31 Mayıs 2014 Cumartesi

Gezi’nin Birinci Yılı - Taksim Dayanışma ve Forumlar

Bugün Gezi’nin birinci yılı.
Taksim Dayanışma’nın Çağrısı: Taksimdeyiz (“Alanlardayız”).
Eğer bir mucize olmaz ise, 1 Mayıs’ın ikinci bir versiyonu olur. Gezi’nin esas kitlesi oraya gelmeyecektir.
Örgütlü gruplardan veya onlarla ilgili insanların oluşturduğu bir kitle gelir. Her zaman olduğu gibi, Polis’in vahşi şiddeti ve gazla geri püskürtülüp dağıtılır. Moraller daha bozulmuş; sonraki protestolara gelecekler daha azalmış olarak biter.
Dün akşam Kadıköy’deki forumların buluşması vardı, “ne yapalım” diye.
Birçok konuşmacı, Çağrı zaten yapılmış, giden gider ve ister istemez gidilir; ama bu çerçevede daha iyi neler yapılabilir; gidiş nasıl örgütlenebilir; orada nasıl olsa gazı yiyip alana giremeyeceğiz ama en azından nasıl dönülür; Gezi bir günlük bir süreç değil, iki haftalık bir dönemdi. İki hafta neler yapılabilir? Bari bunlara kafa yoralım anlamında konuşmalar yaptı.

Forumlar kendi almadıkları bir kararın uygulaması ile onu düzeltmeye; madem alınmış ve çağrı yapılmış, oyunbozan olmayalım diyerek bir çözüm bulmaya çalışıyorlardı.
*
Gezi ve Forumlar örgütlenip, yatay ilişki kuracak mekanizmalar ve organlar yaratamayıp; birleşemeyip, içindeki gerçek eğilimleri yansıtamadığı için; şimdi artık forumlardan ve alanlardan uzak duran gezi kitlesinin gerçek eğilimlerini hiçbir şekilde ifade edememekte ve iradesini fiilen Gezi öncesi dünyanın klasik örgütlerine dayanan ve onların eğilimlerini yansıtan organlara (Taksim Dayanışma, Forumlar Koordinasyon vs.) bir yıl önce olduğu gibi, hala teslim etmiş bulunmaktadır.
Bu durumda “Taksim Dayanışma”, “Forumlar Koordinasyon” gibi organlar, varlıklarını onun bu zaafına bağlı olarak sürdürdüklerinden, bu zaafı yok etmek için hiçbir şey yapmamaktadırlar.
İşçi sınıfı kendini yok etmek için iktidar olur? Bir parça devrimci olsalar ve gezinin ruhuna uygun davransalar, kendi gerçek işlevlerini, kendilerini var eden koşulları yok etme; yani Gezi’nin örgütsüzlüğüne son verecek koşulları hazırlamak olarak tanımlarlar ve bu yönde tartışıp girişimlerde bulunurlardı. Sadece bunu yapmamaları bile, bunların Gezi ile ilgisi olmadığını gösterir.
Gezi’nin birinci yılında Taksim Dayanışma veya Forumlar Koordinasyon’un yayınlayacağı bir tek doğru bildiri olabilirdi: “Tüm forumlardan ve Gezi Kitlesinden özür diliyoruz. Bu bir yılda, Gezi’nin ve Forumların gerek İstanbul; gerek Türkiye çapında bir irade geliştirebilmesi; yatay ilişkiler kurabilmesi; bunun maddi altyapısının oluşturabilmesi için; kendimizin varlık koşulunu ortadan kaldırabilmek için hiçbir şey yapamadık. Gezi’nin ve Forumların atomlarına ayrışmış ve iradesiz durumunu veri kabul edip; sanki onun temsilcisi ve eğilimlerini yansıtan bir organmışız gibi; onun adına kararlar alıp ilan ettik. Bize gösterilmiş ve gösterilen toleransı bozuk para gibi harcadık. Bunun için özür diliyoruz ve şu andan itibaren bunu değiştirmeyi temel hedefimiz olarak belirliyoruz. Bu bağlamda da Gezi’nin ve Forumların kararını, yaratıcılığını ipotek altına almamak için hiçbir karar almıyor; herhangi bir çağrı yapmıyoruz” diyebilirdi.
