24 Ekim 2013 Perşembe

Gidenlerin Ardından

“Bizden evvel giden dostlara selam olsun erenler”

Gidenlerin Ardından’ı Sunuş

Bu derlemede, İbrahim Sevimli (“Ali Dayı”), Orhan Müstecaplıoğlu, Mihri Belli, Ziya Yılmaz, Sakine Cansız, Rıza Dayı (“Gross”), Nail Satlıgan, Marin Vasilev (“Ciguli’nin Kardeşi”) gibi bugün aramızda bulunmayan yoldaş ve dostların ardından yazdığımız yazılar yer almaktadır.
Birçok okuyucu, birçok kereler, bizden evvel gidenlerin ardından yazdığım yazıları derlemem ve kitap olarak çıkarmam yönünde dileklerini iletmişlerdi.
Onlara bunu yapacağımı söylüyor ama yeni çalışmalardan eski yazıları derlemeye bir türlü zaman bulamıyordum.
Altona’nın akordeoncusu “Ciguli’nin Kardeşi” Marin’in ölümü üzerine yazdığım yazıdan sonra hem bu istekler takrarlandı; hem de ben bu vesileyle yazıları derleyeyim bari dedim. Çünkü böylece başka bir projeye de başlamış olabilecektim.
Türkiye Sosyalist ve İşçi hareketinin tarihi üzerine yazdığım çok miktarda yazı vardı. Bunları bir vesileyle derlemeyi düşünüyordum. Ama yazıların çok olduğunu ve birkaç kitabı doldurabileceklerini görünce onları sınıflarayark ayrı ciltler halinde hazırlamak gerektiği sonucuna ulaşmıştım.
Ancak bu bölümlemeleri neye göre yapacağıma bir türlü karar verememiştim. Konulara göre mi? Zamana göre mi? Yoksa analitik yazılar ve tanıklıklar biçiminde mi? Bunların her birinin kendine göre avantaj ve dezavantajları vardı.
Düşünmekten ve kararsızlıktan adım atamadığımı da gördükçe, önce gidenlerin ardından yazdığım yazılarla bir başlangıç yapıp ilk adımı atayım, gerisine bakarız diye düşünmeye başlamıştım.
Marin’in ölümü üzerine yazdığım yazı ve onun ardından yapılanları derleyip bir armağan kitapçığı yapmak epeydir yapamadığım bu işi yapmak için bir vesile oldu.
Aslında bu yazılar büyük ölçüde, sosyalist ve işçi hareketinin son yarım yüzyıllık tarihinin çeşitli dönemlerinden fragmanlar olarak görülebilir.
Bir yanıyla tanıklıklardır.
Ama gidenlerden çok dönemlerinin tanıklıkları.
Dikkat edilirse ardından yazdığım dostların biyografileri değildir bu yazılar. Hatta içlerinde biyografik değeri olan bölümler veya bilgiler yok denecek kadar da azdır.
Onların yaşadıkları dünya anlatılmaya çalışılmaktadır.
Ama yazar da o dünyada yaşadığı için yazar bir bakıma yaşadığı dünyayı anlatmaktadır.
Yazılarda hakkında yazılanlar üzerine biyografik pek bir bilgi yoktur ama yazarın dünyası üzerine otobiyografik bilgiler daha çoktur.
Üzerine düşününce, her zaman yazıların gidenleri ya da onların zamanlarını bile değil, yazarın dünyasını ve o zamanları kavrayışını yansıttığı görülür.
Ressamlar dini tasvirlerde tasvir ettikleri zamanı değil, kendi zamanlarını ve dünyalarını anlatırlar.
Ütopyacılar ya da bilim kurgu yazarları, hayallerinde ya da geleceğe ilişkin kitaplarında geleceği değil, kendilerini ve kendi zamanlarını anlatırlar.
Tarihçiler tarihi anlatırken Tarihi değil kendi anlayış ve görüşlerini, kendi zamanlarını anlatırlar.
İnsanlar başkalarını anlatırken kendilerini anlatırlar.
Kendilerinden hiç söz etmek istemeseler bile.
Kamera önündekini değil, ardındakini gösterir gören göz için.
Demir Küçükaydın
23 Ekim 2013 Çarşamba
Bu derlemenin kitap biçimi pdf dosyası olarak internetten indirilebilir. İnternette iki farklı versiyon halindedir. Biri resimlidir. Ama resimli dosyalar çok büyük yer kapladığı için sadece bilgisayar ekranından okunacak biçimdedir. Diğeri resimsizdir, basılıp okunabilecek biçimdedir.
Resimsiz Versiyon:






