25 Mayıs 2014 Pazar

Aleviler Meydanlara Çıkarken

Bugün İstanbul’da iki miting var. Biri Kadıköy’de Soma’daki maden işçileri katliamını protesto için; diğeri Şişli’de (Ankara Kızılay ve İzmir Basmane Meydanı’nda da) Alevilerin “Yeter Artık” mitingi.
Birincisinin çağırıcısı Sendikalar ve Meslek örgütleriydi; ikincisinin çağırıcısı Alevi örgütleri. Muhtemelen her iki miting de hazırlanışı ve örgütlenişi itibariyle büyük katılımlı, gerçekte var olan potansiyel tepkiyi ifade edici olamayacaklardır.
Çünkü Soma katliamında ölen işçiler için miting yapılacağı önceden bilinmesine rağmen;  onunla birleşme; hedefleri aynı demokratik ve kapsayıcı bir biçimde birleştirmenin yolu aranmadan aynı güne ikinci bir miting koyulması bile daha baştan bir şeylerin yanlış gittiğini gösterir. Alevi hareketinin zaafları bütün muhalif ve demokratik hareketin zaafları olmaktadır.
Bu vesileyle bu tür davranışın derindeki kökleri; Alevi Hareketinin kimi sorunları üzerine kısaca duralım.
Bugün devletin Sünni İslam’la tanımlanmış karakterinin yanı sıra Erdoğan’ın devleti ve ulusu tamamen ve esas olarak buna dayandırmayı hedefleyen bu politik çizgisi ve söylemi devam ettikçe Alevilerin giderek daha hızlı bir politizasyonu ve radikalleşmesi kaçınılmazdır. Gezi’de ve son birkaç gün içinde ölenlerin hemen hepsinin Alevi olması bir rastlantı değildir.
Ancak Alevi hareketinin bu radikalleşmesi, sokaklara ve meydanlara çıkışı, programatik ve politik bir radikalleşmeyle atbaşı gitmemektedir. Alevi Hareketi teorik ve politik olarak henüz bir program ve strateji tartışmasından çok uzaktır ve bu sadece onun değil; Türkiye’deki demokratik özlemlere dayanan hareketin de en büyük zayıflık nedeni olmaktadır.
Gezi bir bakıma, önceden teorik ve entelektüel bir program ve strateji tartışmasının hazırlığına dayanmadığı için bir sel gibi gelip geçti. Ama Gezi’nin kalıntısı olan forumlar giderek adım adım el yordamıyla bu gibi sorunlara yönelme; genel ve temel sorunları gündeme alma, eksiği hızla giderme eğilimi gösteriyorlar. Büyük bir olasılıkla eğer Gezi’nin ikinci bir baskısı olursa, bu sefer çok daha hazırlıklı ve adım adım bir yükselişle ortaya çıkma olasılığı vardır.
Ama Alevi Hareketi çok uzun zamandır ve adım adım gelişmesine rağmen kat ettiği yol henüz çok azdır. Neden böyledir?
Elbette böyle olmasında Aleviliğin kır ve köy kökenlerinin; uygarlığa geçmemiş bir ortaklaşmacı köy komününün ilişkileri düzenleyen bir din olmasının; buna bağlı olarak kitapsız yani yazısız olmasının; yani Akli değil Nakli bilgiye dayanmasının büyük bir etkisi vardır.
İslam bir antika uygarlık diniydi; kitaplı bir dindi. Ta Babil'den ve eski Yunan’dan beri gelişmiş bir analitik ve kavramlarla düşünme geleneği vardı. Bu gelenek Politik İslam'ın doğuş ve yükseliş yıllarında ona büyük bir teorik ve entelektüel güç veriyordu. Gezi’nin modern ve şehirli kitlesi de iyi kötü, binlerce yıl Manastırlarda olgunlaşmış ve oradan felsefe aracılığıyla Aydınlanma’ya geçmiş yazılı ve akli geleneğiyle bağlantılı sayılabilir. Yani biri antik prekapitalist, diğeri modern kapitalist uygarlıkların şehirli dünyasından geliyorlardı. Cihanşümul olma özellikleri vardı. Dünyayı değiştirmek gibi bir iddia onların kökeninde vardı.