Bunu deseydi hiç olmazsa, Gezi’nin ve Forumların saygısını ve güvenini kazanır; onları kendi yerini almaya zorlayabilirdi. Aksine bir zaafı sürdürme ve ona dayanma vardı.
Öte yandan bu fiili durum, Gezi’nin gerçek kitlesinin alanlardan ve forumlardan uzak durmasına; Forumlarda Gezi’den kalanların ise, genel örgütlenme sorunlarını gündemlerinden iyice çıkarıp; özellikle çevre ve Kent yaşamıyla ilgili kısmi ve yerel sorunlara yönelmesine yol açıyor.
Böylece Gezi ve Forumların zaafı iyice ebedileşiyor.
*
Bu nedenle, bugün Gezi’nin ve Forumların en acil sorunu: Gezi’nin ve Forumların nasıl ve hangi araçlarla eğilimlerini ve iradesini yansıtabileceği sorununu gündeme almaktır. Bizzat bunun tartışılması ve gündeme alınması hayati önemdedir. Çünkü diğerlerinin varlığı ve etkisi tam da bunun gündeme alınmamasıyla var olabilmektedir. Birini var eden koşullar diğerini yok etmektedir.
Tam da bu nedenle; örneğin “Özyönetim ve Demokrasi çalıştay/forumları”, tüm iyi niyetine ve bu sorunlara bir çözüm aramasına rağmen, tam da sorunu böyle ele almayıp tartışmayı gündemden düşürdüğü; politik ve hedeflere ilişkin bir farklılığı bilince çıkarıp tartışmadan uzaklaştırdığı için; sorunu sanki bir bilgi ve uzmanlık sorunu imiş gibi ele aldığı için politik olarak, kendini var eden kaygıya bile karşı işlev görmektedir.
Hedeflerin farklılığına ilişkin bir sorunu böyle ele almamanın kendisi de bir hedefin tartışılmadan zımni dayatılması anlamına gelir nesnel olarak.
*
Bugün Gezi’nin birinci yılında, ne yapılacağı; ne yapmanın veya yapmamanın en doğru davranış olabileceği sorunu aslında taktikler; örgüt ve mücadele biçimleri sorunudur.
Taktikler, yani örgüt ve mücadele biçimleri ise, bağlı oldukları strateji ve program bağlamında anlam taşırlar. Bambaşka bir amaca hizmet için belirlenmiş bir taktik ve mücadele biçimini; bambaşka bir amaç açısından doğru mu yanlış mı diye tartışmak anlamsızdır.
O taktiklerin hangi amaçlara hizmet ettiğini göz önüne almadan taktikler üzerine bir tartışma yürütmek; aslında farkına varmadan; amaçlara ve programa ilişkin bir farklılığı yokmuş gibi varsayıp tartışmayarak; tartışmayı taktikler üzerinden yürütmek anlamına gelir ve bu da tam bir konfüzyona yol açar.
Dün akşamki tartışmaların özü de buydu.
Gezi ve Forumlar şu çok açık sorunla yüzleşmek zorundadır: amaç bu AKP iktidarını zayıflatmak ve yıkmak mı; yoksa bu merkezi, bürokratik, keyfi, militer polis devlet cihazını parçalamak ve bunun için de için “karşı iktidar” organları oluşturmak mı?
Bu esas programatik farklılıktır.
Gezi ve forumlar geçen yılın Haziranındaki kahramanlık günlerinde, amacının ikincisi olduğunu; var olan bölünmelerle bölünmek istediğini fiilen dile getirdi. Lice’deki ölümleri protestoya katılımıyla; Yeryüzü İftarları’na katılımıyla hep bu iktidar muhalefet bölünmesinin dışına çıkmak istediği mesajı vermeye çalıştı. Bu onun gerçek eğilimiydi.
Ancak içinde çok güçlü bir eğilim daha vardı. Gezi’yi iktidara karşı bir muhalefet organına dönüştürüp, bir anti AKP veya anti Erdoğan cephesinin kitlesel koçbaşı yapmak.
