6 Mayıs 2014 Salı

Radikal Demokratik Bir Hareketi Yaratabilmenin Yol ve Yordamlarını Tartışabilmeyi Örgütlemek İçin Bir Çağrı

Bundan bir ay kadar önce (9 Nisan 2014) “Radikal Demokratik Bir Hareketin Oluşabilmesinin Sorunları ve Bir Öneri” başlıklı bir yazı yazmış ve yazının sonunda “bugün Radikal Demokratik bir hareket veya partinin oluşumu için ne yapmak gerekir, hangi ana halkayı yakalamak gerekir, nasıl bir strateji izlemek gerekir?konusunu en azından tartışmaya hazır olanların parmak kaldırması gerekiyor.” diye yazarak bir çağrı yapmıştık.
Çok değil ama küçük de olsa bir başlangıç yapabilecek kadar parmak kalktı. Bir ay da sanırız yeterli bir süredir.
Çarşamba günü ilk toplantıyı yaparak bir ilk adımı atmayı deneyeceğiz.
Ortadoğu ve Türkiye’de Radikal Demokratik hedefleri savunacak bir parti veya bir hareket olmadan; geniş ezilen kitleler bu hedefler için birleşmeden hiçbir şey olmaz diye düşünüyorsanız aşağıda tekrar ifade edilecek Radikal Demokrat hedeflerle anlaşıyorsanız bu çağrıya ilgisiz kalmayınız.

Bu yazıda hem bu çağrıyı tekrarlamış olalım hem de bir yanlış anlamaya meydan vermemek için şimdiye kadar çeşitli yazılarımızda defalarca işleyip açıklamaya çalıştığımız Radikal Demokrasi’nin ne olduğu veya bundan ne anladığımızı tekrar ifade edelim.
Radikal Demokrasi tabirini son yıllarda, kısa bir süre önce ölen Ernesto Laclau (ve Chantal Mouffe) 1985 tarihli “Hegemonya ve Sosyalist Strateji” adlı kitaplarında kullanmışlardı.
O zamanlar Dünya’da Muhafazakârlar toplumu alt üst ediyorlar, solcular ise olanı korumaya çalışıyorlardı. Roller değişmiş gibiydi, önceden muhafazakârlar olanı korumaya, solcular değiştirmeye çalışırdı.
Radikal Demokrasi, bu muhafazakâr saldırıya karşı solun bir strateji geliştirme arayışının ifadesi olarak ortaya atılmıştı. Ama aynı zamanda “dil ağrıyan dişi kurcalar” sözündeki gibi, Sosyalist hareketteki bir sorunun tam bilince çıkmamış bir ifadesiydi.
Bizim kullandığımız Radikal Demokrasi kavramının bununla ne köken olarak ne de içerik olarak bir ilişkisi bulunmamaktadır.
Habermas’ın kullandığı Türkçeye “Müzakereci Demokrasi” olarak çevrilen program da bir radikal demokrasi ihtiyacından kaynaklanır ve bambaşka bir paradigma çerçevesinde ifade edilmiş olmasına rağmen somut içeriği itibariyle pek farklı değildir ama bizim kullandığımız kavramın Habermas’la da bir ilişkisi yoktur.
Son yıllarda Abdullah Öcalan’ın, Kürt Özgürlük Hareketinin ve örneğin HDP’nin de Radikal Demokrasi kavramını kullandıkları görülmektedir. Onların kullanımı da köken itibariyle büyük olasılıkla Laclau’lardan kaynaklanmakta ve içerikçe de ona benzemektedir. Zaten birçok yazarın da öyle anlayıp savunduğu görülmektedir.
Bizim kullandığımız Radikal Demokrasi’nin bununla da ne köken ne de içerik olarak bir ilişkisi yoktur.
Artık kullanılmayan ama bir zamanlar (1960’lar ve 70’ler) çok kullanılan “Tam Demokrasi” “Gerçek Demokrasi”, “Demokratik Halk İktidarı”  gibi kavramlar özünde ve kökeninde Demokratik Cumhuriyet programından kaynaklansa da, fiiliyatta ve pratikte, içerikçe bu kullanımlar her türlü demokratik unsurdan boşaltılmış olarak; Stalinci ve bürokratik diktatörlüklerin ona yükledikleri anti demokratik anlamla dolmuşlardır.