Ama Alevi hareketinin bu arka plandan yoksunluğu; köyünün ötesini göremeyen; yazısız ve kitapsız, ama eşitlikçi ve dayanışmacı neolitik köy komününden gelen geleneği, modern ve şehirli bir hareket olan Alevi hareketinin önündeki en büyük handikap olarak durmaktadır.
Bu fark en iyi şu örnekte görülebilir. Hegel bir yerde, bir insanın bir cinayeti planlaması ne kadar muhteşem bir şeydir der eylemi ahlaki niteliklerinden soyutlayarak; sırf planlamanın, öngörünün, aklın önemine vurgu yapmak için. Pekâlâ bir evi yapması da diyebilecekken. Benzeri bir yöntemi Alevilik ve İslam arasındaki farkı göstermek için de kullanabiliriz. Bir Alevi hiçbir zaman ikiz kuleleri (yani dünyaya egemen ülkenin en merkezi yerinde dünya ticaretinin merkezini) havaya uçurmayı hayal edemez. Ama bunu modern aydınlanma gibi dünyayı düzene sokma iddialı bir uygarlık dininin geleneklerine dayanan bir Müslüman düşünebilir.
İkiz kuleleri havaya uçurmayı düşünemeyen; ufku bunu kapsamayan bir gelenek; dünyayı değiştirmek için hangi güçlere dayanmalıyım; nasıl bir strateji ve program uygulamalıyım diye de düşünemez. İşte Alevi hareketinin temel sorunu budur.
Aydınlanma da İslam da antik kent veya modern şehirden çıktılar bu onların daha doğuştan bazı olanaklarla donatmaktadır. Ama Alevilik öyle değildir. Son yılların şehirleşmesiyle şehre gelmiştir ve binlerce yıllık geleneklerden kurtulmak kolay olmamaktadır. Zaten bir alevi şehirleştiği ve modern olduğu an bir aydınlanmacıya dönüşme eğilimi gösterir. Sosyalistlerin içinde çok Alevi olması bununla da ilgilidir.
Biri Avustralya’da diğeri köyünde veya Almanya’da bulunan musahip kardeşlerin biri diğerinin yaptığından nasıl sorumlu tutulabilir? Müslüman’ın Camisi; Aydınlanmacının gazetesi vardı. Alevinin gizli cemini yapacağı bir belirli mekânı bile yoktu. Sadece bu bile modern şehirli bir hareket olan Alevi hareketinin nasıl dezavantajlarla yola çıktığını gösterir.
Biraz da bu nedenle, Alevi hareketinin anlamadığı en temel sorun veya temel çelişkisi şudur: Alevi hareketi Aleviliğin ne olduğunun veya ne olduğuna ilişkin cevapların hiçbir politik anlamının olmadığı veya olamayacağı bir demokratik düzen ihtiyacının ürünü iken; bütün tartışmalarını ve politik hedeflerini belirleme çabalarını Aleviliğin ne olduğu sorunu üzerinden yürütmektedir.
Alevi hareketi, politik amaçlarını netleştirdiği ve politik bir hareket olduğu ölçüde bu söylemi, dili ve paradigmayı terk edecektir veya etmek zorundadır. Ya da şöyle formüle edelim: politik bir hareket olduğu ölçüde, Aleviliğin ne olduğu üzerine tartışmaları ve Aleviliğin özel dilini bırakma eğilimi gösterecektir veya göstermek zorundadır.
