20 Kasım 2013 Çarşamba

Sosyalistlerin Sol Hareketin Tarihini Ele Alışının Metodolojik Sorunları

Bugün gelen e-mailler arasında bir ilan vardı. 21 Kasım Perşembe günü, İstanbul Şehir Üniversitesi’nde modern Türkiye Çalışmaları Merkezi tarafından, Türkiye’yi Tartışmak Konuşma Serisi başlığı altında “Türkiye Solu: Tarihi, Değişimi ve Geleceği” başlıklı bir toplantı yapılacakmış.
Mail’de şu açıklama bulunuyor:
“Türkiye Solu: Tarihi, Değişimi ve Geleceği” başlığı altında yıl boyunca düzenleyeceği toplantı dizisi Türkiye’de sol hareketi çeşitli boyutları ile incelemek, Türkiye siyasî tarihi içerisinde sol hareketleri konumlandırmak, solun diğer siyasî akımlarla ilişkisini gözden geçirmek ve kimlik politikaları, neoliberalizm, din-devlet ilişkisi, sivil-asker ilişkileri gibi konu ve kavramlar bağlamında sol hareketlerin geleceğini tartışmaya açmak amacıyla düzenlenmektedir.
Serinin ilk konuşmasında 21 Kasım Perşembe günü Prof. Mete Tuncay Türkiye’de sol hareketin tarihini, karakteristik özelliklerini ve dönüm noktalarını tartışacaktır. İkinci konuşmayı ise Prof. Cemil Koçak Türkiye’de sol hareketin siyaset ve kimlikle ilişkisini tarihsel ve felsefi derinliği ile ele alacaktır.
Herkese açık olan konferanslar Türkçe olarak gerçekleşecektir.”
İstanbul’da olsaydım gidip dinlemek ve üzerine bir şeyler yazmak isterdim Ama mümkün değil.
Fakat madem bu konular konuşulmaya başlandı belki birileri ilgi duyar diye eskiden Türkiye’de Solun tarihi üzerine yazdığımız birkaç yazıyı tekrar yayınlayabilir ve ilgili olabilecekleri bu yazılardan haberdar etmiş oluruz diye düşündük. Çünkü bunlar yazıldığında pek kimseye ulaşamamış, aşivimizde yayınlanmayı bekleyen yazılardı.
Öte yandan bu aralar Türkiye’de solun tarihi üzerine yazdığımız yazıları derleyip peydeypey yayınlamayı da düşündüğümüzü geçenlerde, bu çabanın ilk ürünü olan “Gidenlerin Ardından” başlığıyla yaptığımız derlemede belirtmiştik. Böylece o işi de sürdünmüş oluruz.
Aşağıdaki Yazı, 2007 yılının kasım ayında TKP-B’lilerin tertiplediği, “Tarihi Konuşuyoruz” Sempozyumuna sunulan iki bildiriden biriydi. Ne yazık ki, bu sempozyum Tarihi Konuşamadığı gibi, bizim bildirilerimizi sempozyuma katılanlardan adeta gizledi. Önceden yazılı olarak sunulumuş bu bildirilerimizi, sempozyumda kahve sohbeti havasında yapılmış konuşmaların çözümlemelerinden oluşan diğer bildirileri yayınladığı kitabına bile almadı.
Halbuki, Sempozyumu ciddiye alıp az çok akademik ya da blimsel kriterlere uyan iki bildiri vardı ve bunlar da, biri aşağıda yer alan, bizim bildirilerimizdi.
Bu nedenle bu bildiriler yıllardın arşivde uygun bir zaman bekliyordu tekrar gün yüzüne çıkmak için. Aşağıdaki bildiride sosyalistlerin sosyalist hareketin tarihini ele alışlarının metodolojik sorunları ele alınmaktadır. Diğeri ise olgulara ilişkin bir tür arkeolojik kazıdır. Önce metodoloji,  sonra olgular.
Aşağıda söz konusu bildiri bulunuyor.
 19 Kasım 2013 Salı. Demir Küçükaydın



 Sosyalistler ve Sosyalist Hareketin Tarihinin Metodolojisi

Bu sempozyumun konusu şöyle tanımlanmış bulunuyor: Tarihi Konuşuyoruz - “Türkiye Devrimci Hareketi 12 Eylül 1980’e Kadar Olan Dönemi Tartışıyor”.
Konu ve konuyu ele alacak olan öznenin bu tür bir tanımlanması, her şeyden önce konu ve özne ilişkisinin sorunlarını genel olarak ele almayı gerektirmektedir. Çünkü Konu bizzat öznenin kendisidir. Bu da konu ve özne ilişkisine çok özgül bir nitelik kazandırır. Bu bir bakıma; fizik biliminin kendisi fiziksel bir olay olmadığından, fizik biliminin konusu olmaması ama buna karşılık, sosyolojinin konusu aynı zamanda sosyolojik bir olay olduğundan sosyolojinin konusu olması, yani kendi kendisinin konusu ve öznesi olması gibidir.
Bu nedenle, öncelikle bu “Tarihi Konuşma”nın nasıl bir “konuşma” olduğunun netleştirilmesi gerekmektedir. Bunun bazı temel sorunlarına biraz değinelim.
Çok kaba olarak bilgi süreci iki temel farklı aşamaya ayrılabilir. Olgular hakkında bilginin toplanması (Birikim) ve bu bilginin, olguların iç bağlantıları göz önüne ele alınarak sınıflandırılması (Klasifikasyon). Bilimin ilerlemesi de özünde, tıpkı üretici güçler ve ilişkileri arasındaki çelişki gibi, olgular hakkındaki bilgi ve onu klasifize eden (Sınıflayan, düzene koyan) teorilerin arasındaki gerilimlerin oluşması ve çözülmesi biçiminde olur en genel hatlarıyla.
Eğer, Türkiye Sosyalist Hareketi veya Türkiye’deki Devrimci[1] Hareketin Tarihi üzerine bu sempozyumdaki konuşmalar, olgular hakkındaki bilginin toparlanması, yani esas olarak birikim amacına yönelik ise, Tarih hiç bir zaman Tarihle ilgili olmadığı, tarihle ilgili tartışmalar, doğrudan bu günün politik tartışmalarının tarih aracılığıyla yapılması olduğundan, olguların öne çıkarılması, ayıklanması ve ele alınışının bile çok farklı olacağı, hatta o anlatılan olayları ele alan bu gün politik olarak aktif elemanların özellikle bu günkü politik hedefleri açısından bu olguları ele alacağı çok açıktır.
Yani bu, sadece olguların ortaya koyulması, yani birikim aşamasında bile, sosyalistlerin yine bizzat aktörü oldukları olayları ele alır ve aktarırken, çok farklı olarak ele alıp aktaracağını gösterir. Bu nedenle, olguların ve bu olgular ilişkin bilginin, az çok gerçeğe uygun, onun hiç olmazsa kimi esaslı karakteristiklerini yansıtan bir resme ulaşabilmesi için, özellikle o olayların kahramanı olmuş bu günkü aktörlerin anlattıklarını ve anlatmadıklarını, (aslında her anlatmama bir anlatma, her anlatma da bir anlatmamadır) olağanüstü dikkatle ve eleştirel bir tarzda ele almak gerekmektedir.
Ama bu sempozyumda, geçmişi bu olağanüstü dikkatli ve eleştirel tarzda ele alması gereken öznenin de yine bizzat aynı olayları yaşamış ve aktaran öznen ta kendisi olması, bu Sempozyumun en esaslı handikapını oluşturmaktadır[2].
Olayların kahramanları tarafından olguların aktarılışı ve ele alınışının, daha sonraki veya bu günkü konumlarla ilişkisi ve ne kadar farklı ve birbirine tamamen zıt ve çelişkili olabileceği konusunda somut bir fikir edinebilmek için, örnek olarak, Sempozyumun ikinci günü için hazırladığımız bildiri ele alınabilir.
Orada bizzat bizim de aktörlerinden biri olduğumuz, 1971-74 döneminin bu dönemin aktörlerince ne kadar farklı anlatıldığı ve bunun nedenleri ele alınmakta, ve böyle bir çerçevede, belli bir mesafeyi de koruyabilmek için, kendi alternatif anlatımımız da başka bir versiyon olarak takdim edilmektedir.
Somut bir örnek çerçevesinde birikime ilişkin sorunlar ikinci güne ilişkin toplantıya sunulan bildirinin konusu olduğu için, sorunun bu bölümünü, sorunlara kısaca değinerek ve esas ele alınan yeri işaret ederek burada kesiyoruz.
*
Burada esas olarak, bu olgular hakkındaki bilginin sınıflandırılmasının, klasifize edilmesinin sorunlarına yönelelim.
Türkiye Sosyalist Hareketinde ya da Sosyalistler arasında, Türkiye’deki sosyalist hareketinin iç bağlantılarını göz önüne ele alarak sınıflandırmanın sorunları üzerine elde pek az kaynak bulunmaktadır. Hatta bu konunun bir sorun olarak ortaya koyulması bile görülmemektedir.