Bizim kullandığımız Radikal Demokrasi kavramının kökeninde de Demokratik Cumhuriyet bulunmakla birlikte, onun bu bürokratik ve devletçi çarpılmaya uğramış biçimiyle de ilgisi yoktur.
Peki, bütün bu diğer demokrasi program veya taleplerinden temel farklarımız nerdedir?
1)      Bütün bunların hepsi, uluslar hakkında bilimsel (Marksist) bir teoriye dayanmadan formüle edildiklerinden, dile, tarihe, dine vs. göre tanımlanmış ulusları veri kabul ederek, böyle uluslar demokrat olabilirlermiş gibi varsayarak, onları “demokratikleştirme”, esnetme çabasından başka bir şeyi ifade etmezler. Son duruşmada hepsi bir kimlik siyasetiyle, kimliklerin tanınmasıyla, kimlikleri problematize etmekle sonuçlanırlar. Biz ise, ulusun ya da devletin ya da politik olanın (hepsi son duruşmada aynı şeydir) herhangi bir dil, tarih, etni, soy, sop, kültür, din vs. ile tanımlamaya karşı tanımlanmasını hedeflediğimizden; devletin farklı dilleri, dinleri, kültürleri, tanıması; onlara tolerans veya destek göstermesi gibi bir sorunumuz yoktur.  Yani devletin dili, dini, tarihi, kültürü olmaz. Bunların hepsi kişilerin özel sorunu, fikir ve inanç özgürlüğü sorunu olur. Varılan yer “kimlik siyaseti” değil, kimliklerin siyasal alanın dışına atılması yani demokrasidir. Onlar farkına varmadan bir sorunu diye getirmiş olurlar ama önerdikleri sorunu yok etmez, aksine büyütür. Birinci temel fark budur.
2)      Bütün bunların hepsi, devleti temelden parçalayıp, bir tek köyün bile isterse ayrılabileceği; Mahalli idarelerin özerklik sınırlarını merkezi idarenin değil; merkezi idareye hangi yetkileri vereceklerini komünlerin belirlediği ve verdiği; isterse geri alabildiği; tüm organların merkezden atanan değil her düzeyde seçilmişlerden oluştuğu bir mekanizmayı açıkça hedeflemezler. Onlar var olan merkezi devleti mahalli idarelere kimi yetkileri vererek reforme etmeye, bir bakıma onu zamana uydurmaya, yaşatmaya çalışırlar. İkinci temel fark budur.
3)      Bizim anlayışımıza ve Radikal Demokrasi kavramımızın içeriğine göre, ulus bir dille, dinle, kültürle, tarihle veya toprak parçasıyla tanımlanmamış ve böyle bir tanımlanmaya karşı tanımlanmışsa, bu aynı zamanda o “ulus”un bir “dünya ulusu”nun tohumu olduğu anlamına da gelir. Yani diğer bütün uluslar ve devletler bu ulus ve devlet karşısında birer “dar ül harp” alanıdır. Dünyanın herhangi bir yerindeki insanlar bu radikal demokratik ulusun ve devletin dayandığı ilke ve sistemi kabul edip onunla birleşebilirler. Böyle bir ulus veya devletin varlığı bugün var olan bütün diğer ulus ve devletler için bir varoluşsal tehlike oluşturur. Bu ulus diğer uluslarla bir arada barış içinde yaşamayı değil; onları yok etmeyi hedefliyor demektir bu. Elbette bu bir askeri savaşı istemek veya kışkırtmak anlamına gelmez. Bu diğer ulusları oluşturanlara bir isyan çağrısı; kendini ve ulusu dönüştürme çağrısıdır. Diğerleri diğer uluslarla barışçıl ilişkileri savunurlar; onları dönüştürmeyi ve yok etmeyi değil; onların haklarını ve eşit ilişkilerini savunurlar. Biz ise, ulusu veya devleti bir dile, dine, etniye, soya, kültüre, tarihe göre tanımlayan ulusların ve devletlerin yok edilmesini; ulusların değil, tüm insanların haklarını ve eşit ilişkileri savunuruz. Üçüncü temel fark budur.
