22 Nisan 2014 Salı

Irkçılık, Milliyetçilik, Apartheit ve 1 Mayıs

Irkçılık da, Milliyetçilik de; "Irklar" da Milletler de modern toplumun, yani kapitalizmin bir ürünüdürler. Tarihte milletler ve ırklar yoktur, çünkü milliyetçiler ve ırkçılar yoktur.
Sanılanın aksine milletler olduğu için milliyetçiler değil, milliyetçiler olduğu için milletler vardır. Aynı şekilde ırklar olduğu için ırkçılar değil; ırkçılar olduğu için "ırklar" vardır. Bu anlamda, her ikisi de, Benedict Anderson’un deyişiyle "hayali cemaat"dirler.
Ama sadece onlar mı öyledir? Bütün dinler de öyledir. Müslümanlık olduğu için Müslümanlar değil; Müslümanlar olduğu için bir İslam cemaati veya İslamiyet olur örneğin. Yani milletler ve “ırklar”, sınıflar gibi; insanların kabullerinden bağımsız toplumsal varoluşlar değil; dinler gibi, gönüllü veya zorla kabullere bağlı varoluşlardır.
Irkçılık da Milliyetçilik de sermayenin, kendi iç mantığının zorunlu bir sonucu değildirler.

Ne ırkçı ne de milliyetçi olmayan ve ulusal devletlere dayanmayan bir kapitalizm, teorik olarak mümkündür. Çünkü kapitalizmin temelinde bulunan işgücü denen metaın, ırkı, milliyeti, dini, dili, cinsi, inancı vs. onun kullanım değeri, yani artı değer üretme özelliği üzerinde en küçük bir etkide bulunmaz.
Irkçılık da milliyetçilik de, sermayenin iç mantığının değil ama gerçek tarihsel hareketinin ürünüdürler.
Özelilikle sanayi devrimi sonrasındaki milliyetçilik ve milletler, kapitalizm öncesinin iş bölümü farklılıklarını derinleştiren genel kastlaşma eğilimine ve bunun sonuçlarına karşı, modern geniş yeniden üretimi sürdürmek için ortaya çıkan bir “çözüm”dür.
Irkçılık da yine sermayenin tarihsel hareketinin, kapitalist olmayan bir çevrede yayılışına bağlıdır ve sömürgeciliğin ideolojik ve siyasi ifadesi olarak ortaya çıkmıştır.
İkisi de birer baskı biçimidirler. Ama bu baskıyı farklı varsayım ve biçimlerde gerekçelendirip uygularlar. Her ikisi de insanların temel haklarının inkârıdırlar. Aydınlanma’nın devrimciliği, kozmopolitizmi ve hümanizmi karşısında her ikisi de birer karşı devrimdirler.
İnsan Hakları diye bir kavram olmasaydı, ne ulusçuluk olurdu ne de ırkçılık. Her ikisi de bu hakkın inkârı için bir karşı devrimi temsil ederler. İnsanların eşit kabul edilmediği ve hakları gibi bir kavramın olmadığı kapitalizm öncesi çağlarda, ulusçuluk ve ırkçılık da elbette var olamazdı ve yoktu.
Ulusçuluk, Aydınlanma’nın aksine, insanların değil; ulusların eşit değerde; dolayısıyla eşit haklara dayalı bir partner olduğu var sayımına dayanır. İnsanların değil; ulusların hakları vardır. “İnsan hakları” ancak aynı ulustan olanlar için geçerli olur. Ulusların kaderini tayin hakkı ya da ulusal baskıya karşı olmak, sanılanın aksine, ulusçuluğa karşı parolalar veya ilkeler değil; tam da ulusçuluğun ilkeleridir.
Irkçılık ise, diğer "ırk"ların aşağı ve eşit değerde olmadığı; insan sayılamayacağı dolayısıyla insan haklarından yararlanamayacağı ve yararlanmaması gerektiği anlayışına dayanır.
Bu nedenle, Irkçı ve milliyetçi baskının mantığı ve dışlaması birbirine zıt ilkelere göre işler. Irkçılık, ırkçı baskıyı uyguladığını, dışlar. Irkçılık, fiziki, kültürel veya hayali (evet hayali) belli özellikleri bulunmayanları dışlar ve dışlayarak ezer.