Alevi hareketinin tartışması gereken konular, diğer politik öznelerle ilişkiler; onların nasıl kazanılabileceği; onlarla nereye kadar gidilebileceği; onları kazanabilmek için nasıl bir programa ihtiyaç olduğu gibi stratejik konular olmalıdır? Hangi talepler aracılığıyla kendi demokratik özlemlerimizi, diğer dinlerden insanların ve Dinsizlerin demokratik özlemleriyle birleştirebiliriz? Yani Müslümanların, Hıristiyanların, ateistlerin vs. demokratik özlemleriyle kendi mücadelemizi nasıl birleştirebiliriz? İşçi Hareketi ile nasıl bir ittifak kurabiliriz? Bunun yolları ve biçimleri neler olmalıdır? Hedeflerimize ulaşmak için hangi güçlere dayanabiliriz veya dayanmalıyız? Kürt hareketi ile nasıl ittifak kurabiliriz? Bu iki mücadeleyi aynı nehre nasıl akıtabiliriz? Bu soruları sormayan bir hareket, Kadıköy’de miting yapılırken kendi köyünün ötesini görmeden aynı gün ve saatte Şişle de miting koyar. Zaafı sadece kendisinin olmaz. Diğerini de zaafa sürükler veya onun zaaflarını pekiştirir.
Alevi hareketinin bu sorunları tartıştığı bir literatür, bir program olmak bir yana böyle sorular bile bulunmamakta ve tartışılmamaktadır.
Bir de Kürt hareketine bakalım. Kürt hareketi, Türkiye’nin batısındaki insanları nasıl kazanırım; Alevilere nasıl ulaşırım; İçi hareketi ile nasıl ittifak kurarım diye tartışmakta, ulaştığı sonuçlara göre doğru veya yanlış davranmakta, örneğin eski partisini bir kenara atıp HDP’yi kurmakta ve oraya geçmektedir. Başarılı olup olmadığından öte sorunun böyle koyulması bile muazzam bir ilerlemedir ve Alevi Hareketi’nin henüz ne kadar dar bir ufuk içine hapsolmuş olduğunu gösterir.
Alevi hareketi içindeki radikal demokrat ve devrimci eğilimlere sahip olanlar bile henüz bu farkı fark etmiş ve önemini kavramış değildirler. Sadece şu gözlem bile aradaki farkı göstermeye yeter: Kürt Özgürlük Hareketi’nin Alevileri kazanmak; Alevi hareketiyle iyi ilişkiler kurmak diye bir derdi varken (bunu ne ölçüde doğru ve başarılı yaptıkları ayrı bir sorundur ama böyle bir sorunu vardır Kürt hareketinin); Alevi hareketinin, Kürt özgürlük hareketini kazanmak diye bir derdi yoktur; hatta Kürt hareketinin kendisini kazanma çabalarını bile rahatsız edici bulmakta; Kürt özgürlük hareketini rakip ve hatta düşman görmektedir. Elbette istisnalar vardır ama genel eğilim böyledir. Bu da Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin en büyük zaafıdır.
Bu tartışmaların Alevi hareketi içinde hiç görülmemesi ve Alevi hareketi içindeki tartışmaların Aleviliğin ne olduğu üzerinden yürümesi, Alevi hareketinin henüz bağımsız bir hareket olarak ortaya çıkmadığının ve egemenlerden bağımsızlaşmadığının bir göstergesidir.
Alevi hareketi içinde radikal ve devrimci bir kanat, Aleviliğin ne olduğu üzerine devrimci ve doğru bir tanım üzerinden tartışmayı yürüttüğü sürece daha baştan kaybetmiş demektir. Gerçekten devrimci ve demokratik bir Alevi hareketi veya Alevi hareketi içinde bir devrimci ve demokratik bir kanat, Aleviliğin ne olduğu üzerine bir tartışma içindeki bölünme temelinde değil; Aleviliğin ne olduğu üzerine bir tartışmanın kendisiyle bölünerek ortaya çıkabilir.
Buraya kadar adeta matematik formüller veya geometrik teoremler gibi ifade ettiğimiz bu düşünceleri, harflerin yerine somut değerler koyarak göstermeye çalışalım.
Öncelikle, Alevi hareketini var eden, Türkiye'de ulusun, din, dil ve ırk üzerinden tanımlanmış oluşudur. Yani aslında Alevi Hareketi bir Ulusal harekettir. Ulusun Türklükle tanımlanmışlığı Kürt hareketini; Sünni Müslümanlığın Emevi ve Kemalist bir yorumuyla tanımlanmışlığı da Alevi hareketini ortaya çıkarmıştır.