4)      Biz, diğerlerinden ve klasik demokratik cumhuriyetten, özellikle haberleşme ve medyayı kamulaştırmasıyla da ayrılırız. Klasik Demokratik Cumhuriyet medya sorununu poblematize etmemiştir. Diğerleri ise medyada özel mülkiyete dokunmamakta, sadece onu sınırlamaktadırlar. Bizim konumumuz klasik Demokratik Cumhuriyet’in toprak mülkiyeti konusundaki tutumuna benzer. Klasik Demokratik Cumhuriyet’te topraklar kamunun malı olur. Bu sosyalist değil, demokratik bir taleptir. Çünkü toprak bir üretim aracı değil, hava gibi, su gibi bir üretim koşuludur.
Medyanın ve haberleşmenin de kamulaştırılması bir demokrasi koşuludur. Haberleşme ve medya araçları sermaye ve devletin elinden alınıp kamulaştırılmadıkça ve bu kamulaştırılan araçlar tüm örgütler ve nüfusun çeşitli bölümleri arasında üyeleri veya nüfus içindeki oranlarına göre dağıtılmadıkça ve böylece örgütlü geniş kitlelere verilmedikçe, demokrasinin hem gerçekleşmesi hem de demokratik olarak doğru kararlar alma şansı bulunmaz. Bu nedenle, bizim Radikal Demokrasi kavramımız, tüm haberleşme ve medyayı kamulaştırmayı kullanım hakkının da tamamen örgütlü halka verilmesini öngörür. Dördüncü temel fark budur.
Aslında Radikal Demokrasi’nin temel özlemlerinin ve programcın hepsi, Engels’in Erfurt Programı’nın Eleştirisi, Marks’ın Fransa’da İç Savaş, Lenin’in Devlet ve Devrim gibi yazılarında ifade edilmiştir.
Ancak onlar bu programla aynı zamanda; “Başka ulusları ezen bir ulus özgür olamaz” (Marks) gibi veya “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” (Lenin) gibi, tamamen gerici ulusçuluğun, ulusların dile, tarihe vs. dayanan şeyler olduğu tarzındaki gerici ulusçuluğun ulus anlayışını ve programını da savunmuşlardır bir ulus ve ulusçuluk teorisi olmadığı için.
Demokratik Cumhuriyet bir ulusun bir dille,  tarihle, kültürle vs. tanımlanmasını reddederken, diğeri ulusu tamamen buna dayalı olarak tanımlar. Bu ikisi birbiriyle çelişmektedir.
19. Yüzyıl boyunca sosyalist hareket ağırlıklı olarak Demokratik Cumhuriyeti, yani Aydınlanma’nın programını savunduğu için toplumdaki tüm gayrı memnunları toplayıp birleştirebiliyordu. Örneğin ortaçağın gettoya tıktığı Yahudiler özgür ve eşit yurttaşlar olabiliyordu ve bunu savunan sosyalist hareketin saflarını doldurabiliyordu.
Ancak 20. Yüzyıl’da özellikle de Stalin’in önderi olduğu bürokrasinin “Tek Ülkede Sosyalizm” bayrağıyla yaptığı karşı devriminden sonra Demokratik Cumhuriyet programı, “burjuva demokrasisi” denerek terk edildi ve fiilen gerici bir ulusçuluk savunulmaya başlandı.
Bu karşı devrimle birlikte dünyada Aydınlama’nın ideallerini, demokrasiyi savunacak kimse kalmadı; tüm gayrı memnunları birleştirme olanağı ortadan kalktı. Demokrasi idealinin yerini bir dile, dine göre tanımlanmış; bürokratik ve merkezi bir devlet tarafından yönetilen uluslar ideali ve programı aldı.  Ondokuzuncu yüzyılın veya Ekim Devrimi öncesinin Aydınlanma ideallerinin yayıcısı ve savunucusu sosyalist hareket; merkezi bürokratik aygıtlara dayanan gerici ulusçuluğun savunucu ve yayıcılarına dönüştü.
Yukarda sıralanan ve bizim savunduğumuz Radikal Demokrasi ile ilgisi olmadığını söylediğimiz bütün diğer Radikal Demokrasi kavramları ve programları, sosyalist hareketin vardığı bu noktada, onu yeniden reforme etme; dolayısıyla bu gerici ulusçuluğu ve devletçiliği reforme etme çabalarından başka bir şey değildirler nesnel olarak.