Türkiye sosyalist hareketinin tarihini ele alışın bulunduğu sınıflama düzeyini kavrayabilmek için Foucaut’nun Kelimeler ve Şeyler’in Önsözünde, Borges’in bir denemesinden, onun da Kuhn’dan, akardığı “Eski Bir Çin Ansiklopedisindeki Hayvanlar Sınıflaması” bir fikir verebilir. Bu hayvanlar sınıflaması şöyledir:
“a) imparatora ait olanlar,
b) mumyalananlar,
c) evcilleştirilenler,
d) emici domuzlar,
e) deniz perileri,
f) efsanevi olanlar,
g) sürüden ayrılmış köpekler,
h) şimdiki sınıflandırmaya alınanlar,
i) kudurmuşlar,
j) sayısız olanlar,
k) çok güzel bir deve tüyü fırçayla çizilenler,
l) vesaireler,
m) su testisini kırmış olanlar,
n) uzak bir mesafeden bakıldığında sinek gibi görünenler.”
İşte Türkiye’deki sosyalistlerin sosyalist hareketin tarihini ele alırken dayandıkları kriterler ve ortaya çıkan sonuçlar bu “Çin Ansiklopedisi”nden farklı değildir.
Çok uzağa gitmeye gerek yok. Bu yıl yayınlanmış “Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce” serisin sekizinci cildini oluşturan “Sol” adlı kitap bir örnek olarak alınabilir.
Kitabın içindekiler listesine bakıldığında, ilk elde, sanki, solun tarihini, kronolojik bir sırayla ele alarak asgari bir sınıflama yapmaya çalıştığı sanılabilir. Ama biraz dikkatli bir bakış, bir süre sonra bu kronolojik dizilişin terk edilip bu sefer konulara yönelik bir dizilişe geçildiğini; ama bu konulara göre dizilişin de ortak bir kriterden yoksun olduğunu, belli politik ve teorik akımlar ve ideolojiler ile solun ilişkisi ele alınırken, (“demokrasi görüşü” veya “din” ve sol başlığının yanında) bu sefer belli bir toplumsal kesim ile solun ilişkisini ele alan (“Öğrenci Hareketleri ve Sol” gibi) bir konuya geçilmekte; bunun yanında birden belli bir teorik sorunun ele alınışı bunu izlemektedir (Örneğin “ATÜT” ve Sol).
Yani kriterler ne kronolojik, ne konulara, ne ideolojilere veya fikir akımlarına, ne örgütlere, ne kişilere, ne solun tarihini ele alan öznelere vs. göre değildir. Son derece keyfi bir biçimde, iç içe, yan yana, alt alta ele alınmaktadır sol. Yirminci Yüzyılda, o eski Çin ansiklopedisindeki gibi bir sınıflama başarabilmek, hele konu sol olunca ancak böyle olabilir herhalde.
Daha dikkatli ve ayrıntılı bir incelemeyle, bu sınıflamanın gerçektin Çin ansiklopedisinden daha ileri gitmediği ayrıntılı olarak ele alınabilir. Ancak bizim tartışmak ve ele almak istediğimiz konu açısından bu kadarı yeter. Biz burada böyle üstünkörü bir bakışla, sol üzerine en son yazılmış ve sistematik olma iddiasındaki bir kitapta bile eski bir Çin ansiklopedisinden daha öteye giden bir sistematik bunmadığını gösteren, sınıflama çabalarının bulunduğu durum hakkında bir fikir verme amacına ulaşmış bulunuyoruz.
Dikkat edilirse, bu Ansiklopediyi derleyenlerin de bizzat bu solun bir ürünü olduğu ve içinden bir eğilimi yansıttığı görülür. Bu derlemeyi yapanlar, “Birikim Çevresi” denebilecek, içinde Murat Belge, Tanıl Bora, Ömer Laçiner gibi, Türkiye’nin sol entelektüel hayatına kesin bir egemenlik kurmuş çevredir.
Kitabın içindekiler bölümü ve bu içindekilerde yansıyan sınıflama, aynı zamanda sol içindeki en etkili kesim veya ekibin nasıl bir sınıflama yaptığı ve nasıl bir metodolojiye sahip olduğu hakkında bir fikir vermektedir. Foucault’nun önsözüne girmeye layık bir metodoloji ve sınıflamadır bu.
*
Bu örnek, solun kendi tarihini ele alış ve sınıflayışın problemleri hakkında bir ipucu verir bize.
Bu ipucu tutularak şöyle bir genellemeye gidilebilir: Solun kendi tarihini ve evrimini ele alışı, genel olarak evrim kavrayışından ve onu sınıflayışından daha ileri olamaz.
Bu biraz matematik formülasyonlara benzedi. Galiba Stuar Mill’e çocukken bir büyüğü sormuş, “bu ormanda yapraklarının sayısı birbirine eşit iki ağaç var mıdır?” diye. O da, “ormandaki ağaçların sayısı, ormandaki en çok yapraklı ağacın yapraklarının sayısından bir fazlaysa muhakkak vardır” diye cevaplamış. Bu formülasyon da biraz böyle oldu. Bu nedenle biraz açalım.
Örneğin toplumları, meşhur, ilkel, köleci feodal vs. veya hayvanları, tek hücreliler, çok hücreliler, omurgalılar, memeliler vs. tarzında sınıflayan bir metodoloji, sol hareketin tarihini ele alırken de, en ileri gittiği noktada bile, bu genel evrim ve sınıflama kavrayışının ötesine gidemez. Öte yandan, solu ve onun tarihin ele alışına ve sınıflayışına bakarak, o tarihi ele alanın, evrim kavrayışının nasıl bir evrim kavrayışı olduğu, evrim kavrayışının evriminin hangi aşamasın denk düştüğü hakkında bir fikir de edinilebilir.
Bu durumda bu formülü yukarıdaki örneğe aktardığımızda, onun, henüz bir evrim kavrayışına bile ulaşılmamış; sistematik, kategorileri karıştırmadan sınıflama yapmayı bilmeyen bir aşamayı yansıttığı görülmektedir.
İşte Türkiye’de solun, kendi tarihin ele alış ve sınıflayışına ilişkin, en son eserinin, bizlere sunduğu tablo budur. (Burada en azından bir hata payını azaltmak için, “piyasayı kaplamış olanının” da denebilir.)
Aslında bunun ötesine giden, küçüğü ve büyüğüyle bütün solu klasifize etmeye yönelik olarak bir sınıflamanın yokluğu bir yana böyle bir sorunun yokluğu birazcık bir incelemeyle bile kolayca görülebilir.
Dolayısıyla, bir olgu olarak, Türkiye solunun klasifikasyon, sınıflama diye bir sorunu yoktur. Hele bu sınıflamanın bizzat kendisinin bir evrimin (Sınıflamanın evriminin) farklı aşamaları olarak anlaşılması ve bunun sorunları hiç gündem bile değildir.
Ama bu aynı zamanda, toplumu değiştirmek dolayısıyla da öncelikle onu anlamak, açıklamak zorunda olun solun, en azından onun içindeki Marksistlerin, aynı zamanda ne kadar geri ve ilkel kavramsal araçlara sahip olduklarını da gösterir.
Marks bir zamanlar, bir toplumun üstyapısı hiç bir zaman maddi üretim düzeyinden ileri olamaz demişti; bu düşünce, “bir ülkedeki solun kendi tarihini el alışı, onun genel olarak evrime yaklaşımından daha ileri olamaz” diye de geliştirilebilir.
Murat Belge ve Birikim, aynı zamanda Türkiye’deki solun evriminin çok ilkel, henüz ortak kategoriler göre sınıflama gibi bir anlayışı geliştiremediği, tabiri caiz ise Aristo öncesi dönemine ait bir “yaşayan fosil”in anatomisini sunar bizlere.  Bir sınıflama ve evrim kavrayışı açısından bu anlayışın kendisi sınıflandığında ve evrimin hangi aşamasın ait olduğu ele alındığında.
*
Peki, bundan daha ötesi, yani daha üst aşmaya ait olanlar var mıdır?
Vardır.
Bir de hayvanları tıpkı Aristo gibi, havada yaşayanlar, suda yaşayanlar, karada yaşayanlar gibi görünümlerine göre sınıflayan, onların anatomilerine ve özlerine inmeyen ve o dolayısıyla anatomilerdeki değişmeleri, evrimin farklı aşamaları olarak da ele alamayan, ama en azından, kimi görünüşteki kriterlere göre böyle bir sınıflama yapmaya çalışan girişimler vardır.