Politik olan, yani ulusal olan, yani devlete ilişkin olan bir dil, bir din, bir "ırk" veya etni üzerinden tanımlanmasaydı, yani Türkiye Cumhuriyeti kurulurken gerçekten demokratik bir cumhuriyet olarak şekillenseydi, bir dile, kültüre ve dine bir imtiyaz ve politik bir anlam vermeseydi, bu gün bir Alevi ve Kürt hareketi olmazdı.
Çünkü böyle bir cumhuriyetin daha adı örneğin Türk veya Türkiye Cumhuriyeti değil, örneğin Ön Asya Demokratik Cumhuriyeti gibi bir şey olurdu.
Bu Cumhuriyetin okullarında Türk Tarihi değil, tüm dillerden, dinlerden, kültürlerden, sınıflar ve cinslerden temsilcilerin ortaklaşa yazdığı bir tarih, yani fiiliyatta bir insanlık tarihi okutulurdu.
Keza ulus bir dille de tanımlanmış olmayacağından, yani herkesin ana dilinde eğitim hakkı veri olacağından, bu ortak tarihi herkes kendi ana dilinde okurdu.
Yani soy, etni, dil, tarih vs., daha somut olarak Kürtlük, Türklük, Araplık vs. bütünüyle kişilerin özel bir sorunu olurdu, tıpkı gerçekten laik bir ülkede dinin kişilerin özel bir sorunu olması, hiçbir politik anlamı bulunmaması gibi.
Böyle bir cumhuriyette, elbette din de ulusun tanımında hiç bir anlam ifade etmeyeceğinden, yani tamamıyla kişilerin özel sorunu olacağından, zorunlu, din dersleri, diyanet işleri, imam hatip okulları vs. olmazdı.
Keza böyle bir cumhuriyette, "Azınlıklar" da olmazdı şimdiki Türkiye Cumhuriyeti'nde olduğu türden. Çünkü çoğunluk olmayacaktı. Dolayısıyla örneğin Fener Patikliğinin ekümenik olup olmadığı veya "Azınlık Okulları"nın statüsü gibi sorunlar da olmazdı. Olursa da bu devleti değil Fener Patrikliğini ilgilendirirdi.  
Tabii böyle bir cumhuriyette üç kişi bir araya gelip istediği dini kurabileceği, istediği dine girebileceği, çıkabileceği veya dinsiz olabileceği için, Aleviliği ayrı bir din olarak gören Aleviler, Aleviliği bir kültür olarak gören aleviler veya Aleviliği İslam'ın bir biçimi olarak gören aleviler de olabilirdi ve bunların her biri de kendi Alevilik anlayışına göre istedikleri gibi birlikler, ibadet yerleri veya eğlence veya buluşma yerleri açabilirlerdi. Bunların bir futbol kulübü veya kanarya sevenler derneği kurmaktan hiçbir farkı olmaz hiçbir politik anlamı bulunmazdı.
Bütün bunlar olmadığı için, yani Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir cumhuriyet olmadığı için, yani politik olan, yani devlete ilişkin olan, yani ulusal olan bir dinle, dille ve soyla, tarihle tanımlandığından, bir Alevi hareketi ve bir Kürt hareketi bulunmaktadır.
Demokratik bir cumhuriyetin varlığı koşullarında ise, ulusu Kürtlüğe veya Aleviliğe göre tanımlamaya kalkan bir hareket ortaya çıkarsa, bu Kürt ya da Alevi hareketi olmaz, demokratik bir ulusçuluğa karşı gerici bir ulusçuluğun hareketi olurdu ve bunu reddetmek ve buna karşı demokratik cumhuriyeti savunmak, her demokratın ve yurttaşların görevi olurdu.
Şimdi bu çok basit, temel ama unutulmuş; burjuva devrimlerinin ve İşçi hareketinin demokratik hedeflerini göz önüne aldığımızda, aslında, Kürt ve Alevi hareketinin, özünde demokratik özlemlerden kaynaklandığını ama bu demokratik özlemleri böylesine net olarak demokratik bir program biçiminde ifade edemediğini; demokratik özlemlerin egemen baskının zıttı biçiminde ifade edildiğini görürüz.
