8 Şubat 2014 Cumartesi

Öcalan'ın Videoları

Öcalan’ın kaçırılışı ve sonrasındaki resimleri (örneğin Türk bayrağının önünde çekilmiş veya gözleri bağlı resimleri); ifadleri (çeşitli dönemlerde bunlar yayınlandı) ve şimdi de videoları sanki yeni bir şeymiş gibi piyasaya sürülüyor. Öcalan ihanet etmiştir canını kurtarmayşa çalışmıştır mesajı verilmeye çalışılıyor.
Öcalan kaçırıldıktan ve mahkemeye çıkarıldıktan sonra, bu gibi akıl yürütmeleri tek tek ele alıp analiz etmiş; çürütmüş ve Öcalanın yaptıklarının sosyolojik, politik ve stratejik anlamlarını açıklamaya çalışmıştık. O dönemde yazdıklarımız, bugün parlak bir şekilde doğrulanmış bulunuyor.
Şimdi Öcalan’ın videoları vesilesiyle o yazılanları tekrar yayınlıyoruz. Hepsi aynen bugün için de geçerlidir. Aşağıdaki analizler 14 yıl önce yazılmıştı. Öcalan ve PKK bitti denilen zamanlarda.

Bugün, Öcalan videolarının piyasaya sürülmesi vesilesiyle, bugün artık çok önemli olmayan bölümlerini (Örneğin Sovyetlerin konumu ve PKK paralelliklerine ilişkin uzun bölümler vs.) kısaltarak veya çıkararak tekrar yayırlıyoruz.
08 Şubat 2014 Cumartesi

PKK ve Türkiye'de politika

Somut bir politika, somut güçler; onların çıkarlarının ve bu çıkarları gerçekleştirmeye yönelik politikalarına göre yapılabilir. Türkiye'de yıllardır bütün sorunlar "Kürt Sorunu"na kilitlenmiş bulunuyor. Bu sorun çerçevesinde iki temel güç var birbiriyle çatışan: PKK ve Genel Kurmay. Bu iki gücün nitelikleri ve hedefleri hakkında net bir görüş olmadan Türkiye'de veya Kürdistan'da politika yapmak olanaksızdır. Ve bu güçlerin nitelikleri hakkında yanlış bir değerlendirme, kişiyi ya da partileri  objektif olarak hiç de istemediği pozisyonlara itebilir.
PKK'nın bu günkü Türkiye'deki durumu, Sovyetler'in 1989 öncesinin dünyasındaki durumuna benzer. Sovyetler hakkında bir net görüş olmadan o günün dünyasında politika yapmak nasıl olanaksız idiyse ve ona karşı tavırlar son duruşmada bulunulan konumu belirliyor idiyse, bu günün Türkiye'sinde  de PKK hakkında net bir görüş sahibi olmadan politika yapmak olanaksızdır ve ona karşı tavırlar son duruşmada bulunulan konumu belirler.
O zamanlar Sovyetler Birliği'nin niteliği ve onun politikalarının hedefleri ve sonuçları konusundaki görüşler bütün politik tavırları belirlemekteydi. Bu temel güç hakkında şu veya bu görüş otomatikman dünyadaki ve Türkiye'deki çatışmalarda şu veya bu tavır alışa da yol açıyordu. Kimilerinin biz Sovyetlere göre politika belirlemiyorduk demeleri de neticeyi değiştirmiyordu. Onların bu belirlememesi de Sovyetler karşısında ister istemez belli bir politikaya denk düşüyordu. PKK'nın 90'lar Türkiye'sindeki durumu bir bakıma Sovyetlerin 90'lar öncesi dünyadaki durumuna benzemektedir. Tavırlar da aynı metodolojik yanlışlarla maluldürler.
Bu nedenle, Öcalan'ın İmralı'da ortaya koyduğu politikanın ne olduğu ve bu politikayı destekleyen ve uygulayan güçlerin niteliği sorunu Türkiye'de politika yapmak için temel önemde olmaya devam ediyor. Bunun ne olduğu ise son derece ciddi bir analiz çabası gerektiriyor. Şimdi bu politikanın ne olduğunu anlamaya çalışalım.

Yeni Politika'nın Ortaya Atılış Koşulları

Yeni Politika, düşmanın eline esir düşmüş bir önder tarafından, yani Abdullah Öcalan tarafından, idamla yargılandığı bir mahkemedeki ifade ve savunmalarda ifade edilip şekillendirildi. Daha sonra da, Avukatlar aracılığıyla ve devletin resmi göz yummasıyla detaylandırıldı.
Bu politikanın ortaya atılış koşulları, yani idam tehdidi altında, düşmanın eline geçmiş bir politikacı tarafından atılmış olması, ona bütün örgütlerde ve hareketlerde görülebilecek politik değişmelerde karşılaşılan problemlere ek olarak yeni problemler getirmektedir.
En sıradan insan bile haklı olarak şöyle düşünecektir:
"Türk devleti gibi, insan hakları ve demokrasinin zerrece değerinin olmadığı bir ülkede bu koşullarda şekillendirilen ve kamu oyuna duyurulan bir politika ne ölçüde Kürt ulusal hareketinin çıkarları kaygısıyla şekillendirilmiş olabilir? Aksine Türk Devleti buna izin verdiğine göre bu politika, Türk devletinin yıllardır bir savaş yürüttüğü Kürt Ulusal Hareketi'nin değil, Türk devletinin çıkarlarına uygun bir politikadır. Öcalan'ın Türk devletiyle bir pazarlık içinde canını kurtarmasına yönelik bir politikadır.
Dolayısıyla ortada, politika düzeyinde tartışılması gerekmeyen, bir kişinin zaafları düzeyinde tartışılması gereken, psikolojik ve ahlaki düzeyde tartışılması gereken bir sorun vardır. Ortada Kürt hareketinin yeni politikası değil, Türk devletinin eskiden beri sürdürdüğü politika vardır ve Türk devleti şimdi bu politikasını, eline geçirdiği liderin ağzından, o liderin etki ve prestijine dayanarak bütün Kürt hareketine kabul ettirmektedir. Abdullah Öcalan, artık Kürt Ulusal Hareketi'nin bir önderi değil, Türk devletinin basit bir oyuncağı ve ajanıdır. İşi bittiğinde de muhtemelen işi bitirilecek bir araç."
Ama bu ihanet ve çöküş iddiası sadece soldan gelmiyor.
Özellikle eskiden beri Öcalan ve PKK'nın politikasına muhalif olmuş Kürt milliyetçileri tarafından sürekli ifade edilmektedir. Bunlardan en bilineni de, Öcalan'ın ilk başlarda avukatlığını yapan Ahmet Zeki Okçuoğlu'nun yazıp söyledikleridir. İnternetteki tartışma forumlarında böyle yüzlerce akıl yürütme ve argüman bulmak mümkündür.
Kürtlerin moralini bozmak isteyen ve Kürt varlığını inkara yeminli Türkler de (örneğin E. Çölaşan) Öcalan'ın çözüldüğünden, kendi canını kurtarmak için, Kürtlerin mücadelesini sattığından, ihanet ettiğinden söz ediyorlar.
Kürt Ulusal hareketini en tavizsiz biçimde desteklemiş kişiler bile (Haluk Gerger, İsmail Beşikçi) Öcalan'ın ifade ettiği çizgiye ya karşı çıkıyorlar ya da belli bir mesafe koymak gereğini hissediyorlar veya en azından Kürtlerin mücadelesinin düşmanları tarafından kullanılmaması için susmayı tercih ediyorlar.
PKK'nın politikalarını destekçisi veya PKK'nın militanları bile Öcalan'ın ihanetinden söz edenlere karşı, güçlü argümanlarla değil, imanla ya da küfürle ya da "siz ne yaptınız" gibi argümanlarla karşı çıkmaktan başka bir davranış gösteremiyorlar ya da tamamen susarak böyle bir eleştiri yokmuş, insanların kafalarında bu tür sorular yokmuş gibi davranıyorlar. Bu semptomlar, "ihanet" görüşüne katılmayanların bile, kendilerini güçlü ve sağlam hissetmediklerinin bir göstergesi olarak kabul edilebilir.

Psikolojik ve Ahlaki Açıklamalar

Politika Değişikliğini, "ihanet" olarak görenler bunu politik olarak tartışmamakta dolayısıyla onu Öcalan'ın kişiliği, psikolojisi veya ahlakına ilişkin bir tartışmaya dönüştürerek tartışmaktadırlar. Bu olanağı onlara sunan elbette politika değişikliğinin ortaya atıldığı koşullardır. Politikayı politik olarak tartışmaya girmeyenler bir kaç alt gruba ayrılmaktadırlar
1) İlk grupta, Öcalan'ı insan olarak savunmak ama bu politika değişikliğini reddetmek isteyenler anılabilir. Bunlar değişikliği, psikolojik ya da ahlaki değil kimyasal nedenlerle açıklamaktadırlar.  Yani Öcalan, bu gün tekniğin çok geliştiği bir dünyada, ilaçlarla, modern psikolojik çökertme teknikleriyle iradesiz kılınmıştır. Bundan dolayı suçlanamaz, artık devreye başka faktörler girmiştir. Bunlar da bir ihanet olduğunu düşünmektedirler ama bunu Öcalan'ın zayıflığı ya da başka saplantılarıyla değil, kimyasal araçlarla izah etmektedirler. Yani bu ilaçların etkisiyle Öcalan artık kendi bilincinde olan bir insan değildir, bir bakıma "cezai ehliyeti" yoktur bu yaptıklarından dolayı. İlk başlarda Avukatların açıklamaları da hep bu noktaya ağırlık veriyor, Öcalan'ın yorgun göründüğü, yani iradesi olmadığı iması yapılıyordu. Amaç, söylediklerini Öcalan'dan tenzih etmekti.
(Bu tür bir iddianın, Öcalan'ın etkisizleştirilmesinin ve onun mirasını yönetme hakkını ele geçirmenin bir aracı olarak kullanılabileceği üzerinde pek durulmuş değil. Bazı polisiye romanlarda, aslında aklı başında kişilerin, örneğin onun mirasına konmak isteyenlerce, cezai ehliyeti olmadığı tarzda gösterildiği, böylece tecrit ve tasfiye edilip vesayetinin ve mirasının ve servetinin bu komployu yapanların eline geçtiği durumlar anlatılır. A. Z. Okçuoğlu'nun ilk dönemde yaptıkları, bilinçli ya da bilinçsiz böyle bir anlama sahiptir. Sanki Öcalan'ın koruyucusu gibi ortaya çıkmaktadır ve korumak istediğinin iradesinin ilaçlarla çökertilmiş olduğunu yani cezai ehliyeti olmadığını ima etmektedir ilk sıralarda. Vasisi olarak o mirası (Kürt Ulusal Hareketini) idare etmenin kendisine düşeceğini düşünüyordu muhtemelen. Düşünmese bile yaptığının nesnel anlamı buydu. Doğrusu, Öcalan, pişmiş bir politikacı olarak bunun erken farkına vardı.)
2) Yeni politikayı politika olarak değil de, psikolojik düzeyde tartışanların en seviyelileri, Öcalan'ın da bir insan olduğu, bütün insanlar gibi, bütün zayıf ve güçlü yönleriyle, korkularıyla hatalar ve unutkanlıklar karmaşası olduğu; bu yüzden canının derdine düşmüş, bu yüzden zayıflık göstermiş olabileceği tarzında bir akıl yürütmektedirler. "Bir halkın önderi olan bir kişinin buna hakkı yoktur ama işte olan budur. Bunda anlaşılmayacak bir yan yoktur." demektedirler
3) Bir kısmı, olayın daha spesifik boyutunu açıklamaya kalkmaktadırlar, bunda direk canını kurtarmaya yönelik bir ihanetten ziyade, ihanet bir saplantıyla izah edilmektedir. Öcalan, kendisi olmadan Kürt hareketinin bir başarı elde edemeyeceği, yaşayamayacağı gibi bir saplantı içinde olduğundan, kendisinin yaşamasını her şeyden önemli görmekte, bütün iyi niyetine rağmen, kendisine ilişkin bu saplantısı yüzünden nesnel bir ihanet durumuna düşmüş bulunmaktadır. Örneğin Okçuoğlu'nda böyle bir versiyon da bulunmaktadır.
4) Psikoloji ve karakter boyutunda Öcalan'ın politika değişikliğini kendini kurtarmak için yaptığı, dolayısıyla ortada politik olarak tartışılacak bir sorun olmadığı yönündeki görüşü güçlendiren başka argümanlar da getirilebilir. Hemen öyle akla geliveren bir kaçını söyle sıralayabiliriz:
a) Örneğin genç insanlara göre yaşlı insanların canının kıymetli olması gibi, önder konumundaki kişiler, yaptıkları işle, yürüttükleri politikayla daima biraz "mesleki deformasyon" denebilecek bir yabancılaşma içinde bulunurlar. İnançtan ziyade akılla hareket ettiklerinden, önderlerin genellikle kendilerine inanan taraftarlardan, inancın onların yaşamında daha az yeri olduğu için, daha az dirençli oldukları düşünülebilir. Bu bakımdan veriler Öcalan'ın aleyhinedir.
b) Dayanıklı olamayacağına dair çok baş vurulan ve oldukça rasyonel gelen diğer bir argüman da, kendisinin hiç bir zaman gerillalık yapmamış oluşu; zorluklara karşı direncinin denenmemişliğidir. Sık sık söylendiği ve kendisinin de defalarca belirttiği gibi, kendisi hiç de dağlarda gerillalık falan yapmamıştır. Çok uzun yıllardır Şam'da veya Bekaa'da, her sıradan ölümlünün arzulayabileceği bir hayat sürdürmüştür. Çalışmamaktadır, yaptığı iş, kendisini gerçekleştirdiği yabancılaşmamış emekten oluşan politikadır. Esas olarak bir kaç suikast girişimi bir yana bırakılırsa, dağdaki gerillalara veya şehirdeki PKK militanlarına göre tehlikesiz bir yaşam sürdürmüştür. Taraftarlarının sevgi ve onurlandırmasıyla sürekli manevi bir doyum içinde bir hayat sürdürmektedir yıllardır. Bütün bunlar, onun canının kıymetli olacağı, dolayısıyla "ihanet" edebileceği yönünde bir kanıt olabilir ve zaten bir çok muhalifi ve özel savaşın psikolojik görevlileri tarafından benzer görüşler sık sık ifade de ediliyor.
c) Öcalan'ın kendi muhaliflerine karşı çok sert ve acımasız olduğu sık sık söylenmektedir. Genellikle sertliğin, kendine güvensizliğin bir yansıması olduğu, aşırı sekter ve sert tiplerin genellikle daha az dirençli olduğu genel bir eğilimdir. Bu da Öcalan'ın direnme gösteremeyeceğine bir kanıt olarak getirilebilir
d) Ayrıca şu da getirilebilir: Öcalan bir çok konuşmasında, "ben Korkak bir insanım, ben Deniz'ler, Mahir'ler gibi bir kahraman değilim" anlamında sözler eder. Bu konuşmalar acaba, ilerde düşülebilecek şimdiki gibi bir durumda gösterilecek tavrı rasyonalize etmek için önceden söylenmiş olmasın?
Bu ve benzeri daha bir çok örnek getirilebilir. Hemen her şey, Öcalan'ın düşmanın elinde esirken onun baskılarına karşı bir direniş gösteremeyeceği, teslim olacağı, ihanet edeceği yolundaki görüşleri güçlendiriyor.
5) Bir de Öcalan'ın çözülüşünü, kimyasal, insani ya da psikolojik değil, daha ziyade ahlaki bir boyutla açıklayanlar bulunmaktadır. Bunlara göre, Öcalan Ahlaki olarak zaten çökkün bir kişidir. Haremi vardır, her türlü komplonun başıdır vs. vs.. Adeta yeryüzünde yaşayan bir şeytandır. Dolayısıyla bu gibi ahlaki bakımdan düşkün kişilerden bir direnç beklemek anlamsızdır, çökmesi gayet normaldir.
6) Son kategoride ise, Öcalan'ın başından beri Türk veya Amerikan gizli servislerin ajanı olarak, yükselen Kürt hareketini kontrol altına almak için görevli olduğu, ortada yeni ve değişen bir durum olmadığını iddia edenler bulunmaktadır. Bütün komplo teorilerinde olduğu gibi her şey birbiriyle son derece tutarlı biçimde açıklanmakta, her olay yerli yerine konmaktadır.
(Biz bu teorinin taraftarlarına Focault'un Sarkacı'nı tavsiye ederiz. O kitabı okuduktan sonra, Öcalan'ın aslında binlerce yıldır süregelen daha büyük bir komplonun bir aracı olduğunu göreceklerdir. Katarlar, Kabalacılar, Masonlar vs. hepsi bu büyük komplonun bir parçasıdır. Bunlar doğru bir iz üzerindedirler sadece fazla Kürdistan merkezli düşünüp, dünya çapındaki binlerce yıldır süregelen komployu görememektedirler. Komplonun muazzam büyüklüğünün farkında değildirler. Ancak yakında bu eksiklikleri de giderip bizim karşımıza daha gelişmiş ve büyük bir teoriyle çıkacaklarını düşünüyoruz.)
Bütün bu kategorilere yenileri de eklenebilir. Sonuç değişmez. Hepsinin ortak özelliği bir politikayı politika olarak tartışmamaları; onu ifade eden kişinin içinde bulunduğu koşullardan hareketle ifade eden kişinin tartışmasına çevirmeleridir. Ve ilk bakışta gerçekten çok haklı gibidirler.
Herkes ondan savunmasında Türk devletini mahkum edecek bir savunma beklerken, o kendisine iyi muamele edildiğinden söz etti; faşist eğilimli oldukları için seçilmiş "şehit Aileleri"nden özür diledi. Yaşaması halinde savaşı bitireceğini söyledi. Her şey tartışılmaya bile değmeyecek kadar açık. Bu adam canını kurtarmak için ihanet etmiş bulunuyor. Bunu görmemek için kör olmak gerekir. Ortada tartışacak bir şey yok.
Ancak bazı teoriler, doğru olamayacak kadar açık ve mantıklıdırlar. Tıpkı güneşin doğuşu ve batışı gibi. Her şey çok açıktır. Güneş her sabah doğar, yükselir, göğü bir baştan bir başa kat eder ve akşam da diğer taraftan batar. Çok açık ki, güneş dünyanın etrafında dönmektedir.
Ama bu gün biliyoruz ki, güneş dünyanın değil de, dünya güneşin etrafında dönüyormuş. Demek ki, öz ve görünüm her zaman özdeş olmuyor. Çok açık gibi görünen olaylara ise, belli bir kuşkuyla, "acaba gerçekten öyle mi?" diye bakmak gerekiyor. Biliyoruz ki, tarihteki en büyük yanlışlar, doğruluğundan şüphe etmediklerimiz, dolayısıyla doğruluğunu sınamadıklarımızdır.
Bu yazıda bunu yapmayı; arı kovanına bir çomak sokmayı deneyelim. Acaba gerçekten öyle mi? Sorusunu soralım.
Bunun için, yukarıda kısaca değinilen görüşlerin doğru olduğu, Öcalan'ın ister ilaçlar, ister kariyerizmi veya ihtiraslarının, ister büyük bir komplonun parçası olarak ihanet ettiği iddiasının doğru olduğu var sayımından hareket ederek, sorunu ihanet düzeyinde tartışmanın çıkmaz ve çelişkilerini göstermeyi deneyeceğiz.