Bunlara en tipik örnek olarak, genellikle bir tek kritere göre sınıflama yapan yaklaşımlar gösterilebilir. Aynı kitapta örneğin Ertuğrul Kürkçü’nün, 1970’de silahlı mücadelenin başlamasını tayin edici bir aşama olarak, bir sırçama bir kopuş olarak görüşü örnek olarak gösterilebilir. Buna benzer bir başka yaklaşım, İbrahim Kaypakkaya’yı bir kopuş olarak gören Teori ve Politika dergisidir. Benzer şekilde, solu geleneksel ve geleneksel olmayan sol diye ayırtan Metin Çulhaoğlu’nun sınıflama çabası; Troçkistlerin, Aşamalı Devrim - Sürekli devrim diyenler veya Stalinistler - Marksistler gibi denemeleri bu çerçevede zikredilebilir.
Ama bu tür sınıflama ve bu ortaya koyulan kriteri tarihi açıklayacak esas ana kavramlardan biri olarak sunmanın kendisi de bizzat, solun evrim ve sınıflama kavrayışının evriminde belli bir aşamaya karşılık düşer.
Öte yandan, bu tür sınıflama denemeleri, elbette şu veya bu hareketin kendi öne çıkardığı veya kendini tanımladığı problematiği, tüm hareketi tanımlamak ve onları buna göre sınıflamak çabasıdır da aynı zamanda ve var olan diğer sol akım ve örgütleri buna göre konumlandırma gibi bir amaca hizmet eder. Bu nedenle, bilimsel olmaktan ziyade, politik bir sınıflama çabasına örnek oluştururlar
Bundan daha ötesine giden, solu tarihi içinde, evrimine göre tanımlamaya, sınıflamaya yönelik daha gelişmiş bir çabaya bu güne kadar rastlamadık. Belki bilmediğimiz, gözümüzden kaçmış başka girişimler olmuştur. Bu olasılığı bir yanılma payı olarak not edelim.
Şimdi solun tarihinin, sol tarafından el alınışının sınıflanmasının sorunlarına doğru bir adım daha atarak, konuyu ele almaya ve bazı metodolojik sorunları en azından kaba hatlarıyla ortaya koymaya çalışalım
***
Yukarıdaki formül, daha spesifik olarak, ama aynı zamanda daha genel bir çerçevede, bir ülkedeki sosyalistlerin kendi tarihlerini ele alışlarıyla, bizzat kendilerinin ürünü oldukları o tarihin kendisinin ilişkisi olarak da şöyle formüle dilebilir:
Bir ülkedeki sosyalist hareketin evriminin yasalarını ve tarihini Marksistlerin ele alışı, o ülkedeki Marksistlerin evrimi ele alışlarından ileri olamaz ve Marksistlerin evrimi ele alışı da son duruşmada, Marksizm’in evrimi ele alışının evriminin bir aşamasından, bu da genel olarak evrim fikrinin evriminin belli bir aşamasından, belli bir anından başka bir şey değildir. Ama bu evrim fikrinin belli bir aşaması da toplumsal evrimin belli bir aşamasında var olabilir ve onun ifadesidir.
Bu çok genel bağıntıyı veya teoremi biraz somutlayalım.
Türkiye Sosyalist Hareketi, politik görevlerini, programını ve stratejisini belirlerken, yani 1960’lı yıllarda, esas olarak, toplumların belli aşamalardan geçtiği, programatik ve stratejik görevleri doğru belirleyebilmek için de var olan toplumun bu aşamalardan hangisinde bulunduğunun belirlenmesinin temel sorun olduğu varsayımından hareket ediyordu. Örneğin kabaca, kapitalist ise sosyalist devrim görevleri ve stratejisi, yarı feodal ise veya güçlü kapitalizm öncesi kalıntılar varsa, demokratik devrim görevleri ve stratejisi gerektiği gibi sonuçlar çıkarılıyordu.
Ne var ki, verilen cevap ne olursa olsun, taraflar ortak bir varsayımda anlaşıyorlardı: toplumların belli aşamalardan geçmek zorunda olduğu. Dolayısıyla bu tartışma ve varsayımın ardında toplumların evrimi hakkında belli bir kavrayış bulunuyordu.
Ne var ki toplumların evrimi hakkındaki bu kavrayışın kendisi de, toplumların evrimine ilişkin, hareket yasalarına ilişkin kavrayışın evriminde bir aşamaya karşılık düşüyordu. Yani bu anlayış, toplumların belli aşamalardan geçmek zorunda olduğu; bu aşamaların da üretici güçlerin gelişme düzeyi ile ilişkili olduğu anlayışıydı.
Ama toplumların evrim yasalarına ilişkin toplumsal evrim fikrinin kendisi de genel olarak evrim fikrinin evriminin belli bir aşamasının, toplum denen özel bir alanda ifadesinden başka bir şey değildir. Yani ilerleyen, düzgün bir doğru boyunca aşamaların birbirini izlediği bir evrim kavrayışıdır bu.
Örneğin bunun benzeri, biyolojideki, tek hücreliler, süngerler, yumuşakçalar, omurgalılar, memeliler türü bir sınıflama, evrim fikrinin evrimi bakımından, toplum alanındaki ilkel, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist şeklindeki evrim fikri ve sınıflamasıyla aynı karakterdedir. Ama evrim böyle anlamanın kendisi de bizzat evrim fikrinin evriminde bir aşamaya karşılık düşer. Çünkü evrim kavrayışı, bunu da içererek, evrilmeye devam etmiştir.
Türkiye Sosyalist Hareketi program ve strateji tartışmasını 1960’ların sonuna doğru, MDD içinde, böyle bir toplumsal evrim kavrayışı çerçevesinde yaptı. Bu anlayış, evrim kavrayışının evrimi içinde, yani metodolojik bakımdan, aşamaların birbirini izlediği, düz ve ilerleyen bir evrim kavrayışını temsil ediyordu.
Daha sonraki bütün ayrılıklar, bölünmeler hep bu metodolojik çerçevede kalmıştır, bunu aşan bir yaklaşım bulunmamıştır.(Gerçi burada Troçki ve Kıvılcımlı’nın çok farklı ve buna göre çok daha gelişmiş bir evrim kavrayışları vardır ama Doktorcu ve Kıvılcımlıcılar da Türkiye’deki sosyalist hareketin ürünü olduklarından, onların evrim kavrayışını kavramamışlar, ürünü oldukları harketin yaklaşımın sınırlarını aşamamışlardır.)
Sosyalist hareketin evrimine bakışın, genel olarak evrime ve özel olarak da toplumun evrimine bakıştan daha ileri olamayacağını, daha önce görmüştük. Dolayısıyla sosyalistlerin sosyalist hareketinin tarihine en azından, düzgün, aşamaların birbirini izlediği bir evrim kavrayışının çerçevesinde bakıp onu öyle sınıfladıkları beklenebilir.
Ne var ki, sosyalist hareketin kendi tarihini ve kendini sınıflamadığı ve sınıflayamadığı, hatta böyle bir sorunu ortaya koyup tartışmadığı görülmektedir. Yani sosyalist hareketin kendi tarihini ele alışı ve sınıflama çabaları, genel olarak evrim ve sınıflama kavrayışından da geridir.
Yani şöyle bir soru sormamıştır Türkiye Sosyalist Hareketi kendisine: “Onlarca sosyalist akım, örgüt vs. var. Bunlar nasıl sınıflanabilir. Örneğin milyonlarca canlı türü veya çok farklı toplumlar bulunuyor. Bunlar çoğu kez aynı zaman ve yerde bir arada bulunmalarına rağmen, biyoloji ve sosyoloji, bu aynı mekan ve zaman içinde farklılık gibi görünenin, özünde evrimin farklı aşamalarının karşılığı olduğunu göstermiştir. Acaba Türkiye sosyalist hareketindeki akımlar da böyle midir? Eğer böyle ise, evrimin farklı aşamalarını ayıracak temel kriter, temel ölçü ne olmalıdır? Örneğin biyoloji, artan bir kompleksliği ve sonra ortaya çıkışı, bunun için de anatomik özellikleri evrimi kavrayacak temel ölçü olarak ele almaktadır. Sosyoloji (Tarihsel Maddecilik), benzer şekilde bir toplumun üretici güçlerinin gelişme düzeyini, emek üretkenliğini, sınıflamasında temel ölçüt ve açıklayıcı kavram olarak ele almaktadır, peki sosyalist hareketleri sınıflamak için ölçü ne olmalıdır?”
Türkiye sosyalist hareketine bakıldığında, onların sosyalist hareket ve eğilimleri sınıflama girişim ve denemelerine bakıldığında, sorunun bu şekilde soruluşuna ve bu yönde cevaplar aranmasına hiçbir şekilde rastlanmaz.
Aslında, normal olarak rastlanması gerektiği, çünkü böyle bir evrim ve sınıflama kavrayışının yabancı olmadığı ve strateji ve program tartışmalarını yürütürken genel kabul gördüğü ortadadır.
Neden yoktur?
Ama başka türlü sınıflama girişimleri görülür, onlar da şöyledir: o hareketin kendini diğerlerinden ayırtmak için kullandığı kriterlere göre (örneğin silahlı mücadele, Kemalizm, Sovyetçilk, Çincilik veya bunlardan hiç biri olmama gibi) sınıflamalar yapılmaktadır.