İçindekiler

“Ali Dayı”nın Anısına


Sıra bizim kuşağa geldi. Ölüm kol geziyor. Geçen hafta Ayşe Zarakolu ve Veli Gürcan’ı yitirmiştik, dün de kendi güzel deyişiyle “göbek adı” (Yeni Zamanlar’ın 5. sayısına yazdığı sunuş yazısında, o sayıdaki yazarları tanıtırken şöyle yazıyordu: “Dergimizde yeni imzaları görmek bizleri sevindiriyor. ..Nabi Yağcı (bir zamanlar bir çoğumuz gibi göbek adıyla çağırılıyordu: Haydar Kutlu)” Ali Dayı olan İbrahim Sevimli’yi yitirdik.
Geçen yaz Orhan Çalışır’ın Akkuyu ile ilgili olarak yaptığı filimin ilk gösterisinde karşılaşmıştık, Yeni Zamanlar’ın bir yıl önceki bitişinden sonra, Avrupa’daki Türkiyelilerin ya da yine onun son zamanlarda kullanmayı tercih ettiği deyişiyle “Ön veya Küçük Asyalıların” radikallerinden elde kalanlarıyla Avrupa’daki göçmen azınlıklara yönelik bir yayın için bir girişimde bulunma gereğinden; hazırladığı kitabından konuşmuş, ilerdeki günlerde daha ayrıntılı ve derinliğine konuşmak için sözleşmiştik. Epey bir süre ses çıkmamıştı ve bu zaman içinde Kanser olduğunu duymuştum. Meğer o konuşmamızdan bir kaç gün sonra hastalığını öğrenmiş.
Sonra bir kaç arkadaş hastanede yatarken ziyaret etmiştik. Hastalığı başka organlara da sıçramıştı. Artık ışın ve kimyasal tedavi aşamasına gelinmişti. Hastalığının ağırlığının bilincindeydi ve buna rağmen moralini bozmuyor, bizlerle şakalaşıyordu. Daha sonra başka bir hastaneye götürüldü. Tekrar geri geldi. Artık esas olarak evinde tedavi görüyordu. En son geçen hafta telefonla konuşmuştuk. Beynine de sıçradığını söylemişti. Tedavinin netice verip vermediğini sorunca, şimdi ışın tedavisi yapılıyor, biraz küçülme varmış ama benim vücudum dayanamadı, şimdi ışın vermeyi durdurdular biraz toparlanmam için, şimdi damardan gıda veriliyor demişti. Tıbbın ilerlediğinden, daha önce umutsuz durumda iyileşenlerden örneklerle, moralini bozmaması gerektiğinden söz edince, biliyorum, moral çok önemli, ben de bozmamaya çalışıyorum demişti. Yakında Hamburg’tan bir kaç arkadaş geleceğimizi söyleyince,gelmeden önce haber verin. Bazen yorgun oluyorum, bazen herkes aynı anda geliyor, gerçi ilk sıralardaki gibi değil, gelenler azaldı ama yine de geldiler mi herkes aynı anda geliyor demişti. Niye hastanede değil de evde olduğunu sorunca da, “hem benim için hem sigorta için iyi, evde yatmamız sigortaya daha ucuza mal oluyor, onun için onlar evde tedaviyi tercih ediyorlar diyerek inceden alay etmişti sistemle.
Son konuşmamız olduğunu bilemezdim. Hastalığı bizlerden hızlı çıktı. Günlük hayatın küçük işleri içinde ertelenmiş bir ziyaretin vicdan azabı, bir görevini yapmamışlık duygusu derinden derine içimi kemiriyor. Hep öyle olmuyor mu? Aslında son derece önemsiz işlerin hayatımızı doldurduğunu görmüyor muyuz. Ve her seferinde kendimize daha kalıcı, insani, yürekten olana daha fazla dikkat ve zaman ayıracağımız sözünü verip, bir süre sonra tekrar metalaşmış ilişkilerin, küçük işlerin girdabına kapılıp gitmiyor muyuz? Modern yaşamın kurutup çöle çevirdiği hayatımızda sevgililere, dostlara ayrılan zamanlar ve dikkatler giderek daha seyrekleşen vahalar olmaya devam ediyor.
*
Ali Dayı’yı çok yakından tanımam da aslında. 1984 yılında Avrupa’ya çıktığımda, Demokrat gazetesi kapanmış; Dev-Yol bir dağılış ve çözülme sürecine girmişti. Uzaktan uzağa, Dev-Yol’un “Ali Dayıcılar” ve “Tanerciler” diye ikiye bölündüğünden söz edildiğini duyuyorduk. Hamburg’ta yaşadığımız ve Hamburg da “Tanerciler”in kalesi olduğu için “Tanerciler”i azçok yakından biliyorduk.
Ama bu Ali Dayı da kim olaydı ki? Kendine “dayı” falan dediğine göre, Partizancıların herkese “Kirve” demesi gibi, insanların köylü yanlarına, delikanlılık yanlarına hitap eden bir adlandırma mıydı bu acaba? Sonra bir toplantıda uzaktan göstermişlerdi “Ali Dayı”yı. Bir yerlerden tanıyordum, 12 Mart öncesinden belli ki bir yerlerde görmüşlüğüm vardı. Sonra hakiki adının İbrahim Sevimli olduğunu duyunca taşlar yerli yerine oturmuştu. İbrahim Sevimli yıllardır duyduğumuz bir isimdi. O yüzün sahibi demek ki İbrahim Sevimli idi ve de o da “Devrimci İşçi”nin önderi Ali Dayı.
Bir insanın birçok yönleri vardır. İnsanlar o insanı çoğu kez sonsuz sayıdaki yönlerinden biriyle veya bir kaçıyla tanırlar. Benim Ali Dayıyı tanıdığım yönleri belki onun en önemsiz yönlerinden olabilirler. Ama ben kendi açımdan Ali Dayı’yı nasıl tanıdım, nasıl yaşadım, ondan söz etmek istiyorum. Herkesin anlatacağı bu “puzzle”ın bir yanını tamamlar. Gerçi tüm parçaların bir araya gelip eksiksiz bir resim elde edilmesi hiç bir zaman mümkün değildir ama, her parça, her yön çizgilerin biraz daha netleşmesini sağlar.
*
Reagan ve Teatcherizmin zirvede olduğu dönemlerdi. Muhafazakârlar ve dönüşümcüler rolleri değişmiş gibiydiler. Klasik anlamıyla var olan değerleri koruma politikalarının savunucusu olan muhafazakarlar birbiri ardı sıra toplumu alt üst eden değişiklikleri yaparken, sol ya da liberaller onlar karşısında var olanı korumaya; değişikliklere karşı çıkan pozisyonlara geçmişlerdi. Adeta roller değişmişti. Buna aynı zamanda solun ideolojik ve entelektüel insiyatif ve çekiciliğini yitirmesi eşlik ediyordu.
Avrupa’ya çıktığım tarih, aynı zamanda Türkiyelilerin en yoğun olduğu Almanya’da politik manzarada köklü değişikliklerin gerçekleştiği bir dönemdi. İktidara Kohl hükümeti gelmişti ve aynı seçimlerde Yeşiller büyük bir seçim başarısıyla parlamentoyu girmişlerdi. Barış Hareketi zirvesini yaşıyor, bir milyon kişi füzelerin konuşlandırılmasını protesto ediyordu. Kadın Hareketi de hala inişe geçmemişti. Ama bu sol yükselişler, aynı zamanda solun bütün ideolojik inisiyatifi yitirdiği bir tarihsel iklimde gerçekleştiğinden; bu hareketlerin radikal eleştirileri aynı zamanda onların içsel dinamikleriyle zorunlu bir ilişki içinde olmayan klişe ve sağ bir söylemle örtülmüş bulunuyordu.
Yetmişli yılların sonunda, Türkiye’de yükselen mücadelenin ve politikleşmenin etkisiyle Avrupa’da Türkiyeliler arasında ortaya çıkar radikalleşme ve politikleşme dalgası, dünyadaki bu değişikliklerden zerrece etkilenmiyor, onlara karşı, problematikleriyle, ilgileriyle başka galaksiler kadar uzak bulunuyordu. Avrupa’daki bu dalga daha hızını almadan, tepe noktasına varmadan, 12 Eylül darbesi gelmiş, 12 Eylülle birlikte Osmanlı’daki Jön Türkler’den beri en büyük politik göç dalgası yaşanmış, Hem darbeye duyulan tepki; hem Türkiye’den gelenlerin etkisiyle, Türkiye’deki hareket adeta 12 Eylülün ertesi günü, aslında yorulma çoktan başladığından, pratik olarak bıçakla kesilmiş gibi bitmesine rağmen, Avrupa’da bir süre daha yükselmeye devam etmişti.
Ne var ki, taşıma suyla değirmen dönmeyeceğinden, bir süre sonra, Dünya’da esen yeni muhafazakar rüzgarlar, Türkiye’de yükselen Özalizm gibi bir çok faktörün de etkisiyle seksenlerin ortalarına doğru, 12 Eylül mitinglerine artık eskisi gibi geniş kitleler katılmaz; derneklere klasik müdavimleri dışında başkaları ayak basmaz olmuştu. 12 Eylül sonrasında, tıpkı 12 Mart sonrasında olduğu gibi bir kitle hareketinin yükselişi, radikalleşme bekleyenler hüsrana uğramıştı. Meyveleri Özalizm topluyordu artık.
Kürdistan’da bir radikalleşme ve yükseliş, tam da Türkiye’de Özalizmin yükselişe geçtiği; Türkiye solunun dinamizmini yitirdiği bu dönemde başlamıştı. Ama artık Kürdistan ayrı bir dünya idi ve birinin inerken diğerinin yükselişe geçişi aynı zamanda onların arasındaki etkileri bu güre kadar sürecek dalga boyu kopukluğunun da önemli nedenlerinden biri olmaya devam edecekti. Gençliğini soluyan, önünde ufukları açık, dinamizmini yaşayan bir insanla, artık inişe geçmiş, geçmişindeki şanlı günlerin analarıyla oyalanan, hiç bir gelecek perspektifi olmayan yaşlı bir insan arasındaki ruhsal uyumsuzluk gibi bir uyumsuzluktur bundan sonra Kürt ulusal hareketi ile Türk Solu arasındaki ruhsal kopukluk.
Hareketlerdeki bu gerileme elbette onların içinde krizlere de, arayışlara da yol açmıştı. Ve her zaman olduğu gibi, en büyük hareketler, modern toplumsal tabakalarla daha doğrudan canlı bağları olan hareketler, bilinçsiz de olsa bu gerileme ve sonuçlarını ilk duyan ve arayışa giren hareketler oluyordu. Tabii Dev-Yol en etkili ve büyük hareket olarak, aynı zamanda Avrupa’daki Türkiyelilerin daha şehirli ve modern tabakalarına dayanan bir hareket olarak bu sosyolojik değişmelerin etkisini ilk duyan hareket olmuştu.
Ve her zaman, her bölünmede olduğu gibi, daha aydın, daha şehirli ve modern kesimler, başlayan krizle birlikte ilk soruları soranlar ve arayışa yönelenler olmuştu. Ortaya her bölünmede ortaya çıkan tipik ayrım çıkmıştı. Bir yanda daha soru soran, daha açık, daha şehirli daha modern daha reformizme ve öğretiyi revize etmeye ve de sisteme adapte olmaya eğilimli “Tanerciler”, diğer yanda daha kapalı, daha bir köylü ama daha inançlı ve daha radikal eski değerleri savunmaya ve sürdürmeye niyetli, ama daha dogmatik ve sekter “Ali Dayıcılar” vardı artık.
Kriz dolayısıyla arayışa yönelenlerin teorisyeni durumundaki kişi elbette Taner’di ve o belli nesnel eğilimleri daha cesur, daha net ve sistematik olarak ifade ediyordu. Kimileri hala bu bölünme ve dağılmaları bir takım liderlerin marifeti, onlar öyle yapmasa sanki öyle olmayacakmış gibi görürler. Aslında farkına varmadan o eleştirdikleri kişilere bir tarih ve toplum üstü güç de atfederler.
Kişilerin etkisi olmaz mı, olur, ama sanıldığından çok daha sınırlıdır bu. O belli eğilimlere ters düşse, en ufak bir yankı bulmaz ve tecrit olurdu.
Taner’in yaptığı neydi? Aslında krizi doğru teşhis ediyordu. Avrupa’daki Dev-Yol hareketi de, bir gerileme dönemine girmişti. Avrupa’daki politik faaliyetler daima ayakları ve gövdesiyle burada, kafasıyla Türkiye’de olmuş, buradaki göçmen azınlıkları Türkiye’deki mücadelenin sadece yedek deposu ve lojistik destek üssü olarak görmüştü. Şimdi Türkiye’nin ateşi sönünce, birden bire ayakların altındaki toprak kaymaya başlamıştı. Elbette yapılacak iş, buradaki göçmen azınlıkların kendi sorunlarına yönelmek olabilirdi. Bu doğruydu. Ama bu soruna öngörülen çıkış yolu ve ideolojide problem vardı.
Bu arayış, Almanya’da Yeşiller, Barış, Feminist hareketin zirvesini yaşadığı bir dönemde; yeni muhafazakarlığın ideolojik saldırısının zirvesinde olduğu bir dönemde başlamış ve doğal olarak bunlardan etkilenmişti. Taner Akçam, Yeşiller’den, Bahro’dan, yeşillere gitmiş eski KB’lilerden (Thomas Ebermann, Reiner Trampert) aldıklarını, yüzeysel ve kolay yutulur ve ilk bakışta çarpıcı formüller halinde ortaya koyuyordu. Daha sonra ÖDP’nin kuruluşunda da görülecek türden sloganlar, o zaman Avrupa’daki Dev-Yol çevrelerinde bozuk para gibi kullanılıyordu.
Avrupa Amerika’daki kültürel ve entelektüel iklim değişikliklerini on yıl geriden izler, Türkiye de Avrupa’dakileri on yıl geriden. ÖDP kuruluşu sırasında yepyeni gibi ortaya konan, bu gün ÖDP’ye egemen çizginin çok kullandığı klişe ve sloganlar, Avrupa’daki Dev-Yol bölünmesinde, o zamanın adıyla “Yönelimciler”, “Tanerciler” veya “Göçmenciler” tarafından tıpı tıpına kullanılıyordu. ÖDP, aynı filmin ikinci oynanışıdır. Birincisi trajediyle bitmişti, ÖDP komedi bile değil, bir vodvil olarak sürüyor.
Taner Akçam, krizden daha da radikalleşerek, teoride daha derinleşerek ve Marksizm’in özüne yönelerek bir çıkış aramıyordu.  Basit ve çarpıcı formüllerle o sıralar Alman solunda yaygın kimi moda sloganları tekrarlayarak ve adapte ederek aslında o bunalımdan bir devrimci yönelişe gidişin önüne bir engel oluşturuyordu ve herkes bunların peşine takılıyordu.
Başka türlüsü de beklenemezdi. Türkiye solu iki büyük sürgün dalgası yaşamıştı. Biri Osmanlı’daki Genç Osmanlılar ve Jön Türkler’di. Onlar hiç bir zaman o zamanın Avrupa’sındaki, en ileri akımlara bir ilgi duymamışlar, bir rezonansa girmemişlerdi. Avrupa’dan Marksizm’i değil, pozitivizmin en kötü kopyalarını getirmişlerdi. Ziya Gökalp, Durkheim ve Comte’u, Prens Sabahattin Le Play “sosyoloji”sini.
Aynı dönemde Rus aydınları ise, Marks’la yazışıyorlar, çağın en ileri düşünce akımlarını tanıyorlar ve o alanlarda orijinal eserler veriyorlardı. Bunun nedeni, Türk aydınlarının, çöken bir imparatorluğu yaşatma paradigmasına bağlı oluşları; bu paradigmanın ise sınıf mücadelesi ve burjuva toplumunun eleştirisine zerrece bir ilgi gösteremeyeceğiydi. Son duruşmada, Osmanlı’da kapitalizmin gelişmemişliği de denebilir ama bu yanlış olur. Aynı toplumsal ekonomik sistem içinde yaşamalarına rağmen Ermeniler ve Balkan uluslarında pek ala sosyalizme ilgi gösterenler çıkabiliyordu. Bu nedenle ilgisizliğe esas neden, Türk aydınlarının egemen ulus olmalarıydı.
Türk aydını, ancak elde savunulacak bir şey olmayınca, Rus Devriminin de etkisiyle sosyalizme ilgi duymuştur. Sadrettin Celal, Şefik Hüsnü, Mustafa Suphi, Ethem Nejat hep Osmanlı İmparatorluğunun yıkıntıları ve Ekim devrimi, Spartakist Ayaklanması gibi olayların doğrudan etkisi altında sosyalizme yönelmişlerdir.
1980’lerdeki, Türk solcusunun ve aydınının tarihindeki ikinci büyük sürgün dalgası olduğunda, Türkiye’li devrimci ve solcular, Avrupa’daki en modern ve ileri fikir akımlarıyla yankı uyandıracak bir toplumsal temele sahiptiler, onlar artık Genç Osmanlılar veya Genç Türkler’e değil, Rus Devrimcilerine benziyorlardı. Ama bu sefer, Marksizm bir yükseliş içinde olmak bir yana, tam anlamıyla bir unutulmuşluk ve gerileme içinde bulunuyordu. Alabilecekleri en ileri şey, belki yeni sosyal hareketlerin paradigmaları olabilirdi. Ama bunlar da zaten gerici bir ideolojik kabuk içinde bulunuyordu.
İşte Taner Akçam, bu yeni paradigmaları; moda sloganları ve gerici eğilimleri bir arada Dev-Yol’daki bunalıma bir çözüm olarak sunuyordu.
Fakat bununla aynı zamanda Almanya’da bu yönelişin alıcısı olan bir toplumsal tabaka da oluşuyordu. Yetmişli yıllara kadar, Almanya’daki işçilerin aileleri Türkiye’deydi ve kendileri genellikle büyük yığınlar halinde işçi yurtlarında kalıyorlardı. İşçi alımının durdurulması, Aile birleşmelerinin başlamasıyla birlikte Almanya’daki göçmen işçilerin yapısında da kökten bir değişim başlamıştı. Aynı sıralarda iktidara gelen Kohl hükümeti, göçmenlerin “entegrasyon”unu onların kendi gayretine bırakan ve onları buna zorlayan bir politikayı benimsemişti. Bu politikanın bir diğer ucu da, “Sosyal Arbeiter”liğin yaygınlaşmasıydı. Yani, Almanya’nın, İşçilerin entegrasyon sorunlarıyla ilgilenecek sosyal danışmanlara ihtiyacı vardı. Bu sosyal danışmanlar ise, 12 Eylül sürgünleriyle, Türkiye’deki siyasi mahalle çalışmalarında pratik sahibi bile olmuş ve artık şimdi hareket küllenmeye başladığında artık iş derdine düşmüş politik ve aydın göçmenler arasında hazır ve eğitilmiş iş gücü olarak tabur tabur ve hazır olarak bulunuyordu. Yani fiilen şöyle bir bölünme vardı. Sıradan işçiler ve onların sorunlarıyla ilgilenen, aydın politik göçmenlerden oluşan sosyal danışmanlar.
Her sistem cellat ve rahiplere dayanır. Ot ve sopa. 12 Eylül öncesinin devrimcileri olan Aydınlar, şimdi Almanya’da yabancılar dairesinin cellat fonksiyonu gören memurları karşısında, sistemin rahipleri işlevini üstleniyorlardı.
Alman kapitalizminin ihtiyaçlarına uygun bu gelişme aynı zamanda yeni bir sınıf bölümlenmesiydi. Dün hareket yükselirken, işçilerde misafir kalan, onların bağışlarıyla yaşayan, onların tenceresinden yiyen, aydın göçmenler, yani “devrimciler” sosyal danışman olan yeni meslekleriyle artık devletten maaş alıyorlardı.
Bu yeni yaşadıkları durum ile hala kafalarında yaşayan geçmişleri ve idealleri arasındaki uçurumu giderecek bir ideoloji olarak da Taner Akçam’ın söyledikleri, o hazır formüller, somut bir işlev görüyorlardı. İnsan böylece yaptığı rahipliği hala eski devrimci faaliyetinin eski dogmatik takıntılarından kurtulmuş, daha modern ve açık biçimi olarak da anlayabilir ve savunabilirdi. Fiilen olan buydu da.
Bu fiili sosyolojik bölünmenin ifadesiydi aynı zamanda Ali Dayıcılar ve Tanerciler bölünmesi. Ali Dayıcılar bir bakıma bu bölünmede işçileri, işçilerin o sosyal danışmanlara mesafeli ve kuşkulu bakışını, bu toplum karşısında göçmen işçilerin içine kapanışının eğilimlerini yansıtıyordu. Tanerciler ise bu bölünmede sosyal danışmanlar tabakasının eğilimlerini. Bu eğilimler ideolojik olarak yeşiller, kadın hareketi vs.den alınmış bir takım klişe formüllerin ardında kendini radikal gibi gösterme olanağı da buluyordu. Tabii bu bağlamda, göçmenler sorununun bunca ilgi görmesi, aslında bu yeni sosyal danışmanlar tabakasının yaptığı işle de bağlantılıydı. Böylece yaptıkları işin, yani göçmenlerin sorunlarıyla ilgilenmenin, devrimci bir iş olduğunu savunma olanağı buluyorlardı. Böylece, aslında göçmenler sorununun varlığını görme ve ona yönelme, bu sosyolojik değişim ve dönemin ideolojik atmosferi ve moda akımları ile gerçek anlamını yitirerek, yeni oluşan bir tabakanın konumunu rasyonalize etme ve buna bağlı olarak sisteme uyumlu ideolojik pozisyonlara geçişin aracı oluyordu.
Ali Dayıcılar bunu hissediyor ama özünü anlamadıklarından görünümlerle hüküm verir oluyorlardı. Onların gözünde göçmenler sorununun kendisinden söz etmek bile davayı terk etmeye bir bahane bulma çabası olarak algılanır olmuştu.
Bu dönemde, Taner Akçam’dan farklı olarak, tamamen ondan da bağımsızca ve önce göçmenler sorununun farkına varmıştım. (Bu sürece ilişkin “Hamburg Dersleri” adlı yazımızdan daha ayrıntılı bilgi edinilebilir).
Bu durumda garip bir durum ortaya çıkıyordu bizim açımızdan. Ali Dayıcılarla tartışırken, göçmenlerden söz edince, onların kafasında bu sorundan söz etmek Marksizm’den uzaklaşma için bahane aramakla aynı olduğundan, daha baştan bir önyargı duvarına tosluyor, bu sorunun varlığını kabul etmenin Marksizm’den uzaklaşma ile ilgisinin olmadığı, aksine Marksizm’in bunu gerektirdiği şeklindeki itirazlarımız zerrece ilgi ve yankı bulmuyordu. Tersinden, göçmen hareketi içinde de Marksizm’den söz etmeye başladığımızda, hemen taşlaşmış dogmatik damgasını yiyiveriyor, onlara da bir şey anlatamıyorduk. Birbirini yaratan ve birbirlerinin varlılığına haklılık kazandıran revizyonizm dogmatizm ikilemi rakipsiz egemenliğini sürdürüyordu.
Tabii Kürt solunda durum daha da kötüydü. Kürdistan’da yükselen mücadele öyleydi ki, onların böyle şeylerle ilgilenecek zamanları yoktu ve onlar bir göçmenler sorununda yoğunlaşmayı, Avrupada’ki göçmen işçileri ve göçmen azınlıkları kendi buradaki sorunlarından dolayı harekete geçirmeyi, Kürdistan’daki mücadelenin gücünü zayıflatan, onu yıkmaya çalışan bir rakip olarak görüyorlardı. Ve işin ilginci bütün bunlar da, bir göçmen hareketinin oluşmasını engelliyordu. Böylece Alman devletinin çıkarları ile bir göçmen hareketini kuşkuyla karşılayan ve onu fiilen engelleyici bir işlev gören Türk ve Kürt solunun yaptıkları tencere ve kapak gibi birbirine uyuyordu.
Ayrıca burada Kürt hareketi bakımından bir sorun daha bulunuyordu. Kürt hareketi için, Avrupa ve Alman devletiyle ilişkiler, Kürdistan’daki mücadeleye bağlı olarak iyi bir düzeyde tutulmaya çalışılıyordu. Göçmenler hareketine bir yöneliş, Avrupa hükümetlerinin canını sıkabilir ve Kürt mücadelesine gösterdikleri toleransı kesmelerine de yol açabilirdi.
Tıpkı bir zamanlar Sovyetlerin, Komünist partileri dış politikasının avadanlıkları olarak kullanması gibi, Kürt Hareketi ve Türk devleti açısından da Avrupa’daki Türkler ve Kürtler, Avrupa’daki devletlerle ilişkide, dış politikanın ve diplomasinin kullanılacak araçlarından başka bir şey değildiler. Bunun çok kısa vadeli bir politika olduğuna yönelik Kürt hareketine yaptığımız eleştiriler de anlayışsızlık duvarına çarpıyordu elbette.
Göçmenlere yönelik bir yayın organı çıkarma projesinde, devletten her hangi bir yardıma dayanmayan, bütünüyle göçmenlerin bağış, imkan ve girişimlerine dayanan bir yayın anlayışını savunmamız, Sosyal Demokrat eyaletlerdeki hükümetlerle iyi ilişkide bulunanların sağladığı paralarla bir göçmen dergisi çıkarmak isteyenler ve kendilerine bir arpalık veya gelecek bulacaklarını düşünenlerin beklentileri uyuşmadığından her türlü ortak girişimden de Taner Akçam ve çevresindekiler tarafından dışlandık.
Esas olarak “Tanerciler”den oluşan ekip bir süre sonra Kirpi diye bir dergi çıkardı, bir ölüm olayını, başkalarına yükleme ve sonra da yapılanın ortaya çıkmasının da hızlandırdığı bir süreç içinde giderek dağıldılar ve büyük bir bölümü bu yıkım içinde sisteme entegre oldular. Onların bu çözülüş dönemi, aynı zamanda, Almanya’daki faşist saldırıların ve Türkiyeliler arasında radikalleşme ve politikleşme eğilimlerinin canlandığı bir döneme denk düştü. Bu radikalleşme dalgası, Türk solunun bu sorunun özgünlüğünü anlamaması (Örneğin buradaki Türk çocuklarının Türk bayrağıyla dolaşmasını Türkiye’de egemen ulusun Türk bayrağıyla dolaşmasıyla karıştırma gibi), Kürt Solunun bir rakip olarak görmesi nedeniyle radikalleşen gençlerin soldan uzaklaşıp o sıra yükselişe geçen faşistlerin etkisine girmesine yol açtı. Böylece Alman faşistlere karşı Türkiyeli gençlerin tepkisi yine Türkiyeli faşist bir mecraya akmış oluyordu.
Bütün bu dönem boyunca sol ve radikal bir damar da daima oldu, hem Türk soluna, hem Kürtlerin ilgisiz ve düşmanca tavırlarına; hem sosyal danışmanların entegrasyon çabalarına; hem Alman solunun ince (latent) ırkçılığına karşı direnen. Biz de her zaman bu radikal solun içinde yer aldık. Bu dönemden Berlin’deki Anti-Faşist Gençlik, Hamburg’tan Köxüz dergisi çevresi, Frankfurt’tan Cafe Morgenlend çevresi vs. zikredilebilir.
Bundan sonraki yıllarda, duvarın yıkılışı, çanak Antenler, Türklerin sınıfsal yapısındaki değişmeler, Türkiye’deki şovenizmin yükselişinin etkileri; Kürtlerin Kürdistan’daki mücadeleden başka bir şey görememeleri, Türk devletinin buradaki Türkleri, Almanya’ya karşı bir tehdit ve pazarlık unsuru olarak keşfetmesi ve bunu akıllıca kullanmak için strateji değiştirip örgütlenmeye güç vermesi gibi birçok faktörün bir araya girmesi nedeniyle, göçmenler hareketi daha ziyade, Afrikalı, doğu Avrupalılarla sınırlı bir alana hapis oldu ve bu günlere gelindi.
İşte bu göçmenlerdeki radikalleşme eğilimlerinin tükendiği, solun ise Kürt hareketi hariç tümüyle duvarın yıkılışıyla hızlanan bir çözülme sürecine girdiği dönemde, her grup, çevre örgüt gibi, Devrimci İşçi ya da “Ali Dayıcılar” da belli bir çözülmeye uğramıştı. İşte bu dönemde, Ali Dayı’nın göçmenlerin sorunlarına ilgisi ve bu sorunlarda yoğunlaşması başladı.
Yıllarca “Ali Dayıcılar”ın göçmen sorunundan söz etmeyi adeta Marksizm’e ve devrimciliğe ihanet gibi gören yaklaşımlarına alışkın olanlar için bu epey şaşırtıcı bir durumdu. Herkes şöyle diyordu, “yıllarca Göçmen sorununa karşı çıktılar, şimdi Taner’in dediklerini bizzat kendileri söylüyor”.
Bu eleştiri ilk bakışta haklı gibi görünse de, yüzeyde bir hükmü yansıtır. Onların bu konuya karşı çıkmalarının nedeni, Göçmencilerdeki (Tanercilerdeki) sağa kaymaydı, bir yanılsamanın ürünü olarak, bu sağa kaymanın göçmen sorunuyla bağlı olduğu gibi bir sonuç çıkarıyorlardı. Eğer Taner’in göçmen sorununa yönelişine bir sağa kayma eşlik etmeseydi veya bu sağa kayışın bir örtüsü olmasaydı, pek ala Türkiye solu daha baştan bu sorunu ciddi bir sorun olarak tartışabilirdi. Şimdi Ali Dayı, tam da bunu yapıyordu ya da yapmaya çalışıyordu. Ama artık çok geçti, “Ali Dayıcılar” veya “Devrimci İşçi” de dağılmış, Ali Dayı’nın söylediklerine kulak verecek pek kimse de kalmamıştı. Ali Dayı’nın yaşadığı, geç gelmenin avantajları değil; geç kalmanın dezavantajlarıydı artık.
Bizim için Ali Dayı’nın bu yöndeki evrimi büyük bir sürpriz olmamıştı. Bizim Göçmen hareketinin sorunları konusunda yazdıklarımızı, (ki çoğu, Taner veya Göçmencilere yönelik eleştirilerimiz ve polemiklerden oluşuyordu) okuduğunu, bir yakını aracılığıyla bizden bu yazıları istediğinden dolayı biliyorduk.
Ali Dayı’nın göçmen sorunlarına yönelmesi, Taner’lerinkinden tamamen ters bir anlamdaydı. Radikal pozisyonları terk etmek değil, biçimsel bir radikallikten, daha derin, öze değin bir radikalliğe geçiş anlamına geliyordu. Bu da ister istemez, gerek göçmenler hareketi içindeki politik tavır alışlar bakımından, gerek sosyalizm ve Marksizm’in sorunlarının tartışılması ve tanımlanması bağlamında benzer veya yakın konumlarda, ya da aynı dalga boyunda buluşmamıza yol açıyordu. Göçmenler Hareketi içinde de örneğin, Tanerler veya diğer sol gruplar gibi, Sosyal Demokrat veya Yeşilci pozisyonlara değil, bizim de içinde bulunduğumuz Köksüz gibi radikal Göçmen çizgi ve çevrelerine yaklaşıyordu. Bu evrimi ve söz konusu yakınlığı bizzat kendisi, son kitabının Önsözünde şöyle anlatıyordu:
“Benzetme uygunsa, bizim solun büyük bölümü, Avrupa’da şemsiye kullanıp kullanmayacağına karar verirken Türkiye’deki hava durumuna bakan bir şaşkına benziyor. Bir kesim ise oralarda nasıl bir siyaset izleneceğine, örneğin toprak sorununun nasıl çözüleceğine, hangi partinin hangi partiyle ittifak yapacağına buradan karar veriyor. Her iki tutumun birbirini tamamladığı açık. Madalyonun iki yüzü derler ya, öyle bir şey. Böyle bir solculuk anlayışıyla hesaplaşılmaz da ne yapılır?
Burada şunu itiraf etmek zorundayım: az önce bir kaç fıça darbesiyle işaret edilen belli sol anlayışın oluşturulmasında şöyle veya böyle benim de katkım ve sorumluluğum var. 10-12 yıl önce, nasıl bir eser yanatmış olduğumuzu fark edince kendimle ve eserimizle hesaplaşmanın kaçınılmaz olduğunu anladım. İlk sıralar ulaştığım sonuçların bazıları ilk kitapta ve başka yerlerdeki yazılarda dile getirildi. Bu kitaptakiler ise, bitmeyen bu hesaplaşmanın bazı yönlerden devamı.
Geriye dönüp bakınca, hayatın açığa çıkardığı ve suratımıza Osmanlı Tokadı gibi çarpan ve normal bir insanın beyninde şimşekler çaktıran bunca gerçeğe (benim ve başkalarının gösterdiği çabalar da işin çabası) rağmen, bazılarının hala aynı yerde ve aynı şekilde duruşuna şaşmamak mümkün değil.
“Köxüz”, “Kanak Attak” gibi çevreleri saymazsak Avrupa’daki sorunlarla ilgilendiğini söyleyenlerin, ya da moda olduğu üzere ilgileniyor gibi gözükenlerin çoğu ise konuya bir sosyal demokrat, bir Yeşilci gibi yaklaşıyor. (...)” (İbrahim Sevimli, Kimliksiz Cemaatler, s.13-14, Aralık 1999)
İbrahim Sevimli’nin göçmenlerin sorunlarına yönelişinin ilk ürünü “Uzun Bir Göç Öyküsü” olmuştu. Bukitapta hala, bir Türk solcusu ve Türkiye açısından göçmenlerin, Avrupa’dakilerin sorunlarını tartışır.
Kendisiyle bu dönemde kişisel olarak daha yakından tanışıp birlikte iş yapma olanağı elde etmiştim. Eskiden uzaktan izlediğim insan gitmiş, daha esnek, rahat, toleranslı bir insan gelmişti. Hiç bir şeyi önceden mahkûm etmeyen; her şeyi anlamaya tartışmaya çalışan bir insan. Kendi hatalarını açıkça ortaya koymaktan çekinmeyen ve çıkarılması gereken mantık sonuçlarına götürmeye çalışan bir insan.
*
Duvarın çöküşünden sonraki, yaprağın kımıldamadığı yıllarda, en azından Marksizm’i ve devrimci konumları savunan ve her şeyi tartışan insanlar olarak bir dergi çıkaralım projesiyle gelmişti. Bu projenin ürünü Sosyalizmin Sorunları dergisi oldu. İki sayı çıkabildi bu dergi. Hukuki nedenlerle “kitap dizisi” biçiminde çıkıyordu. İlk sayının ağırlıklı konusu “Sosyalizmin Sorunları”, ikinci sayının ağırlıklı konusu ise “Irkçılık ve Milliyetçilik” idi. Ağırlıklı konusu “Din” olan üçüncü sayı ise hiç çıkmadı.
Her derginin, her örgütün, her girişimin bir motoru, bir lokomotifi olur. Elbet herkes bir yerlerinden tutar, herkesin bir katkısı olur, ama bütün bunları bir araya getiren, bıkmaksızın çaba harcayan birileri olmadan da, gönüllülüğe dayanan bir ortamda işler başka türlü yürüyemez. Bu derginin motoru, lokomotifi de İbrahim Sevimli idi.
Bu dergiyi çıkarırken son gece toplanır, bütün yazıları, tek tek gözden geçirir, dizim hatalarını düzeltir ve bir lazer yazıcıyla aydınger kâğıdına basıp Türkiye’de, bütün sosyalistlerin yayınlarını basan adeta tek yayın evi olan Zarakolu’nun Belge Yayınevi’ne yollardık. O da bunları basardı.
Bu gecelerde Dev-Genç döneminde sabahlara kadar bildiri basıp koltukların üzerinde uyuya kaldığımız günleri hatırlardık. Birbirimize “geçmişin güzel günleri”ni yeniden yaşadığımızı itiraf etmiştik. Kendisi daha sonra, benzer duyguları, yine kendisinin gayretiyle çıkan Yeni Zamanlar’ı çıkarırken de yaşamış. Bunu şöyle anlatıyor Yeni Zamanlar’ın birinci sayısının Çıkarken yazısında:
(...)Yazıları dizmeye ve sayfaları yapmaya başlayınca heyecanımız daha da arttı. Bilgisayarda sayfaları yapmaya başladığımız ilk gün, saatlerin nasıl geçtiğini pek anlamadık, bir baktık sabahın 5’i olmuş. Ertesi gün biraraya geldiğimizde birbirimize bir önceki gün, eski günleri hatırlamış ve duygulanmış olduğumuzu itiraf ettik. (...)
“Hazırladığımız taslak sayfaları, Mehmet’in yeniden yaptığı kapağı ve logoyu diğer arkadaşlarla birlikte tartışır ve değerlendirirken, herkeste yeni bir güven duygusunun işaretlerini görmek, başka bir sevindirici durumdu. Sadece bu mu; farklı yerlerden gelmiş olmakla birlikte bugün bir şeyleri paylaşıyor, birlikte hareket ediyor, birlikte üretiyor olmanın verdiği hazzı herkesin yüzünde okumak mümkündü. Hepimiz daha bir ışıltılı gözlerle bakıyorduk sayfalara ve birbirimize. (...)
*
Göçmenlerin sorunlarına yönelme Ali Dayı’daki değişimin bir yanıydı, ama aynı zamanda sosyalizmin sorunları bağlamındaki genel görüşlerinde de bir radikalleşme ve derinleşme gözleniyordu. Bu özellikle iki alanda yoğunlaşmıştı.
Birisi, ulus teorisi alanındaydı. Türk Sosyalist hareketindeki pek çok kişiden farklı olarak, Uluslar ve ulusçuluk konusunda, seksenli yılların başlarında Gellner, Hobsbawm, B. Anderson gibi modern ulus teorisini şekillendirenlerin teorisini benimsemiş, benim “Sosyalizmin Sorunları” dergisinin ikinci sayısında yayınladığımız “Enternasyonalizmin Sonu” yazısında ifade ettiğim görüşlerin benzerlerine ulaşmıştı.
Bu kitabının adında bile acıkça görülebilir: “Kimliksiz Cemaatler”. Bu isim ulusçuluk ve ulus araştırmaları alanında devrim yapmış temel kitaplardan biri olan, Benedict Anderson’un “Hayali Cemaatler” kitabına bir gönderme; ondan bir esinlenmedir aynı zamanda.
Bu yaklaşımı Avrupa’daki göçmenlerin sorunları ve hareketin politik hedeflerini belirlemede kullanmaya çalışıyordu. Kitabın içindeki birçok alt bölüm başlığı da ulusal olan ile politik olanın bağının koparılması anlayışına bir yakınlık içerir. Örneğin ”Dansa değil, vatansızlığa davet” veya “Milli Kimlikler lütfen” gibi alt bölüm başlıkları, ulusçuluğun ulus anlayışından, yani aynı zamanda Marksizm’e de bulaşmış ama Marksizm’e yabancı bu ulus anlayışından kopuşun sinyallerini verir.
Ancak radikalleşmesi sadece ulusçulukla kopuşmayla sınırlı da değildir. Aynı zamanda giderek, Aydınlanmanın Marksizm içindeki kalıntılarıyla, ilerleme anlayışıyla da bir kopuş sürecine girmişti.
Yeni Zamanlar’ın mayıs-Haziran 2000 tarihli son ve altıncı sayısında çıkan yazısında bu yönelişin izleri çok açıktır. Örneğin şöyle yazar:
“Geçmişte sol saflarda Kemalizm üzerine bolca tartışma yapılmıştır. Bazı yönleriyle hala devam eden bu tartışmalar genellikle Kürt meselesi, seçkincilik, Bonapartizm, cuntacılık gibi konular etrafında dönmüştür. Kemalizm’i, bir modernleşme (Batılılaşma) projesi olarak karşısına alıp eleştiren solcu kişi ve örgüt sayısı yok denecek kadar azdır. Bunlar da genellikle alaya alınmıştır.
Bunun bir tek açıklaması olabilir: bizim solun modernizmle ilgili bir derdi, bir sorunu yoktur, aksine bizim sol onu olumlu bulmaktadır. Daha da ileri gidilebilir: Bizim sol basbayağı modernisttir. “Emperyalist Avrupa’ya hayır” diyenler de, “Emeğin Avrupası’nı” isteyenler de, “Avrupa, sadece (...) değildir, eşitliklerin ve özgürlüklerin ve demokratik yönelimlerin de mekanıdır” diyenler de Batı’cıdır.” (s. 43)
Yazının devamında akılcılığın sorgulanması, dine terkedilmiş yüreğin tekrar sosyalizmce kazanılmasını sorun edinir.
Bütün bunlar Ali Dayının, ÖDP’de toplanan ve şimdi bir zamanlar Tanercilerin yaptığını, tıpkısı tıpkısına daha kötü koşullarda tekrarlayan ÖDP’nin klişe ve moda sloganları tekrarlamalarından çok farklı bir yöneliş içinde olduğunun ifadeleriydi. Parlak, güzel ve moda sözlere itibar edilmiyor, burjuva uygarlığının temelleri bir problem edilmeye, sosyalist düşüncenin bunlardan arındırılması problem edilmeye çalışılıyordu.
Ancak bu yaklaşımlar, görüşler ortalığı kaplamış genel eğilimlere pek uygun değildi elbette. Belki bu nedenle, belli bir kenara itilmişlik duygusu içindeydi sanırsam: Hiç bir zaman bir şey söylemese de, bir kenara atılmışlık, bir kırgınlık içinde olduğu duygusu veriyordu. Çünkü bu görüşler ve yaklaşımların piyasadaki basit klişe sloganları tekrarlayan ve bir zamanların göçmenciliğine son derece benzeyen ÖDP’ye egemen çizgiyle pek uyuşmadığını görmemek için kör olmak gerekir.
Ali Dayı’yı aramızdan alan Kanserin birçok biyolojik, kimyasal nedenleri vardır elbette ama bizlerin yaşamları ve bunların bizlerin manevi yaşantısında yaptıkları etkilerin de bir payı olduğu görmezden gelinemez. Moralin insanların sağlıkları üzerinde büyük etkisi olduğu; moral bozukluklarının vücudun savunma sistemini nasıl etkilediği muhtemelen ilerde tıptaki gelişmelere bağlı olarak keşfedilecektir. Ali Dayı’nın aramızdan böyle erken ayrılmasında, yaşadıklarının manevi etkilerinin hiç mi payı yoktur acaba?
*
Ali Dayı’nın son girişimi Yeni Zamanlar dergisi olmuştu. Onda, Sosyalizmin Sorunları  dergisinde yarım kalanı sürdürmek istemişti. Ama gitmedi. Toplam 300 tane bile satılıp okunmadığından söz etmişti son konuşmalarımızdan birinde. İnsanlar okumuyor, yazmıyor artık diyordu ve maddi olarak dergiyi çıkarmak olanaksız hale gelmişti.
Yeni Zamanlar’ın son sayısına yazdığı yazının son satırlarında şunları söylüyordu:
“Buradaki fikirler ve öneriler, Tanrıya inanmayı, dine ya da modern öncesi toplumsal siyasal oluşumlara dönmeyi falan değil, kendi temiz ellerimizle dinlerin kirli tekeline terk ettiğimiz, onlara kapalı av alanı olarak altın tepside ikram ettiğimiz alanlar ve konular üzerine, devamla “yüreksiz dünya”yı (deyimin Marks’a ait olduğunu söyleyelim ki Marksistler bana sert bir şekilde saldırmlasınlar; yoksa beni “dinden çıkmış” mı sayacaklar) ve yüreksiz insanı yüreğe, kalbe, duyguya, vicdana kavuşturmak, cüzdana esaretten kurtarmak, başka bir deyişle modernizmi, sonuçta kendimizi sorgulamak için düşünmeye başlamayı gerektirir.
Kolay gelsin” (S.49)
Ali Dayı’nın üzerinde yoğunlaşmaya ömrünün izin vermediği bu görev, sanki onun bir vasiyeti gibi. Ortaya koyduğu zorlu görevin bilincinde bizlere muzipçe “Kolay gelsin” diyor, işiniz zor anlamında.
Bir soruyu doğru sormak çözümün yarısı demektir. Ali Dayı soruyu doğru sorarak, işin yarısını yapıyor ve geri kalanını geride kalanlara bırakıyordu.
11 Şubat 2002 Pazartesi