Bireysel İhanetten Kollektif İhanete

Bu "ihanet"in ilginç bir özelliği var. İhanet, bildiğimiz kadarıyla saf değiştirmek, karşı tarafa geçmek demektir. Öcalan'ın "ihanet"inde ilginç bir olguyla karşı karşıya kalıyoruz. Öcalan "ihanet" etmeden önce, Öcalan'ın ve PKK'nın politikasına karşı olanlar aynı şeklide karşı olmaya devam ediyorlar, eski destekçiler de desteklemeye. Ortadaki politika değişikliğinin çapı ve bunu ortaya koyulduğu şartların yarattığı şüpheler göz önüne getirilirse, taraflar adeta hiç fire vermeden, ihmal edilecek küçüklükteki firelerle, aynen varlıklarını ve birbirleri karşısındaki konumlarını sürdürüyorlar. Elbet her iki tarafta da, bütün önemli politika değişikliklerinde olduğunda olabilecek türden, istisnalar var. Ancak bunlar belli bir toplumsal gücü yansıtmayan, daha ziyade kişisel düzeyde tavırlar. Belli politik eğilimleri yansıtanlarınki ise kolaylıkla açıklanabilecek bir durumda.
Öcalan'ın İmralı'da geliştirdiği çizgiyi, PKK Başkanlık Konseyi ve PKK adını bile anmaya değmeyecek ölçüde fire vermeden izliyor. Bunu gönüllü olarak yapıyor. Çünkü Öcalan, düşmanın elinde esirdir; örgütü üzerinde hiç bir kontrol ve yaptırım mekanizması yoktur. Örgütüyle ve kendisini destekleyen Kürt kitlesiyle tek bağı, Avukatları aracılığıyla yolladığı görüşlerden oluşmaktadır. İşin ilginci, Öcalan yakalandığında, hareketin dışarıdaki merkezi olan Başkanlık Konseyi, Öcalan esir olarak bulunduğu sürece, söylediği hiç bir şeyin kendilerini bağlamayacağını da açıkça ifade etmişti. Daha sonra, üzerlerinde Öcalan'ın fiziki, örgütsel, idari hiç bir yaptırımının olamayacağı bir durumda, bu söylediklerinden geri adım attılar ve o zamandan beri Öcalan'ın direktifleri doğrultusunda hareket ediyorlar. Aynı durum PKK'yı destekleyen ana Kürt kitlesi için de geçerlidir.
HADEP de PKK başkanlık Konseyinden bile önce Öcalan'ın çizgisini desteklediğini belirtmiş bulunuyor. Veriler HADEP'e verdikleri oylarla Kürdistan'ın sınırlarını çizen Kürt kitlesinin de Öcalan'ı desteklediği yolunda. Örneğin geçenlerde Öküz dergisinde ilginç bir gerçekten yaşanmış öykü vardı. Diyarbakır'a Yılmaz Güney'in Yol fimi geliyor. Filmin başında İmralı Cezaevi görülünce, sinemadakilerin hepsi alkışlamaya başlıyor orada şimdi bulunan Öcalan'a sempatilerini belirtmek için.
Keza, Öcalan'ın avukatlarının çeşitli şehirlerde Kürtlerle yaptıkları toplantıları anlatan bir röportajda, Avukatların İstanbul'daki tartışmaların ve eleştirilerin etkisi altında, bu tür ihanete ilişkin eleştirilere ne cevaplar verecekleri yolunda hazırlandıkları, ama toplantılarda kimsenin böyle bir sorunu olmadığı, gelenlerin bu politikaların başarısı için neler yapmak gerektiği üzerinde yoğunlaştıkları ve Avukatların bu anlamda beklemedikleri bir sürprizle karşılaştıkları ifade ediliyordu.
Zaten bütün duyumlar, Öcalan'ın çizgisinin esas olarak PKK ve HADEP sempatizan ve taraftarları tarafından desteklendiği yönünde. Hatta ihanet teorisinin taraftarları bile bunu açık veya zımnen itiraf ediyorlar. Yani en büyük iki Kürt örgütü, eskisi gibi Öcalan'ın çizgisini gönüllü olarak benimsemiş bulunuyor.
Böyle bir durum, ortaya çok ciddi sorular getirmektedir. Kimileri bu sorunları görmezden gelerek esip gürlemeye devam ediyor. Bunun sosyolojik olarak ortaya çıkardığı sorunların farkında olanlar ise, sorunu kolaycı bir açıklamaya kayıyorlar. Şimdi biraz bunlara bakalım.
Nedir ortadaki ciddi sorun?
Böyle bir durumda, eski çizgiyi destekleyen bütün güçler, bugün ihanet denen yeni çizgiyi desteklemeye devam ediyorlarsa o zaman "kollektif bir ihanet"ten söz etmek gerekir. "Kürt ulusal hareketi kendisine ihanet etmektedir" demek gerekir. Ama milyonlarca insanın toplu bir ihaneti söz konusuysa, artık ortada ahlaki kategorilerle ele alınamayacak,  "ihanet" denemeyecek, sosyolojik olarak ele alınması gereken bir değişim var demektir. Kürt Ulusal Hareketi'nin esas kütlesinin toplumsal konum ve çıkar ve hedeflerindeki değişimi, bunun nedenlerini ve görünüm biçimlerini ele almak gerekmektedir. Bunu ihanet çizgisinden söz edenlerin çok daha ciddiyetle yapması gerekmektedir, çünkü onlar, bu "kollektif ihanet" içindeki kitleyi kazanmak hedefindedirler. Ciddi bir politikacı, her an toplumsal güçlerin konum ve çıkar ve hedeflerindeki, bunların ifadelerindeki değişiklikleri ciddiyetle izlemelidir. Ortada çok ciddi bir durum vardır, Kürt kitlesinin konum ve çıkarlarında çok önemli bir değişiklik gerçekleşmiş olmalıdır ki şimdi Öcalan'ın ihanet denen politikasına bu kitle aynen katılmaktadır. İhanet tezinin savunucularının bütün stratejik ve politik görüşlerini gözden geçirmelerini gerektirecek bir değişiklik demektir bu. Nedense Öcalan'ın "ihanet"inden söz edenlerde, bu sosyolojik ve politik boyuta ilişkin bir çaba ya da değerlendirmeye rastlamak olanaksızdır.
Bu özellik, yani ortada kollektif bir ihanetten söz edilmesi gerektiği, otomatikman tartışmayı, Öcalan'ın dayanıp dayanmadığı, ihanet edip etmediği noktasından, sosyolojik ve politik boyuta geçmeye zorlar her ciddi politikacıyı. O noktadan sonra artık, ister can korkusundan, ister başka bir nedenden olsun, ortaya atılmış ve en güçlü örgütler ve milyonlarca Kürt tarafından savunulan bu programın, bir politik çizgi olarak ele alınması gerekir. Buna karşı olabilirsiniz, ama eleştirilerinizi, programatik ve stratejik düzeyde koymanız, onu bir politik çizgi olarak eleştirip başka bir politik çizgi önermeniz gerekir.
Keza, ihanet denebilecek bir çizgiden söz ediyorsanız, o muazzam kitlenin niçin böyle ihanet denen bir çizgiyi benimsediğini sosyolojik olarak ele almanız ve açıklama denemelerinde bulunmanız gerekir.
Ne var ki, çizgiyi ihanet ile suçlayanlarda, ne bu çizginin bir politika olarak eleştirisi ne de bu değişikliğin sosyolojik nedenleri üzerine gidildiği görülmemektedir. Onlar, bütün bu soruyu geçiştirmektedirler. Nasıl mı? Kitle'nin ihaneti görmediği, onun henüz ihanet olduğunu anlamadığı ama yakında anlayacağı önermeleriyle. Zaten onların bütün gayretleri de, Öcalan'ın hayranlığı ile gözlerinin bağlandığını ve bu nedenle Öcalan'ın yeni çizgisini izlediğini düşündükleri Kürtlere bu gerçeği açıklamaya yönelik oluyor. Bunun için yaptıkları da, Öcalan'ın ne kadar yaramaz bir adam olduğuna veya PKK'nın ne kadar berbat bir örgüt olduğuna dair iddiaları tekrarlamak. Yani, eskiden beri yaptıklarına devam etmek.
Ancak, yığının kandırılmışlığı ve ihaneti şimdilik göremediği argümanı, sorunu sosyolojik ve politik boyutuyla tartışmaktan kaçmayı sağlıyor ama aslında kaçtığı soru onun karşısına tekrar çıkıyor?
Niçin bazıları Öcalan'ın ihanetini görebiliyor da, niçin bazıları göremiyor? Niçin eskiden beri PKK'yı destekleyenlerin büyük çoğunluğu ortadaki ihaneti göremiyor da, niçin eskiden beri PKK ve Öcalan'ın düşmanı ve muhalifi olanlar ortadaki ihaneti görebiliyor? Politik konumlar ile, ihaneti görüp görememeler arasında böylesine büyük bir ilişki olunca, aynı soru, yani niçin, o PKK'yı ve HADEP'i destekleyen Kürt kitlesinin İhanet'e ortak olduğu ve bizi sosyolojik ve politik bir tavır almaya zorlayan soru, sadece biçim değiştirmiş olarak, PKK'yı ve HADEP'i destekleyen Kürt kitlesinin niçin İhanet'i göremediği sorusu biçiminde var olmaya, hem de çok daha güçlü olarak, devam ediyor.
Bunun bir diğer cevabı, bu kitlenin bu ihaneti göremediği değil, görmek istemediği olur. Bu da sorunu ortadan kaldırmaz. Niçin diğerleri görmek istiyor da, niçin bunlar görmek istemiyor. Ortada milyonlarca insanın ve bu insanların eğilimlerini dile getiren en güçlü iki örgütün bir tavrı söz konusu ise, İhanete ortak olma, görmeme veya görmek istememe, ihanet gibi ahlaki bir kavramla değil, sosyolojik ve politik kavramlarla ele alınmak zorundadır. Yani bu "hainler"in hedefleri ve bu hedeflere ulaşmak için dayanmayı planladıkları güçler ve mücadele biçimleri nelerdir? Buna karşılık, eleştirmenlerinki nelerdir? Nedense eleştirmenlerde bu düzeyde seviyeli ve kaliteli bir tartışma bulmak mümkün değil.