Ulusal baskı ise, aksine, dışlamaz, hayali veya gerçek o farkı yok sayar. Çünkü var saydığında, eşit haklı bir partner olduğunu kabul etmesi gerekir kendi mantığı içinde. Çünkü farkın kabul edilmesi, o mantık içinde, farklı bir ulusun, dolayısıyla, tıpkı her insanın temel hakları gibi, her ulusun da temel hakkı olduğu düşünülen, ayrı bir devlet hakkının kabulünü gerektirecektir. Bu nedenle bu hakkı reddetmenin yolu, ayrılıkları reddetmekten, yok saymaktan geçer.
Irkçılık, klasik sömürgeciliğe ve Amerika'daki gibi köleciliğe veya Güney Afrika'daki Apartheita dayandığı biçimlerde fiziksel ve biyolojik özelliklerle tanımlamıştır ırkçı baskının nesnesi olan insanları. Yani insan olarak onları insan haklarından haklardan mahrum edişinin; dolayısıyla insan saymayışının gerekçelerini fiziksel ve biyolojik özelliklerle tanımlar.
 Ancak, sanılanın ve Türkiye’de yaygın kavrayışın aksine, "ırksal" yani fiziki ve biyolojik farklılıklar, ırkçılığın asli bir özelliği değildir; onlar sadece onun somut tarihte aldığı; bu gün de kalıntıları görülen; klasik sömürgeciliğe tekabül eden özgül bir biçimdir.
Irkçılığın onu o yapan niteliği; fiziksel özellikleri ayrım olarak almasında değil; dışlama ve insandan aşağı bir konumda tanımlamasındadır.
Bu nokta çok önemlidir, çünkü günümüzün ırkçılığı, ırkçılığın belli tarihsel koşullardaki bu özgül biçimini, onun özüymüş gibi tanımlayarak, kendi ırkçı özelliğini gizlemektedir. Yani Irkçılığı sadece biyolojik ve fiziki özelliklere göre var olan bir şeymiş gibi tanımlamanın kendisi bizzat bunlara dayanmayan, daha “çağdaş” ırkçılığın bir özelliğidir.
Dünyadaki en gelişmiş ve en modern ırkçılık bize bunun nasıl olduğunun en çarpıcı örneğini sunar. “İnsanın anatomisi maymunun anatomisinin anahtarıdır” derler; yani olgular ancak en gelişmiş ve saf biçimlerinde özlerini sergilerler. Irkçılığın zorunlu koşulunun biyolojik ya da kültürel özellikler olmadığının en klasik örneği; onun en gelişmiş ve yok edici biçiminde, Nazilerin Yahudilere karşı geliştirdiği ırkçılıkta görülebilir.
Yüzlerce yıldır bir arada yaşadıkları Orta Avrupa halklarından, hiç bir fiziksel ayrılıkları olmayan Orta Avrupa Yahudileri, kendilerini ortaçağın gettosundan kurtaran burjuva devrimleri ve dönüşümleri nedeniyle, gönüllü bir asimilasyon süreci içinde de bulunuyorlardı.
Örneğin çoğu aynı zamanda iyi bir Alman milliyetçisiydi. Çoğunluk kendini, Yahudi inançlı Alman olarak tanımlıyordu. Önemli bir kesimi, Yahudi inançlarını uygulamıyor ve bilinçli bir unutma ve entegrasyon süreci içinde bulunuyordu. (Hatta bütün önemli Marksistler: Marks, Lüksemburg, Bebel, Kautsky, Troçki, Benjamin, vs. hepsi bu kesimden çıkmıştır.) Bu bakımdan, bulundukları toplum ile sadece biyolojik ve fiziksel değil; kültürel, hatta dinsel bir farklılıkları bile yoktu. Hiçbir fiziki veya kültürel veya manevi bir ayrımın bulunmadığı bu durumda bu insanlar nasıl ırkçı bir ayrıma uğratılamaz gibi görünüyordu.
Fiziki ya da kültürel bir işaretin bulunmadığı bu koşulda bile ırkçılık var olabilmiş; bu işareti bizzat kendisi yaratıp taşıma zorunluluğunu getirmiştir. Yahudiler, sarı altı köşeli yıldız taşımak zorunda bırakılmış ve modern zamanların en büyük katliamlarından birine uğratılmıştır.
Bu örneğin de gösterdiği gibi, fiziksel ya da kültürel ayrılıklar değildir ırkçılığın özü. Irkçılığın özü; hayali veya gerçek bir özelliğe göre dışlayarak haklardan mahkûm etmededir. (Bunu aklımıza iyice yazalım. Türkiye’nin de nasıl ırkçı bir cumhuriyet olduğunu iyi kavrayabilmek için.)