Orhan Müstecaplı’nın Ardından

Telefonum çaldığında gene yanlış bir numaradır diye düşünerek açtım. Değildi. Oral Çalışlar’dı. Orhan Mütecaplı’nın, bir bakım evinde öldüğünü ve bir kimsesizler mezarlığına gömülmek üzere olduğunu, şimdilik en azından bunun engellendiğini söyledi. Sonra hakkında bir yazı yazmak için bilgi istedi. Fazla bir bilgim de yoktu. Esat Adil’in yeğeni olduğunu, eskiden serigrafçılık yaptığını ve ressam olduğunu; Türkiye Sosyalist Partisi geleneğinden sayılabileceğini falan söyledim. Aslında fazla bir şey de bilmiyordum. Sonra belki daha fazla bilgi edinebileceği bir iki isim verdim. Hepsi o kadar.
Sona uzun uzun düşündüm bunun üzerine. Niye beni aramıştı ki Oral? Niçin kafasında benim onun hakkında bileceğime dair bir imge oluşmuştu ki? Evet, yetmişlerin Dev-Genç çevrelerinde, Müstecaplı’nın “doktorcu” olduğu ve Doktor’un yakın bir arkadaşı olduğu şeklinde yerleşmiş bir kanaat vardı. Eh biz de “doktorcu” veya en azından “eski doktorcu” olarak bilindiğimize göre böyle düşünmesinden daha doğal ne olabilirdi? Belli ki kendisi hakkında pek bir şey bilmememe rağmen, bileceğim yönünde bir kanaat oluşmuştu. Bu kanaat doğru olmasa da bir gerçek olarak vardı. Ve ister istemez bir sorumluluk yüklüyordu sırtıma, onun hakkında bir şeyler söyleyebileceğim düşünülüyordu belli ki.
Sonra düşündüm, kim bilir, kimi ilgilendirir şimdi Orhan Müstecaplı? Belki Oral’ın kadirbilirliği ile Cumhuriyet’in sayfalarında biraz biyografik bilgi, belki bulunabilmişse bir resim. Ne anlatır ki bunlar Orhan Müstacaplı hakkında? Hiç. Kim yazar onan hakkında bir şeyler? Kimse aklıma gelmedi. Belki ben yazmasam kimse yazmayacak.
Eğer Oral telefon etmeseydi, yaşadığını bile bilmediğim, Müstecaplı’nın öldüğünü de bilemeyecektim. O zaman kendimi böyle bir şeyler yazma zorunluluğu ile karşı karşıya bulmayacaktım. Kim yazar Türkiye sosyalistlerinin bu ilginç kişiliği hakkında bir şeyler. İnsanlar, büyük kahramanlar hakkında yazmayı tercih ederler.
Galiba Orhan Müstecaplı’nın ardından bir şeyler yazmam şart. Başkalarının yapmasının daha iyi olacağı bu görevi, muhtemelen kimse üstlenmeyeceği için ve böyle bir iş, yanlış bir imgenin sonucu da olsa, benden beklendiği için, üstlenmek gerekiyor.
*
Kimi insanların hayatında öyle dönemler vardır ki, kendilerini birden bire sahnenin ortasında, bütün projektörler üzerlerine çevrilmiş olarak buluverirler. Sonra yine birden bire ışıklar başka yönlere kayarlar. O kişiler hala yerindedirler aslında, ama artık karanlıktadırlar. Ondan sonra koca bir ömür öyle geçip gider. Ve Orhan Müstecaplı’da olduğu gibi, bir bakım evinde yapayalnız ölmek ve kimsesizler mezarlığına gömülmekle son bulur.
Ve çoğu kez, o kişi açısından, bütün ışıkların kendisine yöneldiği dönem, sonraki bütün hayatın ve gelişmelerin anlamlandığı bir nirengi noktası olur. Acaba Orhan Müstecaplı’da da böyle miydi? Bilmiyorum. Ben onunla sonra, karanlıktayken hiç karşılaşmadım. Onu tanıdığım biricik dönem, sahnenin önünde, ışıkların kendisine yöneldiği dönemdir. Ben onu sadece o birkaç aylık dönemde yakından gördüm ve tanıdım. Anlatacaklarım sadece bu döneme ilişkindir. Ama sanıyorum ki, bu onun hayatının en önemli dönemidir, Türkiye sosyalist hareketinin tarihi açısından.
Söz konusu dönem, 1970’de Hikmet Kıvılcımlı’nın Sosyalist Gazetesinin çıkış hazırlıklarıyla başlar ve gazetenin altıncı veya yedinci sayısında son bulur. Haftada bir sayı çıktığı düşünülürse, üç dört aylık bir dönemdir. Ama öyle bir dönem ki, Türkiye’deki sosyalist harekette sonraki otuz kırk yılın temel eğilimlerinin şekillendiği kristalize olduğu bir dönem.
Yaz başında o muazzam 15-16 Haziran işçi hareketleri olur. Son baharda Sosyalist gazetesi hazırlıkları başlar ve kısa bir süre sonra da gazete çıkar. Bu dönemde, THKO, THKP-C, Mihriciler ve Doktorcular şeklinde Kırmızı Aydınlık’tan dört temel akım çıkar. Bu günkü ÖDP de, Sosyalist Demokrasi Partisi de, EMEP de hepsi aslında hep bu dönemdeki bölünmenin çocuklarıdır.
Ve işte tam bu dönemde, Cağaloğlu’nda bir bodrum katında serigrafçılık yapan bu “eski tüfek” birden bire sahnenin önünde yer almış, bir süre sonra da unutulmuş gitmiştir.
Orhan Müstecaplı, aslında teorik, politik veya kişisel kaliteleri nedeniyle değil, sadece bir gazete çıkarabilmek için gerekli bilgi ve ilişkilere sahip olduğu ve Hikmet Kıvılcımlı’yı yakından tanıdığı için ve Hikmet Kıvılcımlı’nın bir politik yayın çıkarabilmek için onunla iş ve güç birliği yapmaktan başka çaresi olmaması nedeniyle, biraz da rastlantısal olarak, bu girişimin önde görünen kişisi olmuş, politik bir temsilcisi gibi görülmüş, bir tür ikinci adam olarak kavranmıştır. Ama ne siyasi kavrayışı ve yönelişi, ne tecrübesi, ne teorik birikimi yeterli olmadığından, birden bire kendini bulduğu bu konumun altında ezilmiş ve gelişmelerce hızla aşılmıştır. İşte ben onu bu dönemde Sosyalist gazetesinin hazırlık çalışmaları içinde ve politik ilişkiler içinde tanıdım. O nedenle onun biyografisi, insani özellikleri, özel hayatı hakkında fazla bir şey bilmiyorum.
Ama önce o dönemin atmosferini kısaca vermek gerekiyor. O dönemin atmosferini ve Kıvılcımlı’nın bu dönemde ne yaptığını daha iyi göz önüne getirebilmek için, Ergun Aydınoğlu’nun Baudelaire'in Albatrosu adlı yazısından uzunca bir bölüm aktaralım.
“Sonra 1970 yılı geldi çattı. Ne yıldı o! Dünya, Türkiye, içinde yaşadığımız şehir, fakültelerimiz her yer sarsılıyordu. Ama tabii aslında oralarda o kadar büyük sarsıntılar yoktu. Elbet vardı sarsılan bir şeyler Ama o sarsıntıyı sonsuzcasına artıran başka sarsıntı vardı esas. Kafamız sarsılmıştı fena halde. Kaçıyordu bir şeyler, yakalamak zorundaydık. Ne kaçıyordu? Kimilerine göre "darbe”, kimilerine göre "parti kurma anı", kimilerine göre "devrim". . Bir şeyler kaçıyordu elbet. (Yıllar sonra kendimce bulacaktım o kaçan şeyi. Şu yirminci yüzyıl Türkiye'sinde, bir tarihsel şans kaçıyordu; daha doğrusu kaçmıştı: İşçi sınıfı siyasal hareketinin oluşma şansı! Kaçmıştı ama, hemen o an kavranması imkânsızdır O nedenleydi o kaçırma haleti ruhiyesi. Haklıydık elbet. Hepimiz. Hikmet Kıvılcımlı, Doğan Avcıoğlu, Mihri Belli, Doğu Perinçek, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş. . . Fena sarsılıyorduk. )
İşte o arada kendisi de "sarsılan" Kıvılcımlı, ardı ardına kitaplar yayınlamaya başladı. Bir defa o iş, başlı başına bir büyük "etki" demekti. Biz ne kadar kitaba düşkün bir kuşaktık. Okuma ibadetti bizim için. Daha devrimci olmadan önce, neredeyse hepimizin evinde Milli Eğitim Bakanlığı Klasikler Dizisinden ya da ne bileyim Varlık Yayınlarından yüzlerce kitap vardı. Sonra "devrimci" yayınları eklemiştik bunlara. TİP liderlerinin üstü örtülü kitap düşmanlığı işte bu yüzden tutmamıştı aramızda. Hatta tam ters tepki yapmıştı. Biraz da onun için "eski tüfekler"e dönmüştük büyük bir hevesle. Çünkü onlar, aldığımız o ilk eğitimi devam ettirmek istiyorlardı. Kuran-ı Kerim gibi başlıyorlardı söze: "Oku" diyerek.
İşte bu gençlere yeni kitaplar sunuyordu Kıvılcımlı. İlk defa bir adamdan birden fazla kitap görüyorduk. Olur şey miydi bu? Hem de şöyle yedi-sekiz ay içinde: Metafizik Sosyoloji Eleştirileri, 27 Mayıs ve Yön Hareketinin Sınıfsal Eleştirisi, Bilimsel Sosyalizmin Doğuşu, Oportünizm Nedir, Halk Savaşının Planları, Devrim Zorlaması, Toplum Biçimlerinin Gelişimi, Uyarmak için Uyanmalı Uyanmak için Uyarmalı. . . Ve arada küçük broşürler. Ve Devrim Nedir? ya da Yol gibi illegal teksir kitaplar! Ve üstüne üstlük bir haftalık gazete. Çıkar çıkmaz okuyorduk. Ama çok kızıyorduk Kıvılcımlıya. Neler de söylüyordu! Ama hem okuyor hem kızıyorduk. En çok da okuyanlar kızıyordu üstelik. Bir anlamda herkes kızıyordu. Herkes okuyordu çünkü.
Gene anlaşılmaz çok şey vardı elbet. Anlaşılmazlık katmerliydi üstelik. Hem ondan hem bizden geliyordu. Ondan geliyordu çünkü o da "kaçıyor" sanıyordu bir şeyleri. Kafamızdan aşağı boca ediyordu her şeyi O da haklıydı elbet. İlk defa doğru dürüst "okuyucu" bulmuştu. Belki de bilinçaltından "son defa" olduğunu da seziyordu. Yetmişine gelmişti. Kanserliydi. Elli yıldır hep on beş-yirmi kişi için yazmıştı. Şimdi binlere hitabediyordu. Hem de ne binlere! Otuz milyonluk ülkenin kaymak tabakasına. Boca etmesin de ne yapsındı.
Ama boca etme de boca etmeydi tabii. "7000 Yıllık Tarih", "Sümerler", "Sınıf", "Basit Yeniden Üretim", "Geniş Yeniden Üretim", "Osmanlı Toprak Düzeni", "Lenin", "Marx", "Prusya Ordusu İç Talimnamesi", "Stalin", İsmet Paşa", "Haçlı Seferleri", "Ajitasyon", "Propaganda", "Mustafa Kemal", "Proletarya Partisi", "Strateji", "Taktik", "Darvin", "Tüzük", "Ordu", "Oportünizm", "Çekoslovakya Meselesi", "Jön Türkler", "Tarihsel Devrim", "Sosyal Devrim", "Diyalektik", "Auguste Comte", "Ecevit", "Cromwell", "Ahilik", "Bektaşilik", "MDD", "Vatan Partisi Programı". . . Her konuda konuşuyordu. Daha doğrusu her konuda konuşmuyordu. Öyle olsaydı saçmalardı zaten. Okumuş, düşünmüş hatta bir kısmını da yazmıştı on yıllardır. Fırsat çıkmıştı onları iletmeye çalışıyordu. O anlamda haklıydı.
Ama biz de haklıydık. O birikimimizle -birkaç yıl önceye nazaran biraz daha yaklaşmış da olsak- hala onunla rezonans kuracak halde değildik. O kadar çok şeyi nasıl tutardık aklımızda? Parti kuracaksak parti kurmalıydık. Ne oluyordu o "Metafizik Sosyoloji Eleştirileri" ya da "Toplum Biçimlerinin Gelişimi" veya "Sümer Medeniyeti"? Ayrıca bakılır mıydı öyle, bugünün bir siyasal problemine altı yüz ya da yedi bin yıllık Tarihin problematikleriyle. Üstelik bizim acelemiz de vardı. Sadece parti kurmaya da değil. Fena bunalmıştık. Basbayağı kaçmak istiyorduk! Hem mevziimizde dövüşemiyorduk, hem de geri çekilmek istemiyorduk. Ne yapılır? Gene kaçılır. Ama ileriye doğru. Biz de onu yapacaktık.
O ara "Yeter Be! " başlıklı bir yazı yayınlamıştı Kıvılcımlı. İlk şehir gerillası girişimlerini eleştiren. Şimdi yine okuyorum. Ne güzel yazı. Ama o zaman çok kızmıştım. Gözümden düşüvermişti Kıvılcımlı. En azından bir iki yıl için. Biz tam banka soymaya, dağa çıkmaya hazırlanırken, o, "sen o silahı bırak kullanmayı, kıçına takmayı öğrenebilmiş misin hödük? " falan diyordu. Nasıl kızmazsın! Ama haklıydı tabii. ”
Kıvılcımlı, Aydınoğlu’nun dediği gibi gerçekten boca ediyordu. Sadece Aydınoğlu’nun saydığı kitaplar değildi boca ettikleri, ayrıca daha önce kitapçı raflarında küflenmiş kitapları da hızla tükeniyor ve yok satıyordu. Bir yandan Prostat Kanseri nedeniyle peş peşe ameliyatlar olur, bıçak ve narkoz altına yatarken, giderayak beyninde ne varsa sağmaya ve bizlere aktarmaya çalışıyordu.
Ama sadece kendi hayatı bakımından değil, toplumsal gelişmeler bakımından da geç kaldığı düşüncesindeydi.
Bunu sonradan Vedat Türkali’nin, Kıvılcımlı Sempozyumunda anlattığı bazı anektodlardan çıkarmak mümkündür.
Bu dönemde Vedat Türkali, Kıvılcımlı’nın enerji ve bilgisini politik çalışmalar, polemiklerle, örgütsel faaliyetlerle harcamasından ise, teorik eserler yazmasından yanadır, bir gün bu fikrini söyler. Kıvılcımlı ise “geç kaldım ben geç” der bir panik duygusu içinde.
Türkali’nin tavrı tipiktir ve sosyalist hareketin tarihinde birçok kereler görülmüştür. Teori ve pratiğin o derin birliğini kavrayamamakla ilgilidir.
Marks çok yakın dostu Kugelmann ile tam da bu nedenle soğumuştur. Kugelmann da Marks’ın dehasını Birinci Enternasyonal’in bin bir pratik ve örgütsel işleriyle harcamasına karşıdır ve onun oturup, tabiri caiz ise teori yapmasını ister.
Benzeri Troçki ile Deutscher arasında olur. Deutscher de, Troçki’nin enerjisini, aslında küçücük bir örgüt olan Dördüncü Enternasyonal’in o tüketici örgütsel çalışmaları ve politik çatışmaları içinde tüketmesine karşıdır. Onun daha uzun vadeli etkiler bırakabilecek, teorik çalışmalara yönelmesinden yanadır.
Vedat Türkali’nin de Kıvılcımlı’dan istediği Kugelmann’ın Marks’tan, Deutscher’in Troçki’den istediğinden farklı değildir; Kıvılcımlı’nın tavrı da Marks ve Troçki’ninkinden.
Dolayısıyla Doktor, artık kendisinin sürekli tıkıldığı, yaşlı, örnek, yoldaş-teorisyen kalıbını kırmak ve aktif bir şekilde politik mücadeleye girmek örgütlenmek istemektedir. Kitaplar hızla ve büyük bir açlıkla okunmaktadır. Bir örgütlenme için ise, bir gazete olamasa olmaz koşuldur.
Ama kitaplarınız ne kadar okunursa okunsun, bir gazete çıkarmak her şeyden önce pratik bir iş yapmaktır. Bu ise somut insanlarla ilişkiler, bin bir sorun ve ayrıntılar demektir. Bu gazeteyi kimler çıkaracaktır? Doktor’un kitapları okunmaktadır ama Doktor yapayalnız bir insandır aslında. Bir iş yapabileceği, bir gazete çıkarabileceği kimse yoktur. Para gerekir, büro gerekir, pratik işlere koşturacak insanlar gerekir. Bunların hiç biri Doktor’da yoktur.
Önemli olan bir gazeteyi çıkarmak, bir toparlanma sağlamaktır. Bunu sağlamak için ise bir uzlaşma yapmak zorundadır. Hele bir çıksın o zaten görüşleri ve politikasının gücüyle ona sahiplenecek insanları bir araya getirecektir. Tıpkı, bazı tulumbalarda, suyu çekmek için tulumbanın içine bir miktar su dökmek gerektiği gibidir. Bu su dökülmedikçe su çekmeniz olanaksızdır. Bu nedenle bu ilk dökülen suyun, çamurlu ve kirli bir su olması bile önemli değildir. O çamurlu suyla bir kere su çıkmaya başlayınca, o gelen sular bütün o çamurları süpürür gider.
Yapabileceği tek şey, pratik bir iş için başkalarıyla bir araya gelmektir. Eskiden beri tanıdığı Cağaloğlu’nda serigrafçı dükkânı olan Orhan Müstecaplı, hem kendisine yakın görünmektedir, hem gazete bürosu olarak iş görebilecek bir dükkânı vardır. Hem Cağaloğlu’nda gazeteyi basabilecek ilişkileri ve teknik bilgisi. Ayrıca İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği’nde de beraber çalışmaktadırlar.
Doktor’un kitaplarını okuyan ve ona giderek sempati duyan gençler arasında, Kıvılcımlı’nın bir gazete çıkaracağı ve Orhan Müstecaplı’nın bu işi yapacağı duyumları dolaşır. Bu gençler tarafından Orhan Müstecaplı, bir bakıma Doktor’un ve gazetenin bütün pratik ve örgütsel ilişkilerini yürüten insan olarak görülmektedir. Kaldı ki, Kıvılcımlı’ya akan bu gençler, Müstecaplı’nın da Doktor’un görüşlerini kendileri gibi benimsediğini sanmaktadırlar. Hiç de öyle olmadığı; Kıvılcımlı’nın aslında yapayalnız bir insan olduğu vs. onların bilgi ve kavrayış güçlerinin ötesindedir.
Önceleri kimsenin uğramadığı serigraf atölyesi birden, sürekli genç devrimcilerin, önde gelen işçi önderlerinin uğradığı, gazete için hazırlıklara katılmak üzere genç insanların gönüllü olarak aktığı bir yer haline gelmiştir. Ve bütün bu gelişmelerde sahnenin ortasında Orhan Müstecaplı bulunmaktadır. Kıvılcımlı’nın eski bir mücadele arkadaşı; gazetenin bütün işlerini emanet ettiği tek güvenilir insan olarak görülmektedir.
Ben de Kıvılcımlı’nın kitaplarını okumuş ve okuyan ve orada savunulan görüşleri benimseyen bir insan olarak, Dev Genç içinde esas ilgi ve hareket alanı işçiler ve işçi hareketi olan bir kaç arkadaşımla birlikte bu akımda yer aldım. Biz oraya kendi içinde örgütlü bir grup olarak gitmiştik. Dolayısıyla kısa zamanda gazetenin örgütlenme faaliyetlerini fiilen biz yürütür olmuştuk. Aslında böyle birçok küçük bağımsız grup vardı gazete çevresinde. Biz de bunlardan biriydik. Esas olarak Yapı İşçileri Sendikası ve İsmet Demir çevresindendik.
Gerçi önde Orhan Müstecaplı görünüyordu ama fiiliyatta gazetenin çıkışını ve örgütlenmesini biz hazırlıyorduk. Fakat bizim Kıvılcımlı ile bir kontağımız bulunmuyordu. Kendisiyle doğrudan kontak kurma gereğini görmüyor biz işimizi yapalım diye düşünüyorduk.
Bilenler bilir. Gazete çıkarmakta en önemli sorunlardan biri yazı işleri müdürüdür. Yazı işleri müdürü demek fiilen hapis yatacak gönüllü demektir. Bu nedenle güvenilir birisi olması gerekir. Biz de aramızda toplanmış ve benim yazı işleri müdürü olmamı kararlaştırmıştık? Bunu Orhan Müstecaplı’ya, tabii kendi kararımız olarak değil, öyle öneri gibi, iletmiştik o da uygun görmüştü. Zaten etkimizin farkına da varmıştı ve bize karşı çok iyi davranıyordu.
Bunu da şöyle basit ayrıntı gibi görünecek olaylardan anlıyorduk. Örneğin bir iki kere çıkacak gazetenin işlerini görüşmek için bizi alıp Divanyolu’ndaki muhallebicilerden birine götürmüştü. Bizler sürekli aç, yersiz yurtsuz insanlardık. Bu gibi davranışların bizler için büyük bir iltifat demek olduğunu anlıyorduk.
Ama bütün bu ilk tanışma dönemi boyunca bizler Orhan Müstecaplı’nın Doktor’dan görüş olarak bir farkı olmadığını, doktorun onu çok güvendiği için bu işle görevlendirdiğini falan düşünüyorduk. Ve onun ağzından çıkan her şeyi Doktor’un ağzından çıkmış gibi kabul ediyorduk.
Elbette giderek yakından tanıdıkça bir sürü tutarsızlıklar, hatta doktor hakkında kimi dokundurmalar bile (Örneğin, Doktor’un insanlardan ve örgütçülükten anlamadığı, etrafının ajan dolu olduğu gibi) duydukça şaşırıyor ama ortada farklı politik çizgisi olan bir insan olduğu aklımıza bile gelmiyordu. Doktor’un bir bildiği vardır gazete çıkarmakla görevlendirdiğine göre diye düşünüyorduk. Doktor’un hiçbir seçim hakkı olmadığını, yapayalnız bir insan olduğunu aklımıza bile getiremezdik. Nasıl olurdu hayatını bu mücadeleye vermiş, hiç çözülmemiş, 22 yıl hapiste yatmış bu örnek insan, bu deha, yalnız olurdu? Ama onun arkadaşları içinde onu anlamış bir kişi bile yoktu. Bunu tasavvur bile edemezdik.