Liderlik kalitesi ve Güçlerin Eğilimleri

Böyle kollektif bir ihanet, veya ihaneti görmeme ve görmek istememe, önder ve önderin temsilcisi olduğu toplumsal güçler ilişkisi bağlamında ele alındığında, sorun ayakları üzerine koyulduğunda ortaya ne çıkar?
Önderler, temsilcisi oldukları güçlerin eğilimlerini önceden sezip, onu bilinçli bir şekilde ifade edip uygulamaya geçirenlerdir. Eğer bir önder, temsilcisi olduğu güçlerin eğilimlerine ters düşerse, (bu ters düşme önderin ya da dayandığı güçlerin konumlarındaki değişmeler nedeniyle olabilir), etkisini ve prestijini yitirir; önder ve güçler arasında bir kopuş, bir kırılma olur. Böyle bir şey olmadığına göre, ve ihanet iddialarının dediğini doğru kabul edip, ortada ihanet denecek kadar farklı bir çizginin bulunduğunu var saysak bile, Öcalan'ın yaptığı, önderi olduğu gücün eğilimlerini önceden sezip onlara bilinçli bir ifade vermektir. Yani Öcalan, ihanet ettiği için, PKK'yı ve HADEP'i destekleyen Kürt kitlesi de ihanet içinde değildir, O kitle ihanet ettiği için, o kitlenin eğilimlerini en iyi görüp ifade eden lideri de ihanet etmektedir. Ve bu ihanetiyle liderlik niteliklerini, yani, önderi olduğu toplumsal güçlerin eğilimlerini önceden sezme ve onlara bilinçli bir ifade verme yeteneğini,  kanıtlamaktadır.
Bu durumda tekrar başa dönmüş oluruz. Ortada Öcalan'ın ihaneti değil, eğer bir "ihanet"ten söz edilecekse; Kürt Ulusal Hareketinin esas kitlesinin ve en büyük örgütünün bir ihaneti söz konusudur; Öcalan'ın yaptığı sadece bu "ihanet"ten sonra da o güçlere önder olmaya devam etmektir. Yani onların eğilimlerini ifade etmektir o bu ihanete bilinçli bir ifade vermektedir bütün gerçek önderler gibi.
Elbette böyle milyonlarca kişiyi kapsayan değişiklikler "ihanet" düzeyinde tartışılamayacağından; o "ihanet" denen politikaya yol açan toplumsal eğilimleri ve o politikayı tartışmak gerekir.
Eğer Öcalan'ın ifade ettiği politika, bir kişinin politikası olarak kalsaydı, bir ihanetten söz edilebilirdi belki, ama ortada en büyük iki Kürt örgütünün savunduğu ve başarısı için güçlerini seferber ettiği bir politika var. Düne kadar PKK ve Öcalan düşmanlığı yapanlar mı tek uyanık ve iyi niyetli? Yıllardır en dinamik Kürt örgütlerinin gerillalığını, yöneticiliğini, militanlığını, sempatizanlığını yapanların, PKK ve Öcalan düşmanlarından daha az uyanık ve iyi niyetli olduklarını düşünmemiz için bir neden yok.
Ciddi politika yapmak isteyenler bu politikaları tartışır. Bu politikalar nelerdir? Hedefleri nedir? Hangi güçlere dayanmayı hedeflemektedir. Ne gibi örgüt ve mücadele biçimleriyle başarıya ulaşmayı planlamaktadır? Sorular bunlardır.
O halde, tartışmayı doğru kulvara çekelim. Bırakalım Apo ihanet mi ediyor, korkudan Kürt hareketini sattı mı gibi, son derece sübjektif yaklaşımları bir yana. Objektif olarak düne kadar Kürt Ulusal Hareketini desteklemeye devam eden kitlenin bugün de desteklemeye devam ettiği bu yeni politikanın ne olduğu ve doğru olup olmadığı tartışılmalıdır. Bu politikanın doğru olup olmadığını tartışabilmek için, bu politikanın ne olduğunu belirlemek gerekiyor. Ama bu politikanın ortaya atıldığı özel koşullar nedeniyle, politikanın özüne varabilmek için, onun ifade edildiği, taktik, diplomatik, ideolojik biçimlerden de soyutlamak gerekiyor. Bundan sonraki bölümlerde bunu deneyelim.

Karşılıklı Kullanma

İhanet teorisi, politikanın ifade ediliş biçimi ve koşulları bakımından da bütün olguları kapsayıcı ve açıklayıcı olamaz. Yine aynı mantığı izleyerek bunu göstermeye çalışalım. Yani diyelim ki, Öcalan şu veya bu nedenle teslim olmuştur ve Türk devletinin her istediğini yapmaya hazırdır.
Ancak bu teslim olan kişi, yani Öcalan, sıradan bir kişi değildir. Dünyadaki en güçlü ve canlı ulusal hareketlerden birinin ana örgütünün kurucusu ve yöneticisi; bu ulusal hareketin önderi, hatta o ulusun bayrağıdır. Kaçırılması, onu Kürt ulusunun bayrağı da yapmıştı. Her Kürt ona yapılanı kendine yapılan olarak algılıyor ve öyle davranıyordu. Öcalan'ın en sert muhalifleri bile böyle davranıyordu.
Böylesine bir prestiji, manevi otoritesi bulunan bir hareketin önderini ve örgütün yöneticisini ele geçiren için, ortaya muazzam bir fırsat çıkar; çünkü o noktada her şey bir tek insanın direncine kilitlenmiş olur. Bu direnç çökertilirse, karşı tarafa altından kalkamayacağı ağır darbeler vurulabilir; toparlanması zaman alacak moral bozucu etkiler sağlanabilir. Türkiye gibi tecrübeli bir devletin bu olanağı kullanmayacağını düşünmek saflık olur.
Bu durumda karşısında teslim olmuş bir Öcalan bulunan T.C. ne yapabilirdi? Elbette bu durumu kendi çıkarları açısından azami sonuçla değerlendirmenin hesabını yapacaktır. Seçenekler bellidir.
Öcalan kaçırıldığında kim vurduya getirilip yok edilebilir, Kürt ulusal hareketi öndersiz ve bayraksız bırakılabilirdi. (Fiziki öldürme)
Bir zamanların Mollaların TUDEH önderine yaptıkları gibi, Televizyona çıkarılarak orada pişmanlık getirmesi sağlanabilir ve böylece manevi olarak öldürülebilirdi.
Türk devleti, muhtemelen bu opsiyonlar üzerine düşünmüştür ama ister kendi içindeki farklı politikaların çatışmaları; ister uzun vadeli çıkarları nedeniyle bu yola girmemiştir. Girmemesinin nedeni Öcalan'ın konumudur. Öcalan'ın maddi veya manevi olarak öldürülmesinin yol açacağı zararların faydalardan çok olacağının görülmesidir. Öcalan'ı maddi veya manevi olarak öldürmek (Kaldı ki, baskı uygulandığı takdirde, böyle bir baskıya pek ala Öcalan direnebilir ve hesap yanlış da çıkabilirdi.):
a) Kürtler ve Türkler arasında kapanmayacak bir düşmanlığın temelini atacağından;
b) Kürt Ulusal Hareketinin, muhtemelen bölünmüş  ve uzun vadede hiç bir güç tarafından kontrol altına alınamadan şiddet yöntemlerine (muhtemelen bu sefer uçak kaçırmalar, Batı'nın şehirlerinde bombalamalar şeklinde) baş vurması adeta kaçınılmaz olduğundan Türk devletinin kendi çıkarları açısından rasyonel ve akılcı olmazdı.
Bu durumda sadece bu nedenlerle bile üçüncü bir alternatif Türk devletinin ve Genel Kurmayının çıkarları bakımından daha akıllıca bir yol olarak ortaya çıkar: Öcalan'ın prestijini ve etkisini Kürtlerin mücadelesini tasfiyede kullanmak. Ama bunun için de Öcalan'ın en azından daha uzunca bir süre Kürt hareketinin önderi olarak kalmasını sağlamak. Öcalan'ın bu tasfiye politikasını uygulayabilmesi için, bunu Kürtler için yaptığı izlenimini vermesini sağlamak. Yani bölünmeyi engelliyerek; (bölünme demek kontrolden çıkma demektir) toptan bir zararsızlaştırmaya ve teslimiyete ulaşmak.
Ancak, Öcalan her ne kadar çok etkili bir liderse de, boşlukta hareket etmez, sözlerinin PKK ve Kürt kitlesi tarafından izlenebilmesi için, ikna edici olması gerekir; aksi takdirde bunlara katılım sağlanamaz ve bölünme kaçınılmaz olur. O halde, kullanmak istediğinize, yani Öcalan'a, bir insiyatif ve hareket alanı sağlamanız gerekir. Ama bunu sağladığınız an, onun da sizi bir şekilde kullanmasını kabul etmişsiniz demektir. Kullanan daima kullanılır, kullanılan da daima kullanır. Yani o andan itibaren, bir uzlaşma söz konusudur.
Hangi nedenle olursa olsun, ortada bir uzlaşma, karşılıklı kullanma söz konusu olduğunda, sorun artık teslimiyet gibi ahlaki ya da psikolojik olarak ve bir kişi boyutunda tartışılamaz; politik olarak; kimin kimi niçin ve nasıl kullandığı; kimin kimi hangi amaçlar için kullandığı noktasından tartışmak gerekir. Daha doğru bir ifadeyle, yapılan uzlaşmanın ne olduğu ve tarafları bu tür bir uzlaşmaya hangi nesnel durumların zorladığı; bu uzlaşmadan tarafların kendi açılarından neyi amaçladıkları gibi sorular ışığında, yani politik olarak ele almak gerekir. O halde bunu yapmayı deneyelim.