Neden böyledir?
İşte burada sadece Alevi hareketinin değil bütün dünyada bütün muhalif ve devrimci hareketlerin; İşçi hareketinden kadın hareketin kadar bütün hareketlerin çok daha genel ve evrensel zaaflarının nedenleri konusuna geliyoruz. Alevi hareketinin özgül nedenlerinin yanı sıra bu nedenler de Alevi hareketinin zaaflarında önemli bir yer kaplamaktadır.
İnsanlık tarihi düz bir yol izlememektedir. Tarihin yumağı sadece dışındaki ucundan değil, içindeki ucundan da çözülür. İşte orada çözülme bir kör düğüm olmayla sonuçlanır. Veya devrimi doğuma benzetirsek, çocuk her zaman başı önde gelmez, ters gelir, ayakları önde gelir. Çevrilmesi gerekir. Aksi takdirde birden komplikasyonlar çıkar ve süreç ana ve çocuğun ölümüyle sonuçlanabilir. İşte çok genel anlamıyla böyle bir durumda bulunuyoruz. Gordiyos'un Düğümü'nün çözülüp çözülmeyeceği veya ters gelen çocuğun dönüp dünemeyeceği, yani insanlığın yaşayıp yaşayamayacağı henüz hala ortada durmaktadır.
*
Tarihte ileri atılışlar gibi çok büyük geri gidişler de olmaktadır. Daha sonra gelenler, bu geri gidişlerin sonuçlarından hareketle ki o sonuçlardan biri de bunun bir geri gidiş olduğunu, yani tarihi bilmemektir, tekrar o unutulmuş demokratik hedefleri formüle ederler ama bunu dizleri üzerinde sürünerek yaparlar.
Fransız devriminde veya 19. yüzyılın işçi hareketinde yukarıda söylenenler son derece basit ve temel kabullerdi. Ancak 19. Yüzyılın başında hemen Fransız devriminden sonra Burjuvazi Paris’in yoksullarının bu demokratik ideallerine ve düzenine karşı savaş açtı ve bu savaşı kazandı. Adım adım bir karşı devrim gerçekleştirdi. Krallığı yıkmış yurttaşların cumhuriyetini yıktı Bonapart'ı İmparator yaptı. Kiliseyle barıştı ve bir soya, dile, tarihe, dine vs. dayanan bir ulusçuluğa doğru yürümeye başladı.
Bunun karşısında İşçi hareketi ve sosyalist hareket, Aydınlanma ve Fransız devriminin bu demokratik programını savunmaya devam etti. Zaten bu özlemlere ve programa dayanarak da İkinci bir Fransız Devrimi’ni bu sefer Avrupa’nın öbür ucunda Leningrad’da başardı. Aydınlanma’nın idealleri ikinci kez, yüz otuz yıl kadar sonra Avrupa’nın doğu ucuna işçilerin ve sosyalistlerin sırtında varabilmişti.
Ve bu sefer devrimi yapanlar Paris’in yarı esnaf işçileri “baldırı çıplakları” değil; Putilov Fabrikaları’nın Proleterleriydi. Devrim sosyal eşitlik olmadan biçimsel eşitliğin de korunamayacağı sonucundan hareketle bu sefer birincisini (üç renkli bayrağı) içerdiği varsayılan kızıl bayrakla yürüyordu.
Eğer devrim geri ve yüz milyonluk bir köylü denizinin üzerinde yüzen birkaç büyük şehrin işçilerinin sırtında kalmasa; Batı’nın sanayileşmiş ülkelerine yayılıp onların yardımını alıp tecrit olmasa, biçimsel ve hukuki eşitliği sosyal eşitlikle birleştirebilir ve bunu bütün dünyaya da yayabilirdi. Ulusçuluğun sonraki yayılışı, bu olanağın bir hayal olmadığını tersinden gösterir.