*
Müstecaplı Sosyalist gazetesinin çıkacağını haber veren bir afiş yapmıştı. Bu afiş, o güne kadar gördüğümüz diğer afişlerden çok farklıydı. Elinde bayrak tutan bir işçi; yürüyen işçiler. Ve onların ellerinde “Genel Grev”, “Genel Direniş” yazan pankartlar. Genellikle yumruk kaldırmış genç motifinden çok farklı Ekim Devriminin rüzgarını, Uluslararası işçi hareketinin geleneğinin izlerini taşıyan, kırmızı rengin baskın olduğu bir afişti.
Kendisi ressamdı, bazı Türk filmlerinin afişlerini de yapmıştı. Bunlardan bir kaçı o serigraf atölyesinin duvarlarında bulunuyordu. Bunlardan Muhterem Nur ve Hadi Hün’ün isim ve resimlerinin olduğu biri hala gözlerimin önündedir. Dolayısıyla bizler de bu afişin onun kendi orijinal çizgisi olduğunu sanıyorduk.
Çıkış hazırlıkları sürerken bir gün Kerim Sadi gelmişti. (O her çıkan en önemsiz bildiriyi bile toplayan arşivciliği ile meşhurdu. Aynı zamanda Katkı diye bir dergi çıkarıyordu. Bu dergide A. Cerrahoğlu adıyla yazılar yazıyordu. Genellikle eski belgeleri yayınlıyordu, eski bir sosyalistti. ) Gazetenin bu afişinden almaya gelmişti, arşivine koymak için. Ve afişten övgüyle söz etmişti.
Fakat bir kaç gün sonra, atölyede bir masanın altında, muhtemelen otuzlu yıllarda Sovyetlerde basılmış, bir kitap görmüştüm. Kitabı karıştırırken, Sosyalist’in afişinde bulunan resimlerin bu kitaptaki bölüm başlıklarını süsleyen resimlerden alınma olduğunu görmüştüm. O büyük bayrak tutan işçi aslında bir Kızıl Ordu askeriydi. Orhan Müstecaplı’nın yaptığı, sadece onun başındaki ucu sivri bir külah gibi, Kızıl ordu şapkasını çıkarmak ve başına bir kasket yerleştirmekten ibaretti. Keza bir de o yürüyen işçilerin ellerindeki Kiril harfleri yazılı pankartlara Türkçe sözler yerleştirmişti. Orijinal bir şey yoktu. Bir kolajdı yaptığı.
Ama bunu kendisinin özgün yaratısı gibi anlatıyordu. Bunu fark ettikten sonra, bir gün kendisine kitaptaki resimleri gördüğümü, afişin onlardan alınma olduğunu söyledim. Bana “sus kimseye söyleme” dedi. Şaşırdım. Böyle bir şeyin gizlenmesini anlayamamıştım. Ama böyle demesinin TC harflerinde bile orak çekiç arayan savcılardan çekinmeyle ilgili olabileceğini düşündüm ve üzerinde durmadım.
*
Ama afişte beni rahatsız eden, hep “Genel Grev” ve “Genel Direniş” parolalarıydı. Müstecaplı’nın konuşmalarında da bütün vurgu bu nokta üzerindeydi. Halbuki Kıvılcımlı’nın yazı ve kitaplarında ise bir Proletarya Partisinin gerekliliği noktasındaydı vurgu. Hiç böyle bir şey yoktu afişte. Ama bunu rastlantısal bir şey olarak görüyor ve bunun ardında başka bir farklılık olduğunu aklıma bile getirmiyordum.
Sonunda bir gün, Orhan Müstecaplı, gazetenin yazı işleri müdürü olarak tanıştırılmak üzere Doktor’un evine gideceğimizi söyledi. Çok heyecanlıydım. Ayrıca Gazete için yazdığım Aliağa direnişleriyle ilgili yazıyı da yanıma almıştım, Kıvılcımlı’ya okumak eleştirisini almak için[1].
Gittik evine. Daha eve girerken ilk sürprizi yaşadım. Evim olmadığından hemen hemen hiç yıkanma olanağı bulunmuyordu. Dolayısıyla ayaklarımı da yıkayamıyor, günlerce ayakkabıları ayağımdan çıkarmadan yattığım oluyordu. Bu nedenle ayaklarım leş gibi kokuyordu. Bunu bildiğim için, evi kokutmamak amacıyla ayakkabılarımı çıkarmadan eve girmeye yeltendim. Doktor, “evladım burası Müslüman evidir, Ayakkabını niye çıkarmıyorsun” deyince iyice mahcup oldum ve ayaklarımın koktuğunu söyledim. Bir terlik uzattı ve banyoyu göstererek ayaklarımı orada yıkayabileceğimi söyledi.
Sonra oturduk, Orhan Müstecaplı ve Kıvılcımlı’nın konuşmasını dinlemeye başladık. Orhan Müstecaplı Genel Grev’den, Genel Direniş’ten bahsedip duruyordu.
Kıvılcımlı oldukça sert bir üslupla “Orhan, Genel Grev isyandır. İsyanla oynanmaz” diyerek onun sözünü kesti.
Orhan Müstecaplı, “Ama doktor, İtalyan Komünist Partisi yapıyor işte peş peşe grevler” diye itiraz etti. Kıvılcımlı “İtalyan komünist partisi tutarlı değildir, İtalyanlar çocuk gibidir” anlamında bir şeyler söyledi.
Bu konuşmaları dinleyince, birden bire bambaşka bir dünya açılıverdi önümde. Demek ki o beni huzursuz eden genel grev sloganının öne çıkarılması bir rastlantı değildi. Demek ki biz Orhan Müstecaplı’nın aynen Doktor gibi düşündüğünü sanırken yanılıyorduk. Ve en önemlisi, Kıvılcımlı’nın bambaşka bir yanı, uluslararası komünist hareket hakkındaki bilgisi, örneğin o zamanların milyonlarca üyesi bulunan İtalyan Komünist Partisi hakkında, gayet rahat eleştirel sözler edebilmesiydi.
Ve karşımda nasıl benzeri bulunmayan bir sentez duruyordu? Eve girerken bana “burası Müslüman evidir” diyen bir ateist, enternasyonalist komünist.
Şimdi taşlar yerli yerine oturuyordu.
Doktor yazmıyor muydu “İğne deliğinden ışık geçse ondan yararlanmak lazımdır” diye. Doktor demiyor muydu, satır aralarında, hakkında sürekli dedikodu ile sürekli yıpratılmaya çalışıldığını. Doktor aslında her adımda kendine karşı olan, hatta onu sabote bile eden bu insanla bile somut bir iş için iş biriliği yapıyordu. Teorik saflık ve pratik esneklik işte en somut biçimiyle doktorun pratiğinde karşımdaydı.
*
Bu arada, daha sonra Cephe’yi kuracak olan Mahirler, Doktora yakın mesajlar yolluyorlar; Mihri Belli’ye karşı mücadelelerinde en büyük gıdalarını ve desteklerini Kıvılcımlı’nın eserlerinden alıyorlardı. Kıvılcımlı da bu yetenekli insanları kazanmak, itmemek için büyük gayret gösteriyordu.
Bu arada bir gün, başka birileriyle bir tartışmada Yusuf Küpeli’nin Doktor hakkında söylediği ağır bir söze ben de dayanamamış ağır bir cevap vermiştim. Bunu üzerine, bunun Onlar tarafından duyulması halinde onlarla ilişkilerde olumsuz bir etkisi olabileceğini düşünerek, benim değil Hidayet Kaya’nın Yazı İşleri Müdürü olmasının daha iyi olacağını kararlaştırdık.
Ancak bizim bu hassasiyetlerimize rağmen, Orhan Müstecaplı’nın eskiden beri bilinen davranışları zaten birçok insan için yeterince itici oluyordu.
Orhan Müstecaplı’nın en bilinen özelliklerinden birisi, herkese polis demesiydi. Zaten sayıları çok az olmuş, hiç bir zaman doğru dürüst bir kitle hareketi yaşamamış, sürekli polis takibi altında yaşayan eski komünistlerin çoğunda böyle bir eğilim görülüyordu. Bu bizler gibi binler, on binlerle ölçülen bir hareketten gelenler için zaten çok anlaşılmaz ve itici oluyordu. Ama polis fobisi Orhan Müstecaplı’da artık saçmalığa varıyordu. Neredeyse herkes polisti.
Kaldı ki biz bile o zamanki aklımızla biliyorduk ki, herkes polis olsa bile, onlara karşı polis denerek mücadele edilemezdi: Onların savundukları politika ve teori eleştirilmeliydi. Elbette dedikleri içinde gerçekten polis olanlar da vardı muhakkak. Ama durmuş bir saat bile günde iki kez doğru zamanı gösterir.
Dolayısıyla Orhan Müstecaplı gerçi bir yandan, Kıvılcımlı’nın kuyudan su çekebilmesi için tulumbaya koyulan ilk su görevini görüyor ama diğer yandan birçok kimse için itici de oluyordu. Başlangıçtaki olumluluğu giderek olumsuzluğa dönüşüyordu.
(Bu arada şunu not edelim. Mahirler gerçekten Kıvılcımlı ile görüşmeye geliyorlar. Doktor hastanede o sırada. Doktor’un görüşlerine falan bir şey diyemiyorlar tabii. Tek dedikleri, Etrafındaki adamların kötü olduğu oluyor. Bunu söylerken esas kastettikleri de Orhan Müstecaplı. Doktor da, “olabilir evladım. Ama adam gelmişse onu kovmak olmaz. Gelin birlikte çalışalım, iş içinde zamanla güvenilmez olanlar zaten kendiliğinden ayıklanır” anlamında bir şeyler söylüyor.
Daha sonra Cephe hareketinde önde gelenler arasında yer almış birçok arkadaşa bu görüşmeden ve konuşulanlardan haberli olup olmadıkların sordum: genellikle hep habersizdiler. Öyle anlaşılıyor ki, Bu görüşme hakkında Cephe kadrolarına bir bilgi verilmemiş. Cephe ve Doktor’un flört ettiği ve teorik olarak birbirine çok yakın durduğu bu dönem sonradan bilinçli veya bilinçsiz bir unutulma çabasına maruz kalmıştır. Kurtuluş hareketi aslında bu dönemin geleneğinin devamıdır. Kurtuluş’un daha doktriner karakteri, Kürt sorunundaki hassasiyeti, Kemalizmle mesafesi falan hep bu dönemdeki Doktor’un kitaplarının ve ideolojik etkisinin sonucudur. Ama Kurtuluş’un teorisyenleri, bu etkiyi gizlemişlerdir.)
*
Bu arada şahit olduğum birkaç olay, benim gözlerimi iyice açtı ve Müstecaplı’nın bir yandan da Doktor’un görüşlerini tahrif ve sabote ettiği sonucuna ulaşmama yol açtı.
Bu iki olay şunlardı.
Birisi, o sıralarda İzmir’de ölen eski bir komünist, meşhur Modelci Kerim’in (Kerim Soyka) ölümü dolayısıyla Doktor’un yazdırdığı yazının kaybolmasıydı.
Doktor, orda bulunan bizlerden birine telefonla yazısını dikte ettirmişti ve derhal gazetede yayınlanması gerekiyordu. Ben de tesadüfen orada bulunduğundan yazının içeriğini dinlemiştim. Hatta içindeki bir sözü hala hatırlıyorum. “Tesbihin taneleri ne zaman dağılsa, onları tekrar dizmek için bir köşe taşı olurdu”. Bu imge çok hoşuma gitmişti. Her tevkifattan sonra örgütü toparlayan köşe taşlarından biriydi Modelci Kerim.
Orhan Müstecaplı bu yazıyı kaybetti. Bunu kanıtlayamazdım ama Kerim Soyka’dan hiç hoşlanmadığını bazı ifadelerinden sezmiştim.
Bir diğeri olay da şudur. Kıvılcımlı, birçok kereler “Genel Grev” ve “Genel Direniş” sloganlarının öne çıkarılmasına karşı olduğunu belirtmesine rağmen, gazetenin düzenlemesini yapan Orhan Müstecaplı, bir şekilde bu sloganları yine öne çıkarıveriyordu. Bunun üzerine Kıvılcımlı bir yazı yazmıştı genel Grev üzerine. O yazıda “İşçi sınıfı grev mi dedi, küçük burjuvazi Genel Grev” der diyerekten bu sloganı eleştiren bir yazıydı hatırladığım kadarıyla.
Bu yazı da yok olmuştu. Bu yazıyı da Orhan Müstecaplı’nın yok ettiğinden yediğim ekmek gibi emindim ama kanıtlayamazdım.
Bu arada Kütüphanelere kapanmış ve bu Genel Grev ve Genel Direniş sloganlarının nereden çıktığını anlama yönünde bir çalışmaya girmiştim. Ortaya çıkan sonuç son derece ilginçti ve ortada iki farklı çizgi olduğunu, sadece bunlardan birinin açıktan bir teorik mücadele yerine fiili manüplasyon ve engelleme yaptığını gösteriyordu.
Genel Grev sloganı, Fransız Anarko Sendikalist George Sorel tarafından bir mit olarak ortaya atılmış, iler tutar yeri olmayan bir slogandı. Fransız toplumundaki küçük burjuva köylülüğün ideolojik etkisinin bir yansımasıydı.
Ama sonra Sorel’in kitaplarını Orhan Müstecaplı’nın amcası Esat Adil’in çevirip bastığı görülüyordu. Orhan Müstecaplı da ideolojik gıdasını esas olarak amcasından almış biri olarak, şimdi o çizgiyi sürdürüyordu.
Aslında söz konusu olan, Türkiye işçi hareketinde iki farklı damardı da.
İşçi hareketinin bir damarı sendikalist damardı ve bu burjuva sosyalizmiyle sürekli bir rezonans halinde bulunuyordu. Üzeyir Kuran (Üzeyir Baba), Esat Adil, Kemal Sülker, Türkiye Sosyalist Partisi (1946) ve Türkiye İşçi Partisi (1960’lar) hep bu çizginin ifadeleriydi. Aren, Boran, Aybar da tıpkı Esat Adil gibi bir burjuva sosyalisti idi ve DİSK’in sendikalistleriyle aynı şekilde rezonans halindeydi.
İşçi hareketi içinde ikinci akım ise Kıvılcımlı adına bağlıydı. TKP genellikle bir aydınlar hareketi olmuştu. İşçi sınıfı bir bakıma Kıvılcımlı’nın alanıydı. Modelci Kerimler, İsmet Demir’ler geleneğidir bu. Bizler, Dev-Genç’in işçiler arasında faaliyet gösteren militanları da farkına varmadan ve eğilimlerimize uygun olarak, İsmet Demir’in katalizatörlüğü ile bu geleneğe bağlanmıştık. Daha sonra öldürülen Kenan Budak da bu gelenektendir.
Yani bir tarafta DİSK’in sendikalist geleneği, diğer tarafta YİS’in geleneği vardır. Bir yanda Sorel’ler, Üzeyir Kuran’lar, Kemal Sülker’ler, Müstecaplı’lar, DİSK ve TİP’ler çizgisi; Diğer yanda Üçüncü Enternasyonal, Modelci Kerim’ler, Kıvılcımlı’lar, İsmet Demir’ler, Dev-Gençliler çizgisi.
Burada Dev Gençlilerden de söz etmek gerekiyor çünkü bütün Dev-Gençlilerin cebinde, sembolü Orhan Müstecaplı tarafından çizilmiş, içi muhtemelen Kıvılcımlı tarafından yazılmış YİS’in organizatör kartı bulunurdu.
DİSK sendikalarında TİP’li aydınlar bürokrat olarak çalışırlar, sendikanın maaşlı görevlileri olarak. DİSK’liler Dev-Gençlilerin İşçilerle ilişik kurmasını sürekli engellerler; buna karşılık, İsmet Demir’de aydın devrimci gençler, doğrudan eylem içinde yer alırlar ve Aydınları işçilere götürmek, sendikanın esas çabasının temelini oluşturur. DİSK, kurucuları arasında yer almasına rağmen YİS’in üyelik müracaatına hiçbir zaman cevap vermez.
Uluslararasında da karşılığı olan iki farklı çizginin mücadelesi ortadaydı. Kıvılcımlı bir bakıma, tecritten ve yalnızlıktan kurtulabilmek için, diğer çizgiyle bir işbirliği yapmıştı ve şimdi bu işbirliği sonucunda görüşlerinin etkisi yayıldıkça, diğer çizgi ideolojik ve politik olarak karşı çıkamadığı bu çizgiye Orhan Müstecaplı olarak yazıları kaybederek engeller çıkarıyordu.
Soyka’nın anısına ve Genel Grev üzerine yazılmış yazıların kaybolması bir rastlantı değildi bes belliki. Hem teorik olarak hem de soy ağacı olarak durum ortadaydı.
*
Bundan sonra bir de şöyle bir olay oldu. Bir gün gazetede bir haber dolaşmaya başadı. “Mihriciler –ki Dev-Genç’in İstanbul yönetimi onlardan oluşuyordu- üniversitede Sosyalist gazetesi sattırmayacaklarmış.”
Bunun üzerine, ne yapmak gerektiği üzerine tartışmak için, büyük bir toplantı yapılma kararı alındı. Toplantı öncesinde, Orhan Müstecaplı’nın zincirler, silahlarla üniversiteye gidip topluca gazeteyi satmayı savunduğu, gereğinde çatışmak gerektiğini söylediği görülüyordu. Gençlerin çoğu da, ne kadar cesur ve keskin devrimci olduklarını göstermek için böyle bir eğilimi dışa vuruyorlardı. Böyle durumlarda her hangi bir provakasyona yol vermemek için sakin olmak ve başka çözüm yolları aramak gerekirken, böylesine kızıştırma çok garipti. Birçokları gelmiş ve bana, böyle yapmanın yanlış olduğunu, konuşarak sorunun çözülebileceğini, bizim devreye girmemizi söylüyorlardı. Aslında ben de öyle düşünüyordum. Ortada ciddi bir durum yoktu. Ben de İstanbul Bölge Yürütme’dekilerle arkadaştım ve onlarla konuşunca her hangi bir sorun varsa hallolacağını düşünüyordum. Ama öyle silahlı ve toplu gitmek çok tehlikeli gelişmelere yol açabilirdi.
Ben bunu savununca, Orhan Müstecaplı beni pasifistlik ve korkaklıkla suçladı. Toplantıdan önce ve arada bunun yanlış olacağını söyleyenlerin hiç biri, aslında çoğunluk olmalarına rağmen ağzını açmadı. Ve Orhan Müstecaplı, tek tek herkese sorarak açık oylama yaptı ve arada ve toplantı öncesinde bana bunun yanlış olacağını söyleyenlerin hiç biri karşı çıkacak cesareti gösteremedi. Bunun üzerine ben tek kaldım. Açıktan karşı çıktığım için Orhan Müstecaplı’nın tam bir boy hedefi haline gelmiştim ve o da fikrini söyleyecek cesareti olmayanların oylarıyla oylamayı kazanmıştı. .
Elbette karara uygun olarak ben de gittim ve aslında daha düne kadar beraber dövüştüğüm, eski DÖB’lü (Devrimci Öğrenci Birliği) arkadaşlarla görüşerek sorunun kazasız belasız atlatılmasını sağladım.
Ama doğrusu artık bu fikrini bile söyleyemeyen köylü kurnazları arasında yapamazdım. Doktor gerçekten geç kalmıştı. Artık gelenler fikrini söyleme cesareti olmayan ikinci kalite süprüntülerdi, Dev Genç’in iyi kadroları çoktan paylaşılmıştı.
(Bu arada şunu belirteyim. O dönemde Dev-Genç’in önde geleni birçok militanının, çok sonra, keşke doktoru biraz daha önce tanısaydık, henüz bölünmeler olmadan diye hayıflandığını duydum.)
Gazete bürosuna gitmez oldum. İsmet Demir ile Boğaz Köprüsü inşaatında örgütlenme çalışmalarına yoğunluk verdik. Hedefimiz, dünyada iki kıtada yapılacak ilk grevi örgütlemekti.
Orhan Müstecaplı’ya açıktan karşı çıktığım için kötü olan ben oldum. Ses çıkarmayanlar, fikrini söyleyecek cesareti olmayanlar tabii hiç yıpranmadılar, kötü olmadılar.
Benim Orhan Müstecaplı ile ilişkim burada bitti. Hakkımda CIA ajanı falan dediğini duydum sonra.
Zaten birkaç hafta sonra; Kıvılcımlı duruma el koymuş, Gazete Laleli’de tutulan kocaman bir yere taşınmış ve Gazetenin başına bu sefer başka bir Orhan (Aksungur) getirilmişti. Böylece Orhan Müstecaplı da sahneden kayboldu ve bir daha görülmedi bildiğim kadarıyla
*
Siyasi eylemi ya da görüşleri değildi onu öyle öne çıkaran. Biraz amcasının adı, biraz mesleği, biraz da rastlantılar ve Kıvılcımlı ile bir tanışıklık ve meslek dolayısıyla yakınlıktı. Aslında bir küçük esnaf dünyasıydı dünyası. Davranışlarına bu toplumsal konumu damga vuruyordu.
Muhakkak ki gönlü ezilenlerden yanaydı.
Ama birden bire tarihin kendisinden beklediği görevleri yapacak ne bir tecrübesi ne de bir teorik ve politik temeli vardı. Kıvılcımlı gibi bir devi bile anlamamış ve ondan bir şey alamamıştı.
Tarih insanları iki türlü harcar. Kimilerinin yeteneklerini ortaya koyup geliştirecekleri koşulları sunmaz; onlar yeteneklerini bir türlü kullanamazlar ve öyle harcanırlar.
Bir de insanları yeteneklerinin üzerinde ağır yükler altında bırakır. Eskilerin “Bu terazi bu sıkleti çekmez” dediği gibi, insanlar o görevlerin ağırlığı altında ezilir ve gene harcanır.
Müstecaplı’nın başına gelen böyle bir şeydi benim kendisiyle ilişkim olduğu birkaç ay içinde.
Ama şunu hiç unutmamak gerekir.
Müstecaplı olmasaydı belki Kıvılcımlı hiçbir zaman bir gazete çıkaracak imkan bulamayacaktı.
Ve en önemlisi hep siperin bu tarafındaydı bildiğim kadarıyla.
Aşağıda hatırlanması için iki resim yer alıyor.
22 Kasım 2004 Pazartesi




