bu alandaki düşünceler bir az bulunur mücevher gibi saklanıyor.
Sadece böyle bir kriter önermedik. Bu kritere uyan somut bir örnek olarak bir isim de önerdik: Mehmet Bekaroğlu. HDP Bekaroğlu’nu aday göstersin dedik. Böylece eğer ikinci tura kalırsa, kazanma şansı olan bir aday çıkarmış olur dedik.
Ayrıca böyle bir adayın seçilmese bile HDP’nin Kürt ve Kürdistan gettosu dışına çıkmasını böylece hakkında oluşmuş önyargıları kırmasını sağlayacağını yazdık.
Yani aynı zamanda “Türkiyelileşmek” için taktik bir hamle olarak önemi ve doğruluğuna değindik.
HDP böyle bir tartışma açtı mı? İçinde veya kamuoyuna yönelik? Hayır.
Öneri sadece bu kadarla da kalmıyordu. Kabul edilip edilmemesinden öte bambaşka bir seçim sisteminin, yani tüm yurttaşların tüm adaylara on ve sıfır arasında direnç derecesine göre puan vermesi ve bunun sonuçlarına göre bir Cumhurbaşkanı seçilmesi yöntemini önermesini ve böylece bu yöntemi Türkiye’nin gündemine taşımasını önermiştik.
Böyle sorunlar ise HDP’ye o kadar uzaktı ki?
Günler geçti en küçük bir ses ve tartışma görülmedi.
Şimdi CHP ve MHP’nin ortak adayı çıktı. Önerdiğimiz yöntemi izleyenler onlar oldu.
Kendi görüşlerini benimseyen adayları değil; Türkiye’deki geniş çoğunluğun benimseyebileceği bir aday önerdiler. Doğrusu akıllıca ve başarılı bir hamle yaptılar. Aslında HDP Bekaroğlu’nu aday göstererek bu hamleyi yapabilir ve gündeme oturabilirdi. Bu fırsatı elleriyle tepti.
Öte yandan kendisini ciddiye almadığını Kılıçdaroğlu karşısında kendisi ifade etti. Yani birinci turda gösterecekleri adayın kendi görüşlerine yakın aday olacağı ve ikinci turda eğer CHP’nin adayı demokratik olursa onu destekleyebilecekleri anlamına gelen bir beyanat verdiler. Bu kendini daha baştan iddiasızlığa mahkûm etmektir. Bu bilinçaltının dışa vurumudur. “Biz CHP’nin de benimseyebileceği bir aday sunuyoruz, CHP’nin ikinci turda bunu desteklemesini bekliyoruz deme pozisyonunda olmalıydılar veya CHP’yi böyle bir müzakereye çekmeliydiler. Onun üzerinde MHP ile yapacağı pazarlıkta bir baskı oluşturmalıydılar. Bunun için de Bekaroğlu gerçekten en doğru seçimdi.
Olmadı. Ayağa gelen top ıskalandı. Üstüne üstlük kendi kalesine gol attı.
Neyse, olan oldu. Peki, bu durumda ne yapılabilir?
Bekaroğlu hala gerçek bir alternatiftir ve CHP ve MHP’nin adayından daha çok şansı olabilir.
Ancak sorun burada değildir.
HDP Bekaroğlu gibi bir aday göstererek CHP ve MHP’nin adayından daha demokrat bir ismi öne çıkarmış olur. Ama daha önemlisi Türkiye çapında politik mücadeleye girer. Böyle bir aday, ön yargıları yıkar ve şimdiye kadar ulaşılamayan kesimlere ulaşmayı, onların söylenenlere kulak kabartmasını sağlar. Türkiye partisi olma yolunda başarılı bir taktik hamle olur.
Ayrıca Bekaroğlu’nun aday gösterilmesi, Erdoğan’ı ciddi ciddi düşündürüp paniğe sürükleyebilir. Çünkü, her iki karşı aday da nüfusun çok farklı kesimlerine hitap eden, genel kabul göreceği düşünülerek gösterilmiş adaylardır. O zaman cumhurbaşkanlığı seçimi, uzlaşma politikaları mı dayatma politikaları mı seçimine dönüşür. Erdoğan kendi kazdığı kuyuya düşer: Çünkü kendisi dayatma politikaları izlemektedir ve halkın büyük çoğunluğu uzlaşma politikalarına destek vermeye eğilimlidir.
Bu durumda Erdoğan kendini aday göstermeyip, tüzük değişikliği ile başbakan olarak kalmanın yolunu açmaya bile çalışabilir veya seçime girip kaybedip birden bire bir siyasi mevtaya dönüşebilir.