Geniş Kitlenin Taksimde ve forumlarda olduğu dönemde, bu yöndeki girişimlere kendi varlığı ve yokluğuyla, katılımıyla, içgüdüsel bir cevap vererek hep bir mesafe koymaya çalıştı. Ama kendisi bizzat kendi eğilimlerini yansıtacak organlardan yoksun olduğu için dağıldıkça ve kendi varlığı zayıfladıkça, bu olanağını yitirdi. Sadece Berkin Elvan’in cenazesi gibi, çok istisnai durumlarda eğilimini gösterip ortaya çıktı; ve orada yine iradesini ortaya koyamayınca geldiği gibi yok oldu. Gezi’nin ve forumların eğilimi gibi yansıyan, CHP politikalarının bir benzeri oldu.
Gezi ana vuruş yöne olarak bu hükümeti değiştirmek amacını benimsemiyordu ama hiçbir zaman bu amacı benimsemediğini açıkça ortaya koyacak cesaret de gösteremedi ve örgütsüzlüğü ile bu olanağa da sahip olmadı
 Örneğin kendisi Türk bayrağı sallamadı; orada sallanmasını doğru da bulmadığını ima etti. Ama oraya ısrarla gelen Türk bayraklarına karşı; Türklüğe veya başka bir şeye de prim vermeyen; başka bir bayrak sorununu da gündeme getirmedi ve başka bir bayrak çıkaramadı. Türklere, “biz Türk veya Kürt; Alevi veya Sünni tanımıyoruz; kendimizi bunu tanımamakla tanımlıyoruz. Türklüğün senin özel sorunundur; Forumlar ve Gezi kendini Türklükle tanımlamaz; Türklük veya başka bir şeyle tanımlamamakla tanımlar” da demedi.
Tabii bunun denmediği yerde “karşı iktidar” veya “alternatif toplam” yaratma iddiaları; en can alıcı sorunla yüzleşmeyen ileriye kaçışlardan başka bir anlama gelemezdi ve gelmemiştir.
Bu ciddi farklılık açık programatik ifadeler ile ortaya koyulmadığı için; taktikler ve mücadele biçimleri üzerine tartışmalar hep Gezi’nin ve Forumların amacının ne olduğu ve olması gerektiğine dair farklı görüşlerin adının koyulmadan tartışılması olmaktan öteye gitmez ve gidememiştir.
Öte yandan ancak bunun esas gündeme alınmamasıyla fiili durum sürdürülebileceğinden; bunun gündeme alınıp tartışılacağı bir altyapının nasıl oluşturulabileceğini gündeme almayı engellemek de aslında özünde forumların amacını Hükümet ve AKP karşıtlığı ile sınırlayan anlayışın bir yansımasıdır.
Toparlarsak, Gezi’nin birinci yılında ne yapmanın doğru olduğu, onun hangi amaç açısından tartışıldığı ile ilgilidir.
Eğer CHP’yi ve hükümeti değiştirmek gibi bir amacı benimsemişseniz; iktidar muhalefet mücadelesinin dışına çıkmak; bir karşı iktidar örgütlemek gibi bir amacınız yoksa elbette Taksim’e gelin demek, Polis’le çatışma çıkacağı ve bile bile yenileneceği ama ertesi gün gazetelere, çatışma resimlerinin dolacağı, dolayısıyla Hükümet’i zayıflatma ve tecrit politikasına hizmet edeceği ileri sürülebilir.
Tabii amaç bir karşı iktidar tohumu atmak; var olan devleti kökten değiştirmek; devlet olmayan bir devlet olarak tanımlanınca farklı örgüt ve mücadele biçimleri doğru olur.
Tabii bu farklı amaçlara ilişkin olarak hangi taktik ve mücadele biçimlerinin doğru olduğu tartışmasında da ayrılıklar olabilir ve bu ayrımlıklarda aslında farklı amaçlardakiler, geçici olarak benzer taktik ve mücadele biçimlerinde anlaşıyormuş gibi de görünebilirler.
Ancak bunların her biri için getirilecek argümanlar farklı olur. Birinde argümanlar o araçların amaçlara hizmet edip etmediği açısından; diğerinde ise amacın kendisinin yanlışlığı bakımından.