Gogol’ün Paltosu – Mihri Belli’nin 90 Yaşı Vesilesiyle

“Hepimiz Gogol’ün paltosundan çıktık”
Dostoyevski
Mihri Belli’yi ilk gördüğüm yıl 1968’dir. Yani 38 yıl geçmiş. Demek ki, o zamanlar 52 yaşındaymış. Yani benim şimdiki yaşımdan biraz daha gençmiş Mihri ağabey o zaman. Ben 19 yaşındaymışım.
Cağaloğlu yokuşunun Nurosmaniye caddesiyle kesiştiği köşedeki binanın en üst katı Yapı İşçileri Sendikası’ydı. İsmet Demir, yer bulamayan Devrimci Öğrenci Birliği’ne Yapı İşçileri Sendikası’nda (YİS) yer vermişti. Alt katında da Türk Solu dergisi çıkıyordu. Mihri Belli Ankara’da yaşıyor ama sık sık İstanbul’a da geliyordu. Geldiğinde elbette Türk Solu’na da uğruyordu.
Deniz, “Mihri Ağabey gelecek, oturup biraz sohbet edeceğiz, sen de katıl” demişti.
Ben de kuşağımın birçok sosyalisti gibi daha lise çağlarında Türkiye İşçi Partisi içinde ilk politik ve örgütsel tecrübelerimi edinmiştim. Türkiye İşçi Partisi’nde eski komünistler hakkında genellikle küçümsemeyle konuşulurdu. Adeta onlar ve onlara ilişkin konular bir tabu gibiydi. Şimdi onların en bilinenlerinden birini yakından görmek ve dinlemek mümkün olacaktı.
Hiç de öyle bizlere yansıtıldığı gibi değildi. Bizlerle bizlerden biri, ama tecrübeli bir ağabey gibi konuşmuştu. Çok okumak gerektiğinden, okulu asmamak gerektiğinden, Marksizmi iyi bilmek, Marksist klasikleri okumak gerektiğinden söz etmişti. (o sıra Aybar Prohudon okuyun diyordu. ) Faşistlerle iyi mücadele edebilmek, polisin işkencesine, hapishane hayatına dayanabilmek için spor yapmak ve sağlıklı yaşamak gerektiğinden ve şu an hatırlamadığım daha bir sürü şeyden söz etmişti. Soruları, daha doğrusu sohbeti Deniz ve Gürkan sürdürüyorlardı esas olarak, biz sessizce dinliyorduk.
Doğrusu bu ilk karşılaşma beni çok etkilemişti. İşte nihayet bizim gibi, bizim dilimizden anlayan bir insan vardı. Haklarında estirilen o olumsuz havaya hiç de uymuyordu karşılaştığım insan. TİP’te Aybar’la ya da Aren’le oturup böyle, bu konularda bir sohbet etmek hayal bile edilemezdi. Karşımızdaki insan onlardan çok daha fazla çekmiş, çok daha eskilerden beri mücadele etmişti. Tam da bizlerin kafalarındaki sorunları rahatlıkla konuşabildiğimiz, bizden biri, bir ağabeyimiz vardı karşımızda. O zamana kadar TİP’te görüp alıştıklarımıza hiç benzemiyordu.
Gerçi MDD’yi savunan DÖB’ün (Devrimci Öğrenci Birliği) bir üyesiydim ama ben hala kendimi bir TİP’li kabul ediyordum o ana kadar. Kafamda bir sürü sorular vardı. TİP’te eksik ve çürüyen bir şeyler vardı. Sosyalizm için mücadele etmiş, yıllarını hapislerde geçirmiş bu eski sosyalistlere TİP’te cüzzzamlı muamelesi yapılıyordu. Bunun nasıl bir haksızlık olduğunu, Mihri Belli ile kanlı ve canlı olarak görmüştüm. Benim için TİP, orada bitti. TİP’li kabuğum, YİS’in o küçük odasında Mihri ağabey ile o sohbetten sonra kırıldı.
Yıllar sonra, 1980’lerin başında, teorik evrimimi anlatan bir önsözde bu dönemi şöyle anlatmışım:
“TİP genellikle burjuva aydınların, kasaba avukatlarının, aristokrat işçilerin – sendikacıların – egemen olduğu bir partiydi. Onların yapısı tüm partiye damgasını vuruyordu. TİP saflarından çıkmış, üniversitedeki militan eylemlere katılmış her devrimci genci TİP'in bu havası boğmaya başlamıştı. Bu gençler "eski"lerle karşılaşınca, tam psikolojilerine uygun bir havayı da onlarda buluyorlardı. Eskiler de uzun bir mücadelenin imbiğinden geçmiş dava adamlarıydılar. Onların güçlü kişilikleri, savaşçı nitelikleri, yaşlarından beklenmeyecek devrimci coşkunlukları, dünün TİP'te yetişmiş militanları üzerinde silinmez izler bırakıyordu.
Bu etki TİP'in yanlış tanıtmaları ölçüsünde de artıyordu. TİP kendisinin Türkiye'nin ilk işçi partisi olduğunu iddia ediyordu. "Eski Tüfekler"i hor görüyor, kapısından içeri adım atmalarına bile müsaade etmiyordu. Eskiler için "Bir zamanlar bu işle uğraşmışlar ama hiç bir şey yapamamışlar; işte biz bir çıktık, pir çıktık. Türkiye'nin en ücra köyüne bile sosyalizmi duyurduk" anlamındaki böbürlenmelerinden geçilmiyordu. Bu yöndeki propagandayla yetişmiş genç, eskilerle karşılaşınca, TİP kurucuları kumda çomak oynarken sosyalizm uğrana mücadele vermiş, hapisler yatmış, işkenceler görmüş eskilerin inancı ve heyecanıyla; TİP'lilerle kıyaslanamayacak üstünlükteki Marksizm bilgisi, örgütlenme tecrübesi ile karşılaşınca, en azından, davayı yıllarca sırtlamış bu insanların gördüğü muamele karşısında isyan etmekten kendini alamıyordu. TİP'in silahı geri tepiyordu; nefret yerini saygıya bırakıyordu. Her şey, tarih nasıl anlatılmıştı ve gerçek nasıldı? Hele TİP'in eskileri kapısından içeri uğratmamasının gerçek sebebi olan, burjuva legalitesinden, hoşgörüsünden yararlanma kaygısı anlaşılınca, her devrimci genç, yerini ezilmiş ve ezilen eskilerin yanında belliyordu. ” (Kıvılcımlı Eleştirisine Önsöz)
*
Aklımda kalan karşılaşmalardan ikincisi, Teknik Üniversite’nin yemekhanesinde “Millet Gerçeği” başlığıyla yaptığı toplantıdır. Bir tür yarı legal bir toplantı sayılırdı bu, ilk kez açık açık Kürt sorunu söz konusu olmuş ve bir tabu kırılmıştı. En azından biz genç kuşaklar açısından.
Marks, Gotha programını kastederek, Alman işçilerinin onda olmayan şeyleri ve kendi özlemlerini gördüklerini söyler. İdeolojik olarak Mihri Belli’nin o konuşması çok yanlış ve tartışmalı olabilirdi. Ama onu önemli yapan bizlerin onda gördüğü ve o dönemdeki nesnel anlamıydı kanımca. Bu da, ilk kez Kürt sorunundan “doğu” sorunu olarak değil, adını koyarak, “Kürt sorunu” olarak söz edilmesiydi.
*
Ama Mihri ağabeyi daha yakından tanıma ve gözleme imkânını 1969’daki Dev-Genç kongresinden önceki günlerde bulmuştum.
FKF’nin Dev-Genç’e dönüşeceği kongreden önce, biz İstanbul ekibi olarak, daha doğrusu artık FKF üyesi olmuş DÖB’lüler olarak, daha sonra Beyaz Aydınlık adını alacak, şimdiki Doğu Perinçek’in o sıralar billurlaşmaya çıkmaya başlayan çizgisine karşı ideolojik mücadele vermek ve Kongre hazırlıklarına katılmak, Ankaralı arkadaşların havasını yoklamak için erkenden Ankara’ya gelmiştik. Siyasal kantininde ve koridorlarında, hemen hepsi de eli kalem tutan kişiler olan doğu Perinçek ekibiyle teorik tartışmalar oluyordu. Bizlerin ağzı laf yapmayı pek bilmezdi. Ağzı laf yapanların neredeyse tamamı Doğu’nun tarafındaydı ve bizleri sola sapmakla suçluyorlardı. Biz de onları sağa sapmakla, halk savaşından vazgeçmekle ve cuntacılıkla. Şimdi burjuva basınında her biri birer köşe yazarı olmuş, Şahin Alpay’lar, Cengiz Çandar’lar o zamanlar Doğu’nun teorik koçbaşları gibiydiler. Bizlerin içinde onlarla teorik aşık atacak tek kişi Mahir Çayan’dı.
Kongre öncesinde akşamları İstanbul ve Ankara’nın bütün önde gelen militanları Mihri Ağabey’in evinde toplanıyorduk. Orada hem ayrılık noktalarımızı tartışıyorduk hem de Dev Genç kongresinde yönetimin kimlerden oluşacağını. Sevim Abla da bir yandan bizleri dinliyor bir yandan da Fransızca’dan yine bir klasiği çeviriyor, ara sıra da çok nadir olarak söze karışıyordu.
Mihri ağabey, yıllardır MDD içinde tanınmış bilinen bir kişi olduğu, ayrıca terziler tevkifatından eski bir komünistin oğlu olduğu için Dev-Genç’in başkanlığına Atilla Sarp’ı önermişti. Bizlerin bir itirazı yoktu. Zaten böyle şeylere fazla önem de vermiyorduk.
Bizim dikkatimiz şimdi Doğu’larla ayrılık konusuna yönelmişti. Kendimizi RSDİP İkinci kongresinde gibi görüyorduk. Onlar da yıllarca uğraşıp tam parti kongresi yaptıklarında Bolşevik-Menşevik diye bölünmemişler miydi? Şimdi aynısı bizlerin de başına geliyordu. Doğu ve diğer kalemşörler de bizlerin Menşevikleriydi. Bölünmenin gerçekten, “sertler” ve “yumuşaklar”; “Kalemşörler” ve “Silahşörler” arasında olduğu söylenebilir. Bizlerin bu ayrılığını anlamakta zorlanan eski kuşaklar, biraz da tarafların ortalama özelliklerine göre saflarını seçtiler denebilir. Daha sonraları, Kıvılcımlı’nın, Beyaz aydınlıkçıları kastederek, hep kırmızı yanaklı, iyi beslenmiş çocuklar olduklarından söz ettiği söylenir.
Mihri Belli de Doğu’larla ayrılıklar konusunda başlangıçta orta yolu bulmaya, uzlaştırmaya çalışan bir çaba içinde görünürken, sonra Ankara ve İstanbul’un, bütün militan ve dövüşçü takımının Doğu’lara karşı tavır aldığını gördükçe, giderek Doğu’lar karşısında bizleri desteklemeye başlamıştı. Mihri Belli’nin hayatının her döneminde militan ve radikal olana bir eğilim, ondan uzak düşmeme kaygısı sezilir. Bu içgüdüsü veya hayatın tecrübelerinden süzülmüş sezgisi, teorik ve ideolojik olarak çok yanlış ya da belirsiz olduğu durumlarda bile onun daima daha muhalif, daha radikal bir konumu sürdürmesini sağlamıştır. Bunu ilk kez Dev-Genç kongresi hazırlıklarında yakından gözlemiştim.
Bu daha yakından ilk gözlemler sonucunda Mihri ağabeyin bizlerin ayrılıklarımıza nüfuz edemediği şeklinde bir izlenim edinmiştim. Bizim yolumuzu Mihri açmış, TİP kabuğunu kırmamızı o sağlamıştı, ama bizler, yirmi yılların yirmi günde yaşandığı zamanlarda yaşıyorduk ve çok hızlı bir şekilde değişiyorduk ve Mihri ağabeyin bu değişime ayak uyduramadığı hissediliyordu.
*
Bir daha Mihri ile 1970 yılının son baharında karşılaştık sanırsam. Yazın Aliağa grevlerini yönetmiştik. Bu arada Kıvılcımlı’nın TİP, Beyaz Aydınlık ve Mihri’yi eleştirdiği “Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama” adlı kitabı çıkmıştı. Kitap artık Mihri Ağabey’in kabuğuna sığmayan bizler için bir tutamak olmuştu.
Biz de bu arada Boğaz Köprüsü inşaatında da örgütlenme çalışmaları yürütüyorduk Bu çalışmalarda, eski TKP geleneğinden gelen ve Mihri Ağabey ile yakın ilişkileri olan Ekrem Şikak gibi Ortaköy’lü işçilerle de birlikte çalışıyorduk. Mihri’nin de muhakkak ki bu çalışmalardan haberi vardı. Dolayısıyla politik eğilimlerimizi de biliyordu sanırım. Mihri Ağabey örgütçü ve uyanık bir insandı. Kimin ne yaptığını izlerdi.
İşte Kıvılcımlı’nın bu kitabının çıkışından kısa bir süre sonra, sanırım Yerebatan’ın oralarda Türkiye Solu binasında karşılaşmıştık. Kıvılcımlı’ya çok kızgındı. Bizlerin onun görüşlerini benimsediğimizi biliyordu.
Ama bu politik ve teorik ayrılıklarımız bir yana, bizi yine de onore etmekten geri durmamıştı. Politik, teorik ayrılıklar olabilirdi, ama militanlara, dava insanlarına başka türlü yaklaşmak gerekir der gibiydi.
Rus devrimcilerinin, Bolşeviklerin o tutkulu tartışmalarının ama aynı zamanda birer dava adamı ve devrimci olarak birbirlerine saygıda kusur etmeyen geleneklerini bizim kuşağa Mihri ve Kıvılcımlı gibiler aktardı denebilir. Kıvılcımlı, Kerim sadi ile ilgili bir yazısında, eskilerin en sert tartışmalardan sonra birbirlerini gördüklerinde nasıl sevgiyle kucaklaştıkların ve yeni kuşakların bunu iyi öğrenmeleri gerektiğini yazmıştı. Kendisi de Mihri’yi en sert şekilde eleştirmesine rağmen, Mihri’ye insan ve devrimci olarak verdiği değer anılarda görülür. Mihri Belli de Kıvılcımlı’ya öyle davranmıştır.
*
Sonra 12 Mart döneminde, gizlendiği bir evde, görmedim ama öksürüğünü duydum sanırsam. Odada politik olmayan başkaları da olduğu için diğer odadan çıkmamıştı muhtemelen. Ama yan odadan duyduğum öksürük Mihri Ağabeyin öksürüğü gibiydi. Daha sonra oralarda gizlendiğin duymuştum. Belki de benzetmişimdir.
*
1974-75 yılları. Toptaşında yatıyorduk. Gençliğinde partizanlara yiyecek taşımış Yunanistanlı balıkçı ve yoksul köylü Nikolai Varvacikis, Yunanistan’da tutuklanmış bir Türk casusuyla değiştirmek için Türk devletince rehin alınmış ve casusluktan cezalandırılmıştı. Cezayı yedikten sonra da diğer “casus”larla birlikte Toptaşı Cezaevi’ne getirilmişti.
Niko bizlerin sevgilisiydi. O emekçi insanlara has sağduyusuyla okuma yazma bile bilmeyen bir insan olmasına rağmen bizlere örnek oluyor, bizleri eğitiyordu. İşte bu Niko, iç savaş sırasında bir “Kaptan Kemal”den söz ediyordu partizanları anlatırken. Biz de, olsa olsa bu bizim Mihri Ağabeydir diye akıl yürütüyorduk.
O ara Beyaz Aydınlıkçılardan bir takım tutuklanıp geldi. Gün Zileli, Nuri Çolakoğlu gibi bilinenler de vardı. Onlarla birlikte eski DÖB’lü Mustafa Gürkan da, yanlışlıkla düşmüştü cezaevine. Tabii o zaman Mihri ağabey de Gürkan’ı görmeye, ziyarete gelmişti.
O zaman biz koşarak Niko’yu çağırdık ve Mihri ağabeye de burada kendisini tanıyan gençliğinde Partizanlara yemek taşımış bir Yunanlı köylü olduğundan söz ettik. Tanışmak istedi. Niko geldi ve Mihri Ağabey ile Yunanca epey konuştu.
Evet, Niko’nun o duyup bildiği Kaptan Kemal, bizim Mihri Ağabey’di.
*
Mihri ağabey, çıkardığı Emekçi dergisinde Kıvılcımlı’nın Vatan Partisi Program’nın eleştirisi biçiminde bir Kıvılcımlı eleştirisi yazmıştı. Biz sıradan genç bir militan olarak, o akademik eğitim de görmüş ve o sıralar “doktorcu” da olan TSİP yöneticilerinin bu tür eleştirilere cevap vermesini bekliyorduk. Kimseden ses çıkmıyordu. O zaman iş başa düştü deyip kaleme sarılmış Mihri Belli’nin eleştirisine bir cevap yazmıştık. Sonra da Murat Belge’nin eleştirisine cevap vermiş ve bunları bir kitapta yayınlamıştık[2].
İşte yazdığım ilk teorik yazı Mihri Belli’nin bu eleştirisinin eleştirisiydi. Psikolojide “baba katli” diye bir kavram vardır. Bir insanın yetişkin ve bağımsız bir insan olması için, manevi bir “baba katili” olması gerektiğinden; bir “Baba katli” yapması gerektiğinden söz edilir.
Bu ilk teorik yazım, belki benim için ilk “baba katli” oldu. Daha sonra birçok kereler “baba katili” oldum. Seksenlerin sonunda Kıvılcımlı’yı öldürdüm. Doksanların sonunda Troçki ve Mandel’i, İkibin dört ve beş yıllarında Mark ve Engels’i, Lenin’i.
Mihri ağabey benim ilk cinayetim, ilk “baba katli”mdir.
*
Devlet 12 Mart’ın hapisteki bütün kılıç artıklarını Niğde Cezaevi’nde toplamıştı. Bir açık görüş gününde Mihri ağabey gelmişti ziyarete. Hepimiz Mihri Ağabey’in geldiği masanın etrafına oturmuştuk. Tıpkı eski günlerdeki gibiydik. İşte yine bir aradaydık. O hayatımızın en verimli en güzel günlerindeki gibi. Hepimiz benzer şeyleri aklımızdan geçiriyorduk. Hatta bu güzel an kalsın diye resim bile çektirmiştik. O ara Mihri ağabey dayanamadı “İşte hep böyle olalım” dedi.
Önce miydi sonra mıydı, hatırlamıyorum şimdi. Mihri Belli’ye suikast yapıldığını, ağır yaralandığını, hastanede yattığını duyduk. Hemen toplanıp bir telgraf yazdık ve yolladık.
Mihri ağabeyin o ilk karşılaştığımda söyledikleri, spor yapmak, uyanıklık, savunmak konusunda söyledikleri geldi aklıma. Suikastten tam da o söyledikleri sayesinde ölmeden kurtulabilmişti onca yaşına rağmen. Bu sefer pratiğiyle kanıtlamıştı söylediklerinin nasıl işe yaradığını.
*
Yıllar sonra, bir vesileyle, Avrupa ülkelerine dağılmış, bazı sürgün eski 68’liler olarak biraz da rastlantıyla İsveç’e Stockholm’e gitmiştik. Orada yaşayan Orhan savaşçı, Latife Fegan, Ersen Olgaç gibilerle de buluşmuştuk. Hoş bir atmosfer oluşmuştu. Mihri ağabey de aramızda olsun, ona saygılarımızı sunalım, politik ve teorik ayrılıklardan azade olarak biraz oturup sohbet edelim diye düşünmüştük.
Mihri ağabey geldi ama bizleri yanlış algıladı. Baktı ortada epey “troçkist” var, sandı ki, kendisiyle teorik, ideolojik tartışma yapılmak isteniyor. Eski bir gerilla olarak ortalığı bir koloçan ettikten sonra, baskın basanındır diye, “Ben Pablo’ya dedim ki” diye başladı Troçkiyi ve Troçkistleri eleştirmeye.
Bizlerin ise hiç böyle bir niyeti yoktu. Ne Mihri Ağabey ile tartışmak, ne de onun eleştirilerine cevap vermek istiyorduk. Biz bu davaya devam eden bir insan olduğu için ona olan hürmetimizi göstermek istemiştik. Her şeye rağmen yerinin ayrı olduğu göstermek istemiştik.
Kimse tartışmaya girmedi tabii, ama bir yanlış anlama olmuş o düşünülen rahat sohbet ortamı oluşmamıştı. Baştan yanlış gitmişti bir şeyler, bir yanlış anlama olmuştu. Havanın değişmesi de mümkün olmuyordu. Herkes tedirgin olmuştu. Bir süre sonra, artık eve gideceğini evde işi olduğun söyledi. Eve bırakmak üzere Orhan Savaşçı’yla arabaya bindik.
Yolda, “Mihri Ağabey” dedim “bir yanlış anlaşılma oldu. Dostoyevski, “biz hepimiz Gogol’ün paltosundan çıktık.” Bizleri de siz yetiştirdiniz. Biz bunu göz önüne alarak söyle eski günlerdeki gibi oturup sohbet etmek istemiştik.
O zaman sanırım anladı kaçan fırsatı. Ama artık çok geçti. Eve yaklaşmıştık.
*
Bir sendikanın sunduğu bir olanağı bulunca, bari bununla bir Kıvılcımı sempozyumu düzenleyelim demiştik. Ölümünün 30’uncu yılı geliyordu. Bu sempozyuma en azından Kıvılcımlı’yı tanımış eski kuşak sosyalistlerden yaşayanların katılmasını sağlamak büyük önem taşıyordu. Ama bunun için birilerinin ilk başta hiç tereddüt etmeden ben katılırım demesinin büyük önemi vardı.
İşte kendine doktorcu diyenlerin bile ya açıkça desteklemediği ya da sabote etmeye çalıştığı bu girişime daha ilk anda Mihri Belli ve Sevim Belli hiçbir tereddüt göstermeden katılacaklarını söylemişlerdi. Onların bu net tavrı olmasaydı bu sempozyum gerçekleşmezdi. Onlar geldiği için Vedat Türkali, Rasih Nuri İleri, gibi diğer eski sosyalistler de gelmiş böylece çok başarılı Kıvılcımlı sempozyumu gerçekleşebilmişti.
Bunu Sempozyum’un açış konuşmasında söyle belirtmiştim:
“Bu sempozyum fikrini ortaya attığımızda, insanlar büyük bir çekingenlik içinde bulunuyorlardı ve başlangıçta, internet gruplarında hiç kimse bir katkı sunmak yönünde bir girişimde bulunmuyordu. Bu kritik durumda, (Savaşta böyle kritik durumlar vardır, her iki tarafın da dengelerinin eşit olduğu. Böyle durumlarda bir tarafa koyacağınız bir gram bile bütün dengeyi alt üst edip, öbür tarafın yenilgisine yol açabilir. Bu noktada o bir gramın nispi ağırlığı, gerçek ağırlığıyla kıyaslanmaz bir büyüklük kazanır sonuçları bakımından. ) işte tam böyle kritik bir durumda, başlangıçta, herkesin ürkek ve çekingen olduğu, girişimin dana doğmadan ölebileceği veya ölü doğabileceği noktada, sayın Mihri Belli ve Eşi Sevim Belli, hiçbir tereddüt göstermeden, “biz bu sempozyuma katılırız” dediler. Keza Ayşe Düzkan ve şimdi burada aramızda bulunan Ali Osman Alayoğlu da hemen başında, “Biz bu sempozyuma katılırız” diyerek başlangıçta insanların tereddütlerinin yıkılmasında büyük rol oynadılar. Bu arkadaşlar başlangıçta, kimseyi beklemeden böyle bir tavır göstermeselerdi, belki bu sempozyum hiç gerçekleşemeyebilirdi. ”
Kıvılcımlı tarafından en sert biçimde eleştirilmişti, kendisi de Kıvılcımlı’yı en sert biçimde eleştirmişti, ama onun anısına yapılacak sempozyumun yapılmasına en küçük bir tereddüt göstermeden “İlk saatin işçisi” olarak destek veriyordu Mihri ağabey. Artık böyle şövalyeliklerin bulunmadığı bir dünyada, bu davranışların değeri ölçülemez.
*
Sempozyum hazırlıklarında, Kıvılcımlı’nın zamanında Mihri’yi eleştirdiği söz konusu edilerek, Mihri Belli’nin sempozyuma katılmasına itiraz eden bir parya muamelesinden başka bir şeyi hak etmeyen çapsız cücelere karşı şunları yazmışız:
“Mihri Belli’yi de eleştirmiş ona eletiri yazmış tek kişiyim. Ama yine ben Mihri Belli’nin eleştiri konusu olmuş yazısını, çok sınırlı zamanıma rağmen digitalize ettim ve sayfaya koydum. Sizler ise, onun davet edilmesine bile karşı çıkıyorsunuz. Diyorsunuz ki Mihri’nin fikirleri şöyledir, Tavrı böyledir. Buyurun baylar, Kıvılcımlı bağlamında o sempozyumda kendisine söyleyin bu eleştirileri.
(. . . )
Bu vesileyle Mihri’ye ilişkin bir söz. Ben kendisini son derece sert teorik olarak eleştirdiğim halde, kendisine saygıda kusur etmemeye çalışırım. Kıvılcımlı, Mihri, Şevki Akşit gibilerin üzerimizde emeği vardır. Yani örneğin ben Mihri’yi eleştirimi Mihri’nin bizzat kendisine de borçluyumdur. Ve de Hz. Ali’nin dediği gibi, “bana bir kelime öğretenin kulu olurum”.
Ama sadece bu kadar da değil. Mihri bütün o Kemalizmle çok kaynaşmış sizlerinkine benzer ideolojik yaklaşımları ve yanlış görüşlerine rağmen, Kürt Ulusal Hareketini destekler durumda kalmış çok az solcudan biridir. Hangi gerekçeyle olursa olsun bu tavır benim açımdan büyük değer taşır. ”
*
Sanırım bu sözlere yeni bir şey eklemek gerekmiyor.
Mihri Belli’yi eleştirsek de, bu eleştiriyi yine ona borçlu olduğumuzu hiç unutmayacağız.
Ertuğrul Kürkçü’nün dediği gibi, “Mihri büyük adamdır” bu cücelerle dolu dünyada.
Cüceler ülkesinde bir Gulluver’dir.
O bizler için “Gogol’ün Paltosu”dur, o dev Rus Romanının içinden çıktığı. 
10 Mart 2006 Cuma