Yani Bekaroğlu’nun aday gösterilmesi, hem verilen mesaj nedeniyle; hem de muhtemel sonuçlarının genel Türkiye politikasını etkilemesiyle önemlidir.
Ama diyelim ki HDP kurullarında böyle bir hedef ve taktikler benimsenmiyor. Muhtemelen de böyle. Uzaktan bir kadın aday göstermek gerektiği üzerine konuşulduğunu duyuyoruz.
Evet, politikada bazen, sadece bir sorunu gündeme getirmek; insanları bir sorunda düşündürmek, bazı tabuları kırmak için provokasyon yapmak, çok ters çıkışlar yapmak da gerekir. Bunlar kısa vadede kazandırmasa da hem uzun vadede kazandırır hem toplumda bir tür ideolojik egemenlik kurmaya yararlar.
Herkes sizin söylediğinize karşı çıkıyorsa sizin söylediğinize karşı çıktığı için aslında sizin tayin ettiğiniz alanda savaşıyor demektir ve aslında siz kazanmış olabilirsiniz.
Eğer böyle bir strateji izlenecekse, bu durumda daha da ileri gitmek gerekir.
Bu durumda sadece Türkiye politikasını değil, bütün Ortadoğu politikasını gözeten bir aday düşünülebilir.
Bunun için en iyi aday: bir Hıristiyan, Ortadoğu’nun kadim uygarlıklarından bir Ermeni, Süryani veya Rum Ortodoks veya Ezidi bir aday olabilir. Ama en uygunu Ermeni ve Kadın bir aday olabilir. Hatta Rakel Dink en uygun aday olur.
Böylece Türkiye politikasında gerçek bir deprem yaratılmış olur.
Oy alıp almaması ve alacağı oy hiç önemli değildir.
Kaldı ki, sanılandan çok daha fazla oy alır.
MHP ve CHP’nin adayının Müslüman kimliği karşısında Hıristiyan bir aday, şehirli ve laik kesimlerde ve Alevilerde geniş bir destek bulur.
Özel savaş dairesinin Ermenilere yönelik terörünü biraz daha ileri bir noktada karşılamayı sağlar.
Ama daha önemlisi Ortadoğu’nun Hıristiyanlarına en önemli mesajı vermiş olur.
Türkiye’deki Rum ve Ermeniler kesildiği ve sürüldüğü için nüfusun “% 99’u Müslüman”dır.
Bir zamanlar, çok değil 1915’den önce, bu ülkenin en azından üçte biri Hıristiyan’dı.
Ve Ortadoğu ülkeleri hala bu bileşimi korumaktadırlar oralardaki Hıristiyanlar bu katliam ve sürgünlere uğramadıkları için.
Çoğu ülkede Hıristiyanlar nüfusun dörtte birine yaklaşırlar. Ayrıca entelektüel kapasiteleri, kültürel, siyasi ve örgütsel güçleri nüfus içindeki oranlarından çok daha fazladır.
Böylece örneğin Rakel Dink gibi bir adayla hem Türkiye sarsılır, hem de Kürt özgürlük hareketi Ortadoğu’nun Hıristiyanlarına, Yahudilerine, Alevilerine, Dürzîlerine, Kopt Kilisesindekilere, Ezidilere mesajını netçe iletmiş olur.
Böylece özellikle Suriye’de şu an çok önemli olan destekleri veya hayırhah tavırları sağlanmış olur.
*
Evet, önerimiz yeni durumda böyle.
a)      Bekaroğlu
b)      Eğer Bekaroğlu değil de bir kadın gösterilecekse, sadece kadın değil; aynı zamanda bu %99’u Müslüman olan Türklere demokrat olmaları gerektiğini gösterecek, (örneğin Rakel Dink gibi) bir Hıristiyan yurttaş aday gösterilmeli.
Ama muhtemelen bu öneri de görmezden gelinecektir.
Büyük politikacıların ince stratejik hesaplarında böyle açık ve direk ifade edilmiş öneriler gerçekleşmeyecek fanteziler olarak görülürler.
Tarih bu büyük politikacıların ne kadar küçük hesaplarla iş yaptığını defalarca göstermiş olmasına rağmen.
17 Haziran 2014 Salı
Yazıları e-posta ile otomatik olarak almak isterseniz şu adrese boş bir e-mail yollayınız.
Twitter:
Bloglar:
Kitapları İndirmek İçin:
Videolar:

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...