Biz ise kaynağa dönerek, Marksizm'in içindeki aydınlanma ve ulusçuluk kalıntılarını eleştirerek ve tasfiye ederek onların çözemedikleri sorunu kökten çözüyoruz. Bizim Radikal Demokrasi kavramımız gerçekten radikaldir ve gerçekten demokrattır.
Farkı şöyle birkaç zıt formülasyonla şöyle ifade edebiliriz.
Onlar diğer ulusları ezen uluslar özgür olamaz diyorlar, biz ancak dile, dine, etniye, tarihe, kültüre vs. dayanan ulusları ezen bir ulus özgür olabilir diyoruz
Onlar örneğin “çok kültürlülüğü” savunuyorlar; biz ise bir tek kültürü, herhangi bir kültürün hiçbir politik anlamının bulunmadığı bir kültürü savunuyoruz.
Onları Kürtlüğün de tanınmasını savunuyorlar örneğin, bizler ise Türklüğün de tanınmamasını.
Onlar cem evlerinin tanınmasını, biz camilerin de tanınmamasını; onlar diyanette temsili; biz diyanetin kaldırılmasını.
Onlar okulların ayrılmasını; Kürtlerin Kürt tarihi; Türklerin Türk tarihi okumasını.
Biz ise, okulların birliğini, herkesin ana dilinde ama aynı tarihi, Kürtlerin ve Türklerin tarihi olmadığına dair bir tarihi okumasını.
Bu birkaç formülasyon sanırız bizim Radikal Demokrasi anlayışımız ile bugün piyasayı doldurmuş ve yukarıda sıralanan sözde Radikal Demokrasi anlayışı arasındaki farkları açıkça gösterir.
*
 Klasik Marksizm’in de belirttiği gibi, bizim savunduğumuz en radikal demokrasi bile kapitalizmin varlığı ile çelişmez. Hatta kapitalizm için en ideal koşulları sağlar.
Ancak bu programı burjuva sınıfı hiçbir zaman istemez ve savunamaz.
Çünkü kapitalist üretim için en ideal politik koşulları sağlayan radikal demokrasi aynı zamanda ezilenler ve işçiler için de en ideal birleşme ve örgütlenme koşullarını sağlar.
Tarih de bunu göstermiştir. En radikal demokrasi Birinci ve İkinci Paris Komünlerinde Paris’in en yoksullarınca burjuvaziye karşı kurulmuştur.
Ekim devriminin ilk dönemlerinde de en radikal demokrasiyi işçiler ve köylüler burjuvaziye karşı onun direncini kırarak kurmuşlardır.
Tarihin de gösterdiği gibi, Radikal Demokratik bir dönüşümü de ancak işçiler, köylüler, ezilen insanlar savunabilir ve kurabilirler.
Radikal Demokrasi işçilere, köylülere, ezilenlere eğer isterlerse kapitalizmi tasfiye edip planlı bir üretime dayanan ekonomiye geçmelerini engelleyebilecek bütün mekanizmaları tasfiye eder.
Sanılanın aksine, kapitalizm için en ideal koşulları sağlayanlar burjuvalar değil, her zaman ezilenler ve işçiler olmuştur. Örneğin çok imrenilen İskandinav ülkelerindeki nispeten daha demokratik sistemler ve gelenekler her şeyden önce işçi partilerinin eseridir.
Bizler radikal demokrasiyle bir cebirsel formül sunuyoruz ezilenlere.
Bu formüldeki harflerin yerine hangi rakamları koyacaklarına kendileri özgürce karar verebilsinler.
Formülün içini isterlerse kar yerine ihtiyaçları temel alan ve bunun için de piyasanın rekabeti yerine planlı bir ekonomiyle de doldurabilirler; kapitalist ilişkilerin anarşik yapısıyla da. İlk görev buna onların özgürce karar verebilecekleri koşulları sağlamaktır.
Eğer bu amaçlarda anlaşıyorsanız. Aynı amaçları benimseyen insanlarla iş ve güç birliği yapmak istiyorsanız ve bunun için neler yapmak gerektiği üzerine konuşmak, tartışmak istiyorsanız; Çarşamba akşamı 18.00 veya 19.00 sularında Kadıköy’de veya Taksim civarında bir yerde yapacağımız toplantıya katılmak isterseniz ya şu adrese bir mail atın ya da aşağıdaki numaraya telefon edin. Kesin yer ve saat size bildirilir.