Bu farkın anlaşılması ve ırkçılığın özünün "ırk"lara dayanmadığı çok önemlidir ve günümüzün dünyasındaki gelişmeleri anlayabilmek için olduğu kadar, sosyalist bir program geliştirebilmek için de temel bir koşuldur.
Buna karşılık milliyetçilik ise, kimi özellikleri yok sayarak, fiiliyatta var olan bir ayrılığı inkâr ederek ulusal baskıyı oluşturur.
Milliyetçiliğin özü de, tıpkı ırkçılık gibi, sanılanın aksine, belli bir dil, kültür ya da etniye dayanmak değildir. Tıpkı ırkçılık gibi bunlar da şu veya bu biçimde uydurulur.
En gelişmiş ırkçılık olan Nazi ırkçılığı bize nasıl ırkçılığın özünü gösterirse; en gelişmiş; geçmişin çarpıtıcı etkilerinden en azade ulusçuluk olan Amerikan ulusu ve ulusçuluğu da bir bakıma ulusun ve ulusçuluğun özünü gösterir.
Ulusun ve ulusçuluğun özünün dil, kültür, tarih ya da etni vs. olmadığı da, ilk ortaya çıktığı ve her hangi bir kapitalizm öncesi şekillenmenin çarpıtıcı etkilerine maruz kalmadığı en gelişmiş ve saf biçiminde; aynı zamandaki en ideal biçiminde, ABD'de, yeryüzünün bu ilk ulusunda, çok açık görülür.
Ne etni, ne dil, ne de kültürdür bu ulusu belirleyen. Eğer öyle olsaydı, aynı, dinden, dilden, kültürden ve tarihten geldikleri Amerikalılar, İngiltere’ye karşı savaşıp ayrı bir ulus olarak ortaya çıkmazlar; çıkamazlardı. Amerikan ulusu ve ulusçuluğu böyle hiçbir gönderme içermez bu nedenle. Dünyanın en eski ulusu tarihsiz bir ulustur. Sonra gelenler de tarihsizdir ama onlar tarihleri olduğu iddiasındadırlar. Amerikan ulusunun böyle bir iddiaya bile ihtiyacı yoktur.
Ulus bütünüyle hukuki bir tanıma dayanmaktadır. Yani bu günün deyimiyle "Anayasal Vatandaşlık" gibidir.
Bu sistemde, ortak dil, politik bir anlam değil, çoğunluğun konuştuğu ya da kabul ettiği bir dil olarak kolaylık sağladığı için; tıpkı dünya ölçüsünde İngilizcenin ortak bir dil olması gibi, teknik bir anlama sahiptir. Amerika ulusunun varlığı ile İngilizce arasında hiç bir bağlantı yoktur. Bu dil Almanca da olabilirdi. Belki yarın İspanyolca da olacaktır; “Hispanik” göçmenler böyle gidip çoğaldıkları takdirde.
Ulusu, dile, etniye, kültüre göre tanımlayan yaklaşım daha sonradan, özellikle Alman ulusçuluğu bağlamında ortaya çıkmış ve yayılmıştır. Nasıl Irkçılığın ilk ilkel biçimi, ırkçılığın biyolojik özelliklere dayandığı yanılsamasına yol açtıysa; ulusçuluğun bu daha sonra ortaya çıkmış ilkel biçimi de ulusçuluğun dil, etni ve kültürle zorunlu bir bağ içinde bulunduğu var sayımına yol açmıştır. Irkçılığın ilkel biçimleri zamansal bir öncelik taşırlar; ulusçuluğun ilkel biçimleri ise zamansal bir sonralık.
Ulusçuluk, her hangi bir kritere göre (örneğin her hangi bir toprak parçasında yaşayıp vergisini vermek gibi bir hukuki bir kriter de olabilir) ulus olarak tanımlananın politik olanla çakışması gerektiğini kabul etmektir.
Kapitalizm öncesi toplum, yani basit meta üretimi, iş bölümü, sınıf bölümü ve kavim bölümünü çakıştırıcı, dolayısıyla kastlaştırıcı, çeşitleyici bir eğilime sahiptir. Yahudiler tüccardır, ya da tüccarlar Yahudileşir Hazarlarda olduğu gibi. Çingeneler müzisyendir, ama Çingene olmayan, belki kökenlerinde şamanlık bulunan abdallar Çingeneleşir. Arnavutlar muhallebici veya ciğercidir. Ermeniler zanaatkârdır vs. vs. Bu gün bile bu kapitalizm öncesinin binlerce yıllık birikmiş eğilimlerinin izleri yaşamaya devam eder. Ama bu kavimlerin ve işlerin donup kastlaşması eğilimi, Akdeniz uygarlık alanında, sürekli alt üstlüklere yol açan kavimler göçleriyle netleşmese de, Himalayalar'ın ardında, pek az kavimler göçüne uğrayan Hindistan'da en açık biçimini alır.
