18 Haziran 2014 Çarşamba

Futbol, Spor, Tatil, İşçiler, Kapitalizm ve İbadet

Belli sporlar belli sınıflarla ilişkilidir. Birçok sporun yapılabilmesi belli bir gelir düzeyini, dolayısıyla sınıfsal bir konumu varsayar.
Örneğin golf veya teniste, sadece oyun takımlarının alınması ve bir oyun yeri bile yüksek bir gelir düzeyini varsayar. Bu nedenle bu sporlar alt sınıfların semtine bile uğramazlar.
Elbet geleneklerin de, yani o spor türünün ortaya çıkışı veya geçirdiği evrim de, belli bir sınıfa bağlılığı belirler ve bu bağ bir kere ortaya çıktıktan sonra kendini yeniden üreten bir süreç başlayabilir.
Buna ilginç bir örnek, sürücülerin atın üzerine binerek yaptıkları at yarışları ile sürücülerin atın arkasına koşulmuş bir arabaya binerek yaptıkları at yarışlarıdır.
Atın üstüne binilerek yapılan yarışlar, kökleri komün şeflerine, şövalyelere kadar giden asillerin yaşantısı ve olanaklarıyla ilişki içinde ortaya çıkmışlardır.

Buna karşılık, ata koşulmuş bir araba ile yapılan yarışlar, at arabasıyla süt götüren işçi ve köylülerin, yaptıkları yarışlardan kaynaklanır. Kökenlerindeki bu farklılık nedeniyle, bugünkü bütün profesyonelleşmeye rağmen, bugün bile onları yapan ve izleyenler farklı sınıflardan olmaya devam ederler. Birinde asiller, burjuvalar yarışırlar veya seyrederler; diğerinde işçiler ve alt sınıflar.
Bu bakımdan futbol işçiler ve alt sınıflar için en ideal koşulları sunar.
Biraz boş bir alan veya bir sokak, dört tane taş veya işaret ve bir de top işlevi görecek bir çam kozalağı, konserve kutusu veya bezden, kâğıttan hâsılı akla gelebilecek her şeyden yapılabilen bir “top” her yerde ve her zaman bulunabilir. Belli bir gelir düzeyi ve olanaklar gerekmez futbol için.
Arkadaş grupları takımlar olur. Ya da aynı arkadaş grubu dengeli bölüşümle iki takım oluşturur.
Ondan sonra iki ayağı üzerinde yaşayan bu tek memelinin bu özelliğini ve bunun ona sunduğu olanakları sonuna kadar kullanmasının yolları açıktır.
Satrancı bile kenarda bırakan sonsuz bir kombinasyon zenginliğidir ortadaki. Ve satrancı oynayanlar bizzat oyunculardır. Satranç klasik fiziğin dünyası gibi ise; kuantum dünyası gibidir futbol. Her oyuncunun her an at, fil, şah, kale veya piyon olabildiği; oynayanın, aynı anda oyuncu olduğu ve oynayanı oynattığı bir satranç gibidir. Her şey her an hem kendisidir hem kendisi değildir.
Hem bireysel yetenekleri, hem ortaklaşa davranışın olanaklarını kullanmak için böylesine basit ve basitliği ölçüsünde de karmaşık başka hiçbir oyun yoktur.
Yapması bir zevk olur, seyretmesi ayrı bir zevk.
Futbolun büyüsü onun bu özelliklerindedir.
Futbol da Blue Jean gibi; caz, blues, rock, tango, rebetiko, sun, kalipso, arabesk vs. gibi antik çağın proleterlerinin aksine, toplumun sırtında bir yük olmayan; modern toplumu ve dünyayı sırtında taşıyan işçi sınıfının en has ürünü; işçi kültürünün ayrılmaz bileşenidir.
O işçilerin hafta sonlarında iş güçlerini yeniden üretmelerinin bir aracıdır.