Bu kriterlere bakılınca, bunların evrimsel bir sınıflama veya programatik sorunlarla ilgili değil; biçimsel ve mücadele biçimlerine ilişkin sorunlarla ilgili olduğu görülür.
Sınırlarını program değil, mücadele ve örgüt biçimleriyle çizmenin kendisi ise bizzat küçük burjuvaziye özgü bir özelliktir.
Biz küçük burjuvazinin bu özelliğini, sınıf kavramının tarihsel ve kültürel boyutlarına dikkati çekerek veya o kavrama böyle bir boyut kazandırarak şöyle açıklamayı deniyoruz.
Küçük burjuvazinin örgüt ve mücadele biçimlerine böyle büyük önem vermesinin ve sınırları hep buradan çekmesinin ardında, sınıfların sadece iktisadi ilişkiler içindeki konumlar ve çıkarlar bakımından tanımlanamayacağı, sınıfların bir de tarihsel ve kültürel boyutunun varlığı vardır.
Küçük Burjuvazi, iktisadi ilişkiler içindeki konumu bakımından işçi sınıfı ile burjuvazi arasında yer almakla, işçi sınıfına burjuvaziden daha yakın olmakla birlikte, küçük üretim kapitalizm öncesine ait olduğundan, küçük burjuvazi modern sosyalizme ve işçi sınıfına tarihsel ve kültürel olarak burjuvaziden de uzaktır ve daha geri kavrayışa denk düşer. Bu nedenle, küçük burjuvazi, antik tarihteki uygarlığı ele geçiren henüz kentleşmemiş orta barbar toplumlar gibi,  kendi özel programını geliştirecek konumda değildir. Öte yandan toplumsal konumuyla, burjuvazi karşısında memnuniyetsiz bir muhalefet durumundadır ve çoğu durumda işçi sınıfından da hızlı bir radikalleşme eğilimi gösterir. Bu tarihsel kültürel yetersizlik nedeniyle, küçük burjuvazi sınırlarını programatik düzeyde değil, mücadele ve örgüt biçimleri alanında çizmeye çalışır, tıpkı özgün bir uygarlık kurmayı başaramayan “orta barbarlar” (bedeviler, göçebeler) gibi, ayrı bir program yapabilecek hem tarihsel ve kültürel hem de iktisadi bir konumu yoktur.
Ama işte tam da bu nedenle, hareketler kendilerini mücadele biçimleriyle tanımlayınca, program ve strateji, yani evrim fikrinin kendisi ve evrimi bir tanımlama aracı olmaktan çıkar. Çünkü programın ne olacağı evrim ve aşamaların birbirini izlediği evrim kavrayışıyla yakından ilgiliydi. Program sınır çizebilecek bir konu olmayınca evrim fikrinin kendisi de otomatikman gündemden düşer ve sosyalist hareketi sınıflamakta kullanılmaz.
Tarih de var olan politik konum ve çıkarları savunmanın aracı olduğundan, sosyalist hareketin tarihinin de bir evrim süreci ve sınıflaması olarak ele alınmasını gündemden düşürür. Bu nedenle, yukarıda ifade edilen soru yoktur.
Türkiye sosyalist hareketi aslında kendi tarihine yaklaşımında kendi evrim fikrinin varsayımlarına bile dayanmaz: Sosyalistlerin kendi tarihlerini ele alışı, genel olarak tarihi ve toplumu ele alışlarından daha geridir ve yazının başında örnek olarak verilen eski bir Çin ansiklopedisindeki sınıflamadan daha ileri değildir.
*
O halde şimdi şu soru sorulabilir. Sosyalist hareketteki, adeta biyolojideki canlı türlerine benzeyen onlarca hareket, eğilim hangi temel ölçüye göre sınıflanabilir? Ve bu ölçü nasıl aynı zamanda onların bir evrimin hangi aşamalarına denk düştüğünü de gösterebilir?
Aslında tartışılması ve belki sosyalist hareketin tarihini ele alma ve var olan karmaşaya bir düzen getirmek için yapılması gereken budur. Ama bu yıllardır yapılmış değildir.
Biz bu sorunu, 1970’li yıllardan beri aynen böyle ortaya koyup tartışıyoruz. Böyle bir yaklaşımla da Türkiye sosyalist hareketinin tarihini ve evrimini açıklama denemelerinde bulunuyoruz.
Biz onlarca sosyalist hareketi aynı türden kriterlere göre sınıflamanın mümkün olduğunu bu sınıflaman aynı zamanda onun evrimini ve bu hareketlerin o evrimin hangi aşamasına ait olduğun gösterebileceğini söylüyoruz ve savunuyoruz.
Biz, sosyolojide üretici güçlerin gelişme düzeyinin; biyolojide anatominin, sosyalist hareketin tarihini ele alıştaki karşılığının, dayanılan metodoloji ve gizli varsayımlar olduğunu söylüyoruz.
Bunu açıklamak için şöyle bir örnek verelim. Örneğin Türkiye’deki Devrim stratejisinin tartışıldığı 1960’lı yılların son yarısını alalım.  Bu tartışmada tarafların dayandığı ortak gizli varsayımlar bulunmaktadır. Örneğin bir ülke kapitalist ise program sosyalist devrim olmalı, feodal veya yarı feodal ise demokratik devrim gizli varsayımını ele alalım. Ama bunun ardında da başka bazı gizli varsayımlar vardır? Bir sosyalist parti veya hareketin programını belirlerken, toplumun içinde bulunduğu aşamaya göre bunu belirlemesi gerektiği gibi varsayım örneğin. (Çünkü pek ala, hiç böyle bir kavrayışa dayanmadan da, tamamen insanlar için bu daha iyidir, bunun için de şöyle bir program kabulü gerekir diyerek de, toplumun gelişme aşamalarıyla hiçbir ilgi kurulmadan, hatta böyle bir olgu reddedilerek de bir program tartışması yapılabilir.)
Ama böyle bir varsayımın ardında da başka bir gizli varsayım vardır: bu aşamaların tarihsel maddeciliğin el kitaplarında bulunan ilkel, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist gibi bir çizgi izlediğine dair bir varsayım.
Ama bunun ardında da örneğin Marksizm’in bize bu aşamaları anlayacak en temel kavramsal araçları sunduğu gibi bir varsayım vardır.
Bu gizli varsayımlar gösterir ki, böyle bir tartışma ancak Marksistler arasında olabilir. O halde bu Marksistler arası bir tartışmadır.
Bu durumda, bu varsayımın henüz bulunmadığı bir aşamanın olması gerektiği ortadadır bu nedenle Marksist olunmadığı bir aşamanın varlığı da varsayılabilir.
Örneğin Türkiye Sosyalist Hareketin tarihinde aynen böyledir. TİP ve Yön de değişimin yukarıdan mı aşağıdan mı olacağı tartışmasını yapmışlardır. Ama bu tartışma içinde, toplumun hangi aşamada bulunduğunun tespit edilmesi gerektiği gizli varsayımına ulaşılmış ve bunun için de bunu tespit etmek için gerekli kavramsal araçları Marksizmin sunabileceği gizli varsayımına ulaşılmıştır: Bu nedenle 60’ların ikinci yarısında Marksist klasikler yayınlanır ve okunur. Bu gizli varsayımlar açsından bakıldığında, Yön ve TİP’in, yani 1968’lere kadar olan dönemin, “Marksizme Hazırlık” dönemi, bir “Marksizm Öncesi” dönem olduğu görülür.
Buna karşılık bu gün politik tezleriyle herkesin lanetleyip mirasını reddetmek için yarıştığı MDD, dayandığı gizli varsayımlar bakımından, Marksizm aşamasına karşılık düşer ve Yön ve TİP’e göre bir üst aşamaya karşılık düşer anatomik olarak.
Örneğin sosyalist hareketi Kemalizm karşısındaki tavırlarla veya Sovyetler karşısındaki tavırlarla veya silahlı mücadele gibi ölçülerle sınıflamaya kalkanlar, MDD’nin özündeki anatomik olarak yeni ve bir üst aşamaya düşen özelliğini atlamış, görmemiş, es geçmiş ve dolayısıyla aynı zamanda Türkiye sosyalist hareketini bir evrimin aşamaları olarak sınıflama olanağını da yitirmiş olurlar.
Yani MDD, 60 sonrasındaki her iki akımdan da daha üst bir aşamanın ifadesidir. MDD Marksist kavramsal araçların doğru bir programa ulaşmak için olmazsa olmaz koşul olduğu varsayımına dayanır. Böyle bir varsayım ise henüz Yön ve TİP’de yoktur.
Böyle bir kriter, yani metodolojik yaklaşım, gizli varsayımlar kriteri, bizlere çok farklı hareketleri güçleriyle ya da dayandıkları sınıflarla ya da dayandıkları ideolojilerle değil, hemen göze görünmeyen anatomik, gerçek yapısal özellikleriyle tanımlama olanağı sunar.
