22 Kasım 2013 Cuma

Demokrasi ve Zor

En olağan ve biçimsel anlamıyla Demokrasi: “azınlığın çoğunluğa uymasını prensip olarak kabul eden rejimdir” (Lenin).
Bu en biçimsel demokrasi tanımı ister istemez demokrasinin olmazsa olmaz iki koşulunu ifade edilmemiş bir var sayım olarak içerir: zor ve özgürlükler.
Bu tanıma göre, Azınlıklar ve çoğunluklar demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur.
Ama azınlık ve çoğunlukların oluşabilmesi için de insanların farklı alternatifler etrafında yoğunlaşmaları gerekir.
Bunun için de, tam bir fikir ve örgütlenme özgürlüğü ortamında farklı görüşlerin, eşit biçimsel koşullarda ortaya çıkmaları ve birbirleriyle yarışmaları gerekir.

Yani farklı görüşlerin özgürce örgütlenip çoğunluğu kazanmak için mücadele etme hakkının olmadığı bir yerde, azınlık ve çoğunluklar oluşamaz, bunlar olmayınca da demokrasinin en temel koşulu azınlıklar ve çoğunluklar eksik olur;  demokrasiden söz edilemez
Yine yukarıdaki tanıma göre, Zor, yani yaptırım demokrasinin ayrılmaz bir koşuludur. Tanım, azınlığın çoğunluğa uymasından söz ediyor.
Burada hemen şu soru akla gelir: "Ya azınlık çoğunluğa uymazsa?"
O zaman da uydurulması gerekir.
Nasıl?
Yaptırımlarla, yani zorla.
Yaygın kanaatin aksine, demokrasi ve zor birbirlerine zıt kavramlar değildir, zor olmadan demokrasi olmaz.
Ama demokrasinin zorla ilişkisi sadece bu kadar değildir. Demokrasi ancak zora dayanarak, azınlığın çoğunluğa zorla uydurulduğu bir düzen haline gelebilir. Örneğin insanları eşit bireyler olarak kabul etmeyen, azınlığın çoğunluğa uymasını kabul etmeyen kralların egemen olduğu bir dünyada, demokrasi ancak onlara karşı zorla egemen olabilir. Yani aslında her demokrasi bir diktatörlüktür, demokrasinin ilkesini, azınlığın çoğunluğa uyması ilkesini kabul etmeyenlere karşı bir diktatörlüktür. Görüldüğü gibi Demokrasi ve diktatürlük de azlında birbirine çok zıt kavramlar değildir.
Şimdi bu zor ve demokrasi ilişkisini üç farklı soyutlama düzeyinde ele alalım.
*
Demokrasinin özü, azınlığın çoğunluğa uyması ve eğer uymuyorsa uydurulması olduğundan, Marksizm, özgürlükler âleminin, zorunluluklar âleminin, yani demokrasinin, yani yaptırımlar âleminin ötesinde sonsuz bolluğun bir âlemi olabileceğini vurgular.
Marksizm, Sosyalizmin yani eşitlikçiliğinin "çalışmayana ekmek yok", "herkese emeğine göre" gibi ilkelerinin, demokrasiyi, yani zoru gerekli kıldığını vurgular ve özgürlük (Komünizm) ve demokrasiyi (Sosyalizm) birbirine zıt kavramlar olarak konumlandırır.
Bu kullanımda özgürlükler âlemi, demokratik bir sistemin ayrılmaz parçası olan fikir, örgütlenme özgürlükleri gibi haklar değil, demokrasi gibi bir toplumsal sistem anlamına sahiptir ve onun ötesinde var olabilir.
Yani ancak ekmeğin çalışma koşuluna bağlı olmadığı, emeğin yok olduğu, "herkese ihtiyacına göre ve herkesten yeteneğine" göre ilkesinin geçerli olabildiği bir sistemde artık demokrasi olmaz.
Çünkü azınlığın çoğunluğa uyma uydurulma mecburiyeti yoktur ve bu nedenle de zor yoktur. Eşitlik yani çalışmayana ekmek yok ilkesinin olduğu yerde ise özgürlük olmaz. Bu nedenle Marksizm, bu anlamda eşitliği, sosyalizmi, burjuva hakkı veya hukuku olarak tanımlar. İlk elde sosyalistlerin görevinin burjuva hakkı veya hukuku, yani sosyal eşitlik için mücadele etmek olduğunu söyler.
*
Bunun nasıl bir şey olduğunu tasavvur edebilmemizi bize dil sağlayabilir.
Her hangi bir dili konuşurken, sözcükleri herkes ihtiyacına göre ve yeteneği kadar kullanabilir. Yani bizler konuşurken farkına varmadan, komünist toplumun ilkesine, demokrasi âleminin ötesindeki özgürlükler âleminin ilkesine göre davranırız ama Molliere’in nesir konuştuğunu bilmeyen kahramanı gibi, “komünist”lik yaptığımızı bilmeyiz[1].
Dilin kelimelerini kullanımda, özgürlükler âleminin kuralları geçerlidir. Belli bir kelimeyi kullanmak için belli bir emek miktarına gerek yoktur.
 Ama insanların hayatları boyunca kelimeleri diyelim ki sadece onar defa kullanma hakları olsaydı, on defadan fazla kullanımları tespit etmek, kullananları cezalandırmak için bir zora gerek olurdu. Yani dil, özgürlükler âleminden, zorunluluklar âlemine geri düşerdi. Ya da belli sözcükleri kullanmak belli bir ücrete tabi olsaydı, dil de özgürlük âleminden demokrasi âlemine; yani zorunluluklar ve yaptırımlar âlemine düşmüş olurdu.
Bu dildeki kelimelerin kullanımının sınırlanması veya ücrete tabi olması örneği, ilk bakışta okuyucunun "olur mu öyle şey" diyebileceği saçma bir durum gibi gelir. Ama maalesef gözlerimizin önünde sanal uzayda (cyberspace, daha bilinen deyimiyle İnternet)  yaşıyoruz.
