29 Ocak 2014 Çarşamba

Faizin Yükselişi Erdoğan’ın Düşüşü

İkinci Dünya Savaşı Sonrası’nda Türkiye’nin tarihine bakanlar, büyük devalüasyonlar ile büyük politik değişiklikler, hatta darbeler arasında bir ilişki bulunduğunu görmezden gelemezler.
1958 devalüasyonunu 27 Mayıs Darbesi ve Menderes’in düşüşü; 1970 devalüasyonunu 12 Mart Darbesi ve Demirel’in düşüşü; 1977, 1978, 1979 devalüasyonlarına aynı zamanda hükümet buhranları ve değişiklikleri izler.
1980 yılındaki meşhur 24 Ocak Kararları’nı ve % 32 devalüasyonu, 12 Eylül darbesi izledi.
Bundan sonra günlük kur ayarlamaları biçiminde damla damla veya kronik bir devalüasyon politikası izlendi. Buna rağmen bir türlü kapatılamayan dış ticaret açığı nedeniyle 1994 yılında tekrar bir devalüasyon oldu, 1997 yılında “post modern darbe” ile Çiller hükümeti düştü.
En son 22 Şubat 2001 yılındaki devalüasyon ve Derviş’in paketini, eski partilerin neredeyse hepsini tasfiye eden ve AKP’yi iktidara taşıyan büyük değişiklik izledi.
Eski Devalüasyonlar ne ise, bugünkü faiz yükseltilmesi de aynı durumdadır.