O işçi sınıfının kolektif davranma eğiliminin dışa vuruşu ve bu eğilimin canlı tutulmasının aracıdır.
İşçiler ise kapitalizmin ortaya çıkardığı çok özel bir tarihsel kategoridirler.
Modern kapitalizm ve işçi sınıfı olmasaydı, bütün o harika özelliklerine rağmen, futbolun böyle yaygınlaşması ve zafer yürüyüşü mümkün olamazdı.
*
Çünkü futbolun olabilmesi için önce “spor” diye bir kategorinin var olabilmesi gerekir.
Hatta denebilir ki, spor ve futbol beraber doğmuşlardır, ya da spor futbol olarak doğmuştur.
Kapitalizm öncesinde spor yoktur?
Kapitalizm öncesindeki bugünkü spora benzeyen davranış ve ritüeller birey ve onun bedeni için değil; toplum (Allah, Tanrı) ve ruhu eğitmek için yapılırlar.
Kapitalizm öncesinde bugünkü spora benzeyen bedene yönelik hareketler bir ibadettir; yani toplum için yapılan bir ritüeldir.
Hatta futbol gibi karşılıklı mücadelelerin ve yarışmaların kökeninde de, aslında kabile için yapılan, gerçek rekabet ve savaşın yerini almış, sembolik savaşlar; yani toplum için yapılan ritüeller, ibadetler vardır. Bu nedenle eski çağların olimpiyatları da paganlık çağının ibadetleridirler.
Ya da özellikle uzak doğuda görüldüğü gibi, alt sınıfların mücadele ve örgütlenme yani direniş araçlarıdır; yani bir din içindeki partilerdir. Yani yine adaletli bir toplum için yapılan bir muhalif ibadetidir.
Tabii bir de “spor” bir oyun olarak, neredeyse bütün memelilerde görülen öğrenmenin bir aracıdır. Sürekli tekrarlanan hareketlerle sinir hücreleri arasındaki geçici bağlar, sabit bağlar haline gelir. Oyun bütün memelilerde bu bağları kurmanın aracıdır. Oyun oynayan her canlının bir kültürü vardır. Yani genetik olarak geçmeyen sonradan öğrenilerek edinilen özellikleri.
Oyun, tekrar, ana dili konuşmak gibi, sonradan edinilmiş; dolayısıyla kültürel (yani genlerle geçmemiş, genlerle geçen dil değildir; dil öğrenme yeteneğidir; sinir hücrelerinin sürekli tekrarlarda sabit bağlar oluşturma özelliğidir.), esnek ama aynı zamanda sabit, adeta refleks gibi olmuş özellikleri kazanmanın aracıdır. Tabii bu anlamda da her şeyin ancak toplum için ve toplum aracılığıyla olduğu kapitalizm öncesi dünyada, yine bir ibadettir.
*
Sporla birlikte ortaya çıkmış bulunan Tatil bu farkı daha iyi anlamayı kolaylaştırabilir.
Kapitalizm öncesinde “tatil” de yoktur, Cuma ve Pazar gibi çalışılmayan günler, “tatil günleri” değil; toplum için toplu ibadet edilen günlerdir.
Bireysel değildir topludur; bedeni sağlıklı tutmak ve işgücünü yeniden üretmek gibi bir işlevi yoktur; ruhu eğitmek; toplum için yaşamayı öğretmek ve öğrenmek; toplum için bir şeyler yapmak için bir gündür.
Tatil ise, kapitalizm ve işgücü sömürüsüyle birlikte ortaya çıkar. İş gücünün yeniden üretilmesinin aracıdır artık. Bireyseldir. Toplum için değil; birey içindir.
Spor da böyledir.
Spor iş gücünün kendini yeniden üretebilmesi için, tıpkı tatil gibi, ancak kapitalizmle var olabilen bir kategoridir. İşgücü bütün artı değerin kaynağı olmasaydı; işgücünün fiyatı (ücret) artı değer ve kar oranlarını belirlemede böyle tayin edici olmasaydı tatil diye bir “şey” de olmazdı.