Ve böylece aslında birçok sorun anlaşılır hale gelebilir. Örneğin 1968’de niçin eski komünistlerin, etkisinin arttığı, böyle bir yaklaşım çerçevesinde kolayca açıklanabilir. Çünkü ilk bakışta şöyle bir paradoks varmış gibi görünür: eski komünistler daha önceden de 1960 sonrası gelişen hareketi etkilemek için birçok girişimlerde bulunmuşlardın ama bunlar yankısız kalmıştır. Normal olarak daha sonra gelenin daha eskiye uzak olması gerekir. Ama hareketin birbirinden bağımsızca iki kez doğduğu göz önüne alındığında, konu anlaşılır olur. Yeni doğan hareketin daha sonraki aşamaları eski harekete daha yakın olur. 1960 sonrası yeniden doğan hareket, 1968’de kendi evrimiyle Marksizm’e ulaştığında, eski komünistlerin bulunduğu aşamaya, aynı dalga boyun ulaşmış ve o yayınları algılayabilecek hale gelmiştir. Böylece paradoks gibi görünenin aslında paradoks olmadığı ortaya çıkar.
Örneğin, böyle bir yaklaşım aynı zamanda aynı toplumsal eğilimi ifade etmekle birlikte, niçin farklı sosyalist partiler olduğu ve bunların aynı zamanda bir arada birleşmeden var olmaya devam ettiğini açıklama olanağı da sunar.
Şöyle somutlayalım: Aybar’ın partisi, TİP, TKP ve TSİP, hepsi aynı burjuva sosyalizmi eğiliminin ifadesidirler ve aynı programa sahiptirler esas olarak. Ama bir türlü birleşmezler. Sonra birleştiklerinde bile ek yerinden kırılırlar.
Neden böyledir?
Bu gizli varsayımlar ve hareketleri bu gizli varsayımların evriminin farklı aşamaları olarak ele alma yöntemiyle bu olgu kolayca açıklanabilir. Aybar, Marksizm dışı ve Öncesi aşamanın burjuva sosyalizmidir. TİP ve TKP eski doğuşun Marksizm aşamasının, TSİP altmışların sonundaki Marksizm aşamasının burjuva sosyalizmidir. Bunlar çok farklı aşmaların gizli varsayımlarına sahip olduklar için, toplumsal konum ve çıkarlar bakımından aynı zümre ve eğilimi temsil etmelerine rağmen bu metodolojik, anatomik farklar nedeniyle birbirlerine karşı şerbetli kalırlar.
*
Türkiye Sosyalist Hareketinin tarihini bu tür dayandığı gizli varsayımlara dayanarak açıklama ve bu şekilde sınıflama yapma girişimleri, esas olarak bildiğim kadarıyla sadece Demir Küçükaydın (yani bu satırların yazarı) tarafından 70’li yılların sonunda yapılmıştır. Bu konuda bildiğim kadarıyla başka bir deneme bir yana, sorunu böyle bir ortaya koyuş bile yoktur.
Ne var ki, Demir Küçükaydın, bu fikri esas olarak Kıvılcımlı ve Lenin’den almıştır. Kıvılcımlı da bu fikri Lenin’den almış 1930’larda, Troçki’nin Rus tarihini ve devrimini açıklamakta kullandığı eşitsiz gelişim fikrini, muhtemelen ondan bağımsızca yeniden bularak ve bulguyla Lenin’in yaklaşımını geliştirerek, Türkiye Komünist Partisi tarihini, 1930’lara kadar açıklamakta kullanmıştır (Dr. H. Kıvılcımlı, “Partide Konaklar ve Konuklar”). 1960’lar sonrasında, Demir Küçükaydın hariç bu yöntemi kullanarak 60’lar sonrası hareketi açıklamak ve sınıflamakta kullanan olmamıştır.
*
Lenin Rus sosyal demokrasisinin geçtiği aşamalar ve temel ayılık noktaları üzerine, bunları sınıflamak ve aralarındaki ilişkiler belirlemek için çeşitli kereler denemelerde bulunmuştu. Çok açık bir bölünme çizgisi görülüyordu. Narodnikler ve Marksistlerin ayrılışı bir program ve Marksizm’e geçiş aşamasına denk düşüyordu Rus devrimci hareketinde. Ama bundan sonra Marksist hareketin içinde, Legal Marksizm, Ekonomizm ve Menşevizim gibi (Türkiye’deki Aybar, TİP, TKP, TSİP gibi) aynı metodolojik hatalarla malul, ama aynı zamanda her biri de diğerinden ayrı bir çizgi görülüyordu ve Lenin, kendisini (devrimci Marksizmi) her aşamada tekrar tanımlamak zorunda kalıyordu.
Bu olguyu açıklamak için, Lenin, Program sorununda birlikten sonra, stratejide birlik konusunun gündem geldiğini, bunu Örgüt sorunlarında birlik konusunun bunu izlediğini, zaten bu mantıki çizginin hareketin evriminde tarihsel olarak hareketin farklı aşamalarına denk düştüğünü ve bu eğilimin de her aşamada yeni baştan ifadesi olduğu şeklinde bir çözümleme yapıyordu..
Troçki de bu analizi daha sonra geliştirir ve bu eğilimin özündeki temel metodolojik hatayı, gizli varsayımı net olarak tanımlar (Sürekli Devrim’de)
Troçki, Lenin’in bu sınıflamasına dayanarak, daha sonra bu eğilimin, Ekim devriminde aşamalı devrim biçiminde ve daha sonra Stalinizmde tek ülkede sosyalizm biçiminde devam ettiğin gösterir ve bu eğimlin en temelde yatan metodolojik, gizli varsayımsal özelliğine dikkati çeker: Düzgün ve aşamaların birbirini izlediği bir evrim kavrayışı.
Daha sonra Kıvılcımlı, Lenin’in bu yaklaşımını 1930’larda, eşitsiz bir gelişim anlayışıyla da geliştirerek, o zamana kadarki Parti tarihini açıklamakta kullanır. “Partide Konaklar ve Konuklar” parti tarihini tam da böyle ele alır: Parti tarihi: “Marksizm’e hazırlık” ve “Marksizm” aşamaları olarak. Marksizm aşaması da kendi içinde, Program, Strateji, Örgüt ve taktik birliğinin tanımlanması biçiminde incelenir.
Yani var olan 1960 sonrası sosyalist hareketler, tarihi ele alışlar bakından, aslında Kıvılcımlı’nın 1930’larda yaptığı ve geliştirdiğinin bile gerisinde kalırlar ve bu güne kadar da gerisindedirler.
İşte Demir Küçükaydın, önce Lenin ve Sonra da Kıvılcımlı’nın sosyalist hareketin tarihini ele alıştaki bu metodolojik katkılara dayanarak, bunları başka bir sorunu çözmekte kullanmayı dener.
Küçükaydın’ın karşılaştığı ve problematize ettiği sorun söyle açıklanabilir. Gerek Kıvılcımlı gerek Lenin’in ele aldığı farklı eğilimler ve aşamalar aynı parti içinde bölünmelerdir ve bir bakıma hep iki temel çizgi halinde sürerler. Çizgiler kendi içinde evrim geçirirler. Geçmiş aşamalar varlıklarını ayrı hareketler ve örgütler olarak sürdürmez, yeni varsayımlar içinde yeniden tanımlarlar. Menşeviklik ortaya çıktığında Ekonomizm diye bir eğilim kalmamıştır artık örneğin. Ekonomistler Menşevik olmuşlardır. Ama 1970’lerin Türkiye’sinde ne bütün eğilimlerin içinde yer aldığı bir parti veya hareket vardır, ne de ortak bir tartışma vardır, ne de önceki aşamaların yok olup onların varlığını yeni aşamalar içinde sürdürmesi vardır. Yani Legal Marksizm, Ekonomizm, Menşevizm’in, bu birbirini izleyen aşamaların, aynı mekan ve zamanda ve ayrı örgütler halinde bulunması gibi bir durum vardır Türkiye’de. Bu nasıl izah edilecektir?
Öte yandan, hareketin iki kez doğmuşluğu denebilecek bir olgu da vardır. Bu iki doğuşun birbirleriyle etki ve tepkileri de iyice karmaşıklaştırmaktadır durumu. Bu durumda sanki doğadaki milyonlarca canlı gibi onlarca sosyalist eğilimin varlığını açıklamak ve sınıflamak, bu kaosun ardındaki düzeni görmek ve göstermek gibi bir sorun vardır.
Küçükaydın, bu bağlamda, bir yandan Lenin ve Kıvlcımlı’nın geliştirdikleri metodolojiye dayanarak, içinde bulunduğu partinin (Vatan Partisi) geçtiği aşamaları program, strateji örgüt ve taktik konularında ayrılıklar olarak ele alıp bütün bu başlıklar altında sınır çizgilerini çizmeye ve sınıflamaya çalışır; diğer yandan da var olan çokluğu ve onların hangi aşamaya ait olduğunu teşhis etmek için dayanılan gizli varsayımların bu sınıflama ve evrimin anlaşılmasının temeli olduğu sonucuna ulaşır.