Ancak savaş ve iç savaş tüm işçi sınıfını neredeyse yok etmişti; ekonomi neredeyse yamyamlık dönemine dönmüş, açlık ve tifüs her yeri sarmıştı. Bu koşullarda bu sefer ikinci bir karşı devrim yaşandı tıpkı Fransız deviminden sonra olduğu gibi; bu sefer karşı devrimi yapanlar bizzat burjuvazi değil; bizzat kendi bürokratlaşan bir parti ve “Çarlıktan alınıp üzerine biraz Sovyet cilası sürülmüş” (Lenin) devlet bürokrasisiydi. Napolyon karşı devrimini nasıl devrimin üç renkli bayrağı ile yaptıysa bu karşı devrim de devrimin kızıl bayrağıyla yaptı. Karşı devrimlerin devrimlerin bayrağıyla yapılması tarihin genel bir yasasıydı. Bin yıl önce Muaviye’de Kuran’ı mızrak uçlarına taktırarak benzeri bir karşı devrimi başarmıştı.
Bu karşı devrim,  bu kızıl bayrağın yarattığı yanılsamayla ve devrimin prestiji üzerine oturduğundan tüm dünyadaki işçi hareketi ve sosyalist hareket de bu karşı devrime kurban gitti İşçi hareketi darmadağın oldu yok oldu; sosyalist hareketteki bütün devrimci ve demokratik gelenekler unutuldu.
İşçi hareketi ve sosyalist hareket bugün hala bu korkunç yenilginin altından kalkabilmiş değildir. Stalinizmin esas büyük zararı sanılanın aksine demokratik hareketedir.
Yani Bonapart, Aydınlanmaya karşı birinci karşı devrim idiyse; Stalinizim bu karşı devrimin ikinci baskısıdır. Aydınlanma ideallerinin son taşıyıcısı olan işçi sınıfını demokratik bir program ve geleneklerden yoksun kılmıştır. İnsanlığın ve sosyalist hareketin en büyük sorunu budur. Sosyalist hareket günümüz dünyasının ihtiyaçları çerçevesinde Aydınlanmanın ideallerini yeniden savunmaya geçmek ve o gelenekle birleşmek zorundadır tekrar eski gücünü kavuşabilsin.
Sosyalist hareket demokratik özlemlerin savunucusu olduğu sürece, ezilenlerin demokratik özlemleri kendilerini sosyalist hareket içinde ifade ediyorlardı. Ama Stalinizmin zaferi ve tahribatıyla bu da yok olunca, bu demokratik özlemler bu sefer verili olan durumdan hareketle kendilerini ifade yolları aramaya başladılar. Her biri kendi üzerindeki baskının aynadaki aksi hareketler haline gelmeye; sosyalist hareketin birleştirici demokratik programından uzaklaşmaya başladılar. Bu ise demokratik hareketi iyice zayıflatmakla kalmadı; demokratik geleneklerin de tümüyle unutulmasına yol açtı.
Örneğin Ulus Türklük ile mi tanımlanmıştı, bu Türklüğün baskı altına aldığı diğer uluslar, artık demokratik bir hareket olmadığından, ulusun Türklükle tanımlanmasının ortadan kaldırılması gibi bir programla veya düşünceyle yola çıkmıyorlardı.  Çünkü bunu bilmiyorlardı, unutmuşlardı bizzat o yenilgilerin sonunda. Madem Türklerin devleti var bizim de olsun diyerek, örneğin bir Kürt ulusu ve devleti kurmak biçiminde ifade ediyorlardı eşitlik özlemlerini.
Bu noktada garip bir paradoks ortaya çıkıyordu. Bir baskıya karşı hareketler olmalarına rağmen o baskının bir kopyası olarak ortaya çıkıyorlardı. Demokratik bir özlemin nesnel ifadesiydiler ama program ve özlemlerinin nesnel sonuçları demokratik değildi.
Bu tarihsel bakımdan anlaşılabilir bir durumdu.
Tarihte de birçok kereler böyle olmuştu. Örneğin İslam ve Hıristiyanlık tarihleri de böyleydiler.