İlerde kapitalizm ortadan kalktığında da tatil adım adım ortadan kalkacaktır. Giderek tekrar iş gücünü yeniden üretmenin değil; entelektüel ve ruhsal gelişimin bir aracı olmaya başlayacaktır. Hatta “tatil ve “çalışma zamanı” ayrılığı bile ortadan kalkacaktır. Çalışmak en güzel tatil; en güzel oyun olacaktır. Bugün bile yabancılaşmamış emek harcayanlar, birçok yazar ve sanatçı, bu imtiyazı belli bir anlamda yaşar.
*
Spor bir bakıma futbolla birlikte doğup yayılmıştır. Her ikisi de kapitalizmle ve onun en has ürünü işçi sınıfıyla.
Futbol bu günkü biçimiyle, sanayi devrimi ve işçi sınıfının ürünüdür. İlk futbol kulübü, 19 yüzyıl ortalarında, sanayi devriminden sonra, o zamanlar dünyanın fabrikası olan İngiltere’de kurulur.
Kapitalizmin yayılışı ve zafer yürüyüşü, tatilin, sporun ve futbolun yayılışıyla kolaylıkla izlenebilir. Bu yayılış aynı zamanda işçi sınıfının yayılışıdır.
İşçi sınıfının bugünkü dünyada, Avrupa’daki doğuş döneminden bile geri durumdaki, dağılmış, bölünmüş, programsız ve örgütsüz oluşuna bakarak İşçi Sınıfı’nın var olup olmadığını tartışanlar dünya tarihine şu kısacık kendi hayatlarının ekseninden bakanlar, futbolun bu günkü yaygınlığına baksınlar. Bu yaygınlık işçi sınıfı olmadan olamazdı. Futbolun yaygınlığı ve durdurulamaz yayılışı işçi sınıfının yaygınlığının ve durdurulamaz yayılışının bir görünümüdür sadece. Bu günün dünyasında, hala toplumsal konumu ve çıkarı ile büyüyen ve tarihsel bir eğilim olarak içindeki zümrelerin çıkarları da birbirine yaklaşma eğilimi gösteren tek büyük sınıf olmaya devam etmektedir işçiler.
Ama futbolun işçi sınıfıyla bu kader ortaklığına bakıp onun sosyalist ya da işçi sınıfının bir mücadele aracı olduğu sonucuna ulaşmak son derece yüzeysel ve mekanik bir açıklama olur.
Sosyalizm işçi sınıfını yok etmeyi amaçlar; yani sporu ve tatili, dolayısıyla bugünkü anlamı ve biçimiyle futbolu da.
İşçiler tarihsel olarak kendilerini; yani kendileriyle birlikte ortaya çıkmış sporu ve tatili yok etmeye çağrılı ve bunu yapabilecek biricik sınıftırlar.
*
Kapitalizm öncesinde tatil de spor da bir ibadettir, yani toplum için ve ruhu eğitmeye yönelik bir eylemdir dedik.
Peki, tatil ve Spor, işgücünün yeniden üretilmesinin, dolayısıyla işgücünün yeniden üretim masraflarını düşürüp, kar oranlarını yüksek tutmanın aracı ise; bizim niyet ve istemlerimizden bağımsızca nesnel olarak bu işlevi görüyorsa; o halde, bizler sağlıklı insanlar olmak için tatile gittiğimizde, Spor yaptığımızda, yani aslında bedenimizin sömürülme kapasitesini yeniden ürettiğimizde, gönüllü olarak ve farkına varmadan sermaye için çalışmış oluruz.
Sermaye sisteminde ise, işgücünün maddi ve manevi özellileri üretilecek artı değer üzerinde herhangi bir etkide bulunmadığı için, kapitalizm öncesi toplumlarda sınırları çizmeye ve ilişkileri düzenlemeye yarayan “soy” ve “inanç”ın kapitalizmin kendi işleyişi bakımından hiçbir anlamı yoktur.