Taraflardaki Bölünmeler

Hiç bir politika boşlukta yapılmaz, daima somut güçler ve farklı politikalar arasında bir çatışma vardır. Egemen olan politika hiç bir zaman biricik politika değildir, onun yanı sıra daima başka politikalar ve güçler vardır ve o egemen politika aynı zamanda onlara karşı da bir mücadele yürütmek zorundadır.
 Her ciddi politikacı, karşı tarafın propagandasına değil, o propagandanın ardındaki satır aralarına, nüanslara, karşı taraftaki farklı politikalara ve güçlere dikkat eder ve taktiklerini ona göre ayarlar. Nasıl Türk devleti, gerek Kürt hareketi gerek PKK içinde farklı eğilimleri güçlendirecek arayışlar içinde olduysa, PKK da Türk devleti içinde kendi konumunu güçlendirecek eğilimlere destek verecek arayışlar içinde olmuştur. Ama burada bile gerek Türk Devleti, gerek PKK veya Kürt hareketi birer soyutlamadırlar. Türk devletinin değişmez ve bir tek politikası yoktur; Kürtlerin ve PKK'nın da. Her birinin içinde farklı politikalar vardır; genellikle egemen politika bu farklı güç ve politikaların bir dengesini yansıtır. Farklı politikaların karşı tarafta da paratları bulunur, Yani her iki tarafta da, karşı tarafta güçlenmesi kendisini güçlendirecek politikalar vardır.
Bu mekanizmayla, her iki taraftaki farklı politikalar, karşı tarafın içinde kendi pozisyonlarını güçlendirecek farklı politikalarla zımni ya da açık bir ittifak içinde olurlar. Her dış savaş bir iç savaştır, ama her iç savaşın da dışarıda destekçileri vardır.
Her durumda temel olarak üç farklı eğilimden söz edilebilir. Saldırıp yok etmek isteyenler; yani sonuçlarla mücadele edilerek sorunun ortadan kalkacağını söyleyenler. Sonuçlarla mücadele edilerek hiç yol alınamayacağını, nedenlere inmek gerektiğini söyleyenler. Ve yok edelim ama böyle saldırarak olmaz, akıllı manevralarla bu yapılabilir diyenler.
Kürt sorununda da Türk devletinin içinde de üç eğilim olagelmiştir. Birinci eğilimi Özal ifade ediyordu ya da ikinci Cumhuriyetçiler. Bunlar, Kürtlere belli haklar verilir ve reformlar yapılırsa, Türkiye'nin muazzam bir dinamizm kazanacağını düşünüyorlardı haklı olarak.
Reform politikası, klasik Kürt sorununu bir terör olayı olarak gören anlayışın, Kürdistan'daki ayaklanmalar ve Kürt uyanışının yükselişiyle iflas etmesi ve etkisini yitirmesi sonucunda giderek ağırlık kazanmıştı ama hala çok güçlü değildi ve gücünü arttırmak için karşı tarafın yardımına ihtiyacı vardı. Yani karşı taraf da bu reform politikasına bir cevap verdiği, reform politikasını kendi içindeki rakiplerine karşı güçlendirdiği takdirde belirleyici bir politika haline gelebilirdi.
Özal'ın el altından Ateşkes isteği ve Öcalan'ın buna verdiği olumlu yanıt, bu politikanın zirvesi oldu. Aslında Kürt sorununun belli bir çözüme en çok yaklaştığı nokta buydu. Ancak, her şeylere kadir sanılan Öcalan da kendi içindeki sertlik taraflılarının baskısı altındaydı. Üstüne üstlük, yıllardır dayanılan ideolojik temel de bu güçlerden yanaydı. Bu politika her iki tarafta da, 1993'den sonra tasfiye oldu. Türk tarafında, özel savaş aygıtı, sadece reform taraftarlarını değil, bu savaşın daha akıllıca yöntemlerle yürütülmesini savunanları bile etkisizleştirdi.
Kürt tarafında ise, Semdin Sakık'ta ifadesini bulan muhalefet kısa vadede amacına ulaştı ve bir bakıma, sertlik taraftarları birbirlerini güçlendirdiler. Ancak, PKK içinde uzun vadede, bu çizgi giderek güç kaybetti ve Öcalan'ın esneklik çizgisi ağırlık kazandı.
Böylece her iki tarafta egemen güçler birbirinin paratı olmayan güçlerdi. PKK içinde, bir uzlaşmayı reddetmeyen, Türk devletinin bütünlüğü çerçevesinde, dil ve kültür gibi haklar ve demokratikleşmelerle ilk aşamada yetinen gerisini ilerde demokratik biçimler içinde yürütülecek mücadelelere bırakan Öcalan'ın çizgisi güç kazanırken, Türk devleti içinde, bu çizginin paratı adeta yok duruma geliyor, özel savaş aygıtının imha ve inkar çizgisi egemen çizgi haline dönüşüyordu.
PKK'nın bütün gayretleri ve manevraları, mesajları, Kürt sorununda reformlar isteyecek çizgiyi etkili ve güçlü bir pozisyona getirmeye yönelikti. Bu yönde gelen her sinyali değerlendirip derhal cevap veriyordu. Bütün ateşkesler, programatik değişiklikler bu anlama geliyordu. PKK'nın kendi gücüyle karşı tarafı yok etme, askeri bir yenilgiye uğratma olanağı yoktu. Başarısına giden tek yol, karşı taraftaki inkar ve imha politikasını tecrit etmek olabilirdi ve bütün davranışlar buna yönelikti.
Türk tarafında ise inkar ve imha güçleri, tüm ipleri ele geçirmiş bulunuyorlar ve PKK içinde Öcalan'ın temsil ettiği uzlaşma politikasının tasfiyesini hedefliyorlardı. Bunun için, her şeyden önce, Örgüt içinde tartışmasız bir belirleyiciliği olan Öcalan'ın tasfiyesi gerekiyordu. Bu nedenle Öcalan'a karşı suikastlar yapılıyordu.
Ancak bu suikastlardan Öcalan bir yara almadan çıktıysa bu tesadüflere bağlı değildir büyük ölçüde. Her ne kadar etkilerini yitirmiş olsalar da, akıllıca yöntemlerle tasfiyeciler ve reformlarla çözümcüler vardılar ve ilerde durumlarını güçlendirecek olan muhataplarının tasfiye olmasını istemezlerdi. Öcalan'ın politikası reformcuları olabilecek en iyi şekilde güçlendirmeye yönelikti. Ama diğer yandan, Kürt hareketini akıllıca tasfiye etmek isteyenler için de, Öcalan bir ehveni şer durumundaydı. Kürt hareketinde bir Türk düşmanlığı hiç olmamıştı. Öcalan, pek ala şehirleri, Türk Hava Yollarını bir cehenneme çevirebilecekken bunların hiç birine baş vurmamıştı. Ve nihayet Öcalan en büyük örgütü bir bütün olarak disiplin altında tutabiliyordu. Öcalan'ın ölümü, onlarca ayrı örgütün, suikastların, sabotajların, daha büyük bir terör ortamının kapısını açar, özel savaşın Mafialaşmış kadrolarına daha uzun süre daha egemenliklerini sürdürme olanağı verirdi. Bu nedenlerle, bu güçler de, kendi içlerindeki Mafia ve Özel savaş güçlerine karşı Öcalan'a el altından yardım edip, onun imhasının önüne geçmişlerdir. Yani, her iki tarafta da, karşı tarafta zımni olarak veya fiilen iş birliği yapılan bir güç vardır. Nasıl Öcalan, özel savaşçılara karşı reformistleri, hatta klasik Türk ordusu subaylarını destekleyen; onların konumunu güçlendiren manevralar yapıyorsa, bu güçler de, elbet kendi sınırlı olanakları ölçüsünde benzer destekler sunmuşlardır. Öcalan suikastlerden muhtemelen bu desteklerle kurtulmuştur. Özetle, her iki taraftaki uzlaşma politikacıları uzun süredir birbirleriyle zımni bir iş birliği içinde bulunmaktadırlar.
Susurluk, bir bakıma, klasik Ordu güçlerinin, özel savaş güçlerine karşı, onların etkisini kırmaya yönelik iç mücadelesidir. Benzer mücadeleler elbet, bambaşka bir söylemle, PKK içinde de yaşanmıştır. Bu mücadeleler sonunda, Öcalan'ın uzlaşma  çizgisi tartışmasız egemenlik sağlamış ve Öcalan'ın sağlam taraftarları bütün etkili organlara gelmiştir.
Öcalan politikanın bu dilini çok iyi bilmektedir. İşte yakalandığında Öcalan'ın öldürülmesini engelleyen, bir yandan, onu maddi veya manevi olarak öldürmenin faydadan çok zarar getireceği ama aynı zamanda bu güçler arası çatışmada, akıllı savaşçılarla reformistlerin Öcalan'ın yardımına duydukları ihtiyaçtır. Öcalan'ın öldürülmesi demek, Kürt ve Türkler arasında bir daha kapanması zor bir savaşın çıkması demek olurdu. Ve hızla yükselecek intikam eylemleri, özel savaşçıların konumunu daha da güçlendirirdi. Özel savaşçıların etkisini sınırlamak için bile Öcalan'ın yaşaması gerekiyordu.
Öcalan ele geçtiğinde, onu yok etmek isteyenler ile, canlı elde tutmak isteyenler arasında nasıl bir çatışma olduğunu bilmiyoruz. Ancak, böyle bir çatışmanın olduğu kolaylıkla var sayılabilir ve bu çatışmanın hala sürdüğü dahi düşünülebilir. Öcalan'ın İmralı'da tutulması (yani Deniz kuvvetlerinin etkin olduğu bir alanda. Bütün dünyada deniz kuvvetleri daha esnektir. Niye Diyarbakır'da veya Ankara'da değil. Çünkü orada bir kim vurduya gitmesi ihtimali daha yüksektir.) ve Mahkeme'de Cam Hücre ile sembolleşen koruma tedbirleri, dışarıdan değil, bizzat Devletin içinden gelecek bir girişime karşı tedbir özellikleri sunmaktadır. (Belki şu sıralar Öcalan'ın idam tehlikesi azalmış bulunuyor ama, hala öldürülmesi tehlikesi var ve belki eskisinden de daha güçlü. Çünkü, Öcalan prestijiyle, özel savaş rejiminin dayanağı olan Gerilla savaşını bitirmek üzere.)
Öcalan'ı yakalayıp yaşamasını isteyenler de, Öcalan da birbirlerinin dilini bildiklerini bilmektedirler deneyleriyle: Öcalan, kendisine karşı suikastleri bir biçimde ihbar edenleri, onlar da ateşkeslerle kendi ellerini güçlendireni.
Savaşı akıllıca yöntemlerle bitirmek isteyen kanat, Öcalan'ı öldürmekten ise, Öcalan aracılığıyla su savaşa son verebilir. Böylece, su stratejik dönüşümlerin yapıldığı dönemde, eller serbestler. Ayrıca, seçimlerin gösterdiği gibi, artık tümüyle bir inkar faydasızdır. Mahalli idareler Kürt partisinin elindedir. Bunları sisteme entegre etmek için, belli tavizler de verilebilir. Örneğin Kürtçe'nin serbest bırakılması, mahalli idarelere biraz daha otonomi gibi.
Dolayısıyla, savaşı akıllıca yöntemlerle bitirmek isteyen kanadın Öcalan'ı kullanmaya ihtiyacı vardır. Keza reformist kanadın da işine gelir bu. Ama politikada kullanmak demek daima kullanılmak demektir de, Öcalan'ın kullanılabilmesi için, en azından onun otoritesini ve örgütünün birliğini korumasını sağlayacak, onun politikasına diğerleri karşısında güç verecek adımlar da atmak gerekecektir. Aynı şekilde Öcalan da, eskiden beri olduğu gibi, karşı taraftaki Kürt sorununu uzlaşmayla çözmek isteyen güçleri güçlendirmeye yönelik adımlar atmaktan çıkarlıdır.
Aslında İmralı'da yapılan politika ve karşılıklı birbirini kullanmalar yeni değildir ve yıllardır var olan ilişkilerin devamıdır. Bu sadece, çok özel koşullarda yürütülmektedir. Ağır bir darbe altında, çok aza razı olarak yürütülmektedir.
Bu bir uzlaşmadır. Her iki tarafın da bunda belli avantajları vardır. Elbette Kürt tarafı elinde çok kötü kartlar olduğu için, çok az bir hareket kabiliyetine sahiptir. Politikada hiç bir zaman hiç kimse uzlaşmaları prensip olarak reddedemez. Sorun uzlaşmaların yararlı olup olmadığıdır. Öcalan elbet bir uzlaşma yapmaktadır. Gerilla savaşına son vermekte, karşılığında sanki bazı demokratik haklar ister gibi yapmakta ancak aslında Türkiye politikasına yerleşmekte ve kendi programını sunmaktadır. Onun en önemli niteliği, onu sıradan bir politikacıdan ayıran da budur. Ortaya başka bir program sürüp, Türkiye politikasına girmekte ve Kürt Ulusal hareketine, en büyük yenilgisinde en büyük başarının yolunu açmaktadır.
Öcalan'ın programının aynısını hukuki bir dille ve post modern bir literatüre dayanarak Yargıtay Başkanı ifade etmiş bulunuyor. Ve bu program, okunduğunun ertesinde bütün Türkiye'de yaşayan insanların çoğunluğunun onayını almıştı. Bu programı korkusuzca uygulayabilecek ve ondan çıkarlı güçlere dayanan aynı zamanda stratejik vizyonları olan tek ciddi politikacı Abdullah Öcalan'dır. Aslında şu an, Öcalan toplumun çoğunluğunun onayını Sami Selçuğun şahsında almış bulunuyor. İnsanlar henüz Sami Selçuğu onayladıklarında Öcalan'ı onayladıklarını bilmiyorlar. Bunu anladıkları gün, Öcalan Türkiye'nin en etkili politikacısı olabilir.
Gerillanın Türkiye toprakları dışına çıkması ve savaşa son vermesi de aslında büyük bir taviz değildir. Bu zaten bir şekilde yapılması gereken bir dönüşümdü.
PKK ve Öcalan, çok uzun süredir, gerillanın Türk ordusuna karşı bir zafer kazanmasının mümkün olmadığını biliyorlardı. Bunu çeşitle defalar ifade de ettiler. Zaten tek taraflı ateşkesler bir bakıma fiilen gerilla savaşının giderek uzayan aralıklarla durdurulmasından başka bir şey de değildi.
Gerilla artık sadece moral bir fonksiyon ve Kürt ulusunun kendini dönüştürmesi için bir araç görevi görmekteydi. Gerilla, askeri bir üstünlüğün ya da zaferin değil, diplomatik ve politik manevraların aracıydı. Başlangıçtaki rolünü görmüş ve artık giderek mücadelenin yükselişinin önünde bir engel olmaya başlamıştı. Ortada silahlı bir güç olması ayrıdır, gerilla savaşı ayrıdır. Gerilla savaşı artık, anlamını yitirmiş, kendini karşı taraftaki parat politikayı yıpratan bir niteliğe bürünmüştü.
Ancak onun bu durumda olduğunu bilmesine ve bütün otoritesine rağmen, Öcalan bile gerillanın Türkiye dışına çıkmasını isteyemezdi normal koşullarda. Bir bakıma Öcalan'ın kaçırılması, Kürt hareketine içinde bulunduğu bu çıkmazdan çıkabilmek için tanrının armağanı olmuştur. Bu sayede, normal olarak düşünülemeyecek dramatik değişiklikler büyük bir sorun olmadan gerçekleştirilebilmiştir. Gerillanın durdurulması da bu anlamda değerlendirilmelidir. Aslında yapılması gereken bir işi yapıyor PKK. PKK bir pazarlık unsuru olarak değil; artık mücadelenin gelişimine hizmet etmediği için gerilla savaşını durdurmak zorundaydı. Ama Öcalan, simdi, zaten yapılması gereken bir işi, sanki bir pazarlık unsuru gibi yapıyor. Karşılığında hiç bir taviz bile koparılmasa, gerillanın bu şekilde, büyük bir parçalanma olmadan ve kısa zamanda bitirilmesi bile Kürt ulusal hareketi için büyük bir kazançtır. Eğer örneğin bir genel af, olağanüstü halin kalkması, Kürtçe üzerindeki yasaklara son gibi karşı tavizler koparırsa bunlar fazladan gelmiş kazançlar olur.
Öcalan'ın İmralı'da yaptığı yeni değildir, yıllardır yaptığı politikanın başka koşullarda devamından başka bir şey değildir. Öcalan'ı ihanet ile suçlayanlar, bu politikanın sürekliliğine gözlerini kapayamazlar. O zaman da eğer bir "ihanet"ten söz edilecek ise, yıllardır süren bir ihanetten söz etmek gerekir ki; uzun yıllardır Öcalan hiç de Türk devletinin elinde rehin olmadığından ortaya yine iki alternatif kalır. Ya uzun yıllardır uygulanan ve bu gün İmralı'da da devam eden politika aynı politikadır, doğru veya yanlışlığı tartışılabilir ama ihanet gibi kavramlara sığmaz. Ya da Eğer yıllardır bir ihanet var ise, bu da, Öcalan'ın başından beri Türk devletinin Kürt hareketini yoldan çıkarmak için bu hareketin başına getirilmiş bir ajan olduğu yolundaki komplo teorisine varılır. Bu bakımdan, komplo teorisi ihanet teorilerine göre daha büyük bir tutarlılığa sahiptir.
Kaldı ki bu tür uzlaşmalar, Öcalan için, sadece Türkiye bağlamında değil, uluslar arası bağlamda da yeni değildir. Öcalan ilk kez rehin kalmıyor. Denebilir ki Öcalan'ın son otuz yılı bir rehin olarak geçmiştir. Öcalan yıllardır Suriye'nin elinde bir rehindi de aynı zamanda. Bir rehine olarak, tıpkı bu gün yaptığı gibi, Türkiye Suriye çelişkilerinden yararlanarak; bir Rehin olarak Suriye ile uzlaşmalar yaparak; en modern ve güçlü gerilla hareketini yarattı.
Sanılıyor ki, Öcalan'ın Suriye'deki durumu, bu günkü durumundan farklıydı. Öcalan, Suriye'nin imkanları ve desteğine karşılık, çok ince bir alevi katmana dayanan Esat diktatörlüğüne, ki en kanlı diktatörlüklerden biridir, Suriye Kürtleri'nin bir tür desteğini sunuyordu. Suriye'de Kürtlerin vatandaşlık hakları bile yoktur. Öcalan bunu hiç bir zaman ne yazılarında, ne konuşmalarında söz konusu bile etmemiştir. Esat rejimine en küçük bir eleştiri bile getirmemiştir. Öcalan'ı bu gün yaptığı uzlaşmadan dolayı eleştirenlerin, aynı mantığı, Suriye ile yapılana uygulamaları da gerekir. Yani, onların deyişiyle Öcalan Suriye Kürtlerini satmıştır, PKK'nın mücadelesi için.
Elbette ortada bir satma olayı yoktur. Suriye Kürtleri, tıpkı şimdi Türkiye'deki Kürtler gibi, gönüllü olarak bu "satışı" kabullenmişlerdir. Onlar pratik insanlar olarak, uzlaşmalar yapılmadan politika yapılamayacağını bildiklerinden, Öcalan'a "Sen bizim haklarımızı Esat rejimi karşısında savunmuyorsun, bize ihanet ediyorsun" dememişlerdir.
Suriye de karşılık olarak hem rejimini güçlendirmek hem de su meselesinde Türkiye'ye baskı yapmak için PKK'yı kullanmış ve kullanmaya çalışmıştır. Denildiği gibi, kullanan da kullanılır. Sorun bundan kimin yararlı çıktığıdır. Hiç bir aklı başında Kürt, PKK'nın bu Suriye ile ilişkiden kazançlı çıkmadığını iddia edemez.
Öcalan dün Suriye'nin elinde bir rehin olarak yaptıklarını, bu gün Türk devletinin elinde bir rehin olarak yapıyor. Tek değişen, uzlaşma yaptığı güçlerdir. Öcalan'ın dengeleri olan Suriye, İran, Yunanistan ve Avrupa, baskılar, rüşvetler ve/veya bir Kürt Türk çatışması beklentisi karşılığında Öcalan'ı satmış bulunuyorlar. Orta doğudaki dengeler Kökten değişmiş bulunuyor. Bu koşullarda Öcalan da yeni duruma uygun uzlaşmalar yapmaktadır. Ama bunu sadece uzlaşmalar yapılan güçler olarak değil, stratejik ve programatik boyutta bir değişiklikle yapmaktadır. Öcalan sadece Türk devleti içindeki, reformist kanadın elini güçlendirici manevralar yapmıyor; tıpkı Suriye'nin elinde rehineyken bir Kürt hareketi yarattığı gibi şimdi de Türkiye'nin elinde bir rehine olarak bir demokrasi hareketi yaratmaya çalışıyor. Değişiklik bu noktada bir nitelik değişikliği karakteri taşımaktadır.
Öcalan ve PKK sadece kendi güçleriyle Türk ordusunu yenemeyeceklerini çoktan beri biliyorlardı. Keza oluşan denge durumunun uzun vadede Kürt ulusal hareketinin aleyhine çalıştığını da. Bu nedenle, son yıllardaki bütün politikaları, Türkiye'de belli bir demokratikleşme sağlayabilecek ve Kürt realitesini biraz da olsa tanıyabilecek politik güçlerin ortaya çıkmasına ve güçlenmesine yönelikti. Bütün bu yöndeki propaganda ve girişim hiç bir şekilde Türk muhataplarına ulaşamadan, Med TV'nin yayınları gibi uzayın sağır boşluklarında kaybolup gidiyordu.
Ancak bütün bu girişimlerin temel bir eksiği vardı. Bütün bunlar Kürt hareketine bir destek olarak düşünülüyordu; bir dolaylı yedek olarak; dışardan bir müttefik olarak görülüyordu ve bir stratejik anlama sahip değildi; dolayısıyla programatik değil; taktik ve örgütsel düzeyde bir sorun olarak görülüyordu. Örneğin PKK kendisini destekleyen Türk solcularına, "işte buyrun imkanlar, hadi yapın bir şeyler" yaklaşımı içindeydi daima. Radikal Türk solu ise, zaten dünya gerçekliğini kavramaktan uzak, PKK'nın ateşiyle ısınan; PKK'nın sosyalist devrim yapacağı hayalleriyle kendini avutan bir sol olarak böyle bir hareketi yaratamazdı.
Böyle bir hareketin çıkmaması hep yeterince azim ve irade gösterememekle; Türk solunun sömürgeci Kemalizm'iyle açıklanıyor buradan eleştirilerek ve sıkıştırılarak sanki o kendine gelecek ve görevlerini de yapacakmış yaklaşımı içinde bulunuluyordu.
Ama İmralı'da bu durum değişmiş bulunuyor. Artık, Türklerin kazanılması, bir taktik ya da lojistik destek sorunu; bir dolaylı yedek sorunu değil; bir doğrudan gücün kazanılması sorunudur ve programatik bir anlama sahiptir.
Evet, Öcalan, görünüşte, Türk devleti tarafından kullanılıyor. Kürt gerilla hareketi savaşı bırakıyor. Böylece Genel Kurmay kurşun bile atmadan Türkiye Topaklarını Gerilladan temizlemiş ve bir zafer kazanmış oluyor. Evet Askeri bakımdan böyledir de. Zaten bu nedenledir ki, politika askerlere bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir. Ama politik olarak, bütün bunları yaparken, Öcalan, a) Eskiden beri yaptığı ve sürdürdüğü politikasını sürdürüyor yani Devlet içindeki reformlardan yana güçlerin elini güçlendiriyor; ama bunlara ek olarak iki başka iş daha yapıyor: b) Zaten yapılması gereken gerilla savaşına son verme işini bir barış taarruzuna çevirerek yapıyor; barış bayrağını ve insiyatifini ele geçiriyor çok önemli bir moral üstünlük sağlıyor. c) Türk ulusunun çoğunluğuna doğrudan bir demokratik cumhuriyet programı sunuyor; Türk politikasının tam göbeğinde politika yapıyor ve gettodan çıkıyor.
Toparlarsak, bu politika bir karşılıklı kullanma koşullarında şekillenmektedir. Kimileri bu manevraların ve taktik uzlaşmaların kendisini bir politika olarak anlamaktadır. Bunlar bir politika değil, o politikanın gerçekleştirilmesine yönelik taktikler, manevralar, uzlaşmalardır.
Tekrar vurgulamakta yarar var ki, Öcalan başından beri uyguladığı, Kürt sorununda reformist çözümden yana güçlerin elini ve konumunu güçlendirmeyi hedefleyen politikasını uygulamaktadır. Hem de bu sefer, doğrudan doğruya Türk halkına da mesajını ileterek. Bu oyunda, askeri bakımdan kullanan, Türk genel kurmayı denebilir. Düşman savaşı bırakmaktadır. Ama politik bakımdan kazanan ve kullanan Öcalan'dır. Öcalan'ı kullananlar aynı zamanda kullanılmaktadırlar. Öcalan'ı ihanetle suçlayanların anlamadığı budur.
Tabii bu politika aynı zamanda her gün değişebilen sertleşme ve yumuşamalarla; taktik gidiş gelişlerle şekillendirilmektedir. Bir gün "Şehit Aileleri"nden "kendi payına düşen" ölçüsünde özür diler; ertesi gün saldırılar devam edince "Bizim de şehitlerimiz var" diye sert de çıkar. Taktik manevralar, diplomatik bir dil vs. hepsi iç içedir. Bunlardan birini veya diğerini öne çıkararak bu politikanın ne olduğu anlaşılamaz. Bu niteliklerinden soyutlanarak bakılmalıdır bu politikaya.
Ama bu taktik adımlar sayesinde esas kazançlı çıkan PKK ve Öcalan olmaktadır, bu kazancın meyveleri henüz görülmese de. Tipik bir örnek olarak Şehit aileleri gösterilebilir. Anlatılanlara göre, işin bu yanını medya yansıtmıyor, Öcalan'ın özür dilemesi ve barış istemesi üzerine şehit ailelerinin bir kısmı şok geçiriyor ve "biz yandık bari başkaları yanmasın" yaklaşımı içinde Öcalan'ın tavrına karşı olumlu bir yankı gösteriyorlar ve diğer yaygaracı ailelerle aralarına mesafe koyup onları eleştiriyorlar hatta aralarında çatışmaya giden durumlar oluyor. Mahkemelerin sonunda da, zaten Şehit aileleri artık ortalama Türkü bile tiksindiriyordu. Öcalan kazanmıştı.
Aynı olay, barış grupları için de geçerlidir. Bütün önemsiz gösterme çabalarına rağmen, PKK kamu vicdanında PKK savaşı bitirmek isteyen, Türklerle birlikte yaşamak ama bunun için demokrasi ve kendi dilini konuşma geliştirme hakkı isteyen bir konum almış bulunuyor. Bu politik ifadesini bulmamış olmakla birlikte insanların kafalarına yerleşmiş bulunuyor.