Bu nedenle bizim Taksim Dayanışması’na veya Forumlar Koordinasyonu’na esas eleştirimiz bu taktik mücadele biçimine ilişkin yaptığı çağrılar kadar ve onlardan öte onların amacınadır. Bu taktik biçimin bir karşı iktidar amacına değil; Hükümete veya Erdoğan’a karşı bir amaca ve stratejiye hizmet ettiği ve edeceği noktasındandır. Biz bizzat bu amacın kendisini yanlış buluyoruz.
Türkiye’nin en acil sorununu Demokrasi olarak görüyoruz.  Hükümet veya AKP veya Erdoğan’ın iktidardan uzaklaştırılmasıyla hiçbir şey değişmez ve Türkiye’ye demokrasi gelmez. Çünkü ezilenlere hizmet edemeyecek o baskıcı, bürokratik, militer, keyfi polis devleti yerinde durmaya devam eder.
Ama biz bu devleti değiştirmek ve bu cihazı tasfiye etmek için mücadele ettiğimizde en geniş birliği kurabilir; var olan bölünmeyle bölünebilir ve kemikleşmeyi aşıp bu arada, bir yan ürün olarak, hükümeti de uzaklaştırabiliriz.
Bizim hedef ve stratejimiz budur. Biz bütün taktik adımları ve mücadele biçimlerini bu açıdan değerlendiririz.
*
Program amacı; strateji ise o amaca ulaşmak için dayanılabilecek güçleri belirler. Dolayısıyla bunların arasında özsel, zorunlu ve yakın bir ilişki vardır.
Hedefiniz hükümeti yıpratmak ve değiştirmek ise başka güçlere ihtiyacınız vardır; devletin yapısını yıkmak ve değiştirmekse başka güçlere.
Sadece nicelik olarak bile farklıdır. Basit bir çoğunluğu alarak seçimlerde hükümeti değiştirebilirsiniz. Ama devleti değiştirmek ve yıkmak, toplumun en azından yüzde seksenini, doksanını kazanmayı veya bunun önemli bir bölümünü tarafsızlaştırmayı, hayırhah bir tavra kazanmayı gerektirir. Yani AKP’nin tabanı da kazanılmadan bir değişiklik yapılamaz.
Güçler sadece nicelik olarak değil, nitelik olarak da farklıdır. Kemalist darbecilere dayanarak; orduya dayanarak, bürokrasiye dayanarak. Kökleri buralardaki nüfus kesimlerine dayanarak devleti değiştiremezsiniz. Ama bunlara dayanarak hükümeti değiştirebilirsiniz.
Öte yandan AKP’ye oy verenler ve destekleyenlerin çok önemli bir bölümü, ülkenin en yoksul ve alt kesimlerinden olduğundan, onların kazanılması sizin için birinci derecede önemli olur. Bu durumda her örgüt ve mücadele biçimini belirlerken, bu kitleye nasıl mesaj verebilirim; bunları nasıl kazanabilirim gibi bir amacı gözetmeniz gerekir.
Tabii böyle bir kaygıyla hareket eden ile Hükümete karşı zaten kemikleşmiş olanı mobilize etmek gibi; diğerine ulaşmak, onu anlamak ve değiştirmek gibi bir derdi olmayanın önereceği ve benimseyeceği örgüt ve mücadele biçimleri farklıdır.
*
Ama sorun ve farklılıklar burada da bitmez; bir de mücadelenin yükseliş mi yoksa düşüş mü, ilerleme mi gerileme mi; aşamasında bulunduğu da örgüt ve mücadele biçimleri bakımından büyük önem taşırlar.
Saldırı aşamasında, ricat aşamasında doğru olacak taktiklere bağlı kalmak kadar; ricat aşamasında saldırı taktikleri uygulamak da aynı şekilde yenilgilere ve bozgunlara sebep olurlar.
Örneğin Gezi ve forumlar, aslında bir gerileme içindeyken, birçok eylem sanki bir saldırı aşamasındaymış gibi biçimlerde yapılmaktadır. Strateji içindeki taktik hedef,  mücadeleyi çok haklı zeminlere çekerek; en geniş kitlenin desteğini alarak, gerilemeyi durdurmak olmalı iken ve ancak yasalar ve olağan yurttaşlık haklarını uygulamak ve savunmaya yönelik, pasif mücadele biçimleri buna uygun iken; sanki durum tersiymiş gibi polisle bir güç mücadelesini davet eden biçimler, sadece ve sadece bu yenilgi ve ricatın pekişmesine hizmet eder.