Bu denemeler Vatan Partisi içindeki tartışmalarda “Komisyon Raporu” denen, esas olarak Demir Küçükaydın’ın yazdığı ve sonradan Sosyalist Vatan Partisi’yle bölünmeden sonra, geride kalan Vatan Partisi’nin teorik temelini oluşturan metinde yer almaktadır.
Kısa da olsa bir fikir vermek için bu yöntemin Kıvılcımlı’nın trajedisini açıklamakta kullanılışıyla ilgili bir bölümü aktaralım.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın kitapları 1960 öncesinde ta 1930'lardan beri vardır ve yayınlanmıştır. 1960 sonrasında da 1970'lere gelinceye değin gerek kitaplarda, gerek gazete ve dergilerde onlarca yazısı çıkmış olmasına rağmen, 1970 yılı 15-16 Haziran Olaylarından sonralarına kadar geçen 40 yıl boyunca, Kıvılcımlı'nın geliştirdiği teori temeli üzerinde bir hareket var olmamıştır, olamamıştır.
Bunun neden olmadığına verilecek cevap, Kıvılcımlı'nın trajedisine de açıklık ge­tirir.
1920'lerde doğan Türkiye'nin devrimci hareketi 1923'e kadar ütopist „Başlangıç”, 1923-1927 arası „Marksizme Hazırlık”, 1927-1930 arası „Marksizm” konaklarını aşa­rak, 1930'larda Yol'un yazılışıyla, tıpkı Leninizm gibi, örgüt konusundaki oportünizm­le bir kopuşma („Parti ve Fraksiyon”) temeli üzerinde Türkiye'nin öz Leninci Marksizm’i doğar.
Tam bu noktada, Rusya ve Türkiye'de Devrimci hareketin gelişimi zıt yönlere girer. Rusya'da Leninizm, bir Parti bir Hareket biçimini alabilir. Türkiye'de ise, adeta bir tek Kıvılcımlı'ya has bir teori gibi boğulur. Menşevizm her zaman Parti'ye egemen olur. Yuvar ilkelliğini fraksiyonculuk biçiminde ebedileştirir. Bu, Örgüt sorunlarındaki oportünizm 1930'lardan sonra Program ve Taktik konularında oportünizm (Menşevizm) haline de gelir.
Neden böyle oldu? 1930'larda Leninci bir teori temeli ortaya çıkmasına rağ­men, neden Leninci (Kıvılcımcı, veya Yol'cu) hareket ortaya çıkamadı?
Egemen sınıfın terörü bir yana, başlıca iki nedenden.
Birincisi, şu bizim “Babil kalıntısı küçükburjuva ortam”dır. Türkiye'nin devrim­ci hareketi, içinde bulunduğu antika ilişkilerin doğrudan etkisiyle, hiçbir zaman, Leninizm’in serpilip gelişeceği modern prensipcil, yazılı mücadele ve ilişkiler aşamasına ulaşamadı. Bunun sonucu Kıvılcımlı'nın öğretisi olmamışa döndü, döndürüldü.
Evet Türkiye'nin 1930 -1960 arası objektif koşullarının geriliği başlıca nedendir. Ama bu henüz tam bir açıklama getiremez. Çünkü 1930 - 40 arası bir Dünya Partisi vardı ve Türkiye Komünist Partisi, Üçüncü Enternasyonal'in bir şubesiydi.
Daha önce, Türkiye Komünist Partisi'nin “Aydınlıkçılık” ve “Müterakkipçilik” ko­naklarının aşılmasında üçüncü Enternasyonal sancıları ılımlaştırıcı bir etkide bulunabilmişti:
„Bereket bugün Leninci sosyalizmin Oportünizmle boğazlaştığı zamandaki gibi devrimci mücahitler (militanlar), çorak bir sahada tek başlarına  kalmış değillerdir.
Milletlerarası Marksizm, varılmış geçilmiş aşamalar ve konaklar üstünde saplanıp halanları, düştükleri batakta çiğneyip geçmenin bütün vasıtalarına sahiptir.“ (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Yol, s. 141)
Enternasyonal’in bu olumlu etkisi, 1930'dan sonra, Yol'un teorik platformunda, Leninci Marksizm konağına sıçranabilmesi için söz konusu olmadı. Aksine, Stalinizm’in Enternasyonal üzerindeki etkisi, Menşevizm konağının ebedileşmesine; Dünya Par­tisinin yitirilmesine ve Türkiye Partisi üzerindeki olumlu Enternasyonal etkilerin orta­dan kalkmasına yol açtı.
Şu halde Yol, Türkiye devrimci hareketi ölçüsünde, teori plânında Leninizm’in doğuşu anlamına gelmekle kalmaz. O, aynı zamanda Dünya Komünist Hareketi ölçü­sünde, Leninci teorinin devrimci özünün bayağılaştırma ve şemalaştırmalardan kur­tarılmış Stalinci olmayan ilk yorumu ve dolayısıyla da Stalinizm'in ilk eleştirisidir. En azından başına gelenler Yol'un bu özelliğinin bir göstergesidir.
Olsaydı, bulsaydı ile Tarih olmaz. Ama bir noktayı kabartılandırmak için şunu söylemeden geçmeyelim: Eğer Enternasyonal gerçekten Leninci bir çizgi sürdürseydi, Kıvılcımlı'nın Yol adlı incelemesi tozlu arşivler arasında kalmaz, en azından Enternas­yonalin üst organları ölçüsünde bir yankı bulurdu. Ve Enternasyonal yönetimi ara­cılığıyla, tıpkı daha önceki konakların aşılmasında olduğu gibi TKP'nin Menşevizm’i aşmasına, yukardan olumlu bir destek sağlanabilirdi. Ama olmadı. Nedenleri ayrı bir konudur. Olmayışın trajik sonuçları gerek Dünya, gerek Türkiye ölçüsünde yarım yüzyıl­dır yaşandı, yaşanıyor.
*
Evet, 1960'a kadar esas olarak Türkiye'nin antika ilişkiler ortamı Doktorcu bir ha­reketin doğmasına olanak tanımadı.
Ama 1960'dan sonra, ülkenin objektif şartları bakı­mından durum, Kıvılcımlı’nın görüşlerinin yayılması için elverişli bir aşamaya ulaş­mıştı. 1946 - 1960 arası hızla büyüyen proletarya ve modern kapitalist ilişkilerin artan egemenliği, Kıvılcımlı’nın fikirlerinin yayılması için gerekli modern ilişkiler temelini oluşturuyordu. Ama bu sefer, yeniden doğan devrimci hareketin gelişiminin alt aşa­malarda bulunması, 1960 - 70 arasında Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın bir yankı bulmasını engelledi.
Doğu'da hemen her kral sülalesi, tarihi ve takvimi kendisiyle başlatır. Objektif olarak Tarihe yeni giren Barbar, sübjektif olarak Tarihin kendisiyle başladığını sanır.
Türkiye'nin Devrimci hareketi de, kendisini, geçmişin bu “üzerine bir kâbus gi­bi çöken” geleneğinin etkisinden kurtaramamıştır. Tıpkı her Tarihsel Devrimden sonra kurulan Antika Medeniyetler gibi, Devrimci hareket de “Tekerrür” etmiştir. İki kez doğmuştur, iki kez Hazırlık ve Başlangıç Konaklarını aşmış, iki kez öz Marksizm’e ulaşmıştır.
Bu iki gelişim, iki melez (Yarı Tarihsel) devrimi izler.
Gerek Kurtuluş Savaşı, gerek 27 Mayıs, bir tür “iç barbar akını” “melez devrim”­lerdir. Yani, yarı antika, yarı modern özellikler gösterirler. Bu iki sıçrama konağının ardından gelen iki uzun birikim konağında, Türkiye Devrimci Hareketi bakımından Tarih ve Takvim adeta yeniden başlar.
27 Mayıstan sonra, sanki geçmişin 40 yıllık devrimci mücadelesi ve birikimi hiç yokmuşçasına, sanki modern sınıflar savaşı yeni başlıyormuşçasına devrimci müca­dele adeta yemden doğar ve “Amerika'yı yeniden keşfe” çıkar.
Ve bir kez yeniden doğup ta yola düzülünce, Birinci Kurtuluş Savaşı ve sonrasın­da yaşanmış konakları, olmadı baştan yeniden yaşar. Antika Tarih gibi, Devrimci Ha­reketin Tarihi de “Tekerrür” eder.
Marks'ın dediği gibi: gelişimin doğal aşamaları ne bilmezlikten gelinebilir, ne de iradenin bir vuruşuyla yok edilebilir. Hareket bir kere yeniden doğunca, yıllar önce geçilen konaklardan yeniden geçmek kaçınılmazlaşır.