*
Bilindiği gibi her şeyin başı üretim ve emek üretkenliğidir.
Kapitalist ve ulusal devletlerce kaplanmış bugünkü gibi bir dünyada, ya Kuzey Kore gibi tam bir otarşi içinde kalırsınız ya da dünya pazarına açılmak zorundasınızdır.
Dünya pazarına girince, üretiminiz az ve emek üretkenliğiniz düşükse, mallarınız dünya pazarında ve bizzat iç pazarınızda diğer ülkelerin mallarıyla rekabet edemezler.
Bu açığı yeni borçlarla kapatabilirsiniz ama bunun da bir sonu vardır. Bu durumda borçları ödeyemez hale gelince, paranızın diğer paralar karşısındaki değerini düşürerek, yani yabancı parası olana, bana gel, benden al; aynı parayı vererek daha çok mal alırsın diyerek aslında para politikası aracılığıyla, emek üretkenliğindeki geriliğin yarattığı sorunları daha da fakirleşerek; aynı para karşılığı daha çok emek vererek, kapatmaya çalışabilirsiniz.
Ama bunun da sayılamayacak yan sorunları vardır. Örneğin, döviz fiyatı yükseldiğinden ithal malların fiyatları da yükseleceği için, emekçilerin hayat seviyesi geriler. Memnuniyetsizlikler ve direnişler artar. Bu durumda onları bastırmak için şiddet arttırılır; daha sert yasalar çıkartılır; sahte düşmanlar (“dış mihraklar” vs.) yaratılır; ama bütün bunlar daha fazla ve radikal direnişlere yol açar. Dengeler değişir, hükümet ve rejim buhranları olur vs., vs..
Şimdi de sorun eski devalüasyonlarla aynıdır: dış ticaret açığı ve bunun nasıl kapatılacağı. Bir zamanlar devalüasyon yapılıp Türk parasına olan talep yükseltilirken, şimdi bu faiz artırımıyla yapılmaktadır. Yani bu faiz yükselişi, eski devalüasyonların benzeri olduğu; muhtemel sonuçları da benzer olacağı için, bu faiz yükselişi muhtemelen Erdoğan’ın düşüşünün başlangıcıdır.
Erdoğan elindeki fırsatı geçen on yılda kaçırdı. Dünyada ucuza bol para varken, hemen hemen hiçbir iktidarın eline geçmemiş uygun koşullarda iktidar olmuşken; hem dış ticaret açığını azaltacak; emek üretkenliğini ve üretimi arttıracak hem de ezilen sınıfların hayat seviyelerinde belli bir yükselme sağlayacak politikalar uygulayabilirdi.
Ancak dövizler iddialı ve gösterişli inşaatlarda suni bir refah yaratılarak; ürettiğinden fazlasını tüketerek; bunların ihaleleri partizanca dağıtılarak ve bu burjuvazinin bu arpalıklar üzerinden desteği ile iktidar pekiştirilerek bugüne kadar gelindi.
Faizlerdeki son yükseliş, kısa zamanda tüketicilerin hayat seviyelerinde bir düşüş olarak kendisini gösterecektir. Bu seçimlere çok az bir süre kalmış olmasına rağmen, birkaç puanın gitmesi; yüzde ellilerin altına düşülmesi demektir. Ayrıca buna muhtemelen bir durgunluk, talepte düşme vs. de eşlik edecektir. Bu da memnuniyetsizlikleri besleyen ek bir etki yapar.
Kaldı ki, bütün bunlara rağmen ihtiyaç olan döviz yine de bulunamayabilir ve Dolar ve Euro’nun yükselişi devam edebilir. Çünkü yakın zamanda ABD’nin dolara talebi yükseltmek için, faizleri yavaş yavaş yükseltmesi bekleniyor. Öte yandan, Türkiye gibi diğer ülkeler de benzer faiz yükseltmelerine gideceği için; gelişmeler kısa zamanda bu faiz yükseltimini olmamışa çevirebilir; beklenen sonuçlar ve döviz girişleri sağlanamayabilir.
Bunlar ise daha hızlı bir düşüş anlamına gelir Erdoğan için.
Elbet bu ekonomik eğilimlerin etkisi hemen bugünden yarına görülmez ama karşı durulamaz etkileri bir süre sonra görülür.
Erdoğan’ın kişiliği ve ufuk darlığı epeydir, burjuvazi için de bir yük olmaya başlamıştı.
Sırasıyla burjuvazinin seküler ve bir kısım İslamcı (“Fethullahçılar”) kesimleri desteklerini çektiler.
Buna rağmen Erdoğan’ın arkasında hala, ihaleleri paylaştırdığı bir burjuva kesimi ile son on yılda ekonomik durumunda iyi kötü belli bir iyileştirmeler yaşamış işçi sınıfı ve yoksul kesimler duruyor;  bu da ona “evinde zorla tuttuğu” yüzde ellinin desteğini sağlıyordu.
Şimdi bu desteğin gün görmüş kar gibi erimesi başlayacaktır.
Erdoğan’a burjuvazi hala şu imkânı sunmaya çalışıyor en sancısız çözüm olarak: bugünkü yetkilerle Cumhurbaşkanlığına çekil; bir kenarda durmaya başla; sana ikram ve itibarda kusur etmeyelim; ama geminin dümenini Gül’e veya benzeri birine teslim et.
Ancak ihtiraslı, birikimsiz ve çapsız ve aynı zamanda böyle bir güç ve yetkilerin tadına varıp bunlardan sarhoş olmuş bir Erdoğan’ın bu teklifi görmesi, anlaması ve kabul etmesi çok şüphelidir.
O kendi yarattığı dünyada tüm gerçeklik duygusunu yitirerek konumunu savunmaya devam edecektir ve muhtemelen, etrafında kimsenin kalmadığını gördüğü gün ise, bu şoku kaldıramayıp bir krizle ölebilir veya intihar edebilir.
Çok trajik bir son bekliyor gibi görünüyor Erdoğan’ı.
Şekspir trajedileri, ihtirasların nasıl bir alın yazısına dönüştüğünü anlatırlar.
Erdoğan ekonominin yasalarını “faiz lobisi” gibi komplo teorileriyle açıklamaya kalkarak, komplo teorilerini kendini gerçekleştiren kehanetlere dönüştürmüştü.
Son faiz yükseltmesi, bir zamanlar “faiz lobisi”ni suçlayan Erdoğan’ın, “faiz lobisi”ne zaferi kendi elleriyle sunuşu veya tersinden ifadeyle yenilgisinin itirafı ve aynı zamanda kendini gerçekleştirmiş bir kehanet olarak da görülebilir.
Bir zamanlar iktidara kefeni giyerek geldiğinden söz ediyordu.
Sınıfların ve onların temsilcisi bireylerin ilişkilerini düzenleyen toplumsal yasaları kendine karşı bir komplo olarak gördüğü için, bu kefene ilişkin sözleri de bir kendini gerçekleştiren kehanete dönüşebilir.
Yani iktidardan da bir kefen içinde gidebilir.
Ama hala önünde Cumhurbaşkanlığı forslu bir arabada Çankaya’da bir ikram, itibar ve emeklilik şansı var.
Bu burjuvazi için en kolay ve en az sancılı çözümdür hala.
Demir Küçükaydın
29 Ocak 2014 Çarşamba



Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...