Telefon: 0536-9268251
06 Mayıs 2014 Salı

Önceki (9 Nisan tarihli) çağrının metnini de hatırlamak için tekrar alta koyuyorum:

Radikal Demokratik Bir Hareketin Oluşabilmesinin Sorunları ve Bir öneri

Doğa milyonlarca yıllık deneme yanılmalarla aynı sonuca ulaşan birçok farklı yollar, stratejiler olduğunu defalarca göstermiş bulunuyor. Örneğin karşı tarafın ilgisini çekecek göz alıcı renklere, hücrelerdeki pigmentler aracılığıyla da ulaşılabilir; farklı dalga boylarındaki ışığı kırıp yansıtma aracılığıyla da. Bunların her birinin kendine göre avantaj ve dezavantajları vardır. Yumurtayla üremek de bir stratejidir; memeli veya keseli üremek de. Milyonlarca yumurta bırakarak da soyun devamı sağlanabilir; birkaç yumurtaya yoğun bir bakımla da.
Toplumda da belli bir amaca yönelik olarak birçok farklı yollar ve stratejiler bulunabilir. Matematikçilerin diliyle, “bir doğruya dışındaki bir noktadan sonsuzca paraleller çizilebilir”. Ama verili koşullar göz önüne alındığında, belli bir anda, sonsuz sayıdaki olanaklar arasında sadece bir tanesi gerçekten “paralel”dir.
Radikal Demokratik bir parti ve hareket yok. Bunun nasıl oluşturulabilineceği; hangi ana halkayı yakalamak gerektiği sorusunu tartışıyoruz.
Buna giden birçok farklı yollar ve stratejiler olabilir. Bunlardan hangisini izlemek gerekir?
Ama önce şu farklı strateji ve yollar hakkında bir fikir oluşturmaya çalışalım.
Örneğin şöyle düşünülebilir.
“Gezi Hareketi, Türkiye’de Demokratik özlemlere dayanan genç ve modern güçlü bir temel olduğunu göstermiştir. O halde Gezi’de ilk kez kendini gösteren bu insanlara yönelik olarak bir şeyler yapmak; buradan hareket etmek; bu halkayı yakalamak gerekir” denilebilir.
Böyle bir akıl yürütmeye göre de neler yapılabileceği konusunda kendi içinde çok farklı strateji ve yollar vardır. Gezi’den geriye kalmış küçük ve güçsüz “forumlar” ve “dayanışmalar”da çalışarak iğneyle kuyu kazmayı denemekten; Gezi kitlesine ulaşmak için HDK’yı reforme edip onun gücü ve olanaklarını bu kitleye yöneltmeye ve o kitle için cazip hale getirmeye kadar çok farklı stratejiler vardır. Şurada veya burada bu stratejileri veya böyle farklı stratejilerin çeşitli kombinasyonlarını izleyen (hem forumlarda, hem HDK’da çalışmak gibi örneğin) insanlara rastlanıyor.
Ya da şöyle düşünülebilir.
“Her şeye rağmen Türkiye’de en demokratik eğilimli güçler Kürt hareketi ve onun çeperindeki HDP-HDK çevrelerinde bulunmaktadır. Buradan hareketle küçük de olsa bir tutamak noktası oluşturulabilir. Bir radikal demokratik hareketin çekirdeği buralarda oluşabilir. Kürt hareketinin Türkiye Partisi olma amacı da bunun için iyi bir olanak sunmaktadır. O halde yapılacak iş buralarda çalışmak; sabırlı ve örnek davranışlarla insanların güvenini kazanmak ve orayı gerçekten demokratik bir yapıya ve programa kavuşturmaktır.”
Tabii böyle bir strateji içinde de farklı yollar vardır. Örneğin Gezi’nin varlığını ve kalıntılarını bu amaca ulaşmak için güçlü bir basamak olarak görebilirsiniz ve bu nedenle oralarda da çalışırsınız.
Ama örneğin böyle bir strateji de aslında yukarıdaki örnekle çakışır. Yani sadece sonsuz sayıda farklı stratejiler yoktur; bunların çoğu da birbiriyle farklı kısa vadeli amaçları olmasına rağmen diğerleriyle çakışırlar ve farklı yolların sayısını epeyce azaltırlar.