Başlangıçta ikisi de son derece demokratik ve devrimci idi, ama her ikisi de devletleştikleri an, tüm demokratik özelliklerini yitirdiler ve kendi demokratik özelliklerini sürdürenleri kovuşturdular, tıpkı Stalinizmin komünistleri yok etmesi gibi.
Ama o zamanlar da baskıya karşı tepkiler elbette ortaya çıkacaktı, ama bu tepkiler artık doğuştaki devrimci ve demokratik gelenekler unutulduğundan, bilinen gerici biçim içinde tarikatlar biçiminde ifadesini buluyordu.
İşte yaşadığımız dönemin tayin edici özelliği budur. Ancak bu çerçevede genel demokratik hareketin zayıflığı kadar Alevi hareketinin yukarıda özetlenen içe kapanmışlığı da anlaşılabilir.
Alevi hareketinin içinde bulunduğu durumu daha iyi anlamak için Kürt hareketi bize ilginç bir analoji kurma olanağı sağlayabilir.
Örneğin Kürt hareketi de ulusun tanımından Türklüğü kaldırmak gibi bir demokratik programla değil, Ayrı bir Kürt ulusu yaratmak veya Kürt devleti kurmak amacıyla ortaya çıktı. Ancak mücadele içinde yavaş yavaş daha demokratik bir programa doğru evrilme eğilimi gösterdi. O zaman dilini Kürtlük üzerinden değil, demokrasi üzerinden politik bir dil üzerinden kurmaya başladı.
Kürtlerin kaç bin yıldır var olduğu, Kürtçenin ayrı bir dil olup olmadığı gibi sorunlar artık Kürt özgürlük hareketi için hiçbir şey ifade etmemektedir. Çünkü henüz hala tam böyle net ifade etmemiş olsa da o artık bunların politik bir anlamının olmadığı ve olmayacağı bir demokratik cumhuriyeti hedefi haline getirmektedir.
İşte Aleviler de böyle bir noktaya vardıklarında, yani diyanetin Alevileri tanıması değil de Diyanetin kaldırılması gibi bir talebe ulaştıklarında Aleviliğin ne olduğunun hiçbir politik anlamı olmadığını, mücadelelerinin bunun için olduğunu göreceklerdir.
Ama sadece bu kadarı yetmez.
Aleviler ülkedeki tüm gayrı memnunları; tüm demokratik özlemleri birleştirecek bir demokratik program ne olabilir; örneğin nasıl bir programla örneğin Kürtleri de; Gezi’de isyan eden modern şehirlileri de, AKP’ye oy veren ve hala Erdoğan’ı destekleyen Sünni ve Türk işçileri de kazanabiliriz diye sorduklarında ve buna cevaplar aramaya başladıklarında soruyu doğru sormuş olacaklardır.
Soru bir kere doğru soruldu mu doğru cevap kendiliğinden ortaya çıkar: Ulusun bir dinle tanımlanmasına son verilmesi gibi bir dil ile tanımlanmasına son verilmesi gerekir cevabı kendiliğinden ortaya çıkar. Aleviler ulusun Türklükle de tanımlanmasına karşı çıktıklarında ise Kürtlerin mücadelesiyle Alevilerin mücadelesi aynı demokrasi denizine akabilirler.
Bunu ise bugünkü Alevi hareketi ve örgütlerinin oligarşisine karşı bir ciddi mücadeleye girmeden yapamaz.
Her güç, düşmanlarına karşı başarı kazanabilmek için önce bir iç savaşa girmeli önce kendi içindeki düşmanlarla savaşmalıdır. Alevi hareketi de kendi içindeki düşmanları; yani bugünkü örgütleri ve onların çürümüş bürokratlarını ve dar görüşlülüklerini yenmeden; onlara karşı açık bir savaş açmadan, Karşısındaki düşmanları yenemez ve bunun için başka demokratik hareketlerle birleşemez
25 Mayıs 2014 Pazar
Yazıları e-posta ile otomatik olarak almak isterseniz şu adrese boş bir e-mail yollayınız.
Twitter:
Bloglar:
Kitapları İndirmek İçin:
Videolar:



Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...