Bir Dönemin ve Bir Kuşağın ve Bir Çevrenin Aynası Olarak Ziya Yılmaz

5 Ekim günü ““Kürt Sorunu”ndan Türk Sorununa – Kongre Girişimi İçin Bir Durum Değerlendirmesi” başlıklı yazıyı bir an önce bitirmeye çalışırken, bir ara yorulup küçük bir ara vermek için Facebook’a baktığımda, Sayın Sait Tabak’ın “ziya yılmazı -4- ekim akşamı,, maltepe-süreyyapaşa ğöğüs hastanesinde kaybettik. başımız sağolsun. siz niğde cezaevinde beraber yattınız sanırım. anılarınız çoktur. Selamlar” şeklindeki mesajı ile karşılaştım.
Mesaj yollanalı epey olmuştu. Cenazenin ne zaman kalkacağını yine mesaj olarak sordum. Hemen bir cevap görmeyince, herhalde çıktı diye düşündüm. Cenazenin ne zaman nereden kalkacağını bilseydi yazardı her halde diye düşüdüm.
Ziya Yılmaz ile yıllarca Niğde’de Cezaevinde yatmıştık. Özellikle Niğde’ye gittiğimiz ilk yıl, oldukça yakın olduğunuz bir dönem olmuştu. Her gün saatlerce konuşurduk. Konuşabileceğim tek kişiydi adeta. Sonra yavaş yavaş konuşmalarımız azalmış, teorik ve siyasi diyalogumuz bitmiş, karşılıklı saygılı ama bir merhaba veya gündelik yaşama ilişkin bazı konuşmaların ötesinde bir ilişkimiz kalmamıştı. Niğde’den ayrıldıktan sonra da bir daha görmedim. Uzaktan haberlerini alıyordum. Karadeniz’in öncülerinden, Türkiye sosyalist ve devrimci hareketinin tarihinde bir yeri olan bu hapishane arkadaşımı uğurlamayı çok isterdim. 
 “Saat 12’de Göğüs Hastanesi B Blok önünde” toplanılacağını okuduğumda ise, artık vakit çok geçti. Ziya Yılmaz’ı uğurlamak kısmet olmadı. Ama kendime söz verdim, en azından bir yazıyla uğurlamak için. Bu, gidemediğim uğurlamanın eksikliğini biraz olsun doldurmasını dilediğim bir uğurlama yazısıdır.
*
Bu yazıyı yazmadan önce biraz İnternet’te araştırma yaptım kim neler yazmış diye. Aynı haberlerin hep tekrarı. Birkaç kısa uğurlama yazısı vardı. Görebildiklerimden özellikle anmaya değer olanlar Terzi Fikri’nin oğlunun ve Erden Akalın’ın yazılarıydı. Bianet’te de Bingöl ve Niğde’de yatmış, çıkaramadığım bir arkadaşın kısa yazıları vardı. Galiba hepsi bu kadardı. Üzüldüm bunca yoksulluğa.
Ziya Yılmaz daha uzun ve ayrıntılı bir uğurlama yazısını hak etmez miydi? Bence ederdi. Bunu yazabilecekler arasında “zurnanın son deliği” olabilirim en fazla.
Ama kimse yapmamışsa, iş başa düştü deyip, biraz olsun bu eksiği doldurmayı deneyeyim bari.
Vedalaşamadığım Ziya Yılmaz’a veda edeyim.
*
Ama artık vedalaşamıyoruz bile.
Herkes bir yerlere dağılmış bulunuyor. Altmışlı ve yetmişli yılların devrimci dalgasının yükselişinde politize olup radikalleşmiş kuşak ve şimdi her gün biraz daha küçülen bir küme olarak bizlerin, eski dostları, arkadaşları ve yoldaşları uğurlamak ve bu uğurlamalar vesilesiyle olsun bir araya gelmesi, neredeyse olanaksız.
Bir toplu uğurlama için, cenazenin bazen birkaç gün beklemesi gerekir. Bu da bir yandan yakınları için ciddi bir sorun olabilir; diğer yandan, gerek hukuki, gerek iktisadi, gerek dini birçok engelleri de var.
Bizlerin durumuna ve ihtiyaçlarına uygun bir gelenek başlatmak gerekiyor belki. Bizlerle birlikte son bulacak kısa ömürlü bir gelenek.
Cenazesiz uğurlama törenleri düzenlemek gerekiyor.
Aramızdan ayrılan arkadaşlarımızı, dostlarımızı, ilk elde ulaşılabilenlerin en seri şekilde uğurlaması elbet bir gereklilik. Ama bu uğurlayanların ve diğer yakınlarının, cenaze olmadan bir başka ve gerçek uğurlama tertiplemesi ve bunu duyurması ve örgütlemesi de gerekiyor.
Modern hayatın zaman bırakmamışlığı, mekânsal dağınıklık, hatta sağlık sorunları böyle yeni bir biçimi giderek zorunlu kılıyor. Bir uğurlamalar aynı zamanda bizler için hem aramızdan ayrılan arkadaşımıza bir toplu veda, hem de birbirimizi görmek için bir vesile olabilir ve olmalı.
İnsanoğlu ateşin çocuğudur. Biyolojisini ateş belirlemiş, ateş, hiçbir canlı ateşe dokunamadığından onu dokunulmaz kılarak bu zayıf canlı türünün varlığını sürdürmesini sağlamış, hazmın zor kısmını hallederek beynin gelişimi ve çenenin küçülmesinin koşullarını yaratmıştır. Ateştir insanı ilk her iklimde yaşayan, giyinen ve de mezarı olan ilk canlı yapan.
Kıtlık içinde yaşayan insanın, ölenleri bir yiyecek olarak görmeyip, yaşatmaya devam etmeleri ve onu gömmeleri, ölüme meydan okumak ve birlikte yaşamayı sürdürmekten başka nedir ki? Ölenler ruhlarıyla ölmezler, yaşayanların arasında yaşamaya devam ederlerdi. (Yaşayanların ve ölülerin yerlerinin ayrılması çok sonradır. Yaşayanlar ve ölüler önceleri hep birlikte yaşarlardı. Muhammet bile evinin tabanına gömülmüştü.)
Artık öldüğümüzde ölüyoruz, ruhumuz da ölüyor. Bu dünyada ruhlarımızı yaşatabilecek yerler ve ilişkiler yok artık. Ama sıcak bir veda töreninde bu ruhları bir süreliğine olsun ağırlayamaz mıyız?
Elbette bizler, atalarımız gibi artık yaşadığımız yerlere gömemeyiz dost ve yakınlarımızı. Ya da şehrin veya köyün yakınında ölüler gettosuna (Mezarlık), ölüler şehrine (Nekropol)  kapattıklarımızı ara sıra ziyaret de edemeyiz. Artık mezarlıklar şehirlerin çok uzağında varoşlar gibi dağları taşları kaplıyorlar. Hele modern şehir hayatı, hele hele büyük şehirler ölülerimizle birlikte yaşamaya değil, onları uğurlamaya bile imkan vermiyor.
 Ama en azından türümüzün ataları kadar yaratıcı ve esnek olup yeni biçimler bulamaz mıyız?
Örneğin, “Veda Seremonileri” düzenleyebiliriz.
Bunun alel acele bir cenazeyi kaldırmaktan çok daha insani olduğunu; kaybedileni yaşatmaya devam etmenin daha iyi bir yolu olduğunu düşünüyorum.
Hatta geride kalan dostlarımıza bir selam çakıp onların hoş bir vakit geçirmelerini istiyorsak, bunun için gerekli organizasyonu veya bunun olanaklarını ölmeden önce kendimiz hazırlamayı deneyebiliriz.
Geçenlerde duydum, nerede ve kimdendi unuttum. Bir küçük kasabada vefat ediyor adam. Dostları geliyorlar, gömüyorlar ve sonra bir meyhaneye gidip oturup anıyorlar. Tam hesap ödemek için davranırlarken, meyhanenin sahibi, ölen arkadaşlarının hesabı ödediğini söylüyor. Nasıl olur diyorlar. Ölen arkadaşları, cenazemden sonra nasıl olsa buraya gelirler, toplu halde içerler, konuşurlar diye düşünüp, meyhaneciye muhtemel masrafların parasını peşinen ödemiş.
Biraz böyle bir hazırlık gerekiyor.
Eskiden insanlar tam da böyle yaparlardı. Sarık, bunun bir başka, zamanına göre en uygun ve somut biçimiydi.
Sarık aslında kefen bezidir. “Yani ben ölüme hazırım, bu dünyada alacağım vereceğim yoktur. Ölümümden sonra tek borcum bir kefen bezi olabilir. Onu da başıma sarmışım, başımda taşıyorum” anlamındadır.
Ama tarihte birçok kereler görüldüğü gibi, en soylu ve en eşitlikçi bayrakların bile sınıf egemenliğinin bir aracı olduğu bu dünyada, sarığın da anlamı tam zıddına döner. Dünya malına ilgisizliğin de bir sembolü olan, herkesi eşitleyen ölümün sembolü kafaya sarılmış kefen, içine bir kovuk sokularak, ihtişamın, ölümlülerin kaderi üzerinde hüküm vermenin, imtiyazların bir aracı haline getirilmiştir medeniyetler ve devletler tarafından. Kavuk ne kadar büyük ve ihtişamlıysa o kadar tersine dönmüştü sarığın anlamı.
Bugünkü dünyanın “kefen bezi” (sarığı), dostların yapacağı bir veda töreni için bir kenara üç beş kuruş ayırmak olabilir mesela.
Bu veda törenlerine bir başka açıdan da gerek var. Çoğumuz ateistiz. Kimimiz sorun etmese de çoğumuz için bir ateist olarak istediği şekilde gömülme şansı yok. Her şeyden önce bu Müslüman Sünnilikle ve “Hak Dinleri” denen İbrahimi dinlerle tanımlanmış bu devletin yasaları ve organizasyonu buna olanak tanımıyor. Karınız Hıristiyan ve siz Müslümansanız örneğin, aynı mezarlıkta yatamazsınız. İnancınız Hindularda olduğu gibi cesedinizin yakılmasını emrediyorsa örneğin, cesedinizi yaktıramazsınız. Sözüm ona laik Türk devletinde bütün bunlar yasaktır.
Ayrıca ölenin kanunen son sözü söylemeye yetkili aileleri ve onların istekleri de var. Bu isteklere saygısızlık yapmaktan çekinme gibi nedenlerle, birçok sosyalist veya ateistin cenazesi istediği gibi kalkmıyor.
Biraz da bu nedenle, bir ateist ve/veya sosyalist gibi gömülemesek de bir ateist ve sosyalist gibi uğurlanabiliriz en azından. Herkesin gidenin ardından bir anısını anlattığı, sevdiği müzikleri beraberce dinlediği ve söylediği; eski resimlere baktığı, varsa video veya filmlerini seyrettiği bir veda töreni sosyalistlere daha denk düşmez mi, daha insani olmaz mı?
(Bu vesileyle burada bu beklentimi ifade etmiş olayım. Öldüğümde, hala işe yarayanları varsa, bütün organlarım organ bankasını bağıştır. (Bağış kartını, eskilerin kefen bezi gibi sürekli yanımda taşıyorum.) Kalanları yani cesedi de en yakındaki tıp fakültesine kadavra olarak bağışlıyorum. Özetle benim Tabutum, dolayısıyla Cenaze Törenim ve Mezarım olmayacak. Bu nedenle Mezarlığa da gidilmeyecek. Ama arkadaşların veda törenini bahane edip, “gönül sohbet ister veda bahane” diyerek bir araya gelmelerini; onların hoş bir vakit geçirmelerine vesile olmayı isterim doğrusu. Bunun için gerekli “kefen parası” bir kenara ayrılmıştır.)
Ziya Yılmaz için başlamıştım ama çoktandır yazmak istediğim ve Ziya Yılmaz’ın ani ve hızlı cenaze töreni nedeniyle yakıcılığını bir kez daha duyduğum bu problemleri dile getirmeden edemedim.
*
1965 seçimleri sonrasının TİP’i Anadolu’nun her yerinde, o taşra geriliği ve gericiliği içinde boğulan, az çok demokratik bir özlemlere ve bilince sahip tüm gayrı memnunları, avukatları, doktorları, işçileri, terzileri, sendikacıları, ayakkabıcıları bir araya getiriyordu. Aydınlar ve emekçiler çok uzun yıllardan sonra (Osmanlı’daki Ermeni, Rum, Yahudi, Bulgar, Sırp demokrat ve sosyalistlerden yıllar sonra) ilk kez bir araya geliyorlardı. Bütün bu eğilim her şeyden önce Türkiye’de TİP ve DİSK’in kuruluşunda örgütsel ifadesini bulan, İşçi Hareketinin yükselişinden, Dünyada da genel olarak hem Siyah hareketinin, hem ulusal kurtuluş hareketlerinin, ama özellikle de Vietnam’daki Tet saldırısının başarılarından hız ve ilham alıyorlardı.
Birkaç yıl sonra da öğrenci hareketin yükselişi bunu izledi, FKF, DÖB ve daha sonra bu ikisinin birleşmesini temsil eden Dev-Genç’te ifadesini bulan bu hızlı radikalleşme ve politikleşme, Türkiye’nin büyük şehirleri ve taşrası arasında yepyeni kanalların açılmasına yol açmıştı. TİP gerçi tüm Türkiye’de örgütlüydü ama büyük şehirler ve devrimci aydınlar ile taşranın bin bir zorluk içinde mücadele eden mahalli sosyalistleri arasında doğrudan bir kontak, bir eylemde ortaklık ve ortak tartışma gündemleri pek bulunmuyordu.
Gençliğin politize ve radikalize olmasına paralel olarak Anadolu’da da işçiler, köylüler de hareketlenmeye, direnişler işgaller yapmaya başlamışlardı. Bir yanda öğrenci hareketinde sınırlarına dayanmış ve geniş kitlelere ulaşmanın yollarını arayan, Marksizm’le tanışmış eylem içinde pişen gençler; diğer yanda, taşra yalnızlığı içinde büyük şehirlerde seslerini duyuracak kanallar arayan mahalli direnişler ve genellikle bir şekilde bunlarla bağlantılı mahalli sosyalistler, farklı uçlardan hareketle birbirlerine doğru yaklaşıyorlardı.
Bir süre sonra nerede bir küçük direniş, bir işgal, bir örgütlenme girişimi olsa, İstanbul, İzmir, Ankara gibi şehirlerde yoğunlaşmış ve örgütlenmiş Dev-Genç ile bağlantı kuruyor; Dev-Genç de her biri bu ezilen insanlar için hayatını vermeye hazır genç militanlarını bu eylem ve örgütlenmeleri desteklemek üzere oralara yolluyordu.
Dev Genç militanları, bir bakıma İç savaşta Troçki’nin Kızıl Tren’inin oynadığı türden bir rol oynar hale gelmişlerdi. Troçki, savaşta güçlerin bir türlü yenişemediği, güçlerin denk olduğu yerlerde, terazinin kefesine koyulacak küçük bir ağırlığın dengeyi bozduğundan, Kızıl tren’in askeri ağırlığı çok fazla olmasa bile, çoğu durumda böyle bir işlev gördüğünden; hatta sadece geldiğinin görülmesinin bile morallerde yarattığı yükselişle böyle bir ağırlık sağladığından söz eder.
Taşra direnişlerine giden Dev-Genç militanları belki küçük bir gücü ifade ederlerdi ama tam da Kızıl Tren gibi gelmeleri bile mahalli dengeleri birden bire demokratların, devrimcilerin, direnenlerin lehine çevirmeye yeterdi.
Örneğin Akhisar tütün mitinginde Dev-Gençlilerin faşistleri taşlarla savaştıktan ve kesin bir yenilgiye uğratıp püskürtmesinden sonra Tütün mitingi gerçek bir zafere dönüşmüştü. Bunun duyulmasından sonra ise, sadece “Dev-Genç gelmiş” denmesi bile, tütün fiyatlarının yükselmesi için bir miting yapmak için yanıp tutuşan ama bir türlü bunu yapacak cesareti bulamayan köylülerin, örneğin Ödemiş’te, binlerle miting alanlarına akmasına yetiyordu.
Böylece Dev-Genç’lilerin taşradaki sosyalistlerle tanışması ve karşılıklı etkileşimleri başlamıştı. Her yerde birileri vardı. Genellikle her önemli şehir ya da kasabada bir kitapçı olurdu aydınlanmanın ve demokratik fikirlerin taşıyıcısı ve buluşma noktası. Terziler olurdu dükkânları sosyalizmin tartışıldığı ve her gelene anlatıldığı kürsüler olan. (Örneğin Terzi Fikri ve Mehdi Zana da terziydi. Ama aslında çok daha fazlaydılar ve terzilerin, ellilerdeki  “Terziler Tevkifatı”na kadar giden bir gelenekleri de vardı sosyalist hareket içinde.)
Böylece artık, her Dev-Gençlinin görmese bile gıyaben bildiği taşralı sosyalistlerin adları duyulmaya başlamıştı. Malatya’da Teslim Töre, Hacı Tonak, Köse Polat; Karadeniz’de, öldürülen Antepli Kürt Reşit gibi kabadayılıktan sosyalizme geçmiş, Alaçamlı İsmail ve Çörtük İsmet; Zonguldak bölgesinde Necmettin Giritlioğlu, Bingöl Erdumlu; Ege’de Göl Marmaralı köylüler; Sökeli Hüseyin Kaya’lar bunlardan en bilinenleriydi.
İşte Ziya Yılmaz ve Ertan Saruhan adlarını birlikte ilk kez bu gelişmelerin sonucu duymuştum. Fatsa’da da bir Ertan Saruhan ve bir de Ziya Yılmaz vardı. Onlar Karadeniz’in mahalli devrimcileriydi. Karadeniz’deki “sahabeden” (“ilk saatin işçileri”) sayılırlardı.
O sıralar ben de,  Dev Genç’in genel eğilimine uygun olarak, İsmet Demir ile YİS’te (Yapı İşçileri Sendikası) işçi örgütlenmelerinde ve Aliağa’da çalışıyordum.
İsmet Demir, işçi hareketindeki uzun tecrübelerden, işçilerin sendika başkanı olur olmaz sarı sendikacıya dönüşüp paraları yemek için kendini atmalarından bıkmış ve bu sefer çıkışı, devrimci gençlerin işçilerle kaynaşmasında aramaya başlamıştı. Devrimci Öğrenci Birliği’ne YİS’te yer vermişti. Her Dev-Genç’li militanın cebinde bir YİS organizatör kartı bulunurdu.
Bu devletin dikkatini çekmiş, bunun üzerine İsmet Demir bir keresinde polis tarafından kaçırılmış ve zamanın içişleri bakanının huzurunda işkenceli sorgulardan geçmişti.
Bir gün, yanlış hatırlamıyorsam bir baraj inşaatında çalışan işçileri Sendika’da örgütleyebilmeleri için, Ertan Saruhan ve Ziya Yılmaz adına sendikanın mahalli temsilciliği yetki belgesi ve sendika kartı istenmiş, biz de hazırlamış ve yollamıştık.
Sonra 12 Mart geldi. Bu taşra sosyalistlerinin bir kısmı Dev-Genç’in bu ilişkileri kanalında daha sonra çeşitli hareketlere dağıldılar. Teslim Töre ve Hacı Tonak’lar THKO ile ilişkiye geçtiler. Egeliler genellikle beyaz Aydınlığın payına düştü. Karadenizliler THKP-C’ye.
Ziya Yılmaz ve Ertan Saruhan da bunlardan ikisiydi. Ziya Yılmaz, Maltepe’den tünelle kaçanlar arasındaydı; yanılmıyorsam Ulaş Bardakçı’nın öldüğü gün, yine bir çatışmada yaralı ele geçmişti.
Ziya Yılmaz’ın da içinde bulunduğu bu “Taşra Sosyalistleri” denebilecek olanlar kümesi, genellikle bizlerden beş on yaş büyük bir kuşağa aittiler. Başka bir hayat tecrübesi ve dönemin ürünüydüler. Bir kere hepsi, epey uzun bir TİP deneyinden ve sosyalist olmadan önce de olağan hayatın deneylerinden geçmiş insanlardı. Bizler gibi talebe değildiler. Hayata atılmışlar, ekmeklerini kazanıyorlardı. Çoğu askerliğini yapmıştı.
Bu nedenle daha sorgulayıcı, daha esnek, daha olgun, daha hoşgörülü, büyük travmalar karşısında bir uçtan diğer uca sıçramalara karşı da daha şerbetliydiler.
Bir çoğunun yanı sıra kuşağına ve ait olduğu kümeye ait bu özellikler, hayatının en kritik sınavında ona belli bir direnç gücü ve üstünlük sağlamıştı.
*
12 Mart’ta devletin muazzam gücüne toslayan THKP-C’nin militanlarının bir kısmı en sert işkencelere dayanmalarına rağmen, sırf “biz ne yapıyorduk” diye sorup da nesnel olarak, askeri bürokratik oligarşinin AP’yi politik iktidardan uzaklaştırmasında ve aralarındaki bir hesaplaşmada kullanıldıkları gibi bir sonuca ulaşınca, bu travmanın şoku altında, bu günahlarından soyunmak istercesine fiilen soyunmaya bile başlamışlardı.
Bugün “Vesayet rejimi” ve “Parlamenter rejim” tartışması biçimindeki tarihe bakışa ulaşmışlar, o zamanın kavram sistemi içinrde, yani düzgün ve ilerlemeci bir tarih ve evrim kavrayışı içinde bunu açıklamak için de Burjuvazinin aslında kapitalizmi geliştirmek istediği, bunun desteklenmesi gerektiği gibi sonuçlara ulaşmışlardı. Örneğin Münir Ramazan Aktolga, yıllarını, doğa bilimlerinden kavram ve kanıtlarla bunu Marksizm çerçevesinde anlatma çabasıyla harcayacaktı daha sonra.
Bir kısmı da bu savruluş karşısında savrulmaktan korkarak her şeyi savunma gibi bir durumda kalmaya çalışıyorlardı.
İşte bu ortamda, Dev-Genç’lilerden on yaş büyük olan kuşaktan ve Dev-Genç dışından gelen Orhan Savaşçı ve Ziya Yılmaz gibilerin, bu savrulmalar karşısında çok daha dengeli bir çizgi izlemeye çalıştıkları görülüyor ve seziliyordu. Onların bu duruşları, fırtınalı denizde yolunu kaybetmek veya karaya vurmak tehlikesi altındaki birçok militana bir yol gösterici fener; bir kerteriz noktası işlevi görmüştü. Kanımca birçoklarının yanı sıra bu işlevi Ziya Yılmaz’ın sosyalist hayatında yaptığı en önemli iştir.
Ne yapılanları hiç eleştirisizce kabulleniş ve savunuş ne de eleştiri diyerek tümüyle ret. Evet, bir yanlışlar vardı, ama temelde yapılan bu devlete, bu sisteme bir isyandı ve doğruydu. Bu tavır en kısa ve özlü biçimde her halde böyle özetlenebilir.
Böyle bir tavrı sürdüren birçok Dev-Genç militanı da elbette vardı.
*
1975 yılında altı sayı çıkabilen bir gazete çıkarmaktan, İstanbul DGM’de aldığımız 17 sene ceza kesinleşip de Toptaşı’ndan Ring arabasıyla Ziya Yılmaz’ın da yattığı Niğde’ye geldiğimizde, uzaktan uzağa Ziya Yılmaz hakkında bildiklerim ve izlenimlerim bunlardan ibaretti.
Niğde’de 12 Mart döneminin aftan yararlanamayan “kılıç artıkları” toplanmıştı. Orhan Savaşçı’lar, Ertuğrul Kürkçü’ler, Oktay Etiman’lar henüz Mamak’taydılar. Ama özellikle “Halkın Sülalesi” denenlerin neredeyse bütün önderleri Niğde’deydi.
Ve Niğde’de 12 Mart dönemindekine benzeyen yeni bir zemin kayması gerçekleşiyordu. THKO ve THKP-C’nin Niğde’deki kalıntıları her gün Pekin ve Tiran radyolarını dinliyor, hızla Maocu oluyorlardı.
Ama tam da o sıralar, aslında bir zamanlar Sovyetlerin revizyonist olduğunun kanıtı olarak söylenen “Üçüncü Dünyaya silah yardımı yapmıyor; Kapitalist olmayan yolu öneriyor, darbeler öneriyor” gibi ithamları boş çıkaracak eylemlerin Sovyet Cephesinde yoğunlaştığı yıllardı. Vietnam Partisi Sovyetlerin çizgisini benimsemişti. Çin Vietnam’a savaş ilan ediyordu. Sovyetlerin desteklediği partiler birden Portekiz ve sömürgelerinde militan örgütler olarak ortaya çıkıyorlardı. Kübalılar Angola’da savaşmaya gidiyorlardı. Aslında eski argümanların hepsinin geçersizliği anlamına gelen bu eylemler, şimdi Sovyetlerin emperyalist, hatta “yükselen emperyalist” ve “baş düşman”lığının kanıtları olarak algılanıyordu. Bu ilk kayışı durdurmak mümkün değildi. Daha sonra Enver Hoca çıkacaktır da Doğu Perincek’in burjuva sosyalizminin etkisine giren ve ona iadei itibar sağlayan bu radikallerin geri dönüşü ya da farklı bir çizgi tutturabilmeleri için bir çıkış yolu sunacaktır.
Ama bütün bunlar Sovyetlerin ve o çizginin peş peşe zaferleri anlamına da geliyordu. Bu da, arayış içindeki, ama artık maceracı da olmak istemeyen kesimleri hızla Sovyet çizgisine çekiyor elbet bunun rantını da TKP yiyor ve onun hızlı yükselişi de başlıyordu.
İşte bu ortamda Niğde cezaevine gelmiştik. Niğde bir sakin bir vaha gibiydi o zamanın hızla radikalleşen ve milliyetçi cephe hükümetlerinin cinayetleri ve hızlı radikalleşmesi ortamında. Bu ortamda, çoğunu eskiden tanıdığım artık Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu gibi siyasetlerin önde gelenleri olanlarla konuşacak pek bir şey kalmamıştı. Zaten yükselen radikalleşmenin rüzgarıyla hızla yelkenleri dolmaya başladığından bizim gibi “Doktorcu”larla kim konuşur tartışırdı ki?
İşte bu savruluşa karşı Ziya Yılmaz bir bakıma tek başına kalmış gibiydi Niğde’de de. Bizim Niğde’ye gelişimiz bu yalnızlığa karşı küçük bir soluklanma alanı yaratmış gibiydi.
Bu ortam bizleri ister istemez birbirimize yakınlaştırdı. Aşağı yukarı bir yıl kadar Ziya Yılmaz ile hemen her gün saatlerce konuşup tartıştığımız bir dönem oldu.
Ziya Yılmaz, o aralar sürekli okuyor, her okuduğu kitap ışığında yaşadıklarını ve dünyayı yeniden yorumlamaya çalışıyor ve bunları da en çok benimle konuşuyordu. Başka konuşabileceği pek kimse de yoktu işin doğrusu.
Yapmaya çalıştığı bir yandan sınıfa yönelmek, ama diğer yandan devrimci radikalliği korumak ve eleştiriyorum diye reformist bir çizgiye ve devletin yanına düşmemekti.
İlk başlarda Kıvılcımlı’ya epey ilgi duyuyordu. Ama Sovyetlerin başarıları ve Sovyetçi çizginin hızla yükselişiyle birlikte, derin ve metodolojik araştırmalara giderek daha az ilgi duymaya ve somut başarılara daha fazla değer vermeye başladı. Böylece giderek TKP’nin çizgisine yaklaştı bazı rezervleri olsa da.
12 Mart öncesi dönemdeki bölünme çizgilerini ve bunları derin metodolojik köklerini bir türlü anlayamamıştı. Bu durumda da metodoloji pusulasının yokluğunu, pusulayı tanımadıkları için karayı gözden yitirmeden giden eski zaman gemicileri gibi Sovyetlerin varlığı ve çizgisiyle doldurmayı denemişti.
Sovyetlerin yıkılışı ise, bu karanın da gözden yitirilmesi olmuştur muhtemelen: Kendilerini açık denizde ve pusulasız buluvermişlerdir.
Halbuki sorun son derece basitti 12 Mart öncesi bölünmelerde. Bir yanda sosyalist Devrim deyip Türkiye’nin kapitalist olduğunu, dolayısıyla önünde sosyalist devrim görevi bulunduğunu söyleyen TİP; diğer yanda yarı feodal veya feodal kalıntıların güçlü olduğunu söyleyen dolayısıyla devrimi demokratik devrim olarak tanımlayan MDD vardı.
Ama bu ikisi de metodolojik düzeyde, toplumların evrimlerinin birbirini izleyen aşamalarla olduğunda anlaşıyorlar bu tartışmayı bu ortak gizli varsayım bağlamında yürütüyorlardı. Yanlış olan bu varsayımın kendiydi.
Buna metodolojik düzeyde iki farklı karşı çıkış daha vardı. Biri Troçki’nin bu evrimin aşamaların birbirini izlemesi şeklinde değil de, birleşik ve kombine bir şekilde geliştiği noktasından hareketle o ortak varsayımı sorgulayan Troçki’nin katkılarıydı. Buna göre, tam da yarı feodal olduğu için Devrim sosyalist bir evrim olacak biçimindeydi. Ne var ki, o zamanlar bu bakış açısı ve çıkarsama Troçki’nin fikirleri Türkiye’de bilinmediği için hiç tartışılmamıştı ve metodolojik olarak bilinmez kalmış ve özümlenmemişti.
Ancak bu üç çıkarsamanın da ortak bir yanlışı bulunuyordu; daha ileri üretim biçimlerinin öncekileri tasfiye ettiğinde anlaşıyorlardı. Üçünün ortak gizli varsayımları buydu.
Ama burada hala kimsenin anlamadığı ve anlamamakta ısrar ettiği Troçki’ninkinden de daha derin, onu da kapsayan ama aşan, üçünün ortak varsayımını sorgulayan; evrimin kavrayışı bakımından muazzam bir ilerleme anlamına gelen Kıvılcımlı’nın dedikleri de vardı.
Bu, bütün bilinen şemaları da alt üst ediyordu. Tıpkı Troçki’ninki gibi, eşitsiz gelişmeden hareketle, Türkiye’de Kapitalizmin, rekabetçi bir aşama yaşamadan Finans-Kapitalizm olarak doğduğunu iddia ediyordu. Yani Türkiye Finans Kapital’in egemenliği altındaydı. Klasik varsayımlara göre, bu, Türkiye’nin kapitalist bir ülke olduğu dolayısıyla, önünde sosyalist devrim olduğu sonucunu çıkarmaya yol açardı. Ama işte Kıvılcımlı bu varsayımları sorguluyordu. İleri üretim biçimi, sadece eski üretim biçimini tasfiye etmez, aynı zamanda onu güçlendirip, onunla simbiyoz bir ilişkiye girer; etle tırnak gibi olur diyordu. Türkiye’de egemen biçim kapitalist ve Egemen Sınıf Finans-Kapital de olsa, tam da bu nedenle, görevler demokratik karakterdedir diyordu.
Anlaşılmayan buydu, bu çıkarsamanın ardındaki muazzam metodolojik ilerlemeydi. Bu anlaşılmayınca, bütün tartışmalar, düzgün ve aşamalı bir evrim anlayışına dayanan bir devrim kavramı çerçevesinde yürüyordu.
O zaman da esas sorun örgütsel ve taktik sorunlar bağlamında tartışılır oluyordu. Metodolojik sorunlar gündemden düşüyordu.
İşte o okumalar ve tartışmalar içinde Ziya Yılmaz bu sıçramayı yapamadı. Metodolojik derinliğin yerini, açık denizlerde yön bulmayı sağlayan pusulanın yerini Sovyetlerin varlığı ve güçlenmesi, gözden yitirilmeyecek kara parçaları aldı.
Ondaki bu evrime bağlı olarak bizim de zamanla konuşacaklarımız azaldı. Sonraları bazı günlük konuşmalar ve selamlaşmalar dışında hemen hemen hiç konuşmaz tartışmaz olduk.
*
Sonra uzaktan izlemeye çalıştım Ziya Yılmaz’ı. Onun geldiği gelenek ve geçmişi hiçbir zaman tam bir TKP’li olmasına izin vermezdi. Olamadı da. Hep bir rezervi bulundu kanımca. SGB’liler gibiydi bir bakıma. Yazılanlardan çıktığına göre onlarla belli bir dönem beraber de olmuş.
Ama TKP’ye uyamayacak Dev-Genç ve THKP-C geleneğinden gelen yanları, 1990’ların başının alt üstlüklerinde daha radikal değil daha da tutucu olmasına yol açtı. Yolunu bulduğu, yönünü tayin ettiği kara parçasının yitmesine göz yumamazdı.
*
Burjuva sosyalist partiler (TİP, TSİP, TKP, VP) içinde her zaman radikal bir kanat olur. Küçük burjuvazi ve onun radikalizmi geçmiş üretimin yadigarı veya modern üretimin doğrudan ürünü olmayan tabakaların eğilimlerini yansıttığından, hiçbir zaman burjuvazinin ufkunu ve kavramlarını aşabilecek bir metodolojik derinlik gösteremez ayrı bir program oluşturamaz. Genellikle radikalliğini ve farkını mücadele biçimleri alanında, taktikler alanında bir keskinlikle dışa vururlar.
Ama bu özellik sadece toplumsal konumla da ilgili değildir, metodolojik sorunlara ve derindeki köklü eleştiri ve özeleştirilere yönelmeyen her çaba, kısa soluklu olmaya mahkumdur. Gücü nedeniyle Sovyetlere veya Çin’e yönelenler veya aynı biçimde radikalleşme dalgasının büyüsüne ve rüzgarının yelkenlerini doldurmasına bakarak kısa yoldan sonuç almak isteyenler, uzun vadede bir yerlere takılır kalırlar.
1980’lere gelir, radikalleşme giderek artarken, burjuva sosyalizminin sınırları iyice ortaya çıkmış ve hızla yükselen radikalleşmeye bağlı olarak Burjuva Sosyalist partilerden radikal denebilecek kanatlar kopmuştu. TKP’den Yörükoğlu ve hiçbir zaman hazmedilemeyen SGB’lilerin ayrıksı duruşları; TİP’ten Yalçın küçük ve Metin Çulhaoğulları; TSİP’ten TKP-B’nin ayrılışı.
Bütün bu bölünme ve burjuva sosyalizminden kopuşların hiç biri bir sıçrama yapıp içinden çıktığı burjuva sosyalizminin sınırlarını aşamadı. Çünkü hiç biri metodolojik sorunlara, Marksizm’in temelindeki en temel kavramlara ilişkin sorunlara yönelmediler. Uluslar arası Marksist hareketin birikimlerini araştırıp özümlemediler
Ziya Yılmaz’ın da er veya geç, Cephe hareketindeki kökenleri nedeniyle bir şekilde TKP’nin burjuva sosyalizmi ile arasının açılacağı tahmin edilebilirdi. Ve yazılanlardan öğrendiğimize göre de öyle olmuş: Baykal Gürsoy’larla beraber davranmış.
Ama aynı sınırlılıklar Ziya Yılmaz’ı da belirlemiş. Bu TİP’ten THKP-C’ye geçişte olduğu gibi, bir ileriye gidiş değil, bir geriye gidişle sonuçlanmış görünüyor. Sonunda İ.Bilen’lerin savunusuna gelmiş. Bu içi dışına çevrilmiş bir radikalizm çabası olmaktan öteye gidememiş belli ki.
Marks, bir yerde Hegel’e atıfla, Tarih’te bazı şeyler iki kez olurlar der ve ekler birincisinde Trajedi, ikincisinde komedi.
Altmışların TİP’inin, Yetmiş ve seksenlerdeki karşılığı TKP idi; Altmışların sonunda, TİP’ten kopuş ve radikalizme kayış, THKP-C trajedisini yaşamasına yol açmıştı; Seksenlerin sonunda Sovyetler ve TKP’den kopuş ve radikalleşme ise, Stalinizmin en koyusunu savunmakla, 10 Eylül’ü çıkarmayla….
*
Ziya Yılmaz 60’ların sosyalistidir. Dev-Gençlilerden on yaş daha yaşlı bir kuşağın sosyalistidir ve de bir Anadolu Sosyalistidir.
1970’lerin başında, özellikle kimi Cephe kökenlilerin ne yapacağını bilemediği; bir uçtan bir uca savrulma eğilimleri gösterdiği bir dönemde, oldukça istikrarlı ve savrulmayan bir duruş sergileyerek en azından kimilerinin yolunu kaybetmelerini engellediği, böylelerinden biri olduğu söylenebilir.
Bu duruşunu biraz da bu özelliklerine borçluydu.
Ve yine bu nedenle:
TİP’liydi ama tipik TİP’li değildi. Cephe’liydi ama tipik Cepheli değildi, TKP’liydi ama tipik TKP’li değildi.
THKP-C’deyken biraz TİP’li; TKP’deyken biraz THKP-C’li; 10 Eylül’deyken de Biraz TKP’li idi.
Bizden on yaş büyük bir kuşaktandı ama onlardan da değildi.
Bizim kuşakla yaşadı ama bizden de değildi.
Demir Küçükaydın
11 Ekim 2011 Salı