Belki de, Dünya'nın hiç bir ülkesinde, devrimci hareketin böyle iki kez doğup geliştiği görülmez. Ve bu orijinalite kavranmadıkça, Devrim tarihimiz bir kaos ola­rak görülmekten kurtulmaz.
İşte, Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın 1960-70 arasındaki trajedisi de buradan doğar. 1930 - 60 döneminin aksine, modern toplum ilişkileri teorinin kavranabilmesi için uy­gun bir ortam oluştururken, 1960 - 70 arasında, devrimci hareketin gelişim konakları henüz geridir. Ancak 1970'lere gelindiğinde devrimci hareketin gelişim konağı Hik­met Kıvılcımlı'nın dedikleriyle bir rezonans uyandırabilecek noktaya gelir. Ve o neden­ledir ki, 1970 15-16 Haziran'ında Proletarya, fiilen taktik sorunların tartışılmasına bir son verdikten sonra, Kıvılcımlı'nın tozlu raflarda, dergi sayfalarında yayınlanmış ve kendisini okuyacak insanları bekleyen kitapları okunmaya başlanır.
Buraya kadar dediklerimizi şöyle özetleyebiliriz: Doktorcu bir hareket 1960 tan önce doğamazdı: Çünkü ülkenin objektif koşullan buna olanak tanımıyordu. 1970'ten önce doğamazdı: Çünkü, devrimci hareketin gelişim düzeyi (öznel koşullar) buna olanak tanımıyordu.
Bizim 1970 yılı, Rusya'nın 1900'lerinin ilk yıllarına pek benzer. „Anarşi Yok! Büyük Derleniş!“: Lenin'in „Nereden Başlamalı?“sına; „Halk Savaşının Plânlan“, „Oportünizm Nedir?“, „Devrim Zorlaması“: „Ne Yapmalı?“ ya. O sıralar İkinci baskısı yapılacak kadar çok talebe yol açan „Uyarmak İçin Uyanmalı...“: „Bir Yoldaşa Mektup“a benzer. ISKRA'nm karşılığı SOSYALİST idi.
Türkiye'nin öz Leninizm'i ikinci kez, tıpkı Leninizm’in kendisi gibi böyle ilginç benzerlikler içinde: Program, Taktik, Örgüt konularında sınırlarını yeniden çizerek doğuyordu. Daha doğrusu, 40 yıl önce doğmuştu ve şimdi bir hareket haline geliyordu. Bu “KIVILCIMCI” hareketin doğuşu, “ISKRACI”lıkla adına kadar aynıdır.
Ama biliyoruz: Iskracı'larm içinden daha sonra Menşevikler çıktı. “Kıvılcımcıların” veya “Doktorcuların” içinden de çıktı. Ve tam bu noktada, Doktorun ölümü üzerine, Doktor'un  trajedisi,  doktorculuğun trajedisine dönüşür.
1970'e kadarki trajedi: ülkenin ve hareketin objektif gelişim düzeyinin geriliğin­den kaynaklanırken; 1971'de Kıvılcımlı'nın ölümünden sonra, önderlerinden yoksun ve hemen hepsi 25 yaş sınırının altında olan ve Doktor'un teorilerine ortodoksça bağlananların sübjektif (Bilgi - Tecrübe) yetmezliği ve bu yetmezlik üzerinde Burjuva - Küçük Burjuva Sosyalizminin egemenliğinden kaynaklandı.
“Doktorcular”, hemen “Doktorcu” bir görünüm kazanan burjuva sosyalizmini ye­necek bilgi ve tecrübeye sahip olamadıkları için 1970 - 78 arasında Doktorcu Ha­rekete egemen olan, Doktorcu görünüm altındaki burjuva sosyalizmi oldu. Doktorun, kendisine göre objektif geriliklerden doğan trajedisi, böylece Doktorcu harekette zıddına atlayarak, sübjektif yetersizlik nedeniyle bir 8-10 yıl daha devam etti, ediyor.”
Bu uzun alıntıdan görülebileceği gibi, Demir Küçükaydın 1978 yılında, devrimci hareketi açıklamak için ve farklılıkları aynı evrimin farklı aşamaları olarak gören bir metodolojiye, yani bu güne kadar sosyalistlerin kendi tarihlerini açıklamak için kullanmadıkları bir metodolojiye dayanmakta ve bazı önemli görünümleri açıklamak için bundan yararlanmaktadır.
Yani şu an bile, aradan 30 yıl geçmiş olmasına rağmen, sosyalistlerin kendi tarihlerini ele alışlarından çok ileri bir noktada bulunmaktadır. Aynı şekilde Küçükaydın’ın dayandığı Kıvılcımlı’nın çalışması ve yöntemi de hala aşılamamış olma özelliğini korumaktadır Türkiye Sosyalist hareketince.
Ancak bu yaklaşım kendisi, daha sonraki gelişmelerin gösterdiği gibi, gerek genel olarak evrim kavrayışının evrimi, gerek Marksist toplumlara ilişkin evrim kavrayışının evrimi, gerek Küçükaydın’ın kendi evrim kavrayışının evrimi içinde çok ilkel bir aşamanın ifadesidir.
O zamandan beri gerek genel olarak evrim kavrayışında (Paleontoloji ve Astronomi  aracılığıyla), gerek özel olarak da toplumların evrim kavranışında (Kıvılcımlı, Troçki, Batı Marksizmi), birbirine paralel giden ve birbirini destekleyen çok köklü ilerlemeler olmuş bulunmaktadır.
Bu daha gelişmiş evrim kavrayışının ve bu kavrayışın dayandığı kavramsal araçların, aynı zamanda sosyalist hareketin tarihini de anlamak ve açıklamak bakımından yepyeni olanaklar sunacağı açıktır.
Türkiye solu ise, kendi tarihini ele almada bu araçları ve evrim kavrayışını kullanmaya galaksiler kadar uzaktır çünkü o bu evrim kavrayışını bilmemektedir ve evrim kavrayış açısından tam da yaşayan bir fosil durumundadır. Ya da bu galaksiler kadar uzaklığı onun tam da yaşayan bir fosil olduğunun bir kanıtıdır.
Marksizm içinde evrim kavramının evriminin tarihinin ana hatlarıyla bir açıklaması, Demir Küçükaydın’ın bu yıl çıkan, “Marksizm’in Marksist Eleştirisi” kitabının “Tarihsel Maddeciliğin Tarihine Katkı” başlıklı önsözünde yer almaktadır. Burada sadece kısaca Eşitsiz ve bileşik gelişim, ileriki aşamaların önceki aşamalarla karşılıklı ilişkisi; Eski aşamaların kendi içindeki evrimi, yani türün kendi içindeki evrim; açık uçlu evrim gibi başlıklar hatırlatılabilir.
Bütün bu evrimin daha derin ve karmaşık, bizzat evrim fikrinin dayandığı gizli varsayımların evrimi ile tanımlanmış biçimlerinin hepsi aynen sosyalist hareketinin evrimini ele alırken de kullanılabilir.
*
Burada, bu verimli alan hakkında bir fikir vermek için bazı örnekler ele alınabilir.
Evrim kavrayışında en önemli alt üstlüklerden bazıları Paleontoloji alanındaki gelişmelere bağlı olarak çıktı.
Özellikle Stephan Jay Gould’un denemeleri bu derinleşmeyi  nefis bir biçimde anlatmaktadır.
Klasik aşamalı ve ilerleyen evrim kavrayışı, canlıların tarihi ele alındığında birçok olguyu açıklamakta yetersiz kalıyordu. Örneğin türden türe geçişlerle ilgili fosillerin bulunamaması önceleri zamanla bunların bulunacağı, şimdilik elde az veri bulunduğu ile açıklanıyordu ama bu aynı zamanda yaratıcılık taraftarları tarafından bol bol kullanılıyordu.
Ama bir süre sonra bu açıklamanın yetersiz olduğu görüldü. Buna bir açıklama getirmek gerekiyordu. Sonra dinozorların yok oluşu gibi, doğa tarihinde en azından beş altı tane kitlesel yok oluş ve bunun ardından adeta türlerin patlarcasına çoğaldığı ama ondan sonra başlangıçta patlarcasına ortaya çıkan türlerin, yavaşça değiştiği dönemler görülüyordu. Keza sınıflamaların büyük ölçüde doğrusal olarak ilerleyen bir tarih anlayışıyla (Aydınlanma, Burjuva sosyalizminin temel metodolojik yanlışı) damgalı oldu ortaya çıkıyordu. Örneğin, Dinozorlar ve Memeliler önceleri klasik ilerleyen evrim anlayışıyla, memelilerin üstte olduğu iki farklı aşama olarak görülürken, aslında bunların aynı zamanda ortaya çıktıkları, iki farklı yaşam stratejisi ve yapıyı temsil ettikleri ve bu kriter açısından bakıldığında, bir göktaşı ile yok olmasalar, Dinozorların Memelilerden daha başarılı olduğu; onlar var olduğu sürece memelilerin bu gün gökteki yaşayan dinozorlar olan kuşlar karşısında ancak mağaralarda yaşayan ve genellikle geceleri bir varlık gösterebilen memeliler olan yarasalar gibi ancak çok marjinal olarak varlıklarını sürdürebildiği görülüyordu.