Özetle, Amaç (Hükümet mi – Devlet mi), Dayanılacak Güçler (En geniş yoksullar ve karşı tarafında destekçilerini kazanmak mı; var olan kemikleşmiş bölünmeler içinde mi?) Hangi aşamada (Saldırı mı Savunma mı) bulunulduğu konularında doğru cevaplar verildiğinde ancak bu koşullarda hangi örgüt ve mücadele biçimleri bu amaçlara hizmet eder sorusuna doğru bir cevap verilebilir.
Bizim Cevaplarımız çok açıktır:
Amaç hükümet değil devleti değiştirmektir; onun yapısını kökten değiştirmektir.
Bugün karşı tarafta bulunan en büyük güçleri (İşçilerin Sünni ve Türk ama aynı zamanda alt kesimleri) kazanmayı hedeflemeli. Bürokratlar vs. kaybedilmeli.
Bir muhalefet partisi veya muhalif bir hareket gibi değil; bir “karşı devlet” gibi örgütlenmelidir.
Mücadele gerileme konağındadır ve bu nedenle en geniş kitleleri birleştirmeye ve örgütlemeye yönelik; karşı tarafı kendi koyduğu kuralları bile çiğnemeye zorlayan (Bir zamanlar bir politikacının dediği gibi: “Yasallık bizi öldürüyor”) pasif mücadele biçimlerinin ağırlıkta olduğu taktik bir çizgi izlenmelidir.
Örgüt ve mücadele biçimleri de bu amaçlara hizmet edecek şekilde olmalıdır.
Tabii, böyle bir amaç ve akıl yürütmeyle örneğin Taksim Dayanışma’nınki gibi Taksim’e gel çağrısı yapmazsınız. Böyle bir çağrı yapsanız bile, örneğin “bizlerin yurttaşlar olarak seyahat ve gezme hürriyetimiz var. Gösteri anlamına gelecek, hiçbir slogan, özel işaret olmadan, gezide gezinmeye gelelim ve orada gezinelim, gezinerek dolduralım dersiniz.
Normal bir günün normal vatandaşları gibi gezide gezinme hakkını savunursun. Ama hükümetin buna bile tahammülünün olmadığını gösterir onun kendi koyduğu ve uygulamakla yükümlü olduğu yasaları ve sözleri bile çiğneyen keyfi bir hükümet olduğun gösterir; onun gerçek yüzünün kavranmasını sağlarsın; moral üstünlük elde edersin.
Veya Taksim her yerde deyip, Parklarda Gezi’de bir zaman olduğu gibi, komünler kurup; örgütlenme eksiklerini gidermeye; iki hafta boyunca tartışıp, düşünmeye; aynı zamanda yerel sorunları gündeme getirmeye ve yereldeki halkın katılımını sağlamaya yönelik bir eylem çizgisi benimsersin. Bu vesileyle, o parklarda var olan TC’nin alternatifi bir Demokratik Cumhuriyet’in tohumlarını atmaya çalışırsın.
İşte böyle.
Olmayanlar bunlar.
Tartışılması gerekenler bunlar.
Gezi, Hükümeti yıkma hedefine yönelik ve maalesef örgütlü oldukları ve iyi manüplasyonlar yapabildikleri için Gezi’nin ve Forumların eğilimleriymiş gibi görünenlerle bölünmeden; kendisi birleşemez.
Bu bölünme bugünkü somut koşullarda aslında Gezi’nin ve Forumların, yatay ilişkiler aracığıyla kendisinin yeniden örgütlenmesi ve bunu gündeme getirebilmesi sorunuyla doğrudan bağlantılıdır.
31.05.2014 08:42

Demir Küçükaydın

Hiç yorum yok:

Bilimsel Çalışmalarda Kültürel Önyargılar ve Kölelerin Bir Sınıf Olmadığı Hakkında

‘ Aşağıdaki yazıyı, 2012 yılında yanı aşağı yukarı tam beş yıl önce, Kıvılcımlı sempozyumu çalışmaları bağlamında yazmış ve sempozyumu h...