Sakine Cansız’ın Ardından


Sakine Cansız’ı ilk kez nerede ne zaman gördüm ve tanıştım hatırlamıyorum. Ama adını duyar bilirdik.
Muhtemelen Öcalan’ın kaçırılışından sonra Hamburg’ta kurduğumuz “Öcalan’ın Yaşamını Savunmak İçin Türk Girişimi”nin hazırladığı toplantı ve tartışmalar esnasında olabilir. Kendiliğinden, işgüç içinde bir tanışma gerçekleşmiş olmalı.
Sonra 2005 yılında Hamburg’ta tertiplediğimiz, konuşmacılar arasında Ertuğrul Kürkçü, Haluk Gerger, Ragıp Zarakolu’nun da bulunduğu toplantıda Sakine Cansız da bir konuşmacıydı. Konu: “Büyük Ortadoğu Projesi ve Sosyalist Strateji” idi. Örgütünün görüşlerini formüle etmişti. Elbette Ortadoğu konu olunca Ortadoğu’nun en büyük, hem demokratik karakterli; hem de gerillaları ve milyonlarca taraftar ve destekleyicisi bulunan bir hareketinin önde gelen bir üyesinin ne diyeceği önemliydi.
Kim zaman sık sık karşılaşır, kimi zaman aylar ve yıllarca göremezdik. O Özgürlük Hareketi’nin esas kadrolarından biriydi. Özgürlük hareketinin bir kadrosu olmak Kıvılcımlı’nın “Uyarmak İçin Uyanmalı, Uyanmak İçin Uyarmalı” veya Lenin’in “Ne Yapmalı” kitabında belirttiği gibi, “demir çarık demir asa”, halk hizmetinde yaşamak; yaşamını mücadeleye vakfetmek demektir. Eğer çok büyük bir inanç ve teorik hazırlık yoksa, bu uzun ve zorlu yaşamda soluksuz kalmak kaçınılmazdır. Sakine bu maratonculardan biriydi. Eğer eski çağlarda yaşasaydı muhtemelen bir azize olurdu.
Bir yanıyla Avrupa metropollerinde göçmen olmuş Kürt özgürlük hareketini destekleyenlerin ve tabi kadınların örgütlenmesinde çalışır; bir yanıyla Kürdistan’ın dağlarında gerillalık yapar. Böylesine farklı dünyalarda, farklı işlerde bulunmak onlara ayrı bir geniş görüşlülük ve çok yönlülük de kazandırır.
Özgürlük hareketi bilinçli olarak, kadrolarını yerler ve işlevler arasında dolaştırarak, onların siyasi ve kültürel gelişimlerini de sağlar. Böylece yerleşik bir hayatın konformizminden de uzak, dolayısıyla toplumsal konumlarıyla kaybedecek bir şeyi olmayan ve radikal bir konumda kalmalarını sağlarlar. İşin mahiyetinden doğan bütün bürokratikleşme eğilimlerinin, harekete tam egemen olamaması ve birlikte yaşanacak ve kendisine karşı sürekli mücadele edilecek bir hastalık olarak kalması biraz da bu işleyiş sayesindedir.
Basının psikolojik savaş amaçlı yanıltıcı propagandalarının aksine, özgürlük hareketinin militanları, gerek politik gerek insani nitelikler bakımından ortalamanın çok üzerindedirler. Adanmış bir yaşamları vardır. Bu yaşamın bir ucu Kürdistan’ın dağlarında, diğer ucu metropollerdeki yoksul Kürtlerin evlerinde, derneklerindedir.
Ayrıca unutmamalı Sakine gibiler, Kürdistan’daki kadın uyanışının öncü örnekleriydi. Nice genç kız, aile baskısına ve feodal geleneklere karşı çıkabilecek gücü Sakine gibilerin örneğinde bulmuş olmalıdır.
Sakine oturmuş güçlü bir örgütten olmanın verdiği güvenle, keskin ifadeleri törpüleyici, diplomatik ve uzlaşmaya dönük bir dille konuşurdu dışa karşı. Biz ise, yepyeni bir teori, program, strateji ve taktiği şekillendirdiğimiz için, netliğe önem veren, farklılıklara vurgu yapan; diplomatikten ziyade teorik bir dille konuşurduk. Bu nedenle dillerimiz farklıydı. Ama birbirimizin dilini ve sorunlarını anlardık ve bu gereğinde pratik işlerde birlikte iş yapmaktan da gocunmazdık.
En son Hamburg’da Altona tren istasyonunda karşılaşmıştık. Yine bir görev gereği bir yerden geliyor veya bir yere gidiyordu. Her zaman olduğu gibi “Hocam bir oturup konuşalım” demişti. Bu dileği karşılıklı olarak her karşılaşmamızda söyler ama o hızlı yaşam içinde, yollar tesadüfen kesişinceye kadar arayıp konuşamazdık. Avrupa kazan Sakine kepçeydi.
Demek ki en son Paris’te imiş. Dersim’de başlayan ve Paris’te bir dernek lokalinde bir suikastla biten acı, sevgi ve adanmışlıkla dolu bir hayat.
Sevgiyle çünkü bunca acı ve adanmışlık ancak sevginin gücüyle taşınabilir.
Bu sevgi, eski tasavvuf ehlinin dediği, insanı Fena-fillah ya da Nirvana’ya ulaştıran Toplum’a adanmış; bireyi aşmış bir sevgi olabilirdi.
*
Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Söylemez’in Paris’in ortasında, bir dernek lokalinde güpegündüz böyle profesyonelce öldürülmeleri, Orta doğu’daki güçlerin mücadelesinde bir nitelik sıçramasının ifadesidir.
Özgürlük Hareketi’nin Avrupa’daki bütün faaliyeti, bütün dernekleri sürekli gözlem ve kontrol altındadır. Hükümetler mesajlarını bu dernekleri kapatarak veya yöneticileri vs. tutuklayarak verirler ve kontrol altında tutmaya çalışırlardı. Ne olursa olsun, savaşın en keskin olduğu, Ergenekon’un cirit attığı zamanlarda bile böyle bir girişim olmamıştı.
Bu nedenle bu sefer bir nitelik değişiminden söz etmek gerekiyor.
Sakine Cansız’ın Avrupa Sorumlularından ve kurucu ve Öcalan’a sadık kadrolardan olduğu için seçildiği bellidir. Cinayet yeri olarak Avrupa’da Fransa ve Paris’in ve de bir dernek lokalinin seçilmiş olmasının da bu mesaja dahil olduğu düşünülebilir.
Seçimlere bakılırsa, mesaj Özgürlük Hareketine ve Öcalan’adır.
Böylesine profesyonel ve dengelere oynayan bir cinayeti ancak devletler ve onların gizli terör örgütleri yapar ya da yaptırabilir. Ortadoğu’da mesajlar suikastlerle verilir.
Avrupa’da devletler yukarıda da değindiğimiz gibi daha “uygar” yöntemler izlerler -başları sıkışmadıkça tabii. Ama bu o devletlerin, diğer yöntemleri izleyenlere, bazen gözlerini kapayıp görmezden gelerek destek vermelerini engellemez.
Bir kere bu gibi cinayetleri ancak bir devletin istihbarat örgütleri işleyebileceğinden ve devletlerin istihbarat örgütleri sürekli olarak birbirlerinin ne yaptıklarını bildiğinden, Paris’teki cinayet, hele 24 saat kontrol altındaki bir dernekte, dünyanın en büyük gerilla örgütlerinden birinin sempatizanlarının derneğinde işleniyorsa Fransız istihbaratının bu konuda bilgisiz olması düşünülemez.
Ama bir devlet bunu bilmesine rağmen böyle bir cinayeti işletiyorsa veya buna göz yumuyorsa, bu çok büyük riskleri göze almak demektir. Kazanılacak ve kaybedilecek şeyler de bu riskler ölçüsünde büyük demektir.
Bugünün dünyasında en büyük çatışma Orta Doğu’dadır. Bir yanda ABD, Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan vs.nin bulunduğu blok vardır. Diğer yanda Rusya, Çin, İran, Irak Şiileri, Suriye rejiminin bulunduğu blok. Bu blokların çatışması en büyük ve önemli güç yığışmalarına yol açmakta. Çatışan taraflar bakımından ortada bir hayat memat meselesi bulunmaktadır.
Avrupa görünüşte ABD’nin yanındadır ama el altından diğer bloğu destekler. Çünkü, ABD’ye karşı stratejik çıkar ortaklığı içindedir. Dolayısıyla bir göz yummaya her zaman yatkın bir durumdan söz edilebilir.
Elbette bu temel güçlerin her ülke içinde çıkarları kendileriyle örtüşen paralelleri de vardır. AKP Amerika’nın başında bulunduğu bloğun dengesi olunca, otomatik olarak, Ergenekon ve askeri bürokratik oligarşinin eski çizgisini savunmak isteyenler de Rusya ve İran’ın bulunduğu blokla çıkar ortaklığı içinde olur.
Tabii bu güçlerin her birinin kendi içinde de farklı stratejilere yönelik olarak çatışan güçler vardır ve iç mücadelelerde dıştaki güçlere karşı nesnel çıkar ortaklıkları gerçekleşir. Örneğin, Türkiye’de Askeri Bürokratik oligarşi içinde, aynı kalmak istiyorsak (yani askeri bürokratik oligarşi gücünü ve imtiyazlarını korumak istiyorsa) değişmeliyiz (Eski beton kafayı atıp, demokrasi şampiyonuymuş gibi yapıp muhalefeti örgütlemeliyiz – örneğin 27 Mayıs gibi) diyenler farklıdırlar. Bunlar aynı gücün egemenliğini sürdürmesi için farklı stratejilerdir ve aynı güç içinde olmalarına rağmen farklı bloklarla nesnel çıkar ortaklıkları içindedirler. Tabii bu tür bölünmeler her gücün kendi içinde de vardır.
Böyle bir tablo içinde bakıldığında, Sakine’nin Paris’te öldürülmesi en başta PKK’ya verilmiş bir mesajdır. Şimdi böyle bir mesaj, büyük olasılıkla, Türkiye’deki görüşmelerin başlamasıyla ilgilidir. Muhtemelen Türk Gladyosunun ve Avrupa birliğindeki, ABD ve Türkiye’ye karşı Rusya ve İran’ı destekleyen güçlerin örtülü bir onayı da olabilir. Muhtemelen böyle bir onay olmadan da böylesine bir nitelik değişikliği yaratan bir suikast yapılmaz ve yapılamaz.
Bu aralar Türkiye’de sanki kolay bir işmiş gibi herkes barış diyerek barış üzerinden bir savaş yürütüyor.
Barış demokratikleşme olmadan olmaz. Demokratikleşme ise politika ve politik hedefler sorunudur. İstihbarat teşkilatı yöneticileri aracılığı ile barış yapılamaz.
Özgürlük hareketi Orta Doğu’daki en demokratik güçtür. Bu gücü tasfiyeye yönelik olarak yapılacak her hamle anti demokratiktir ve barış düşmanıdır.
İstihbarat teşkilatı başkanı aracılığıyla görüşme yapmanın kendisi bile, barış adı altında bir savaş yapıldığını gösterir. Bu nedenle şimdilik bir yol kat ediliyor gibi görünse de bir çıkmazdan kurtulamaz. Bunların tek yararı, Özgürlük hareketi üzerindeki psikolojik savaş perdesini yırtmaya yaramaları olabilir. Bu anlamda bir politik çözüme istemeden de olsa hizmet ederler.
Eğer Türkiye, istihbarat teşkilatı başkanı ile Öcalan’la görüşmeler yaparsa, başka devletlerin de istihbarat teşkilatları, kendi sözlerini söylerler.
Bu anlamda, Sakine’nin Cansız’ın bedeni, hükümetin Demokratikleşme olmadan özgürlük hareketini tasfiye ve sözde barış politikasının ilk kurbanıdır denebilir.
Eğer Hükümet açıktan Özgürlük hareketini tasfiye edilecek değil, demokratikleşme için ittifak yapılacak bir güç olarak muhatap alsaydı. Özgürlük hareketini tasfiye edilecek değil, ittifak yapılacak bir güç olarak görseydi, diğer güçler de açık politik tavırlar almak zorunda kalırlardı. O zaman İstihbarat örgütlerine söyleyecek söz kalmaz, Sakine ve arkadaşları, şimdi canlı olarak aramızda olurdu.
Demir Küçükaydın
10 Ocak 2013 Perşembe

Gross’un (Rıza Dayı) Ardından


Gross Almancada büyük demektir. Rıza Dayı fiziksel olarak çok büyük bir insandı. Muhtemelen Almanlar ona bu nedenle Gross demiş; sonra da Türkiyeli arkadaşları, hatta eşi bile Gross diye hitap etmeye başlamış olsa gerekti. Bizler onunla konuşurken Rıza Dayı der, ama onun hakkında konuşurken genellikle kimi kastettiğimiz daha belirgin ve kolaylıkla anlaşılsın diye Gross derdik.
Gross’u görünce John Steinbeck’in göçmen işçileri anlattığı İnsanlar ve Fareler’indeki Lennie gelirdi aklıma. Rıza Dayı, Lennie gibi geri zekalı değildi. Ama o dev gibi adamın, sürekli gülen yüzü ve gözleri vardı. Gözlerinde de hiçbir zaman yaşlanmayan ve eskimeyen bir masumiyet ve hayat karşısında duyulan bir şaşkınlık ve hayret; ifadesi güç bir safiyet.
Neredeyse iki metreye yaklaşan, dev gibi, yakışıklı bir adam düşünün. Kaşları değme pala bıyıklının bıyıklarından daha gür ve büyük. Gülen bir yüz ve çocuksu gözler.  Saf, temiz, insan sevgisiyle dolu koca bir yürek.
Gross’u birkaç gün önce Almanya’da yitirdik. Cenazesi Türkiye’ye getirilip Zeytinburnu’nda bir cemevinden kaldırıldı.
*
Gross Dersimliydi. Dersim Anadolu’da uygarlığın (devlet, yazı, para, vergi, hapishaneler) en geç (1938’lerde) ancak uçaklarla ve kimyasal savaşla, gaz bombalarıyla feth edebildiği, “Dersim’e sefer olur zafer olmaz” sözünü doğrulayan bir komün adasıydı. Dolayısıyla Gross’un neolitik bir köy komününde doğup büyüdüğünü kabul edebiliriz. Gözlerinden eksilmeyen masumiyeti Komün’ün, cennetten kovulup yeryüzüne düşmesinden önceki Adem’in masumiyetiydi.
Gross’un daha sonra İstanbul’da hamallık yaptığını biliyoruz. Ara Güler’in harikulade bir hamallar fotoğrafı vardır.  Gross da muhtemelen tam o fotoğrafın çekildiği dönemlerde hamallık yapmış olsa gerekti. O fotoğraftakilerden biri de olabilirdi. Ortaklaşmacı köy komünü ilişkileri içinde doğup büyümüş olan Gross, birden bire, İstanbul’da en acımasız ve sert kapitalizm ilişkileri içine düşmüştür. İnsanlığın neolitik köy komününden kapitalizme beş bin yılda kat ettiği yolu çocukluktan gençliğine geçerken aşmıştır. İçine düştüğü bu dünya karşısındaki şaşkınlığını yansıtır gibiydi o gözlerindeki şaşkınlık ve hayret.
Rıza Dayı daha sonra Almanya’ya işçi olarak gider. Alman eksperler böyle güçlü bir adamın iş gücünün iyi artı değer üreteceğini hemen görmüş olmalıydılar.
Alman işçisi, diğer ülkelerden getirilen göçmen işçilerin, kendisiyle aynı politik haklara sahip olmasını istememiş; ama işgücü pazarında ucuz işgücü arzını sınırlayıp kendi işgücünün fiyatını düşmesini engellemek için yabancı işçilere de kendisinin sosyal haklarını sağlamıştır. Yani göçmen işçi, vergi vermesine, çalışmasına rağmen politik haklara sahip olamaz ama sendikalaşabilir, aynı toplu sözleşme haklarından yararlanabilirdi. Bu, Türkiye’de politik hakkı olan ama sosyal bir varlığı ve hakkı olmayan; Almanya’da ise sosyal varlığı ve hakkı olan ama politik varlığı ve hakkı olmayan çok özel bir işçi katmanının oluşumuna yol açtı. Bu işçiler politik olarak Türkiyeli; sosyal olarak Almanyalı oldular ve öyle kaldılar.
Almanya’ya giden ilk kuşak işçiler, genellikle kalifiye işçiler veya Türkiye’de iken az çok şehirlerde yaşamış; modern kapitalist ilişkileri Türkiye’de iken tanımış işçilerdi. Yani bir bakıma Türkiye işçilerinin kaymak tabakasıydı. (Bu tecrübeli işçi tabakasının Almanya’ya gidişinin ve bunun yom akçığı sürekli kan kaybının Türkiye’deki İşçi hareketi üzerindeki etkileri pek araştırılmamış bir konudur.)
Bu ilk kuşak işçilerin gittiği Almanya ise savaştan yeni çıkmış, Savaşta ölen erkekler nedeniyle kadın sayısının erkek sayısından birkaç milyon daha fazla olduğu; Türkiye’den giden işçilerin kocaman işçi yurtlarında toplu halde yaşadıkları bir dünyadır. Sanayi tam gaz çalışmakta ve büyümektedir. İşgücüne henüz çok ihtiyaç vardır.
Bu genç ve şehirlerden gelmiş ilk kuşak işçiler, işten çıkınca, temizlenip, kravatlarını, takım elbiselerini giyip piyasaya çıkan; hafta sonları dans edilen lokallere giden; genellikle bir Alman bayan sevgilisi veya arkadaşı olan; artık benzeri pek bulunmayan ve hayal bile edilemeyecek başka bir dünyada yaşıyorlardı.
Rıza Dayı da bütün bunları yaşadı. Ve muhtemelen bu dönemde Gross adını aldı. Bu Gross adında bir gizli küçümseme de vardır. Yabancı bir işçiye adıyla değil, belirgin bir özelliğiyle hitap, aynı zamanda onun kişiliğinin ve adının hiçbir önemi olmadığı, ikinci sınıf insan görüldüğü bir dünyanın izini de taşır. Rıza Dayı bir Alman olsaydı, muhtemelen iş arkadaşları ya da ustabaşları ona Gross demez, adıyla sanıyla anardı.
Gross, bir yandan Türkiye’de kalan eşi ve çocuklarına para yetiştirir, diğer yandan da hafta sonları danslara gider. Ne kadar ikinci sınıf da olsa, Alman işçi hareketinin kazançları sayesinde, az çok insanca bir yaşama adımını atar.
Ancak daha sonra 1974 krizi gelir, yeni işçi alımları durdurulur. Aile birleşmeleri başlar. Türk işçiler artık işçi yurtlarından çıkıp, ailelerini ve çocuklarını yanlarına almaya, ucuz ve bakımsız evlere taşınmaya başlarlar. Yabancı işçilere karşı düşmanlığın, ırkçılığın yükseldiği dönemler başlamıştır.
Ama tam aynı dönemde Türkiye’de tarihinin en büyük radikalleşme ve politikleşme dönemi başlamıştır. İlk kez devletin kontrolü dışında geniş emekçi kitleleri kendi öz örgütlenmelerini yaratmakta; ilk kez türbinler sahaya inmektedir. Bu radikalleşme ve politikleşmeyi bastırmak işin de kontr gerillalar, faşist çeteler bu geniş otonom örgütlenmelerin üzere sürülür. Hareket henüz çocukluğunu yaşamaktadır; kendisi olgunlaşmadan adeta bir devrimci durum olgunlaşmaktadır. Hazırlıksız ve tecrübesizdir.
(Bu radikalleşme dalgasının derslerini çıkarıp olgunlaşacak yeterli zamanı bulan Kürt hareketi ilerde bir devrimci kabarışı örgütleyebilecek duruma gelir ama bu sefer radikalleşen ve politikleşen geniş kitleler yoktur Kürtlerin çoğunlukta yaşadığı bölgelerin haricinde.)
Yetmişlerin yükselişinin ateşi elbet Almanya’ya da yansır. Almanya’da da sol hareket hızla güçlenmeye başlar. Ve bunlar tıpkı Türkiye’de olduğu gibi devletin desteklediği faşist çetelerle bir seri çatışmaları ve başarıları gerektirir.
Bu dönemde Gross, artık sol derneklere gitmekte, mitinglere, toplantılara katılmakta, faşistlerle çatışmalarda sadece görünüşüyle bile faşistlerin korkmasına ve paniğe kapılmasına yol açmaktadır. Hamburg’ta faşistlerin etkisinin kırılmasında Gross’un ayrı bir yeri vardır.
Çocukları da Türkiye’de Zeytinburnu’nda aktif politik ve antifaşist mücadele içindedirler. Zeytinburnu’nda tesadüfen “Doktorcu”lar etkin olduğu için çocukları da “Doktorcu” olur.
12 Eylül darbesi, Gross’un ailesini de vurur. Bir çocuğu Almanya’da diğeri, Fransa’da ilticacı olur. Biri de Türkiye’de kalır. Üç ülkeye dağılmış bir aile. Bireylerinin diğer ülkelere gerek politik, gerek hukuki ve de gerek iktisadi nedenlerle gidemediği ve birbirini pek göremediği bir aile. Ulusal devletlerin, Ulusların ve Uluçluğun insanlığı boğan nasıl bir boyunduruk olduğunun somut örneği, bunu etinde kemiğinde yaşayan bir aile.
Seksenlerde önce 12 Eylül sürgünlerinin etkisiyle geçici olarak Almanya’da da bir canlanma yaşandıysa da taşıma suyla değirmen dönmeyeceğinden, hareket adım adım geriledi ve çözülüp çürüme sürecine girdi. Daha sonra Almanya’da büyüyen göçmen işçi çocuklarının radikalleşmesi ve sokak çeteleri şeklinde öz örgütlenmeleri yaşandıysa da Duvar’ın yıkılmasıyla birlikte onlar da zamanla sönüp gittiler.
Gross bu dönemde, azalan politik etkinliklere rağmen her etkinlikte görülüyordu.
Ancak bir arabanın çarpması hayatını tamamen değiştirdi, hareket yeteneği çok sınırlandı. Bu nedenle sağlıklı olsaydı belki hala her mitingde, her etkinlikte görülebilecek olan Gross çok uzun zamandan beri görülmez oldu ve arada geçen yıllarda bilinmez kaldı.
*
Şimdi başka bir dünyada yaşıyoruz. O eski işçi kuşağı yok artık. Gross o kuşağın bir temsilcisi ve örneğiydi. Ama henüz yeni bir işçi hareketi yükselişi de yok. Bu yükseliş er veya geç gelecek; muhtemelen pasifik kıyılarında gerçekleşecek. Ama şimdilik, eskisi artık yok ve yenisi henüz yok.
Bu yeni işçi kuşağının ne olduğunu ve ne olacağını yine Gross’un ve ailesinin kuşaklarının örneğinde izleyebiliriz.
Gross neolitik köy komünü, ortaklaşmacı köy ilişkileri içinde Alevi olarak doğup büyümüştü. En modern kapitalizm ortamında yaşamış sendikalı, sigortalı ve politik olarak aktif bir yaşam sürmüştü. Modern toplumun tarikatleri olan partilerde ömrünü tamamlamış sayılabilirdi.
Çocukları Türkiye’nin yetmişli yıllarında bir gecekondu semtinde sendikal ve öz savunmaya yönelik örgütlenmeler içinde politikleşmiş ve radikalleşmiş; bunun sonucu da Avrupa’da sürgün yaşamak zorunda kalmışlardı.
Torunları ise artık Alman, Fransız ve Türk. O toplumun içinde yine ücretliler ama şehirde doğup büyümüş, nispeten daha iyi eğitim almış bambaşka bir dünyaya aitler ve orada yaşıyorlar.
İki kuşak içinde neolitik ortaklaşmacı köy komününden, sınırların boğduğu bir dünyaya geçiş.
Bundan elli yıl önce dünya nüfusunun ezici çoğunluğu köylerde yaşıyordu. Köy her yerde biraz neolitik komündür. Şimdi ise yeryüzünün ezici çoğunluğu şehirlerde, hatta megapollerde.
Bırakalım köy komününü, son iki yüzyılın ulusları bile bu dünyaya dar geliyor artık. Böyle bir dünyada, Türkiye’de olduğu gibi, ulusu Türklükle, Sünni Müslümanlıkla tanımlamak, eskiyi sürdürmek için beyhude bir gayrettir ve sadece insanlara boşu boşuna yeni acılar çektirir. Bu beyhude gayret kendine karşı direnci de kendisi yaratır.
Rıza Dayı’nın cenazesi, Zeytinburnu’nda bir Cemevi’nden kaldırılmış.
Biz şeyleri onların kendileri hakkındaki yargılarıyla değil, nesnel ve sosyolojik anlamlarıyla tanımlarsak. Cemevi, Ulusun Sünni Müslümanlıkla tanımlanmasına karşı inancı Alevi olanların direncinin örgütlenme noktasıdır. Bu hareketin ne Din olarak Alevilikle ilgisi vardır ne de kapitalizm öncesi uygarlıktaki bir köy üretmenleri partisi olarak Alevilikle ilgisi vardır. Alevi hareketi, modern ulusun tanımının Sünnilikle yapılması nedeniyle dışlanmışlıktan doğan bir Yeni Sosyal Harekettir.
Alevilik İslam’ın egemen olduğu bir dünyada, hem köy komününün ilişkilerini belirlemesi nedeniyle bir Din’di hem de Devlete, ekonomi dışı zor aracılığıyla artı ürüne el koyulmasına karşı köy üretmenlerinin örgütlendiği bir partiydi (Mezhep-Tarikat).
Modern Alevi hareketi ise, Ulusun tanımlanış biçiminden doğan ayrımcılığa karşı bir direniş, yani modern bir partidir. Ama henüz parti olamamış bir partidir.
Henüz sistematik bir demokratik program oluşturamadığı için, henüz bir parti olamamış, tüm gayrı memnunları içinde toplayamamış bir “Yeni Sosyal Hareket”; bir parti rüşeymi, tohumu.
Rıza Dayı’nın cenazesi, gerici bir ulusçulukla, yani Sünni Müslümanlık ve Türklükle tanımlanmış bir ulusa ve onun devletine karşı bir direniş yuvasında kaldırılırken, aslında Türkiye’deki demokratik bir ulus özleminin içinde yer almış oluyordu.
Bir insan ömrüne sığmış dramatik değişiklikleri şu semboller çok daha net açıklar. Rıza Dayı’nın gençliğinde Dersim’de ve köyünde otantik Alevi cemlerini yaşadığını varsayabiliriz. Gençliğinde Dans salonlarına gitti. Orta yaşlılığında devrimcilerin derneklerine, mitinglere. Cenazesi ise bir Cemevi’nden kalktı.
Torunları, Almanya ve Fransa gibi, Türkiye ile kıyaslanmayacak ölçüde, nispeten biraz demokratik olarak tanımlanabilecek uluslarda yaşasalar bile, ister demokratik, ister gerici olsun, kategorik olarak ulusların insanlığı boğduğu bir dünyada yaşıyorlar ve yaşayacaklar.
Gross’un ölümü İşçi sınıfının bir döneminin ve tipinin gidişini ve sonunu temsil eder. Bu paralellik Amerika ve Türkiye’de de görülebilir.
Gross bir bakıma, John Lee Hooker’ler, Muddy Waters’lar kuşağı gibidir.
Gross’un Dersim’de doğup büyümesi gibi, onlar da Misisipi’de pamuk tarlalarında doğup büyümüşlerdir; Gross’un İstanbul’daki hamallığı ve şehir yaşamıyla tanışması gibi, gençliklerinde Memphis’te ilk şehir yaşamıyla tanışmışlardır. Rıza Dayı’nın Hamburg’u neyse, Chicago ve Detroit gibi Kuzey’in sanayi şehirleri de onlar için aynısıdır. Oralarda az çok insana yakışır bir yaşam sürmelerini sağlayacak bir iş bulmuşlardır.
Bu müziklerinde de yansımıştır. O köle ruhunun kalıntılarından kurtuluş, bir türlü dışa vurulamayan bir öfkeyi yansıtan köylü Blues’unun yerini, kendine güvenen ve adımlarıyla yeri titreten Muddy Waters’ların Blues’una bırakmıştır.
Beyaz işçi çocukları, isyanlarını yansıtacak tınıyı ve ritmi bu Blues’da bulmuşlardır.
Rıza Dayı nasıl Devrimciler ve dernekleriyle buluştuysa, Blues’ın o ustaları da Beatles’ler, Rolling Stones’ler tarafından keşfedildi ve bu buluşmadan, Rock çıktı.
Ama şimdi bir Koreli’nin yine Rock’tan esinlenen ve komik bir şarkı ve dansının Youtube aracılığıyla milyonlarca kez çalındığı, küçük çocukların bile görür görmez dansını yaptıkları Gangnam Style dünyasında yaşıyoruz.
Elveda yirminci yüzyılın işçileri ve işçi hareketi.
Elveda Rock, elveda Blues.
Elveda Gross.
Demir Küçükaydın
20 Şubat 2013 Çarşamba