Sanal Uzayda her hangi bir bilgiyi, bir yazıyı, bir müziği, bir resmi, yani dijitalize edilebilen her şeyi, yani görme ve işitme duyularıyla kavranabilen her şeyi (belki ilerde dokunma da simülasyonlarla bu kategoriye girebilir) bir bilgisayarı olup internete fazla telefon masrafı kaygısı olmadan girebilen gelişmiş ülkelerin orta gelirli bir yurttaşı için pratik olarak ihmal edilebilir bir emekle, yani bilgisayarınızın tuşuna basıp kopyala emrini vermekle yine pratik olarak ihtiyacınız ölçüsünde çoğaltıp kullanabilirsiniz.
Sanal Uzay, en azından belli bir toplumsal kesim için, digitalize edilebilir nesneler alanında, zorunluluklar âleminin ötesindeki özgürlükler âlemidir teorik olarak.
Gözlerimizin önünde sanal uzayın, tıpkı dildeki kelimelerin kullanımının ücrete tabi olması gibi, özgürlükler âleminden bir zorunluluklar ve yaptırımlar âlemine çekilişini yaşıyoruz.
Burjuvazinin bütün çabaları bu emeksiz çoğaltma ve kullanma olanağını, ekonomi dışı cebir aracılığıyla ortadan kaldırmaya, sanal uzayı, özgürlükler âleminden zorunluluklar âlemine düşürmeye yöneliktir. Tıpkı dildeki kelimelerin kullanımını bir defayla sınırlamak, ya da belli bir ücrete tabi kılmak ve bir emek karşılığı yapmak gibi.
Kapitalizmin dokunulmaz kutsal özel kişi mülkiyetiyle özgürlükler âlemi bir arada yaşayamaz. Bir müziğin isteyence istenildiği kadar kopyalanıp dinlenebilmesi ve bunun yaratacağı toplumsal ruhsal zenginlik, o müziği yapanın bireysel maddi zenginliğine feda edilir. Bu nedenle tıpkı bir kelimeyi kullanımın ücrete tabi kılınması gibi, kopyalamayı olanaksızlaştıran teknikler araştırılmakta, sanal uzay dışı zor aracılığıyla cezalandırmalarla, hükümetlerin kontrol çabalarıyla orası bir demokrasi âlemi haline getirilmeye çalışılmaktadır. Diğer bir ifadeyle, emeğin, dolayısıyla metaın olmadığı bir âlemden emeğin geçerli olduğu, dolayısıyla meta ve değer yasasının egemen olduğu bir âlem haline getirilmeye çalışılmaktadır.
Bu durum, bu gün kullandığımız dildeki kelimeleri üretenlerin, ürettikleri kelimelerin başkaları tarafından kullanılmasını yasaklamalarına benzer. İnsanlık binlerce yıl böyle bir şeyi düşünmemiştir bile, ama şimdi, birçok firma kendi adının kullanımını bile patente bağlayarak böyle bir durum yaratmaktadır. Örneğin, yukarıda, "ekonomi dışı zor" kavramından esinlenerek, "sanal uzay dışı zor" diye bir kavram kullandık. Muhtemelen bu kavramı ilk kullananız. Bunun patentini alıp başkaları tarafından kullanılmasını yasakladığımız ve kullanmak isteyenin bize belli bir meblağ ödemesi gerektiği bir durum düşünelim. Tam böyle bir duruma denk düşmektedir bu gün gözlerimizin önünde oturtulmaya çalışılan sistem.
Konumuz “sanal uzayın ekonomi politiği” olmamakla birlikte, demokrasinin özgürlükler âleminin berisinde, zoru zorunlu kılan bir âlem olduğunu göze batırabilmek için; demokrasinin bir bolluk âleminde kullanılmaya kalkmasının ne kadar irrasyonel ve yoksullaştırıcı olduğunu göze batırabilmek için sanal uzayı ve dili bir örnek olarak aldık.
Elbette bu sorunlar, henüz kendi dilini konuşma özgürlüğü için bir mücadelenin yürütüldüğü koşullarda çok anlamsız gibi de görülebilir. Bizlerin Türkiye’de, günlük hayatta ve politikada karşılaştığımız zor ise, demokrasinin kendi içindeki, çoğunluğa uyma zoru, kıtlıktan doğan zor, emekten doğan zor değil, demokrasiye karşı bir zor. Fikir ve örgütlenme özgürlüklerinin oluşup yerleşmesine, yani demokrasinin koşulu olan azınlık ve çoğunlukların dolayısıyla demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan zora karşı bir zor. Yani bırakalım sosyal eşitliği bir yana biçimsel eşitlik bile yoktur Türkiye’de ve onun mücadelesi verilmelidir.
O halde her biri doğru olan ama birbiriyle çelişiyormuş gibi görünen şu önermelerle özü toparlayalım.
Özgürlükler âlemi demokrasi âleminin, yani zorunluluklar âleminin ötesindedir. Bu anlamda, demokrasi ve özgürlük bir arada bulunamaz.
Demokrasinin koşulu olan azınlık ve çoğunluklar özgürlükler olmadan olamaz. O halde özgürlük ve demokrasi birbirinden ayrılamaz.
Bugünün Türkiye’sinde ise, demokrasi için bir savaş gerekiyor.
Savaş, ister silahla, ister başka siyasi ve kültürel vs. araçlarla yapılsın, karşı tarafa iradeyi zorla kabul ettirmektir. Yani zora karşı bir zordur.
Savaşta savaşın kuralları geçerlidir. Amaç karşı tarafı tecrit etmek, etkisiz hale getirmektir.
Demokrasi de bu anlamda demokrasiye karşı zoru etkisiz kılmak, demokrasiye ulaşmak için bir savaş aracıdır.
Bu farklı soyutlama düzeyleri ve farklı anlamlarını ayırmadan demokrasiyi savunmak üzerine sarf edilen her söz bile, aslında demokrasiye karşı bir savaşın bir aracından başka bir şey değildir nesnel olarak.
Demir Küçükaydın
22 Kasım 2013 Cuma