Evet, kapitalizm somut tarihte yayılışını uluslar ve ulus devletler biçiminde gerçekleştirmiştir; kapitalizmin tarihsel zafer yürüyüşü ulusların ve ulusal devletlerin yayılışları ve zafer yürüyüşü olarak görülür. Ama “ulus”un da kapitalizmin özüyle bir ilişkisi yoktur.
Bu nedenle soyut olarak ulusların ve ulusal devletlerin yok olması kapitalizmin yok olmasını gerektirmez.
Ama Kapitalizm varsa, uluslar ve ulusal devletler yok olsa da, işçi sınıfı, tatil ve spor var olmaya devam eder.
Tatil ve spor kapitalizmi, dolayısıyla kapitalist toplumu yeniden üretmeye yarar.
O halde, tersinden şöyle bir formülasyon da yapılabilir.
Bizler spor ve tatil yaparken, sermayeye dayanan toplum düzenini yeniden üretmek için çabalamış; yani bir anlamda ibadet etmiş oluruz.
Ama bu ibadet artık toplum için ve topluca, ruhu geliştirmek ve eğitmek için yapılmaz; bireysel olarak ve sermaye için ve beden için yapılır.
O halde, modern toplum, spor ya da tatil yaparken, Tanrıya (Topluma) değil, sermayeye ibadet eder. Denize haşemayla giren Müslüman da; bikiniyle giren Hıristiyan veya sosyalist de topluma (Tanrıya) değil; sermayeye ibadet etmektedir. Ruhunu topluma yararlı bir insan olmak için eğitmemekte; bedenini yenilemekte yani artı değer ve kar üretme kapasitesini yeniden üretmektedir.
Yalnız sermayeye ibadet edenler bunu kendi sağlıkları için yaptıklarını sanırlar.
Kapitalizmin muazzam gücü ve esnekliği de buradadır.
İnsanlar ona karşı mücadele ettiklerini sanırken bile onun için çalışırlar.
Bu nedenle kapitalizm eleştirisi çok derin bir kavrayış gerektirir. Kapitalizm eleştirisi diye yapılan eleştirilerin hepsi son duruşmada kapitalizmi yeniden üretmenin araçlarından başka bir şey değildirler.
Marksizm’i pozitivizme indirgeyen bürokratik işçi örgütlerinin ikinci ve üçüncü enternasyonal sosyalistlerinin de; politik İslamcıların da böyle yüzeysel; kapitalizmi yeniden üretmeye yarayan; aslında kapitalizmin yayılmasına ve gelişmesine hizmet eden eleştirileri böyleydi. AKP iktidarı tesettürlü plajlar, tatil yerleri yapar veya sigara içmeyi yasaklarken aslında sermayeye ibadet etmekte ve bu ibadete uygun hale getirmektedir “Müslümanların” yaşamını.
Örneğin sporun bugünkü seyre dayanan biçimlerini eleştirip, kitlelerin spor yaptığı biçimler için mücadele eden kimi sosyalistler, ideal bir kapitalizm için mücadeledir.
Sosyalizm sporu kitleselleştirmeyi hedeflemez, onu yok etmeyi hedefler.
İster tesettürlü ister tesettürsüz, sporun ve/veya tatilin yaygınlaşması için çalışmak; daha geniş kitleleri sermayeye ibadete çekmekten başka bir amaca hizmet etmez ve anlama gelmez.
Sosyalizm sporun ve tatilin kendisinin eleştirisinin başladığı yerde başlar.
Bu yazıda olduğu gibi.

18 Haziran 2014 Çarşamba
Yazıları e-posta ile otomatik olarak almak isterseniz şu adrese boş bir e-mail yollayınız.
Twitter:
Bloglar:
Kitapları İndirmek İçin:
Videolar:

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...