Bu çakışmalar, vitesli bisikletlerdeki ön ve arka dişlilerdeki farklı vites kombinasyonlarının bir kısmının aslında aynı güç ve kat edilen yol ilişkilerine denk gelmeleri gibidir. (Burada farklı gibi görünen yolların aynı yolar olduğu vs. konumuz olmadığından bu bahsi geçiyoruz.)
Ya da yukarıda örnek olarak verilen iki stratejiyi bir arada sürdürmek; aralarında optimum bir denge gözetmek de bir üçüncü strateji olabilir.
Ama soruna çok daha farklı, kısa değil, uzun vadeli bir perspektifi ve hazırlığı öne çıkarak da yaklaşılabilir.
Örneğin şöyle de düşünülebilir
Türkiye ve Dünya’da radikal demokrasiyi savunacak bir hareket ve parti yok. Bu yokluğun ardında İşçi Hareketinin büyük yenilgileri ve karşı devrimler de var; Marksizm'in Aydınlanma’nın Din ve Ulus kavramlarından kopamamışlığı da. Bu çok derinden ve uzun vadeli işleyen bir süreçtir. Bu radikal demokratik hareket yokluğunun hem bir yansıması; hem de bu yokluğun yarattığı sorunlara bir çare denemesi olan post-modernizm, yani “izafilik” ve “çok renklilik” vs. gibi özellikler, aslında radikal bir demokrasi için bir temel oluşturamayacağı gibi, var olan gerici biçimleri reforme etme çabasından başka bir şey olmadığından, radikal demokrasinin oluşmasının önünde de bir engeldirler. Bu nedenle, bu ideolojik hegemonyaya son vermek için, bugün çok daha uzun vadeli ve derinden bir hazırlık gerekmektedir.
Bir zamanların Aydınlanma devriminin, uluslara karşı yapılması gereken; ikinci bir baskısı gerekiyor. Tıpkı Muhammet’in İbrahim’in dinini, kaynağa (İbrahim’e) dönerek yeniden tanımlaması gibi. Tıpkı Fransız Devrimi’ni Aydınlanma yazarlarının hazırlaması gibi, radikal bir demokrasiyi hazırlayacak “Aydınlanmacı Düşünürlere”, “Ansiklopedist”lere ihtiyacımız var. Bu “Aydınlanma Düşünürleri” ya da İslam’ın diliyle söylersek “hanifler” (Devrim ve peygamber habercileri ve ideolojik hazırlayıcıları) ancak Marksizm’e dayanabilir. Bunlar, Aydınlanma’nın o zamanki dinlere karşı yaptığı muazzam teorik ve entelektüel hazırlığı, uluslara ve ulusçuluğa karşı yapmalıdır.
Böyle uzun ve teorik bir birikim olmadan, bir “stratejik derinlik” sağlanmadan ileriye doğru yapılacak her hamle, ilk atılımda benzini bitmiş bir araba gibi yolda takılıp kalmak zorundadır. Yapılacak iş bu teorik temelleri hazırlamaktır. Yıllar sürecek böyle teorik ve entelektüel bir hazırlık olmadan; İnsanların kafalarında uluslara ve ulusçuluğa karşı ikinci bir aydınlanma başarılmadan, bir gerçek ilerleme sağlamak olanaksızdır. İnsanların önce Türk veya başka şeyler olmaktan çıkıp demokratlara dönüşmesi gerekmektedir. Bu olmadan bir şey başarılamaz. Diğerleri boşuna güç ve zaman kaybıdır.
Ya da bütün bu uzun ve kısa vadeli stratejilerin optimum dengesini gözeten bir strateji de izleyebilirsiniz.
Bunların her birinin kendine göre avantaj ve dezavantajları vardır.
Fakat aynı amaca giden çok farklı yollar olmasına rağmen ve tam da bu nedenle, enerji ve imkanlar her zaman sınırlı olduğu için, birinden almadan diğerine veremezsiniz.
Bu nedenle en optimum denge arayışlarında bile, verili koşullarda yakalanacak ana halka, o anda nereye yüklenmek gerektiği çok önemlidir.
Öte yandan ek bir sorun da şudur.