Bunları anlatması uzun sürer.
Ama evrime, daha karmaşık bu anlayış ve kavramsal araçlarıyla bakıldığında, sosyalist hareketi açıklamak için, bu anlayışın çok elverişli kavramsal araçlar sunduğu görülmektedir.
Örneğin, doğada, “Kambriyum Patlama” veya “Kambriyum Deney” denen, doğanın adeta çok farklı vücut yapıları ile deney yaptığı, henüz denizlerde sadece yumuşakçaların bulunduğu bir dönem vardır. Yine bir kitlesel ölümle bunların çoğu yok olmuş ama sadece bir veya ikisi yaşayabilmiş ve bütün canlılar bu rastlantısal olarak kalan bu türlerden türemişlerdir.
Benzer şekilde Dinozorların yok oluşundan sonra memelilerin adeta patlarcasına yeni türler yarattığı bir dönem vardır ilk 15 milyon yıl. Sonraki elli milyon yıl bu oluşmuş temel türler çerçevesinde bir evrim kapsamına girer.
Benzer eğilimleri ve yasallıkları sosyalist hareketin tarihinde de görüyoruz. Örneğin 1970 yılı 16 Haziran ile 12 Mart arasındaki dönem, adeta, sonra bütün türlerin içinden çıktığı, birkaç temel türün oluştuğu dönemdir. Bundan sonraki evrim, bir bakma ilk 15 milyon yılda oluşmuş temel memeli türlerinin sonraki evrimine benzer. Anatomik özellikler, yani dayanılan varsayımlar bakımından hiçbir evrim yoktur.
Keza hızlı bir genişlemenin yaşandığı ve bütün alanların hızla feth dildiği dönemler ile bundan sonraki paylaşımın olduğu dönemler ayrılabilir doğa tarihindeki gibi.
Örneğin 1974 sonrası bir iki yıl, tam böyle bir dönemdir. Bütün sosyalist hareketler hem nicelik ve hem de nitelikçe hızla çoğalır ve yayılırlar. Ancak 1978’lerdn sonra artık kullanılabilir alının paylaşılmış olması söz konusudur adeta. Bundan sonra, çok gelişmiş özelliklere sahip olan türler ortaya çıksa bile, yaşam alanları önceden kapılmış olduğundan, var olma ve gelişme şansı bulamazlar. Hâlbuki örneğin 1974-78 arasında, tam tersi bir durum söz konusudur. En geri türler için bile yayılacak geniş alanlar bunmaktadır. Dolayısıyla bu dönemlerin başında şu veya bu eğilimin var olmasının sonraki gelişim ve türlerin çıkışı üzerinde tayin edici bir önemi bulunmaktadır.
Bu gibi örnekler çoğaltılabilir.
Böyle bir evrim anlayışını Sosyalist hareketin tarihini açıklamak ve onu sınıflamakta kullanmak mümkün olabilir kanımızca.
Bundan başka her hangi bir hareketin hangi sınıfsal eğilimleri temsil ettiğinin tespiti gibi bir sorun da vardır.
Kanımızca, mücadele ve örgüt biçimleri aracılığıyla sınır çizgisini çekenler küçük burjuva karakterdedirler.
Burjuva sosyalist partiler ise, devrimci bir programın önüne acil bir reformlar programı koyma ve burjuvaziyi tarafsızlaştırma ve de düzgün ve aşamalı bir evrim kavramıyla karakterize olmaktadırlar.
Bir başka sorun, belli bir kritik kütleye ulaşma sorundur. Belli bir eğilim belli bir kritik kütlenin altında kaldığı sürece, küçük grupların evrimlerini belirleyen çok başka kuvvetlerin etkisi altında kalmaktadırlar. Bu bir bakıma atom altındaki güçlü ve zayıf kuvvetlere benzetilebilir. Orada Gravitasyonun (kütle çekiminin) esamisi okunmaz.
Ancak belli bir kritik kütle aşıldıktan sonra, (ki kritik kütleyi aşacak büyüklüğe gelmenin de teorik doğruluk veya gelişmişlikle ilgisi yoktur. Belli bir büyümeye uygun dönem, belli bir kültürel yakınlık veya geçmiş çok daha belirleyicidir) temel toplumsal güçlerin eğilimleri o hareketin sonraki evrimini belirlemektedir.
Keza farklı eğilim ve hareketlerin nasıl doğduğu, tıpkı biyolojideki farklı türlerin nasıl ortaya çıktığı gibi, ilginç bir alan olmaya devam etmektedir. Genellikle farklı eğilimler başlangıçta doğrudan programatik, ideolojik ve sınıfsal bir muhtevayla doğmamaktadırlar. Bunlar başlangıçta, farklı kültürel yakınlıklar ve stiller biçiminde oraya çıkmakta ve kendini neredeyse istisnasız olarak, örgütsel sorunlarda bir ayrılık biçiminde dışa vurmaktadırlar.
Ancak ondan sonra bunlar sınıfsal ve ideolojik ve hatta programatik bir muhteva kazanmaktadır.
Bu gibi olgu ve sorunlar çoğaltılabilir. Evrimin bu daha gelişmiş kavrayışının geliştirdiği kavramsal araçları Türkiye sosyalist hareketinin tarihini açıklamak ve onu sınıflamakta kullanmak gerekmektedir.
Ancak, şu an var olan sosyalistler, bırakalım bu çok gelişmiş evrim kavrayışıyla evrim ve sınıflamanın daha derin ve karmaşık görüngülerini incelemeyi bir yana, düzgün ve aşamalı bir evrim kavrayışıyla bile bir sınıflama yapmaktan bile çok uzaktırlar.
Ama bu uzak oluşun kendisi, bizzat onların, henüz evrimin çok ilkel bir aşamasından kalan yaşayan fosiller olduğunun kanıtıdır.
Biyolojide ve paleontolojideki en ilginç ve henüz açıklanamamış olgulardan biridir yaşayan fosiller konusu.
Örneğin, Köpek balıkları, kemikli balıklardan bile önce; Timsahlar, kaplumbağalar, dinozorlardan bile önce, hemen hemen bu günkü özellikleriyle vardılar. Arada geçen milyonlarca yılda nice türler ortaya çıktı, yok oldu ve değişti. Ama bunlar neredeyse hiç değişmedi ve var olamaya devam etti. Bunun açıklanması ciddi bir sorundur. Benzer şekilde de Türkiye sosyalist hareketinin yaşayan bir fosil olarak, nasıl hala yaşadığı ciddi bir sorundur ve açıklanmayı beklemektedir.
Bu konuda şöyle bir açıklama denemesinde bulunulabilir.
Bir de, başka tür yaşayan fosiller vardır. Küçük bir alanda tecrit olduğu için evrimin adeta durduğu, yaşayan fosillerden oluşan fauna ve floralar vardır. Örneğin Baykal gölü, Avustralya, Madagaskar vs. gibi.
Türkiye sosyalist hareketi bu türden yaşayan bir fosildir.
Bu fosiller belki bu yargıya itiraz edip, kendilerini fosil olmadıklarını kanıtlamaya kalktıklarında belki gerçekten bir evrim sürecin içine gidip, evrim kavrayışında bir evrim geçirmeye başlayıp bir fosil olmaktan çıkabilirler.
Bu bildiri bu umutla sunuluyor.
08 Kasım 2007 Perşembe
Demir Küçükaydın






[1] Elbette sosyalist ve devrimci hareket kavramları farklıdır. Bir hareket pek ala devrimci olabilir ama sosyalist olmayabilir veya pek la sosyalist olabilir de devrimci olmayıp reformist olabilir. Ancak Türkiye’nin yerleşmiş politik kültüründe bu tür ayrımlara dikkat edilmeyip birbirinin yerine kullanıldıklarından konumuz bakımından da azla bir önemi olmadığından bu yanlış kullanımı olduğu gibi, yanlış olduğunu bile bile, sürdürüyoruz.
[2] Bu nedenle doğrudan sosyalist politik mücadelede bulunmayan veya yer almamış, asgari akademik kriterlere dayanarak olgular hakkında belli bir bikrim yapma çabalarının sonuçlarının, sosyalistlerin bu yöndeki çabalarından çok daha verimli sonuçlar içereceği öngörülebilir. Zaten yayınlar incelendiğinde de bu görülmektedir.

Hiç yorum yok:

Bir Devrimin Eşiğinde (4) – Robotlar Niçin Artı Değer Üretemez?

Bu yazı serisine gelince gerek sosyalist veya Marksist olduğunu düşünenlerin, gerek böyle bir iddiası bile olmayanların, üretici güçlerde...