Politikanın uygulaması ve kendisi

Burada anlatılan taktikler, uzlaşmalar vs. politikanın kendisi değil, uygulaması gerçekleştirilmesidir hala onun kendisi ya da özü değildir. Taktiklerin, uzlaşmaların, mücadele biçimlerinin doğru olup olmadıkları kendi başlarına anlaşılamaz. Onların hangi amaç çerçevesinde uygulandıklarına bağlıdır doğru veya yanlış olmaları. Örneğin sizin farklı bir amacınız varsa, başka bir amaç açısından uygulanan politikaları ve taktikleri, uzlaşmaları kendi amacınız açısından eleştirmeniz anlamsızdır. Burada yapılan bizzat amacın eleştirisidir, yani politikanın özü.
Yani ihanet tezini kabul ettiğimizde, bu ihanet aynı zamanda bir uzlaşma olduğundan ve de prensip olarak hiç bir uzlaşma reddedilemeyeceğinden ve her uzlaşma ancak kendi amaçları açısından ele alınabileceğinden politik olarak tartışmak; yani yeni politika programatik özünden dolayı ele alınmak zorundadır. Yani buradan da, tıpkı, kollektif ihanet sorununda olduğu gibi aynı noktaya varmış oluruz. Sorun ihanet düzeyinde tartışılamaz; politik olarak tartışılmalıdır.

Politikanın Bir Aracı Olarak Savaş ve Barış

"Savaş politikanın başka araçlarla devamıdır" diye bir söz vardır, aynı sözün tersi de doğrudur, yani barış da politikanın başka araçlarla devamıdır. Sorun böyle koyulduğunda şu görülür: barış da savaş da bir araçtır bir hedefe ulaşmak için. Politika ise, geniş anlamıyla toplumsal güçlerin kendi istek ve iradelerini üstün kılma mücadelesinden başka bir şey değildir. Yani politika bir mücadeledir; geniş anlamıyla bir savaştır. Savaş ve barış ise bu geniş anlamıyla savaşın; yani politikanın araçlarıdırlar, politikanın kendisi değildirler, kendi başına bir amaç hiç değildirler. Onları bir araç olarak tanımladığımızda,  onları aynı zamanda mücadele yöntemi olarak tanımlamış oluruz ve doğrusu da budur. Mücadele, Türkçe'de daha geniş bir anlamda kullanılabiliyor Savaş'a göre. Ama Savaş da, sadece silahlı savaş değil, örneğin ideolojik, politik, diplomatik savaşlar anlamında da kullanılır. Savaşı bu geniş anlamıyla ele aldığımızda, barış da fiziksel savaş gibi, geniş anlamıyla savaşın bir biçimidir.
Barış savaşın bir biçimi olduğuna ve prensip olarak hiç bir mücadele biçimi, yani savaş biçimi ret edilemeyeceğine göre, prensip olarak barışa ya da savaşa karşı çıkılamaz. Sorun hep, bu yolların amaçlara hizmet edip etmediği noktasında toplanır ve bu açıdan tartışılmalıdır. Yani, örneğin birisi barışı savunduğu için kategorik olarak mücadeleyi bırakmış olmakla suçlanamaz, eleştiri ancak, o mücadele biçiminin amaçlara hizmet edip etmediği noktasından olabilir. (Elbette burada esas önemli olanı, yani amacın kendisini bir an için tartışma dışı bırakıyoruz.) Prensip olarak ne savaş ne de barış yolları reddedilemez. Sorun bunlardan hangisinin, ne ölçüde amaca hizmet ettiğidir. Her şey bir süre sonra zıddına döner. Bir dönem yararlı olan bir araç bir süre sonra mücadelenin önünde bir engel haline gelir. Politika sanatının inceliği bu değişimi önceden sezebilmek; gerektiği anda bu değişimi görüp gerçekleştirebilmektir.
PKK'nın yeni barışçıl yolları kullanan ve silahlı mücadeleyi bırakan politikası da kendi başına, kategorik olarak, silahlı mücadeleyi bıraktığı için suçlanamaz ve eleştirilemez, nasıl önceden silahlı mücadele yürütmesi de kategorik olarak reddedilemez idiyse. Eleştiri ancak izlenen yolun amaçlara hizmet edip etmediği noktasından olabilir.

Politikanın Kendisi ve Araçları

Yeni politika, bu politikanın gerçekleşmesine yönelik, diplomatik, politik taktiklerden ve adımlardan ibaret anlaşılıyor. Bütün bunlar ise, politikanın araçlarıdır, kendisi değil. PKK'nın yeni çizgisini eleştirenlerin çoğu, onu amaçları, yani gerçek anlamda politikası açısından değil, (bu konuda çoğunlukla susuyorlar) kullandığı araç bakımından karşı çıkıyorlar. Yani politikanın kendisini değil, onun izlediği yolu eleştiriyorlar ama bunu sanki politikanın kendisinin bir eleştirisiymiş gibi yapıyorlar.
Ne var ki, yanlışlık sadece karşı çıkanlarda ve eleştirmenlerde bulunmuyor. O politikayı savunanlar da bunu eleştirmenlerle aynı düzeyde savunuyorlar. Sonuçta politikanın kendisi değil, onun taktik ve mücadele biçimleri üzerine bir tartışma, politikanın kendisi üzerine bir tartışmanın yerine geçiyor. Biz burada bu yeni politikayı, ne onu toyca ve aptalca savunanlara göre ne de bu toyca savunulara bakarak yine toyca ve aptalca eleştirenlere göre değerlendirmeye çalışacağız.
Mücadele içinde, hedefleriniz aynı kalabilir, yani programınız ve o programa ulaşmak için güçler ve bunların konumlanışı, yani strateji aynı kalabilir, ama buna karşılık, örgüt ve mücadele biçimleriniz değişebilir. Bunun tersi durumlar da söz konusu olabilir. Örneğin, programınız, stratejiniz değişebilir ama örgüt ve mücadele biçimleriniz aynı kalabilir. Ama belli bir noktada bunların hepsi de değişebilir.

Yeni Çizgide Değişen nedir?

İşte PKK'nın son değişiminde böyle bir durum söz konusu değildir. Sadece örgüt ve mücadele biçimleri değil, hedefler ve strateji değişmektedir ve değişmiştir. Bunlarla aynı anda örgüt ve mücadele biçimleri de değişmiştir ve değişmektedir, bu da yeni çizginin gerçekten yeni bir çizgi olduğunun anlaşılmasını güçleştirmekte, örgüt ve mücadele biçimlerindeki değişim, esas önemli değişim olan hedefler ve stratejideki değişimin önüne geçmekte onun anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Yollar üzerine tartışmanın, politikanın kendisi üzerine bir tartışmanın yerini almasının bir nedeni de budur. Değişimi, sadece silahlı mücadelenin ve gerilla savaşının bırakılması olarak anlamak ve onu bu düzeyde tartışmak, değişimin önemini ve çapını kavramamak demektir.
Anlaşılmayan nokta şudur. Pek ala eski hedefler ve güçlerin yer alışıyla yeni örgüt ve mücadele biçimlerinin (yani gerilla yerine şehirlerde mücadele vs.) uygulanması da; yeni hedeflerle, eski örgüt ve mücadele biçimlerinin uygulanması da mümkündü. Olağanüstü hızlı gelişmeler sonucu, belki yavaş yavaş ortaya çıkıp, uzun bir hazım döneminden sonra gerçekleşebilecek değişiklikler, (ki bu yönde 93'den beri belli bir değişiklik söz konusudur) bir anda ve topluca ve o dönüşümün yapılışını şaibe altında bırakan koşullarda yapılmış olmaktadır.
Demek ki "bu yeni politikanın kendisi nedir; yani hedefler ve güçlerin yer alışı (strateji) bakımından ne gibi bir değişiklik söz konusudur; ne gibi tarihsel ve sosyolojik değişmeler böyle bir politik değişikliği gerekli ve olanaklı kılmıştır?" gibi sorulara cevap aramak gerekiyor önce.
Bu politikanın ne olduğunu ele alırken, elbette temel kaynak Abdullah Öcalan'ın ifade ve savunmalarıdır. Ama sadece bunlar değil, bu politikayı destekleyen iki en büyük Kürt örgütünün HADEP ve PKK'nın bu politikayı ete kemiğe büründürmeleridir de. Abdullah Öcalan, bu politikayı, bu dönüşümü büyük ölçüde yaşadıklarından sezişleriyle sonuçlar çıkararak ve bir seri taktik ve diplomatik manevralarla ve sömürgeciliğin yadigarı son derece kötü bir Türkçe'yle şekillendirmektedir. Üstüne üstlük, bu yeni politika içeriği gereği yeni bir muhataba yönelmekte ve onun kazanılması ve en azından ön yargılarının törpülenmesine uygun bir dille formüle edilmektedir.