Eldeki güç olağanüstü küçükse bu durumda asgari ölçüde olsun bir güç sağlamak bütün stratejik sorunların önüne geçer. Sorun bir bakıma “ilk birikimi” sağlamaktır. Yoksul olduğunuz için yoksul kalmaya mahkum olmak gibi bir durumdur çoğu kez ortadaki açmaz. Size kredi verecek kimse yoktur bu birikimsizliğin sorunlarını biraz olsun giderecek. Korsanlık ve katliamlarla da bir “ilk birikim” de size uymaz.
Böylece elinizde tulumbaya koyacak bir maşrapa suyunuz olmadığı için suyun yanı başında susuzluktan ölebilirsiniz.
(Bizim yıllardır trajedimiz bir bakıma tam da buydu. Türkiye Demokratik Özlemli direniş ve hareketlerle kaynıyor; biz demokratik bir hareket için bütün teorik temeli ve programı hazırlamışız. Ama bir maşrapa su olmadığı için susuzluktan ölmek üzereyiz.)
İşte demokratik hareketin oluşmasının karşılaştığı temel sorunlar genel kavramlarla ifade etmek gerekirse kısaca bunlardır.
İyi bir okuyucunun hemen fark edeceği gibi, bunlar tamı tamına bizim karşılaştığımız sorunlardır. Bütün politik ve teorik çabamız bu sorunları çözme çabalarından başka bir şey değildir.
Bir radikal demokratik hareket oluşturmak için sıfırdan başlamak gerekmiyor. Ortada hiçbir şey yoksa bile yukarıdaki yolların denenmişliği ve deneyler var.
Biz şahsen bu farklı stratejiler arasında kimi zaman birine; kimi zaman diğerine ağırlık vererek bir optimum denge gözeterek sınırlı ve giderek azalan gücümüzü ve zamanımızı kullanmaya çalıştık.
Bir yandan Türk sosyalistlerinin milliyetçi ve gerici özelliklerine karşı ideolojik ve politik mücadele vererek; diğer yandan Kürt hareketi ve çeperindekilerin eylem ve örgütlenme girişimlerine (Seçim ittifaklarından, Çatı Partisi, HDK, HDP gibi örgütlenme girişimlerine kadar) katkıda bulunmaya çalışarak; Gezi gibi hareketler ortaya çıktığında teorik ve pratik olarak (Gezi’de neredeyse günü gününe ve en çok yazı yazandık) etkilemeye çalışarak yaptığımız buydu. Sadece bunlar da değildi.
Bir yandan Açılım’dan Köxüz’e ve Ne Yapmalı’dan Radikal Demokrasi’ye kadar bir çok yayın girişimlerinde bulunarak; bunların bin bir pratik işini de yaparak;  diğer yandan en küçük bir fırsat bulduğumuzda, Din ve Ulus teorileri alanında Marksizm’i adeta yeniden yazarak yapmaya çalıştığımız hep bu farklı stratejilere denk düşen yolların o momentte can alıcı noktasına yüklenmek ve bir bütün olarak optimum bir güç dağılışı ve verimini gözetmek oldu.
Bunca yıllık çabadan küçük de olsa bir birikim oluştu mu?
Hiçbir şey yok gibi; suya yazı yazmışız gibi görünüyor.
Öte yandan somut bir sonucunu görmesek de “emek zayi olmaz” diye düşünüyoruz.
Ne olduğunu görmek için, “bugün Radikal Demokratik bir hareket veya partinin oluşumu için ne yapmak gerekir, hangi ana halkayı yakalamak gerekir, nasıl bir strateji izlemek gerekir?” konusunu en azından tartışmaya hazır olanların parmak kaldırması gerekiyor.
Bu ilk adım olabilir.
İkinci adımın ne olacağına ise ancak böyle bir tartışmayı yapanlar karar verebilir.
Ben varım.
09 Nisan 2014 Çarşamba
Demir Küçükaydın
Yazıları e-posta ile otomatik olarak almak isterseniz şu adrese boş bir e-mail yollayınız.
Twitter:
Bloglar:
Kitapları İndirmek İçin:
Videolar:


Hiç yorum yok:

CHP, HDP ve İyi Parti’ye Çağrı: Erdoğan’a Bir Şans Verin

Sınıflar, örgütler ve kişiler kendi sonlarını genellikle dünyanın ve her şeyin sonu olarak görürler ve ellerinde güç ve yetki varsa kendi...