Kapitalizm ise, geniş yeniden üretim biçimi olarak, basit meta üretiminden farklı olarak, özellikle sanayi devriminden sonra, üretileni ve üreticiyi standartlaştırmak bunun için de, dil ve kültürde standartlaşma yapmak zorundaydı. Bunun için elbette zorunlu bir koşul değildi ulusu bir dille vs. tanımlamak. Bunun zorunluluk olmadığını bizzat kapitalizmin modeli ve ideali olan Amerika bize gösterir. Ama ulusu özellikle bir dille tanıyan ulusçuluğun bu yayılışı ve zafer yürüyüşü burjuvazinin karşı devrimciliği kadar bu standartlaşma ihtiyacına ve ulusu dille tanımlamanın kolaylığına ve ikna ediciliğine de dayanıyordu.
Ama bu günkü gelişmişlik düzeyinde artık bu aşılmış bir sorundur kapitalizm için. Çünkü standartlaşma zaten sağlanmıştır. Öte yandan elektroniğin gelişmesi (örneğin Google'da veya akıllı cep telef  onlarında bilmediğiniz bir dilde günlük konuşmaları pek ala yapmak mümkündür) koşulları kökten değiştirmiştir. Globalleşme ve kapitalizmin hızla yayılışı teknik ve ekonomideki gelişmeler, dilsel bir standartlaşma aramayı, hem iktisadi hem de siyasi bakımdan giderek bir engele dönüştürmektedir.
Özellikle modern işgücü göçlerinden çıkan yeni göçmen azınlıklar; Avrupa Topluluğu gibi çoğu dil ve etniye dayanan ulusların bir araya gelmesinden ortaya çıkan yeni Avrupa Ulusu gibi gelişmeler; yine bilgisayarın genelleşmesine bağlı, farklılıklara göre üretimi mümkün kılan yeni üretim teknikleri, zaten artık geri dönülmezcesine standartlaşmış bir dünyada, dil ve kültür çokluğunu mümkün ve gerekli kılmaktadır. Yani dile, kültüre dayanan bir ulus tanımı ve ulusal devlet biçimi, artık giderek bir yük olmaktadır.
Ama sadece dile vs. dayanan uluslar bir engel değil; genel olarak uluslar da engeldir artık.
Post modernizm bu engele karşı hem ulusları; hem de dile dayanan ulusları korumak için son sığınaktır ve bu nedenle aslında gerici bir özelliği vardır. Uluslara karşı bir savaş çağrısı değildir; hatta ulusun bir dille tanımlanmasına karşı bir çağrı ve savaş ilanı bile değildir. Tek bir dilin zorunlu kılınmasına karşı bir itiraz; diğer dillerin de zenginlik olarak görülmesi için bir çağrıdır. Ulusun dille tanımlanmasını bile sorgulamaz; onu diğer dillere de yar açarak esnetmeye çalışır.
Türkiye’deki bütün mücadele aslında bu düzeyde sürmektedir.
Ama sadece dille tanımlanmış uluslar değil; ulusal devletler ve sınırlar da insanlığın var oluşu karşısında bir engeldirler. Ulusların ve ulusal sınırların olduğu bir dünyada ne herhangi bir çevre felâketi engellenebilir ne de bir ABC savaşının insanlığı kökten yok etmesi.
Ama sadece bu kadar değil; ulusal ve ulusal sınırlar artık ırkçı bir baskının aracı olmuşlardır.
Yukarıda ırkçılık farklı olanı dışlayarak; ulusçuluk yok sayarak ezer demiştik. Uluslar ve ulusal sınırlar bugünün globalleşmiş dünyasında dışlayarak; ırkçı bir biçimde dışlamanın ve ırkçılığın aracı haline gelmiştir. Irkçılık en saf biçiminde, yani hiçbir fiziksel ve moral ayrıma gerek duymadan; sadece bir takım kâğıtları (vatandaşlık numaraları; oturma izinleri vs.) olmadığı için insanları dışlayıp ezebilmektedir uluslar ve ulusçuluk sayesinde.