Yeni Politikanın İfade Ediliş Özellikleri ve Kendisi

Yeni politika, her şeyden önce Türkiye'nin Batısındakilere yönelik bir politikadır. Onlara önerilen bir programdır. Ama bu kitlenin en önemli bölümü, bir yandan neredeyse şoven milliyetçi ve Kemalist'tir de. Geniş kitlelerin bu Milliyetçiliği ve Kemalizm'i bir tür din gibidir. Akıllı bir örgütçü nasıl işçileri örgütleme çabasında, Allah'ın varlığı üzerine bir tartışma yürütmekten kaçınmak, hatta o inanç sahiplerinin tepkisini çekmeyecek davranış, konuşma ve giyim normlarına uyarsa ve uymak zorundaysa; önemli olanın hedeflerde bir araya gelmek olduğu ise; Öcalan da, yeni politika gereği, kazanmak istediği geniş kitlelerle bu türden bir davranış ilişkisi içindedir. TİP mitinglerinde, sosyalist milletvekilleri ezan okurken konuşmalarına ara verirlerdi. Bu onların Müslüman olduğunu göstermezdi. Sadece konuşanlar değil, dinleyenlerin çoğu bile Allah'a inanmazdı o mitinglerde. Kimsenin o TİP milletvekillerini ve TİP'li kitleleri Müslüman oldu diye suçlamak aklının köşesinden geçmemişti. Şimdi aynı şeyi Abdullah Öcalan, Kemalizm ve şoven bir milliyetçilik tarafından iğfal edilip özel savaş dairesinin yedeği haline gelmiş kitleleri kazanmak için yapınca, Kemalist ve milliyetçi olmakla suçlanıyor.
Keza, pek ala Müslüman bir topluluğa sosyalizm propagandası yapmak istiyorsanız, Kuran'dan alıntılar ve eşitlikçi davranışları öne çıkarmanız, İslam'ı sosyalist bir yorumla sunmanız da olağandır. Benzerini, demokratik hedefler ve Kürt ulusunun hakları bakımından Öcalan da yapıyor. Örneğin Atatürk'ün bilmem hangi tarihte yazdığı bir tamimi ya da yazıyı, Kürt ulusunun hakları bağlamında zikrediyor. Ya da Atatürk'ün hedeflerinin içeriğinden öte, örneğin dayandığı hiç bir güç olmadan, taktik esnekliklerle, dengeleri bir birine karşı kullanarak hedefine ulaşması gibi özelliklerini kastediyor ve bu anlamda büyük bir politikacı olduğunu söylüyor. Kimileri bundan Öcalan'ın Kemalist olduğu gibi sonuçlar çıkarıyor.
Bütün bunlar ne politikanın kendisidir ne de dayandığı ideoloji. Bunlar politikayı hedeflenen kitlenin yığın düzeyine uygun; onun ön yargılarını aşmaya yönelik popülarizasyonlardır. Öcalan'ın savunma ve ifadelerinde yaptığı büyük ölçüde bu niteliktedir, Kemalistler ve Türk milliyetçilerine karşı. Kimileri bu biçimlere takılıp, onun gerçek programatik özünü göremiyorlar ve Öcalan'ın örneğin Sami Selçuğun konuşmasını desteklemeyeceği gibi sonuçlara ulaşabiliyorlar. Bunlar, dinlere karşı hep saygılı olduklarını söylüyorlar ama aynı şekilde, modern dinler olan Kemalizm ve Milliyetçilik karşısında benzer davranışları farklı bir kategoridenmiş gibi değerlendiriyorlar. Denecek ki, Kemalizm ve milliyetçilik resmi bir ideoloji. Doğru ama, Kitlelerin Kemalizm'i ve milliyetçiliği ile Resmi Kemalizm ve milliyetçilik; tıpkı kitlelerin dini ile resmi şeriat İslam'ı gibi farklıdır. Öcalan'ın yaptığı, Kemalist ve milliyetçi argümanlar kullanarak yeni programı; yani Kürtlerin haklarının tanındığı bir demokratik dönüşümler sistemini savunmaktır.
O halde, bu programın ne olduğunu anlamak için, onun Milliyetçi ve Kemalistlere yönelik dilini ve ideolojisini bir yana bırakmak, o kabuğun içindeki özü görmek gerekmektedir.
Ama soyutlama bu noktada da kalamaz. Bu ifadeler aynı zamanda aynı zamanda bir diplomatik dildir de.  Sadece Kitlelere değil, Türk ordusunun generallerine yönelik onların anlayacağı dilde mesajlardır da.
Bir devlette politikacılar ve diplomatlar farklı dil kullanırlar. Aynı politikayı savunan bir gazete baş yazarı, bir politikacı ve bir diplomat, aynı politikayı birbirinden çok farklı biçimde ifade edeceklerdir. Bu ifade farklılıklarına bakıp, politik farklılıklar olarak değerlendirilemez bunlar. Politikanın özü, bu ifadelerden öte onun programatik hedeflerinde ve dayandığı güçlerdedir. Öcalan bütün bunları bizzat kendisi yapmak zorundadır. Aynı metinde diplomat, politikacı ve sosyolog gibi davranmak zorundadır.
Sadece bu kadar da değil, üstüne üstlük, bütün bu farklı ifadelerdeki politikayı her an değişen duruma göre taktik düzeyde uygulamanın vurgulamaları da yansımaktadır.. Bu politika aynı zamanda zaman zaman sertleşen, zaman zaman yumuşayan; kah oraya kah buraya vurgu yapan son derece değişken taktiklerle birlikte şekillendirilmektedir.
Ve nihayet, bütün bunlar Genel kurmay ve Apo arasında bir karşılıklı oyun biçiminde yürütülmektedir. Genel Kurmay Apo'nun konuşmasına ve mesajlarının duyulmasına, silahlı savaşa son verme karşılığında tabii, bunu yaparken onun otoritesini ve prestijinin tükeneceği beklentisiyle izin vermektedir. Tabii Öcalan'a bunun karşılığında, siz bunları yapın, devlet sizi görecektir mesajı verilmektedir. Öcalan bilerek bu oyuna girmekte, kullanılışı esnasında o da karşı tarafı kullanmaktadır. PKK örneğin zaten silahlı mücadeleyi bırakmak zorundaydı. Öcalan gerilla savaşının artık kendini tekrarladığını ve hiç bir çıkış perspektifi sunmadığını, herkesten iyi biliyordu. Bu anlamda zaten yapması gerekeni yapmakta, ama bunu sanki bir pazarlık unsuruymuş gibi yürütmektedir. Kendisini kullandırmakta ama kendisi de karşı tarafı kullanmaktadır.
Dolayısıyla yeni politikanın ne olduğu onun toyca savunucularına bakarak anlaşılamaz. Keza Öcalan'ın söylediklerinin özüne inmeyen yüzeysel değerlendirmelerle de anlaşılamaz. Yeni politika, onu şekillendirenlerin taktik sertleşme ve yumuşama manevralarından, Genel kurmayla karşılıklı kullanma çabalarından, diplomatik dilinden, kimi kullandığı kavramların dayandığı ideolojiden ve nihayet onu formüle edenlerin, Örneğin Öcalan veya Başkanlık Konseyi sözcülerinin zaman zaman yaptıkları yanlış değerlendirme ve çıkarsamalardan soyutlanarak analiz edilip ne olduğu anlaşılabilir.

Yeni Politika  Güçler Dengesine Bir Uyum Olarak da Değerlendirilemez

Bu yeni politikanın mimarı olan Öcalan bir politikacı olarak, bu yeni politikayı elbet toplumsal analizlerden yola çıkarak şekillendirmiyor. Onu yaşadıklarından hareketle, iç güdüleriyle ve sezişleriyle ama özellikle büyük uluslararası politik değişmelerden hareketle şekillendiriyor. Ama bu şekillendirmenin kaynağında ve sonuçlarında bunlar olmakla birlikte, politik değişiklik, çok daha köklü ve derindeki değişikliklerin ifadesidir de, bizzat bunu formüle edenler, yani Öcalan, PKK veya HADEP,  böyle ifade etmemiş olsalar ve bunun bilincinde olmasalar bile.
Burada tarihsel ve sosyolojik koşullar üzerine vurgu yapmak gerekiyor. Kimileri de aslında uluslararası güç ilişkilerindeki değişmeleri, tarihsel ve sosyolojik değişmeler olarak anlama ve değişimi bu düzeyde tartışma eğilimi gösteriyorlar: tek kutuplu bir dünya, Rusya'nın gerilemesi gibi... Bunlar dünya çapında güç ilişkilerindeki değişmelerdir, ama güçlerde ve onların konumlarındaki ve niteliklerindeki değişmeler değildir.
Dolayısıyla kimileri de bu değişimi, onun gerçekleştiği tarihsel ve sosyolojik bağlamdan koparıp, politik ya da jeopolitik bir boyuta indirgemekte, onu jeopolitik bir düzenlemeye uymaya; uluslararası güçlerin yeni bir düzenlenişine bir ayarlanmaya indirgeyip bu noktadan eleştirmekte veya savunmaktadır. Örneğin kimileri bunu ABD'nin Orta Doğu ve Balkanlar'da yaptığı yeni düzenlemeye, PKK'nın ABD'ye oynayarak, bu politikaya uyum sağlaması olarak görüyor ve bu noktadan eleştiriyor. Kimileri de yine tam aynı noktadan hareketle gerçekçilik adına savunuyor. Elbette, politik değişikliğe yol açan olayların ardında, bu değişiklikler yer almaktadır ama bunlar da politikanın kendisi değil, onun koşulları, vesileleri veya dolaylı güçleridir. Dolayısıyla, yeni politikanın koşulları, sonuçları veya dolaylı güçleri üzerine bir tartışma da yine politikanın kendisi üzerine bir tartışma gibi yürütülmektedir. Elbette, ezilenler var olan güçler içindeki çatışmalardan yararlanacaklardır, PKK'nın politikasındaki değişmelerin böyle bir boyutu da vardır. Ama bunlar da politikanın kendisi değildir.

Yeni Politikanın Özü: Hedefler ve Güçler

Politikanın özü onun hedeflerinde ve o hedeflere ulaşmak için dayanacağı toplumsal güçlerdir. Her hangi bir politika, öncelikle ve daima bu özü açısından ele alınmalıdır. Ve de buna bağlı olarak, politik değişme, hedeflerde ve bu hedeflere ulaşmak için dayanılacak ve karşıya alınacak güçlerde bir değişmedir her şeyden önce.
Ama daha önemlisi, bunlar kişiler ya da örgütlerin istek ve iradeleriyle gerçekleşmezler. Bu tarihsel ve sosyolojik değişiklikler sonunda örgüt ya da kişiler şunu ya da bunu istemek zorunda kalırlar. PKK'nın yeni çizgisi de bu anlamda bir değişikliktir. Onu formüle eden en önemli kişi olan Abdullah Öcalan bile, yaptığı değişikliğin sosyolojik ve tarihsel boyutu hakkında bir fikir sahibi olmayabilir. Bizzat kendisi bile bu değişikliği, aslında derindeki süreçlerin ifadesi olan kimi görüngülere göre belirliyor ve açıklıyor olabilir. Bunlar önemli değildir, onu formüle edenler ve uygulayanlardan öte bu değişikliğin tarihsel ve sosyolojik bir boyutu var ise, onu anlamak gerekmektedir.
Bu değişikliğin garip bir kaderi var. Bir kişinin olağanüstü kritik koşullardaki kimi diplomatik ifadelerinin ardında gerçekleşmiştir. Dolayısıyla gerek mücadele ve örgüt biçimlerindeki değişikliklerin göz alıcılığı; gerek Öcalan'ın bu değişikliği formüle ettiği koşulların olağanüstülüğü, özdeki değişikliği gölgede bırakmakta, bunun görülmesini ve anlaşılmasını engellemektedir. Elbette, bu değişikliğin muhaliflerinin sorunu bu biçimde tartışmakta çıkarları vardır ama savunanlar açısından da aynı yanılgı söz konusu olduğundan, burada bilinçli bir yanlış anlamadan öte bir kavrayışsızlık da söz konusudur.

Yeni Politikanın Eskideki Tohumları

Baştan hemen belirtelim ki, bu değişiklikler bir anda gökten zembille inmemiştir, kimilerinin iddia ettiği gibi bir anda İmralı'da ortaya atılmış değildir. Bunların izleri ve tohumları, bu değişiklikleri mümkün kılan özellikler daha önceden de vardır. Sadece bunlar son değişikliklerle kesin ve net biçimlerini almış bulunmaktadır. Yani bir nitelik değişimi söz konusudur. Kimilerinin iddia ettiği gibi, eski çizginin devamı da değildir birdenbire gökten zembille inmediği gibi.
Bunu şöyle bir örnekle somutlayabiliriz. Örneğin, anayasal vatandaşlık temelinde, Türkçe'nin resmi dil olmaya devam edeceği, ama Kürtçe üzerindeki baskı ve kısıtlamaların kaldırılacağı (diğer demokratik taleplerin yanı sıra) bir biçim önerilmiş bulunmaktadır. Hemen şöyle itirazlar yapılmaktadır: Yıllarca sadece bu kırıntılar için mi savaştık? (Bu itirazın somut güç ilişkilerini hesaba katmamasını bir yana bırakalım. Yani olur ki, bütün mücadelenize ve fedakarlığınıza rağmen yine de yenilebilirsiniz ya da büyük yenilgiler almış alabilirsiniz, çok küçük kazançlar hatta hiç bir kazanç olmadan kayıplarla da, yorgun olduğunuz bir durumda bir anlaşma yapmak zorunda kalabilirsiniz. İşçiler bunu çok iyi bilirler. Sanılanın aksine grevlerin çoğu, yenilgilerle ve başarısızlıklarla biter, çoğu kez işçiler başlangıçtakinden de kötü koşulları kabul etmek zorunda kalabilirler. Aynı durum uluslar için de geçerlidir. Kürt ulusu da, ağır yenilgiler aldı ve oldukça da yoruldu. İlke olarak, pek az bir kazançla bir uzlaşmaya gidilmesi reddedilemez. Ancak konumuz bakımından itirazların bu yönünü bir yana bırakalım.) Yukarıda söylendiği gibi, Kürtçe üzerindeki baskıların kalkması ve Türkçe'nin resmi dil olmaya devam etmesi formülasyonunu alalım. Bu öyle hiç de yeni bir formülasyon değildir. Bir bakıma. Abdullah Öcalan, bir kaç yıl önce Mahir Sayın ile yaptığı görüşmelerden oluşan "Erkeği Öldürmek" adlı kitapta, aşağı yukarı, biz ayrı bir devlet kursak bile uzun süre yeni bir Türk devleti gibi çalışırız herhalde diyordu ve PKK'nın bizzat kendisini örnek veriyordu: PKK'nın güneyli Kürtlere Türkçe öğrettiğini, PKK'nın bütün eğitimlerinin Türkçe olduğunu vs. söylüyor, bu konuda bir kompleksleri olmadığını anlatıyordu. Bu tür ifadeler ve gerçeklikler göz önüne getirildiğinde, yeni formülasyon hiç de gökten zembille inmiş değildir, büyük bir kopuş veya tersine bir dönüş değildir. Fiili olarak PKK'nın yaptığını ya da o varsayımsal Kürt devletinin yapacağını, Türk ve Kürtlerin birlikte yaşayacağı devletin yapması gereken olarak önermektedir. Burada önemli değişiklik, önerilen biçimden ziyade bunun kime önerildiğidir. Eskiden Kürtlere bir zorunluluk olarak önerilen, şimdi geleceğin bir biçimi olarak Türklere de önerilmektedir. Sorunun can alıcı ve anlaşılmayan noktası tam da burasıdır. Kürt devletinin veya PKK'nın fiilen Türkçe bakımından yeni bir Türk devleti gibi çalışması, sömürgeciliğin bıraktığı, katlanılması gereken bir tarihsel zorunluluk iken; yeni formülasyonda, anayasal vatandaşlık temelinde, resmi dili Türkçe olabilecek bir devlet (kaldı ki, bu Kürtçe'nin de ikinci bir resmi dil olmasının yolunu kapamaz, ilerdeki bir değişiklik olarak onun yolunu da açar) Kürtler için aşılması gereken bir geçmişi ifade eden bir durumu değil; Kürtler ve Türkler için ulaşılması gereken bir hedefi ifade etmektedir. Bu muazzam bir değişimdir aynı zamanda.
Yeni politikanın bütün unsurlarında benzer durumlar söz konusudur. Bunlar yeni politikanın özündeki yeniliklerin görülmesini engellemektedir. Benzer konumlar yepyeni bir bağlamda ifade edilmekte, yepyeni bir anlam kazanmakta, hedeflerde ve güçlerin yer alışında köklü bir değişikliğe denk düşmektedirler. Ama bunların hiç biri de gökten zembille inmiş değildir.

Temel Fark: Nasıl Bir Devlet?

Yeni ve eski politika arasındaki en kör göze batacak çok açık fark şudur: eski politikada bağımsız bir Kürt devleti temel amaçtır. Bu devletin biçimi bile tartışma konusu değildir. Keza, o bağımsız devletin, kendisine karşı mücadele içinde oluştuğu Türk devletinin biçiminin ne olacağı da hiç bir şekilde sorun değildir.
Yeni politikada ise, Türklerin ve Kürtlerin içinde yaşayacakları devletin biçimi tartışma konusu edilmekte, bağımsız bir Kürt devleti sorun bile edilmemektedir. Bu devasa bir değişikliktir ve hemen her gözün görebileceği bir değişimdir.
Elbette böyle bir değişiklik, bu değişiklik için kazanılacak güçler bakımından da muazzam bir değişikliği getirmektedir. Eski biçimde en geniş Kürt kitleleri birleştirmek, bu birleşmiş güçlerle Türk devletini sıkıştırmak, Türklerin en azından bir bölümünü tarafsızlaştırmak ve Kürt sorununun varlığını inkar edenleri tecrit etmek söz konusuydu. Öz ve önemli yedek güçler, Kürtlerin içindeydi. Türklerin içinde dolaylı ve tarafsızlaştırılacak güçler vardı.
Yeni politika ise,  Türkler ve Kürtlerin en geniş kesimlerini bir araya toplamakta ama örneğin Kürt varlığını Tümüyle inkar edenleri tecrit etmeye yönelik olduğu kadar, bağımsız bir Kürt devleti hedefindekilerle de kopuşmakta, bu güçleri yitirmektedir. Yeni politikada yedek güç Türklerin geniş kitleleri olmakta, ama buna karşılık, bağımsız bir Kürt devleti hedefindekiler yitirilmektedirler. Bu muazzam bir değişikliktir. Türklerin ve Kürtlerin içinde yeni bir güçler düzenlenişi demektir yeni politika.
En kaba böyle bir gözlem bile hedef tanımlamaları ve güçlerin yer alışındaki devasa değişikliği göstermektedir. Şimdi bu değişikliklerin daha ayrıntısına girmeyi deneyelim.