[1] Komünist bir toplumun ahlakının nasıl bir şey olabileceğini de dil örneği bize gösterebilir. Dildeki kelimeleri istediğimiz kadar kullanabiliriz diye ha bre tekrarlamaya veya biteviye konuşmaya kalkmayız. Hatta esas sorun,  az ve öz konuşmaktır. Olabildiğince az sözcükle çok şeyi ifade etmektir iyi “komünistlik”, dil söz konusu olduğunda. Zenginliklerin gürül gürül aktığı bir toplumda da insanlar bugünkünden çok daha az tüketip, tıpkı az kelimeyle yüksek anlama ulaşmak gibi, çok daha anlamlı bir yaşam süreceklerdir. Ama buna varmak için, önce eşit olarak tüketmeye ulaşmak, bunun için de eşitsizliklere dayanan bugünkü gibi bir ekonomiden (Kapitalist dünya)  veya çok sınırlı bir üretim düzeyinde temel ihtiyaçlara göre eşit dağıtımından, (tam öyle olmamakla birlikte biraz öyle sayılabilecek Kuzey Kore) çıkmak gerekmekte, emek üretkenliğinin belli bir düzeyine varmak gerekmektedir. Pratik olarak insanlığın dünya ölçeğinde bu düzeyde olduğu var sayılabilir. Bunun için de dünya çapında biçimsel eşitlik, yani demokrasi için mücadele gerekmektedir. Ulusların ve ulusal sınırların olduğu bir dünyada demokrasi oluşamaz.

Hiç yorum yok:

Barzani’nin Referandum Hamlesi Vesilesiyle Bir Kez Daha Uluslar ve Ulusçuluk Üzerine

En sondan başlayalım. Türkiye, İran veya Irak hükümeti müdahale eder mi? Isıracak köpek dişini göstermez. Türkiye, İran ve de Irak ...