Ama bunu kavrayabilmek için, yeryüzünü bir ülke gibi düşünmeye başlamak ve bunu içselleştirmek gerekir.
Yeryüzünde bugün bir ırkçı Apartheit rejimi vardır. Yeryüzü siyahlar ve beyazlar olarak bölünmüştür. Siyahların beyazların hak ve imkânlarından dışlanması uluslar ve ulusal devletler aracılığıyla gerçekleşmektedir.
ABD, Avrupa, Avustralya ve Japonya dışındaki tüm dünyadaki insanlar; bu dünyadaki insanların hak ve olanaklarından uluslar ve ulusal devletler ile dışlanmaktadırlar. Keza bu yeryüzü siyahlarından bu zengin ülkelere girebilenler de aynı şekilde bir takım kâğıtlara, yani o ulustan olduklarına dair belgelere sahip olmadıkları için her türlü haktan yoksun köleler olabilmektedirler.
Nazi ırkçılığı, birtakım işaretler takarak ırk ayrımcılığını yapıyordu; modern ırkçılık bir takım kâğıtların yokluğuna dayanarak ırk ayrımcılığı yapmaktadır. Siyah artık fiziksel bir renk ayrımının ifadesi değil; bu ırkçı baskıya uğrayışı ifade eden politik bir kavramdır. Japonya’daki milyonlarca İranlı işçi, Japonlardan daha beyazdırlar belki ama siyahtırlar. Türkiye’deki Moldavyalı köleler, Türklerden kat be kat beyazdırlar ama gerçekte siyahtırlar.
Ulusal sınırlar ve vatandaşlıklar, en demokratik, hiçbir dilsel, dinsel, kültürel göndermesi olmayan biçimlerde bile (ki ABD, Avrupa büyük ölçüde böyle sayılabilir.) diğer insanları dışlayarak baskı altına almanın ve haklardan mahrum etmenin; yani ırkçılığın araçlarına dönüşmüşlerdir bugünün dünyasında. Dünya kocaman bir Güney Afrika’dır veya Filistinlileri duvarlar örerek ve dışlayarak ezen İsrail gibi, koca bir İsrail’dir. ABD ve Avrupa’nın sınırları, aslında insanlığın büyük bölümünün kapatıldığı koca Bantustan’ın çevresindeki duvarlardır.
*
Bu bölünmüşlük dünya işçilerinin çaresizliğinin ve sosyalist hareketin çürüyüş ve yok oluşunun temel nedenidir. Yeryüzünün işçileri siyah ve beyaz olarak bölünmüş bulunuyor.
Dünyanın temel sorunu şudur: beyaz işçiler yeryüzünü birleştirip; ulusal devletleri ve sınırları yok edebilirler; ama artık bunu isteyemezler. Siyah işçiler ise, bunu isterler (ve ayaklarıyla oy vererek istiyorlar) ama yapamazlar. Biri yapabilir ama istemez; diğeri ister ama yapamaz.
Beyaz işçiler neden istemez ve isteyemez?
Çünkü bu günün dünyasında, zengin ve fakir uluslar arasındaki fark o kadar büyümüş, "kritik kütleyi" aşmıştır ve fakirler öylesine büyük bir çoğunluk oluşturmaktadır ki, bu yeryüzünün sınırlılığı ile birleşince, zengin ulusların ezilenleri ve işçileri için bile, yeryüzü ölçüsünde eşitlikçi bir düzen istemek; bu gün var olandan maddi bakımdan daha geri bir refah ve tüketim düzeyi istemekle aynı anlama gelir beyaz işçiler için.
Beyaz işçi için, bu günkü refah düzeyini korumanın tek yolu, yoksul ulusları bir rezervatın içine hapsetmek olmaktadır. (Ama onları oraya hapsettiği sürece bu sefer sermaye oralara kaçmakta; aman kaçma diyerek kendisi de kaybetmektedir.)
Yani artık Çin’deki işçi kendisiyle aynı haklara ve imkânlara sahip olmadığı ve onunla birleşemediği sürece, yani ulusal devletler ve sınırlar var oluğu sürece, örneğin Avrupa’da örgütlenmiş sendikalar ve partiler; sadece ulusal devletlerin ve ırkçılığa dönüşmüş ulusçuluğun araçları olurlar. Ulusal sınırların kaldırılması ise beyaz işçilerin zümre çıkarları ve kısa vadeli çıkarlarıyla çelişmektedir.