Bir Değişiklikte  Üç Değişiklik

Aslında bu politika değişikliği, her biri stratejik öneme haiz üç değişikliktir. Bir değişikliğin içinde üç değişiklik vardır. Bu üç önemli değişikliği kısaca şöyle özetleyebiliriz:
1)      Kendini demokratik görevlerle sınırlama (Süreksiz Devrim);
2)      Ulusal hareketten sosyal harekete dönüşüm;
3)      Ulusçuluğun klasik biçiminden yeni biçimine dönüşüm.
Yeni politikanın ne olduğu, bu üç değişimin bütünlüğü içinde anlaşılabilir, ama bunun için önce bu değişimlerin her birini diğerinden soyutlayarak ayrı ayrı ele almak gerekiyor.

Kendini demokratik görevlerle sınırlama:

Yirminci yüzyılın tarihi bir bakıma, demokratik karakterdeki ayaklanmaların sosyalist devrimlere dönüşmelerinin tarihidir. Hiç bir demokratik devrim ve halk ayaklanması kendini demokratik (yani burjuva, yani özel mülkiyeti dokunulmaz tabu gören) programla kendini sınırlayamamış, istemese bile özel mülkiyete ve burjuvaziye karşı bir konuma doğru ilerlemiştir. (Bu demokratik devrimlerin sosyalist devrimlere yol açması, onun tarihte aldığı, bürokratik olarak yozlaşmış biçimlerle karıştırılmamalıdır. Bu biçimler bu dönüşümün zorunlu sonucu değildi). Rus, Çin, İspanya (yenilgisi tersinden kanıtlar), Yugoslavya, Küba, Vietnam. Yirminci yüzyıla damgasını vuran bütün büyük demokratik ayaklanmalar veya devrimler sosyalist devrime dönüşmek zorunda kalmışlardır. Bunun böyle olacağını da, Marksistler zaten yüzyılın başında önce Rusya'ya ilişkin, daha sonra da genelleşmiş bir eğilim olarak ön görmüşlerdir. 1917de başlayıp 1989'da biten kısa yüzyılın tarihi, bir bakıma bu Sürekli Devrimlerin tarihidir.
Ancak, yüzyılın sonunda, aynı radikal ve demokratik karaktere sahip büyük hareketlerde bu eğilimin yok olduğu görülür. Bunlardan bir kaçına değinelim.
Sandinist hareketi başarısına Yirminci yüzyıl henüz son bulmadan ulaşmıştı ve buna uygun olarak sosyalist bir devrime doğru dönüşme eğilimleri gösteriyordu. Ancak, bir süre sonra, kendisini önce özel mülkiyete dokunmamakla ve demokratik karakterdeki kazanımlarla sınırlamak zorunda kaldı. Bir geçiş biçimiydi. Eski ve yeninin özellikleri bir aradaydı.
Güney Afrika'daki hareket ise, muazzam bir proletaryaya dayanmasına ve çok daha güçlü sosyalist gelenekleri olmasına rağmen, bırakalım özel mülkiyete karşı yönelmeyi, bunun adını bile ağzına almadan, kendini sadece siyasi eşitsizliğin giderilmesiyle sınırlamak zorunda kaldı.
Zapatist hareket de bir örnek olarak ele alınabilir. Bu hareket de, klasik biçimlerden kendini demokratikleşmeyle sınırlamak noktasına doğru kaymak zorunda kalmıştır. Toplumsal eşitsizliklere yaptığı vurgu, ki bunu Dünya ölçeğinde de yapmaktadır, Kapitalizm çerçevesinde, yeni liberalizme bir eleştiri olmanın ötesine gidememektedir.
PKK'da da aynı değişim eğilimi gözlemlenebilir. 1993'den sonra, sosyalizm giderek bir retoriğe dönüşür. Ancak, son politikada artık bu net bir biçimde ortaya çıkmış bulunmaktadır. Öcalan'ın "Demokrasinin Zaferi" dediği ya da PKK'nın ideoloji ve politikasının Soğuk Savaşta şekillendiğine dair söyledikleri, bu değişimin ifadeleridir.
Bu hareketlerin hiç biri ihanetle suçlanamaz. Nasıl, yirminci yüzyılda, demokratik karakterdeki devrimlerin çoğunun önderlikleri, Sürekli Devrim teorisine karşı olmalarına rağmen, olayların akışıyla sosyalist bir devrime dönüşmek zorunda kaldılarsa, aynı şekilde tersinden, bu günün yüreklerinde sosyalizm ideali bulunan önderlikler olayların akışıyla kendilerini demokratik görevlerle sınırlamak zorunda kalıyorlar.
Bu önemli değişiklik, toplumdaki sınıfların ilişkilerindeki önemli bir değişikliğin yansımasıdır. Hem Yirminci yüzyılda yaşanan tecrübeler ve Sovyetlerin yıkılması; hem de Dünya proletaryasının zengin ve fakir ülkelerdeki bölünmüşlüğü ve zengin ülkeler proletaryasının ulaştığı refah düzeyi nedeniyle Batı Proletaryasının bir gün yardıma geleceğine dair bir işaret ve umut olmaması nedeniyle bu değişiklik gerçekleşmektedir. İşçiler ve emekçiler, sosyalist bir devrime girişmenin çıkışsızlığı ve başarısız deneyleri nedeniyle sosyalist bir devrime girişme, bir deneme yapma cesaretini yitirmiş ve kendilerini kapitalizm çerçevesinde olabilecek bazı iyileştirmeler için mücadele etme perspektifiyle sınırlamış bulunmaktadırlar.
Buna karşılık, Burjuvazi ise, tekrar kendine güvenini kazanmış bulunmaktadır. Artık, tıpkı on dokuzuncu yüzyılda olduğu gibi, bazen politik değişmeleri sağlayabilmek için, tekrar işçi ve köylüleri kışkırtıp yeni düzenlemelerde kullanabilir. Bunların kapitalizme karşı bir mücadeleye dönüşmesi tehlikesi yoktur.
İşte, PKK'nın son dönüşümlerle ortaya çıkan yeni politikasının bir özü, bu, kendini demokratik görevlerle sınırlama noktasında toplanmaktadır. Bu tarihsel ve genel eğilim, net olarak PKK'nın program ve hedefleri haline dönüşmektedir.
Bu dönüşüm onu burjuvazi açısından daha kabul edilebilir bir partner haline getirmektedir. Ama yine bu dönüşüm nedeniyle, klasik Marksist söylemli müttefiki küçük sol gruplardan ve kendi içindeki benzer eğilimlilerden kopuşmaktadır.

Ulusal Hareketten Sosyal Harekete Dönüşme

Toplumsal mücadeleler tarihi, bir baskı biçimine uğramanın, diğer baskı biçimlerine karşı otomatik bir hassasiyet getirmediğini, aksine körlüğü beslediğini göstermektedir. Bir baskı biçiminden doğan hareket, diğer baskı biçimlerinden doğan hareketlerde çoğu kez bir müttefik değil, kendi güçlerini çekebilecek bir tehdit görür.
İşçiler, sermayenin sömürü ve baskısına uğrarlar ama işçiler kadar seksist ve ırkçı toplum kesimi azdır. İşçi hareketi, ulusal hareketlere, azınlık hareketlerine, kadın hareketine, siyahların hareketine, ekoloji ve barış hareketlerine daima kuşku ve düşmanlık refleksleri göstermiştir.
İşçi ve sosyalist hareketi en çok bu nedenlerle eleştiren diğer hareketler de daha iyi bir sınav vermemişlerdir. Ulusal hareketler, siyahların hareketleri, kadın hareketi ve diğerleri de diğerlerine karşı işçi hareketinden daha da büyük körlükler içinde bulunmuşlardır.
Ama sosyal mücadeleler tarihi bize şunu da gösterir. Bir toplumsal hareket, gelişmesinin belli bir aşamasında mücadele içinde gelişip radikalleşme eğilimi gösterdiğinde, gerek karşısındaki güçleri yenebilmek için başka ezilenleri kazanmak; gerekse kendisini var eden daha genel nedenlere ilişkin programlara yönelmek zorunda kalır ve böylece hedeflerini kendisini yaratan sorunların ötesine taşır; bu aynı zamanda diğer baskı biçimlerine karşı, onları da kapsayan programatik ve stratejik yöneliş sağlar.
İşçi hareketi, daha doğuş yıllarında bu gerçeği görmüştü ve sadece işçilerin sorunlarına yoğunlaşmanın, kendiliğinden işçi bilinci, sendikal bir bilinçten öteye gidemeyeceğini ve toplumu değiştirme yeteneği gösteremeyeceğini belirlemişti. Bu nedenle, işçiler tüm toplumun önüne program koyup ilk modern partileri şekillendirebilmişlerdi. İşçi hareketinin bugünkü zayıflığının temelinde bu özelliğini yitirmesi gelmektedir; toplumdaki yepyeni öznelerin ihtiyaçlarını da karşılayan bir global program geliştirmede gösterdiği yeteneksizliktir işçi hareketinin bu günkü sefaletinin en önemli nedenlerinden biri.
Türkiye'de hep işçi mitinglerinde görülen "Emek en yüce değerdir"; "İşçiyiz haklıyız" gibi, işçilerin dikkatini işçiler üzerine çeken ve işçilerin sorunlarını öne çıkaran sloganlar, aslında kendiliğinden ya da sendikalist sloganlardır. Gerçek işçi hareketi, işçi hareketi olmaktan çıktığı, tüm toplumundaki gayrı memnunların hareketi olduğu takdirde gerçek bir işçi hareketi olabilir.
Bu şöyle genelleştirilebilir: Bir toplumsal baskı biçiminden doğan hareket, bu baskı biçiminin sorunlarını aştığı takdirde gerçekten adına layık bir hareket olabilir. İşçi hareketi işçi hareketi olabilmek için işçi hareketi olmaktan çıkmak zorundadır örneğin. Bu bütün toplumsal özneler ve hareketler için geçerlidir.
İşçi hareketinin gösterdiği eğilimi benzer şekilde başka hareketler de göstermiştir. Bütün bunlarda ortak olan bir diğer nokta da şudur. İşçi hareketini, işçi hareketi olmaktan çıkmaya çağıran eğilim, aynı zamanda onun içindeki en radikal eğilimdir ve bu çağrı aynı zamanda diğer eğilimlere; yani işçi hareketini kendisinin sorunlarıyla sınırlamak isteyen işçi zümrelerine karşı bir mücadeleyi gerektirir. Dolayısıyla, işçi hareketi işçi hareketi olmak istiyorsa, işçi hareketini işçi hareketi olarak tutmak isteyen işçi hareketiyle kopuşmak zorundadır; onun egemenliğine son vermek zorundadır. Bu nedenle, her devrimci işçi hareketinin okları daima, işçi hareketi içindeki bu işçici (sendikalist , uvriyerist) eğilimlere karşı olmuştur ve olmak zorundadır.
İşçi hareketi için geçerli bu tarihsel eğilim ve kural bütün diğer hareketler için de geçerlidir. Örneğin Siyah hareketini ele alalım. Bu hareket, köleciliğin güçlü etkilerinin olduğu güney eyaletlerinde, isyan eden kölelerin ideoloji ve stiline uygun olarak İsa ve Gandi gibi pasif direniş yöntemlerine dayanan Martin Luther King gibi; sanayileşmiş Kuzey şehirlerinin gettolarında ise, Muhammet, İbrahim'in göze göz, dişi diş diyen geleneğine uygun Malcom X gibi önderler yaratmıştı. O dönemde, hareket radikalleştikçe, bu iki önderde de hareketi sırf siyahların hareketi olmaktan çıkarma, bütün ezilenlere yönelme eğilimi görülür. Tabii bu aynı zamanda hareketlerde bir bölünmeyi de beraberinde getirir.
Martin Luther King, sola doğru evrilirken, daha sonra Amerikan devletinde önemli görevler üstlenen A. Joung gibiler sağa kayıyordu. King öldürüldüğü gün, direniş yapan işçilerle dayanışmaya gitmekteydi. Evrimi bu yönde olduğu için öldürülmüştü. Benzer bir evrimi, başka bir yoldan Malcom X de yaşamıştı. O da, Hacca gittiğinde, sömürü ve baskının sadece ırkçı biçimleri olmadığını görmüş; dünyada ve Amerika'da başka ezilenlere de yönelmişti. Tam da bu nedenle, bu radikalleşmesi nedeniyle, Siyah İslam tarafından ihanetle suçlanıp dışlanmış ve yine King gibi öldürülmüştür.
Kadın hareketinde de, diğer hareketlerde de benzer eğilimler her zaman var olmuşlar ama genellikle egemen olamadan, güçsüz ve etkisiz kalmışlardır.
Ulusal hareketler bu alanda en sınırlı olagelmişlerdir. Bir ulusal hareketin, nesnel sonuçlar ve dolaylı destek arayışlarından öte, programatik olarak kendisini ezen ulusun sorunlarını da sorun yapması ve onlar için de bir program geliştirmesinin örneği yoktur. Örneğin İrlanda Ulusal hareketi, İngilzlere, Filistin kurtuluş hareketi İsraillilere ortak bir program önermiş, onları da kurtarmaya kalkmış değildir. Bu özellik sadece Zapatist harekette görülmekte, bunun nedeni de hareketin ulusal olduğu kadar sınıfsal niteliğinin bulunmasıdır.
PKK'nın yeni yönelişi tam da bu anlama gelmektedir. PKK bir ulusal hareket olmaktan çıkmakta, bir sosyal harekete dönüşmektedir. Sadece Kürtleri değil, Kendisini Ezen ulusun çoğunluğunu da kapsayacak bir program sunmaktadır. Bu muazzam bir değişimdir.
Elbette bu değişimin kökleri de, PKK da vardır. Kürdistanın yoksullarına dayanan bu hareket, böyle bir değişim için gerekli sosyal temele zaten sahipti. Yine aynı temel üzerinde, 60'lı ve 70'li yılların ideolojik ikliminden gelen Marksist ideoloji de bunun için olumlu koşullar yaratıyordu. Örneğin, PKK'da, hiç bir zaman diğer Kürt örgütlerinde görülen oldukça şoven biçimler görülmezdi.
Bu muazzam değişimi kolaylaştıran diğer geleneksel özellikler arasında, özellikle çok az kavranmış ikisi önemlidir. PKK sadece bir Ulusal Kurtuluş Hareketi değildir. PKK aynı zamanda bir Kadın Hareketidir. PKK'nın en az anlaşılmış yanlarından biri de budur. PKK, feodal bağlar altındaki kadına modern toplumun özgürlüklerini tattırmış, ona insan olmanın ne olduğunu göstermiştir. Bu nedenle, Kadınların PKK'ya bağlılığı erkeklerden çok daha güçlü olmuştur; önde görünen erkekleri oraya iten, Kocalarını mitinglere, çocuklarını gerillaya yollayan kadınların hareketidir PKK.
PKK kadın erkek ilişkilerindeki püritenliği nedeniyle çok eleştirilir ama bu eleştiriyi yapanların anlayamadıkları; bir kadın hareketinin o muazzam feodal baskıyı ve erkek egemenliğini ancak böyle bir biçimde bertaraf edebileceğidir. PKK'nın hem yoksullara dayanan özelliği hem de Kadın hareketi olma özelliği onun kendisi olmaktan çıkışının, yani bir ulusal hareket olmaktan, bir sosyal hareket olmaya dönüşümünün ardındaki güçlerdir; ve bunu kolaylaştırırlar.
Ama daha az dikkati çekmiş ve anlaşılamamış bir yan da, PKK'nın doğuşunda, bir Kürt ulusal hareketi olarak doğmadığı, yine benzer bir kendini aşma süreci, benzer bir "salto mortale" attığıdır.
PKK şehirlerde radikalleşen tipik bir öğrenci hareketi olarak doğmuştur, PKK olmadan önce; bu hareket, bütün diğer öğrenci hareketi gruplarından sonra çıkmış; ama başlangıçta bir sosyal hareket olarak doğmuştur; daha sonra bu sosyal hareket bir ulusal hareketin çekirdeği olmuştur. PKK'nın şehirlerden, Kürdistan'a ve onun dağlarına gidişi, bu gün yaptığını tersinden daha başlangıçta yapmasıdır. Şimdi bu hareket, bir bakıma tekrar eski çıktığı noktaya dönmektedir. Ama arkasında muazzam bir ulusal uyanışla.
PKK'nın bu bir ulusal hareketten sosyal harekete dönüşümü şöyle bir örnekle daha iyi anlaşılabilir: Hikmet Kıvılcımlı, 1930'larda yazdığı yol adlı kitabının Kürt sorununu ele aldığı bölümün başlığı "İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark)"tır. Yani yedek güç, doğu, Kürtler ya da ulusal sorun. Muhatap Türkiye'nin işçileridir. Bu Özneye, devrim yapmak istiyorsanız, Kürtleri kazanmanız, onlar için bir programınız olması gerekir demektedir. Burada Kürtler bir kazanılacak Nesnedir.
PKK'nın bu yeni çizgisi için eğer bir kitap yazılsaydı, bunun başlığının şöyle olması gerekirdi: "Yedek Güç: Türkiye'nin Ezilenleri (Batı)". Burada, aktörler tümüyle yer değiştirmiş bulunmaktadır. Kıvılcımlı'da Nesne olan Kürtler, bu formülasyonda Öznedir. Kıvılcımlı'da Özne olan Türkiye İşçisi, bu formülasyonda Nesnedir.
Elbette bu iki konum birbiriyle çelişmez, birbirini tamamlar. Burada eksik olan, Kürtlerin mücadelesini kendi sorunu olarak görecek bir Türkiye ezilenleri ve işçisidir.
Elbette, Batı'daki ezilenleri kucaklama perspektifi de gökten zembille inmemiştir. PKK'da her zaman Türkiye'nin ezilenlerini kazanma derdi olmuştur. Hatta yıllarca bu hareketlenmeyi beklemiştir.
Ancak, bu desteği hep Türk solunun sağlamasını beklemiştir. Bu desteği hep bir tür dayanışma olarak beklemiştir. Türkiye'nin solu ve ezilenleri, PKK'nın mücadelesinin bir destekçisi olarak anlam taşıyordu. Bir lojistik destek üssü gibi. Hatta bu bizzat büyük şehirlerdeki Kürtler'e olan yaklaşımda da görülür. Bunlar hep, Gerilla için bir rezerv, bir lojistik destek üssü olarak değerlendirilmiştir. Bunların kendi hayat ve sorunlarına ilişkin bir program hiç bir zaman bulunmamıştır. Şehirlerdeki Kürtlerin kazanılamamasının ardında bu yatmaktadır. Batı'nın şehirlerindeki Kürt için Kürdistan hayali artık somut sorunlara bir cevap değildir. Ama örneğin, Batının şehirlerindeki insanların dil ve kültür sorunları çok daha önemliydi ama bunların da PKK için önemi yoktu ya da çok daha geri plandaydı.
Bir sosyal harekete dönüşme niteliğiyle yeni politika, bu mücadeleye yepyeni ufuklar açmaktadır. Kürt ulusal hareketi bir ulusal hareket olmaktan çıkma ve bir sosyal harekete dönüşmeyi isteme iradesini göstermiş bulunmaktadır. Ve ancak tam da böyle gerçek bir ulusal harekettir her zamandan daha fazla.
Ama nasıl ki, işçi hareketinin radikal çizgileri işçi hareketi olmaktan çıkmak ve gerçek bir işçi hareketi haline gelebilmek için, işçi hareketi içindeki  "sırf işçici" eğilimlerle kopuşmak ve onlara karşı sert bir mücadeleye girmek zorundaysa,  PKK da benzer şekilde, sırf Kürtçü akımlarla kopuşmak, onlara karşı sert bir mücadeleye girmek zorundadır. O zaman gerçek bir Kürdistan partisi - Kürt Partisi değil -, haline gelebilir. Kürdistan'daki bütün diğer azınlıkları (buna Türkler de dahildir) da kendi safına çekebilir
İlginçtir, PKK'nın yeni politikasına nazire, yeni politikanın muhalifleri, ilk toparlanma girişimlerinden birine "Kürt Kürt diyalogu" adını vermişlerdir. Ama Kürt Kürt diyalogu, Kürdistan'ın yarısına yakınını oluşturan diğer azınlıkları daha baştan dışlar. PKK'nın yeni çizgisi ise doğası gereği onları içerir. Yeni çizgi, Kürt partisinden bir Kürdistan partisi olmaya dönüşüm demektir aynı zamanda, yani Kürdistan bağlamında da, bir ulusal hareketten sosyal harekete dönüş söz konusudur.
Elbette bu eğilim boşluktan doğmadı, tohumları başından beri vardı. PKK başından beri bir Kürt partisi olmaktan ziyade bir Kürdistan partisi olmaya çalıştı. Hiç bir Kürt hareketinin olamadığı kadar Kürt olmayan unsurları bünyesine aldı ve müttefiğine dönüştürdü.
Bu niteliksel değişimin kaçırılma ve sonrasındaki dramatik gelişmelerden sonra olması son derece olağandır. Ancak, büyük yenilgiler ya da sarsıntılar insanların ve toplumsal kesim ve partilerin hayatında önemli niteliksel değişmelere yol açarlar. Ancak, bir politikanın sınırlarına varıldığında, artık başka yol kalmadığında gizli potansiyeller harekete geçirilebilir. Var olan biçim, size hala bir başarı ve genişleme olanakları sunuyorsa, durumu gözden geçirip yeni yönelişlere girmeniz için bir neden yoktur.
Tabii, böylesine büyük bir yenilgi ve sarsıntı (hareketin liderini ve bayrağını düşmana kaptırması) halinde bu değişimin yapılmış olması, bu değişikliğin, yani bir sosyal harekete dönüşme özelliğinin anlaşılmasını güçleştirmekte, onun Kürdistan'a ilişkin hedeflerine ihanet olarak kavranılmasına yol açmakta; Türkleri kazanmaya yönelik uygulamalar ise karşı tarafa teslimiyet gibi anlaşılmaktadır.

Milliyetçiliğin eski biçiminden yeni biçimine geçiş:

Milliyetçilik geniş yeniden üretimin çocuğudur. Kapitalizm öncesinde üretim, basit yeniden üretimdi ve kapalı ekonomiler egemenliğini sürdürüyordu. Modern üretim ise, sürekli büyüyen devasa boyutlarda bir üretimdir. Bu tür bir üretim ancak, sadece üretilen mallarda değil, o malları kullanacak tüketicilerde ve o malları üretecek ve son duruşmada kendisi de bir mal olan işgücünü satacak işçilerde de bir standartlaşmayı gerektirir. Toplum bir çok denemelerden sonra buna en uygun biçim olarak Ulusu ve Ulus devleti bulmuştur.
Ulus, en azından son iki yüzyılda Kapitalist üretim için el elverişli bir biçim olduğunu kanıtladığından, bu gün ulusal devletlerin karşı konulmaz bir zaferle bütün yer yüzünde egemenliklerini sürdürdüğü görülüyor.
Ancak, ulusal devletin klasik ve yaygın biçiminde en önemli öğe olan dil, dolayısıyla o dilin kaynaklandığı hayali ya da gerçek topluluklar temeldirler. Almanya'da Almanca konuşan Almanlar, Fransa'da Fransızlar gibi. Klasik biçimde her devletin homojen bir ulusu olmalıydı. Yoksa bu ya zorla yaratılıyor ya da katlanılacak  bir araz gibi, beraber yaşanılacak bir hastalık gibi görülüyordu.
Etni, kültür ve dile dayanan, ulusu bunla tanımlayan biçim, Kapitalist üretimin bu günkü ihtiyaçları için giderek bir engel olmaya başlamıştır. Bir yandan, Avrupa Topluluğu gibi, klasik anlamıyla uluslardan oluşan ulusların yepyeni bir ulus içinde bir araya gelişleri; diğer yandan dünya ticaretinin çok hızlı gelişmesi (globalleşme) ve muazzam işgücü göçleri ulusun yeni ve daha esnek formlarını gerekli kılmaktadır kapitalizm için. Bunun yanı sıra Elektronik alanındaki devasa atılımlar da bunu her zamankinden daha olanaklı yapmaktadır.
Yeni biçim bir çoklarınca ulusçuluğun aşılması olarak kavranılmaktadır. Aksine, yeni bakış ulusçuluğu reddetmemekte, onu aşmamakta, onu yaşatmak için ulusun tanımında değişiklik yapmakta, onu esnetmektedir.
Ulusçuluk ulusal olan ile politik olanın çakışmasını ön görmek ve istemek demektir. Klasik ulusçuluk, ulusu bir dil ve kültür ve de kısmen soy birliği olarak tanımlayarak, bunlarla politik olan arasında çakışma aradığından, bunlara politik bir nitelik vermekteydi. Ulusçunun mantığında, bir dilden söz etmek ister istemez, potansiyel olarak yeni bir ulustan söz etmek anlamına geliyordu. Çünkü ayrı bir dil var ise, orada ayrı bir ulus da var demektir, ayrı bir ulus var ise, ayrı bir devleti de olması gerekir. Buradan ya büyük parçalanmalara ya da büyük katliamlara varılıyordu.
Bu günkü yeni ulusçuluk anlayışı, politik olanla ulusal olanın çakışması ilkesini reddetmiyor ya da onu aşmıyor, sadece ulusal olanı farklı biçimde tanımlıyor, dil, kültür ve etniyi politik alanın dışına çıkarıyor. Ulusu, hukuki bir tanıma indirgiyor, dil, kültür, etniyi politik alandan dışlıyor. Artık, nasıl çeşitli dinlerden olmanızın bir ulusun vatandaşı olmanızla bir sorun oluşturmaması gibi; şu veya bu dili konuşmanız, şu veya bu kültürden olmanız da bir ulusun vatandaşı olmak bakımından bir sorun oluşturmamaktadır. Eskinin aksine, yeni kavrayışa göre, uluslar bir çok kültür, etni ve dillerden oluşurlar. Burada değişen sadece ulusun tanımıdır, onun etni ve dil ile, kültür ile bağı koparılmakta, hukuki bir tanım çerçevesine çekilmektedir. Ama o hukuki olarak tanımlanmış olan ulus ile siyasi olanın çakışması ilkesi; ulusçuluğun bu temel ilkesi hala geçerliliğini sürdürmektedir, bütün saçmalığıyla ortaya çıkmış olmasına rağmen.
Ulusçuluğun bu biçiminin ideolojik hazırlığı, özellikle her şeyi relatifleştiren post modernizm tarafından yapılmış bulunuyor. Bilgisayar ve iletişim alanındaki muazzam ilerlemeler de bunu mümkün kılıyor. Dünün Fordist standart araba üreten fabrikasının yerini, bugün müşterinin tek birey olarak zevkine göre özel varyantları üreten otomatikleşmiş fabrikası gibi, günümüzün ulusçuluğu da dinler gibi diller karşısında da benzer bir esneklik gösteren bir ulusçuluktur. Şimdi Kürt ulusal hareketinin vardığı da tam böyle bir ulusçuluktur.
Kürt ulusal hareketi geç doğdu, bu nedenle geç doğuşun sorunlarını epeyce yaşadı, ama bu geç doğuş, ona aynı zamanda başka özellikler de kazandırmaktadır. Kürt ulusal hareketi, daha bir ulusal devlet kurmadan klasik anlamıyla ulusçuluktan, ulusçuluğun bu post modern diyebileceğimiz biçimine geçiş yaptı. Anayasal Vatandaşlık denen programatik öneri, dil ve kültürü politik alanın dışına itip, ulusu hukuki bir tanımlamaya dönüştürmektedir. Bu bağlamda, resmi dil olarak Türkçe bile, teknik bir anlam içermektedir, o ulusu oluşturanların çoğunluğunun dili olarak daha pratik olacağı için, politik alanın dışına itilmektedir.
PKK'nın yeni yönelişinde, şimdiye kadar bu kültür ve dil hakları için mi uğraştık diye eleştirilen yeni nitelik, aslında ulusçuluğun yeni biçimine geçiş özelliği taşımaktadır. Kürtler, bütün dilleri ve klasik anlamıyla ulusları politik alanın dışına iten bir proje ile çıkmış bulunmaktadırlar. Bu anlamda Kürtler Türklerin önüne geçmiş bulunmaktadırlar. Projelerine Türkleri kazanmaları söz konusudur. Bu ise, projeyi ilk atan, kazanmaya çalışan olduklarından, onları kurulacak yeni biçimin prestijli kurucusu yapar. Klasik ulusçu bir devlette, dilini konuşan büyücek ve biraz imtiyazlı bir azınlık konumu değil; yeni ulusal devlette kuruculuktur Kürtlere öneriler. Aslında eğer bu program başarıya ulaşırsa, fiilen, resmi dili Türkçe veya Türkçe-Kürtçe olan, (bunu yeni politikanın başarıya ulaşıp ulaşmayacağı ve ulaşırsa nasıl bir biçimle ulaşacağı belirleyecektir) bir tür Kürt-Türk devletinden söz etmek gerekecektir.
Yeni politika, ulusçuluğun eski biçiminden yeni biçimine geçiş olma özelliği ile aslında, bu günkü Türk devletinin dayandığı resmi ideolojik temeli berhava etme potansiyeli taşımaktadır. Öcalan'ın Atatürk'ten yaptığı kimi alıntıların yukarıda değinilen anlamını görmeyip onu programatik bir teslimiyet olarak anlayanlar, yeni politikanın Kemalizm'i berhava eden özelliğini görmemektedirler. Bu politik alanın dışına itmenin kendisi bu günkü güç ilişkilerine göre bir politik hedeftir ve bu günkü devletin ideolojisi içinde yaşama şansı yoktur. Bu nedenle, bu günkü devlet ideolojisi içerinde bir minimuma razı olma gibi görünen hedef, aslında bu günkü, devlet ideolojisini tecrit edip çöplüğe atmak için bir programdır. Taviz gibi görünen, bu günkü devletin resmi ideolojisine, yani klasik, dil, soy ve kültüre dayanan ulus tanımına karşı, yeni ulus tanımıdır. Bu tanımda dil ve kültür ve etni politik alanın dışına itilmektedir.
Görüldüğü gibi, aslında her biri diğerinden bağımsız bu üç değişiklik bir arada gerçekleşmiş bulunmakta ve yeni politikanın özünü oluşturmaktadır.
Bu özün her bir unsuru, diğeri üzerinde bir etkide de bulunmaktadır; bir sosyal harekete dönüş özelliği, kolayca ulusçuluğun yeni tanımıyla birleşebilmektedir. Bütün bunlar da kendini demokratik görevlerle sınırlamayla.

21.12.1999

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...