Böylece bu günün dünyasında, tıpkı Güney Afrika'da olan türden, bir Apartheit, yani ırk ayrımcısı bir sistem ortaya çıkmış bulunuyor. Sanılanın aksine, ırkçılık geleceğin bir tehlikesi değil, bu günün bir realitesidir ve fiilen gerçekleşmiş bulunmaktadır.
Irkçılığı bir tehlike olarak görmek, dünyaya Avrupa merkezli olarak bakmak demektir; ulusçuluğun bu yeni fonksiyonunu görmeden bakmak demektir.
Tekrar edelim, çünkü tekrar öğrenmenin anasıdır. Tekrar edelim çünkü ulusçuluğun ne olduğunu bilmeyen ve bu nedenle de ulusçu dolayısıyla ırkçı kafaların kendilerine karşı savaşa girmesi zordur.
Yazının başında dedik ki, ırkçılığın ayırıcı özelliği, baskı ve sömürüyü dışlama aracılığıyla yapmasıdır. Irk veya kültür gibi özelliklere dayanan ayrımlar, ırkçılığın somut tarihsel biçimleridirler ama özü değildirler. Peki, ırkçılık bu yeni dışlamayı nasıl yapmaktadır? Uluslar ve ulusçuluk aracılığıyla... Siz Avrupalı, Amerikalı değilsiniz, siz Türk vatandaşı değilsiniz, başka ulustansınız denerek insanlığın büyük bir çoğunluğu "Üçüncü Dünya" denen, etrafı çevrili Bantustan'da yaşamaya mahkûm edilmektedir. Böylece ulusçuluk ırkçı ayrımcılığa uğrayanların, dışlananların da dışlandıklarını ve ırkçı bir baskı altında olduklarını anlamalarını da engellemekte; ırkçılığı gizlemekte, hem de onu mümkün kılmaktadır.
Ulusçuluk, zengin ülkeler için, yoksul çoğunluğu kendi dışında tutmanın; yoksulluk içinde yaşamaya mahkûm etmenin, yani ırk ayrımcılığının fiili biçimi olmaktadır. Zengin ulusların bir üyesi değilseniz, koyulduğunuz rezervattan çıkma hakkınız yoktur. Rezervata hapsedilip dışlananlar, politik anlamıyla siyahlar; sanayileşmiş refah toplumları ise beyazlardır.
Ulusçuluk ise bu ırk ayrımcılığının; siyahların o bantustanda, rezervatta yaşamaya zorlanmalarının ideolojik aracı ve uluslar da bunun politik biçimidir.
İşte bu nedenle yıllardır Türkiye’nin sosyalistlerine haydi demokratik görevlerden kaçıyorsunuz; çok işçici ve enternasyonalist olduğunuzu söylüyorsunuz, bu ırkçılığı problematize edin; örneğin Türkiye’de yaşayan bütün Türk vatandaşı olmayan bir köleden farksız işçilere derhal oturma ve çalışma hakları; örneğin altı ay vergi verdikten sonra veya oturduktan sonra da tüm yurttaşlık hakkının verilmesi sloganlarını bayraklarınıza yazın; 1 Mayıs’ı bunu gündemleştirmenin bir aracı yapın; Türklere nasıl ırkçılar olduklarını göstermeyi deneyin diyoruz.
Bun yaptığınızda, bütün 1 Mayıs göstericileri bu bayrakları taşıdığında, bunun için gaz yediğinde, tutuklandığında vs. yenilseniz de; hatta tüm toplum size saldırsa ve küfretse de siz kazanırsınız. Çünkü konuşulmayanı tartıştırmış olursunuz.
Ama böyle yapmadığınızda, siyasi mücadele anlayışınızı kökten değiştirmediğinizde, polisi kovup Taksimi ele geçirseniz; bir zafer kazansanız bile yenilirsiniz.
22 Nisan 2014 Salı
Demir Küçükaydın
Yazıları e-posta ile otomatik olarak almak isterseniz şu adrese boş bir e-mail yollayınız.
Twitter:
Bloglar:
Kitapları İndirmek İçin:
Videolar:

Hiç yorum yok:

Süreyya Erdem’in Ardından - İnanılmaz Rastlantılar ve İki Resmin Hikayesi

Facebook verilerimizi toplayıp Big Data olarak kullanıyor ama en azından dostlarla haberleşme ve onları uzaktan da olsun izleme ve hatır...