Nail Satlıgan’ın Ardından


Daha bir gece önce Ergun’a (Aydınoğlu) Nail’in durumunu sorduğumda, “Doktoru yakında kaybedeceğimizi söylemiş” demişti. Bu gece yarısı, yatmadan önce maillere baktığımda, kaybettiğimizi öğrendim.
Uyku tutmadı. 2001 yılında yapılmış Kıvılcımlı Sempozyumu video ve resimlerinden Nail ile ilgili olanları derleyip paylaşarak, onunla ilgili anıları hatırlayarak bir “veda töreni” yapmaktan başka bir şey gelemezdi elimden.
Cenaze yapılacağını sanmıyordum. İç tutarlılığa değer veren bir Marksist olarak muhtemelen cesedini bir üniversitenin tıp fakültesine kadavra olarak bağışlayacağını tahmin ediyordum. (Az önce Sami (Sarı) öyle olduğunu söyledi.) Tanıdıkları ve dostları bu vesileyle bir zaman baskısı olmadan, insanların zamanlarını ayarlayıp veda edebilecekleri bir toplantı tertiplerler mi? Bilmiyorum. Olsa da yetişme şansım pek yok. Bu durumda Nail’e bir yazıyla veda etmekten başka şansım yok gibi görünüyor.
*
Nail’i Dev-Genç’te uzaktan bilirdik. Herkes bir şekilde birbirini bilirdi. Bölünmede Beyaz Aydınlık tarafında olduğunu biliyorduk. Zaten bütün eli kalem tutan ve ağzı laf yapanların hepsi Doğu Perincek’in Beyaz Aydınlık takımında yer almamışlar mıydı? Şahin Alpay, Cengiz Çandar, Oral Çalışlar, Gün Zileli, Erdoğan Güçbilmez, Halil Berktay, Atıl Ant vs..
Kıvılcımlı Beyaz Aydınlıkçılar için boşuna “genellikle kırmızı yanaklı, iyi besili çocuklar” diye boşuna dememişti. (Bu “kırmızı yanaklı” imgesinin doğuşuna yol açan da yine eski DÖB’lü (Devrimci Öğrenci Birliği) ve daha sonra Filistin’de İsrail komandolarınca yapılan baskında öldürülen Ahmet Özdemir olmalıydı.)
Beyaz ve Kırmızı Aydınlık ayrılığı aslında MDD safları içindeki burjuva sosyalizmi ve küçük burjuva sosyalizmi ayrılığı idi. Çoğu insan bu iki sosyalizm çeşidini ayırmaz. Ama neredeyse bütün ayrılıkların kökeninde bu sınıfsal ayrılık vardır. Burjuva sosyalizmi politika yapar ama reformisttir, metodolojik olarak daha metafizik bir yapısı vardır ama daha moderndir. Küçük burjuva sosyalizmi veya devrimciliği ise burjuva sosyalizminin reformizmine bir tepkidir, kendisine karşı mücadele ettiği burjuva sosyalizminin ufkunu aşamaz. Aşamadığı için de bağımsız bir teori ve program geliştiremez ve politik olamaz. Bu nedenle de ayrılığını mücadele biçimlerindeki bir radikallikle, sembollerdeki bir radikallikle gösterir. Metodolojik olarak skolâstiktir. Modern bir kültürden ziyade antik, memur, esnaf ve köylü bir karakter sergiler.
Bu genel özelliklere uygun olarak, Dev-Genç’in Kırmızı Aydınlık tarafında kalanlar, genellikle memur veya esnaf çocuklarıydı ve radikallikleri mücadele biçimlerinde yansıyordu.
Yalnız bu arada şunu belirtmeli ki küçük burjuva sosyalizminin de şehirli ve köylü biçimleri birbirinden ayrılır ve aralarında kültürel bir uzlaşmazlık vardır. Dev-Genç’in esas kadroları, şehir çocuklarıydı, “şehirli fırlamalar”dı. Örneğin Devrimci Öğrenci Birliği’nin neredeyse bütün esas kadrosu İstanbul’un liselerinden gelmeydi (Haydarpaşa Lisesi, Erkek Lisesi vs.).
Köylü radikaller bu şehirli fırlamaların kültürüne ve davranış kotlarına duydukları tepki ile, Doğu’nun saflarında kalmışlardı ama bir süre sonra aralarındaki sınıfsal zıtlık onların da Doğu’dan kopmalarıyla sonuçlanacaktı.
İşte, Nail uzaktan bizlerin gözünde, bu genel kanavaya da uyan bir Beyaz aydınlıkçı idi. İyi yetişmiş, burjuva kültürü almış bir aileden geldiği, halinden, tavrından, konuşmasından, yazmasından belli oluyordu.
Nail ile yakından tanışmam 12 Mart döneminde İstanbul Dev-Genç davasından tutukluyken Davutpaşa Kışlası’nda oldu.
Davada tutuklananların çoğu, ilk kuşak Fikir Kulübü kurucuları olduğu ve okulu bitirip eşi ve işi bulunduğu veya THKO ve THKP-C’nin içinde yer almadığı için, binlerce yıllık tecrübesiyle devlet, bir yandan bu Dev-Gençlileri tutuklarken, diğer yandan da onlara belli ayrıcalıklarla davranıyor ve sisteme dönüşleri için kapıları açık tuttuğunun sinyallerini veriyordu.
Davutpaşa Kışlası’nda yatıyorduk ama tutuklandığımızda hemen hiç birimiz işkence görmemiştik örneğin. Bizlere iyi davranılıyordu. Bizler hapishane bahçesinde top oynar güneşlenirken, bizleri bekleyen askerler, miğferleri, ellerinde ağırlaşan silahları, asker elbiseleri içinde ve yakıcı yaz güneşi altında bizlerden çok daha kötü koşullarda bulunuyordu. Biraz yatılı okul havasında günler geçiyor, davanın başlamasını bekliyorduk. Diğer THKP-C ve THKO gibi davalardan aynı zamanda Dev-Genç sanığı olanlar da buraya geldiklerinde bu imkânlardan yararlanmış oluyor biraz olsun soluklanıyorlardı.
Tabii Cezaevinde aramızda birçok teorik ve politik konularda tartışmalar yapıyorduk. Benim neredeyse her gün tartıştığım insan Nail’di. Kategorileri karıştırmayan, söylenenleri anlayan, mantıki olarak kendi içinde tutarlı argümanlar getiren, fikirlerini çok güzel artükile eden bir insandı. Nail ile ne kadar sert tartışsak ve zıt pozisyonları savunsak da tartışmak zevk veriyordu. Yanlış anlamaların, mantık yanılgılarının, olgular hakkındaki yarım yamalak ve yalan yanlış bilgilerin çıkmaz sokaklarına hiç sapmadan ve esas hedefi yitirmeden yapılan tartışmalardı bunlar. Bu nedenle zevkli ve verimliydi.
Tartışmalarımızın esas yoğunlaştığı nokta, Çin Devrimi ve Mao idi. Ben Mao’nun bir köylü devrimcisi olduğunu; Marksist bir teorisyen olmadığını; onun olsa olsa Marksizm’in Çin kültürüne uygun bir popülarizasyonunu yaptığını savunuyordum.  Modern işçi sınıfı ve modern burjuva kültürünün birikimi olmadan bir modern sosyalizm ve Marksizm’e bir katkı olamayacağını söylüyordum. Çin’in ise özellikle Kültür Devrimi’nde bu kültürü eleştirerek aşmak bir yana, bir köylü tepkisiyle reddettiğini dolayısıyla ondan bile daha geriye düştüğünü savunuyordum.
Nail ise Mao’nun devrimciliğine, radikalliğine ilişkin argümanlar getiriyordu.
O zamanlar tartışmalar insanlar arasında değil, fikirler arasında olurdu. En ağır gibi görünen ithamları bile kimse kişisel olarak algılamaz (zaten böyle de söylenmezdi. Kimse kimsenin iyi niyetini, inancını, cesaretini ve fedakârlığını sorgulamazdı) en sert tartışmalar bile ilişkilerde bir kırılmaya yol açmazdı.
Bu arada Nail’e çok da takılırdık. Nail Pekin doğumluydu yanlış hatırlamıyorsam. Ailesi Rusya’da devrim olunca Çin’e kaçmış, Çin’de devrim olunca da Türkiye’ye kaçmıştı. Yani aslında komünizmden kaçan bir ailenin komünist olmuş çocuğu idi. Hatta bir anekdot anlatırlardı, Nail’in annesi bir gün Taksim’de Galatasaray taraftarlarının bir kutlamasına rastlıyor. Tabii onların ne olduğunu anlamıyor ama kırmızı rengin baskın olduğu bu gösteri yine kızılların bir gösterisi olduğunu sanmasına yol açmış, koşarak eve gitmiş, “komünistler buraya da geldi haydi toplanın gidiyoruz” demiş. Sonra anlaşılmış Komünist kızılların Galatasaray taraftarları olduğu.
Taksim’e değil ama ailenin içine girmişti “Kızıllar.” Oğulları kızıl olmuş ve dört bir yandan kuşatılmıştı aile.
Bu nedenle sık sık Nail’e takılırdık. “Sizin gittiğiniz ülkede devrim olduğuna göre, demek burada da devrim olacak, bakalım o zaman nereyle gideceksiniz? En iyisi Amerika’ya gidin de orada da bir devrim olsun, kısa yoldan kurtulsun insanlık” derdik.
*
Bu arada tahliye için dilekçeler yazıyor, tutukluluğumuza itiraz ediyorduk. Cezaevine o aralar bakan, sanırım istihbaratçı ve kurmay olmayı düşünen bir yüzbaşı vardı. Sık sık gelir bizlerle laf açıp sohbet etmeye ve bilgi toplamaya çalışırdı. Hatta bu denemelerinden birinde Mao Faruk’un, Şair Eşref’in “evvelce devri istibat idi konuşturmazlardı adamı, şimdi devri hürriyet, önce konuştururlar adamı sonra bellerler ananı” beytiyle bozmasına da muhatap olmuştu. (Sanırım bunu Harun Karadeniz de bir yerlerde anlatmıştı.)
İşte bu yüzbaşı bir gün gelmiş ve Nail’i sormuştu. Sormasının nedeni Nail’in dilekçesinin sıradan bir dilekçe olmaması, güçlü ve mantıki argümanlarla biçim ve içerik olarak dikkati çekecek kadar öne çıkmasıydı. İstihbaratçı yüzbaşı, merakını yenememiş, dilekçeyi yazanı daha yakından tanımak istemişti besbelli.
Nail bu dilekçesini yazdıktan bir süre sonra tahliye oldu. Doğru dürüst tartışacak kimse ve tartışmaların eski tadı kalmamıştı.
Nail’in çok etkileyici bir sesi ve vücut dili vardı. Bu iki özellik bilgi ile mantıki olarak tutarlı argümanlarla birleşince elbette son derece etkileyici bir sentez çıkıyordu ortaya. Bütün bunlara bir devrimci olarak yaşamak ve davaya bağlılık da eklenince çok az bulunan bir insani ve sosyalist kaliteye ulaşılıyordu. Nail tamı tamına böyleydi.
*
Bir süre sonra ben de tahliye oldum. Fabrikalarda çalışmaya devam ettim ve tam 12 Mart dönemi biterken Kıvılcım gazetesini çıkarmaya başladım. Bir gün Aksaray’daki gazete bürosundan Cağaloğlu’ndaki matbaaya, çok sevdiğim Çınaraltı ve Sahaflar üzerinden gidiyordum.
Çınaraltı’nda Nail’in oturduğunu gördüm, selam verdim. Nail “sana teşekkür etmek istiyorum” dedi. “Ne oldu” dedim. “Beni Maoculuktan sen kurtardın. Cezaevindeki tartışmalar benim gözümü açtı” dedi. Takıldığını, beni makaraya aldığını sandım. “Bırak gırgır geçmeyi” dedim. “Yok, vallahi samimi söylüyorum. Ciddiyim. Ve seninle karşılaşıp teşekkür etmek istiyordum” dedi.
Şaşırmıştım. Hiç böyle kafasını karıştırdığıma dair bir izlenim edinmemiştim oysaki. Demek tartışmalar orada kalmamış, söylenenler üzerine düşünmüş ve görüşlerini değiştirmişti. Ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Demek açıkça savunmak, doğrudan fikir mücadelesi yapmak, başlangıçta hiç etki yaratmazmış gibi görünse de uzun vadede insanlar üzerinde etkiler bırakıyordu. O an olmasa bile uzun vadede, onlar üzerine düşünülüyordu. Sonraki bütün hayatımda defalarca bunun doğrulandığını gördüm. O nedenle o zamandan beri bana ne derler diye düşünmeden, direk fikrimi ve eleştirilerimi söylemeye daha fazla dikkat ettim. Benim bu tartışma stilimin yerleşmesinde Nail’in Maoculuğu bırakmasının ve teşekkürünün bir etkisi yoktur diyemem.
Nail ile bu karşılaşmamızdan bir iki gün sonra tutuklandım, on yıl hapis ve yıllar süren sürgünlük yıllarında zaman zaman orada burada yazılarına rastladığımda onun da Troçkist görüşleri benimsediğini görünce çok mutlu olmuştum. Ben de Nail’den bağımsızca benzer bir evrim geçirmiştim. Dev-Genç ve Doktor geleneğinden geldiğim için Türkiye’nin Troçkistleriyle hem siyasal kültüre ilişkin, hem metodolojik genlerimizde bir uyuşmazlık vardı. Bir de buna troçkistlerin genellikle Burjuva Sosyalisti yapıları eklenince onlarla hiçbir zaman ortak bir nokta bulamıyordum. Ama diye düşünüyordum, Nail muhtemelen onlara benzemiyordur. Ne de olsa 68’in yükselişini yaşadı, Dev-Genç’e bulaştı. Başka bir politik kültürden geliyordur. Ayrıca Doktor’u 70’te okumuş kuşaktandır. Doktor’u okumuş olmak, Ertuğrul Kürkçü ve Abdullah Öcalan’da da görüldüğü gibi, insana başka birtakım özellikler kazandırır.
*
Sonra 2001 yılında Almanya’da bir Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu düzenledik. Nail de gelenler arasındaydı. Hislerim ve öngörülerim yanılmamıştı. Nail bir troçkistti ama aynı zamanda Kıvılcımlı Sempozyumu’na geliyordu hem de sağlık ve maddi olarak birçok zorluğu göze alarak. Bu diğer troçkistlerde pek görülemeyecek bir özellikti.
Sempozyum’da birbirinden değerli değinmeler yaptı. Özellikle Finans-Kapital’i anlatırken, Vedat Türkali’nin Mihri Belli’ye dönüp  “Mihri dinle dinle” deyişleri unutulamaz. Vedat Türkali’nin çok beğenisini kazanmıştı. Kendisinin bir türlü derleyip toparlayıp anlatamadığı konuları Nail, anlaşılır bir biçimde açıklıyordu. Bu nedenle Mihri’ye, bak ben anlatamıyordum ama burada ustası anlatıyor anlamında, “Bak dinle Mihri” deyip duruyordu.
Benim bildiri sunuşumdan sonra da yukarıda aktardığım gibi, kendisinin Maoculuğu terk etmesine yol açışımdan da söz etti. Bana yönelik eleştirisi ise benim eşitsiz ve bileşik gelişmenin bütün tarihte var olduğunu öne sürmem onun ise bunun sadece kapitalizmde olduğunu savunmasıydı. Ben hala eşitsiz ve bileşik gelişmenin bütün tarihin bir yasası olduğunu düşünüyorum ve eleştirisini kabul etmiyorum. Ama bunu geniş bir şekilde tartışma olanağımız olmadı zamanın sınırlılığı nedeniyle.
*
Ama benim sunduğum bildirinin esas tartışılması gereken yeni olan yanlarına hiç değinmemesi, kendisini hep bilinen klasik problemlerle sınırlaması ve bu konularda söz alıp konuşmasıydı esas dikkatimi çeken. Nail‘de de bilinmeyen sulara açılmak ve oralarda yanlış yaparak, yolunu yitirerek boğulup veya kaybolup gitmek korkusu seziliyordu. O bildiği sahillere yakın, emin sularda kulaç atıyordu. Ben ise, tıkanıklığı aşmanın o karaya yakın  sularda sahilden yol alarak mümkün olamayacağını söylüyor sürekli açık denizlere açılıyordum. Korkmuyordum. Elimde pusulam var, yönümü bulabilirim diye düşünüyordum. Onlar ise sahili, bildikleri kerteriz noktalarını gözlerden yitirmemeye çalışıyorlardı.
Aramızda, dayandığımız Kıvılcımlı ve Troçkist gelenek ortaklıklarına rağmen, temelde böyle giderek derinleşen ve büyüyen bir uçurum oluşuyordu.
Buna ek olarak ben politik olarak Kürt hareketini apaçık destekliyor ve “Kürt Sorunu”nu öne çıkarmayı görev biliyordum. Kürt hareketi içinde de Öcalan’ın ve PKK’nın çizgisini destekliyordum. Nail ve benzerleri ise, bunu adeta sınıfsal çelişkileri ve perspektifi gözden yitirmeye yol açan “Marksist’i bozacak” bir konu olarak görüyorlardı.
Bu her politik ve taktik durumda yansımalarını buluyordu. Ben örneğin herkesin Öcalan’ın teslim olduğunu söylediği, Kürt hareketinin yenildiğini bittiğini söylediği zamanlarda, Öcalan’ın çok zekice ve çok önemli bir stratejik manevra yaptığını, bunun meyvelerini birkaç yıl sonra toplayacağını söylüyordum.
Ben Demokratik Cumhuriyet, projesini bütün belirsizliğine rağmen destekler; ileri bir adım, öngörülerimin bir gerçekleşmesi olarak görür ve Marksist bir Demokratik Cumhuriyet tanımı içinde kendi Demokratik Cumhuriyet Programımı ortaya koyar ve savunurken, Nail örneğin, bunu klasik Troçkist problematikler içinde Stalin’in aşamalı devrim anlayışına geri dönüş olarak değerlendirip, benim adeta troçkizmin en temel önermelerini terk etmiş olduğumu gibi sonuçlar çıkarıyordu.
Benim bakış açımdan Nail ve benzerlerinin çizgisi giderek ulusalcılarınkine yaklaşan; sınıf sınıf diyerek, demokratik görevleri ikinci plana iten; Ortodoks Marksizm’i savunmanın veya savunuyor görünmenin demokratik görevlerden kaçmanın örtüsü olduğu bir noktaya doğru kayıyordu.
Onların açısından ise ben, Kürt hareketinin kuyruğuna takılmış, Marksizm’i terk etmiş, hatta Stalinist aşamalı devrim teorisine geri dönmüş olarak görülüyordum. Ama bunu ne açıkça bir eleştiri olarak yazıyorlar ne de tartışıyorlardı. Aksine, görüşlerime ve tezlerime karşı tam bir suskunluk egemen oluyordu.
Marksizm’in Marksist Eleştirisi”nin önsözü olarak yazdığım “Tarihsel Maddeciliğin Tarihine Katkı” aslında Nail Satlıgan, Ertuğrul Kürkçü gibi arkadaşların bu tavırlarının metodolojik köklerinin bir eleştirisiydi de,  (Kürkçü Kürt hareketi ile daha yakın ilişkiye girdikten sonra, en azından politik olarak nispeten daha iyi bir noktaya geldi ve demokratik görevlere fiilen ayaklarıyla oy verdi, söylemiyle hala eski yerinde dursa da.) Bunu kendileriyle tartışmak istiyordum. Ama kabul etmediler ve mümkün olmadı.
Türkiye’ye geldiğimde “Marksizm’in Marksist Eleştirisi” de yeni yayınlanmıştı. Özellikle Nail Satlıgan ve Ertuğrul Kürkçü’nün okumasını ve onlarla tartışmayı çok istiyordum.
Ertuğrul, okuması yönündeki ısrarlarıma, sonunda bir gün, “Biz Marksizm’in eleştirilerini değil Marksizm’i okuyoruz” diyerek cevap vererek son vermiş ve bir tartışma olanağının yolunu kapamıştı.
Benzeri Nail’den de geldi. Gelir gelmez kendisini aramış ve büyük bir heyecanla kitabı verip tartışmak istemiştim. Buluştuğumuzda, kitabı vermeye kalkınca, “ben zaten çıkar çıkmaz aldım” demişti. Çok sevinmiştim. “Okudun mu?” diye sormuştum hemen. “Okudum” demişti. “Peki, ne diyorsun, konuşmaya tartışmaya ihtiyacım var” deyince de. Ben “sosyolog veya felsefeci değilim, iktisatçıyım” diyerek konuya girmeyi ve tartışmayı reddetmişti.
Bunlar elbette gerekçe değildi, bunu kendisi de biliyordu. Ama tartışmak, o konulara girmek, bildiği sahillerin emniyetli sularını terk etmek istemiyordu.
Bundan sonra pek bir diyalog geliştirme olanağımız olmadı. Hâlbuki ne kadar umutluydum Türkiye’ye dönerken nihayet dediklerimi anlayabilecek; Marksist arka planı olan birileriyle tartışabileceğim diye.
*
Nail’in ağır hastalığını biliyor ve kendisiyle son bir kez olsun buluşmayı çok istiyordum. Ama çok yakınındaki bazıları dışında kimseyi kabul edemeyecek kadar hastaydı. Bu nedenle son kez telefonla konuşabildik ve bir de kısa bir mail yazışması oldu.
Kıvılcımlı Sempozyumu’na gelemese bile bir yazılı bildiri sunmasını çok istiyordum. Çok istediğini ama yapacak durumda olmadığını söyledi.
Bunun üzerine 2001 Sempozyumundaki konuşmalarını özellikle İnternete yerleştirdim. En azından insanlar bir önceki sempozyumda Nail’in söylediklerini bilsinler ve o temelde tartışsınlar diye.
*
Kapital çevirisini Almancadan düzeltip tamamlaması bir bakıma Nail’in “opus magnum”udur. Ama Das Kapital ve çevirisi aynı zamanda açık denizlere açılmadan, bilinen sahillerde oyalanmanın da bir aracıdır Nail’de kanımca.
Yani dünya çapında devrimin temel teorik ve politik sorunlarından ve Türkiye’de de demokratik görevleri ve özellikle ulus sorununu gündeme almaktan kaçmanın bilinen emniyetli sularda yanlış bir şeyler yapmaktan korkarak zaman doldurmanın da bir aracıdır.
Bardağın yarısı dolu olarak, en azından Marksizm’e bağlı kaldı, Marks’ın temel eserini Türkçeye kazandırdı. Keşke herkes bunun yüzde birini yapsa da denilebilir.
Ama bardağın yarısı boş olarak, gerçeklik somuttur, her durum için geçerli bir doğru yoktur, Marksizm bir eylem kılavuzudur, Türkiye’de demokratik görevleri sınıf veya kapitalizm diyerek öne çıkarmamak ve tartışmamak; dünyadaki temel programatik sorunları yeniden tanımlamak ve tartışmaktan uzak durmak somutta kendi zıddına döner; Marksizm’in nesnel inkârı anlamına gelir de denebilir.
Bunların ikisi de doğrudur
 Nail bunların ikisidir de.
Ama bu sadece Nail’in karşılaştığı bir sorun değildir. Çok değer verdiğim bir Kürt sosyalisti arkadaşım, pozisyonu kendisini en tutucu Kürt milliyetçileriyle yan yana getirince, onların kabul edemeyeceği Ermeni katliamında Kürtlerin rolü üzerinde yoğunlaşmıştır örneğin. Onun “Kapital çevirisi” de Ermeni katliamı konusuydu. Tıpkı Nail’in Kapital çevirisi gibi ve sonunda iyi bir eser çıkarmış oluyordu. Bu çorak memlekette bu bile çok büyük bir işti ve küçümsenemezdi.
Bir başkası kendini felsefe ve sanat alanına vakfederek benzer bir sığınak buluyor.
*
Ama bu çorak ülkede, bu çorak iklimde, içkiye, boş vermişliğe, komplo teorilerine, ezoteriğe vs. sığınmanın egemen olduğu bu dünyada, yanlış bir şeyler yapmaktan çekinerek Kapital çevirisine sığınmak bile kıyısına pek ulaşılamayan bir düzey, bir ütopya, bir örnek olarak kalmaktadır.
Sevgili Nail, seni tanımış olduğum için kendimi çok şanslı görüyorum.
Ama seninle yeterince yakın ve yoğun bir ilişkim olmadığı için de çok şanssız.
Demir Küçükaydın
29 Nisan 2013 Pazartesi

“Ciguli’nin Kardeşi” Altonalı Hemşehrim Marin Vasilev’in Anısına

 “Ciguli’nin Kardeşi”nin öldüğünü evvelki gün bir toplantıda öğrendim. Adının Marin Vasilev olduğunu da. O bizler için hep “Ciguli’nin Kardeşi” idi. Almanlar için adı Marin Vasilev’miş. Muhtemelen gerçek adı ise, bir Müslüman adıydı ve herkes için bilinmez kalacak.
“Ciguli’nin Kardeşi”, Ciguli’nin kardeşi değildi ama çok yakın bir akrabasıydı. Bir keresinde söylemişti ama unuttum. Zaten fiziği bu yakınlığın en büyük kanıtıydı.
Adı da muhtemelen Marin Vasilev değildi. Marin Vasilev, muhtemelen Bulgar hükümetinin Bulgar isimleri verme ve zorla Bulgarlaştırma döneminde verdiği isimdi. Çünkü Ciguli, yıllar önce kendisiyle yapılmış bir söyleşide şöyle diyor:
“Yok hocam, Roman ne demek? Ben burada duydum bu sözleri. Gerçekleri konuşalım, ben Roman değilim. Romanca iki laf bilmiyorum. Annem babam Müslüman Türk. Adları, yerleri belli Haskova'da. Biz beş kardeşiz, ağabeyim İbrahim kalpten rahmetli oldu. Babam Hüseyin rahmetli Haskova'da hamaldı. Annem de fabrikalarda süpürgecilik yapardı, ağır işlerde çalışırdı. Ben küçükten beri düğünlerde kazandığım paralarla kardeşlerimi okuttum, çok yardım ettim onlara. Bulgarlar zorla adımızı değiştirdiklerinde bana Ahmet yerine Angel  Yordanov  Popov  adını verdiler. Ama artık yok böyle şey, herkes istediği adı alır. Haskova'da beni Ahmet diye kimse bilmez, Ciguli dersen bebek bile benim eve getirir seni.”
Marin Vasilev adı da “Ciguli’nin Kardeşi”ne böyle sonradan, devlet zoruyla verilmiş bir ad olabilir. O da Almanlar için daha kabul edilebilir ve bildik olduğundan onlar için bu adı kullanmış da olabilir. Çünkü Marin Vasilev Türkçe konuşurdu.
Bütün balkan ülkelerinde Çingeneler Türkçe bilir ve aralarında genellikle Türkçe konuşurlar. Sorulduğunda da Türk (veya Müslüman) olduklarını söylerler. Bu onlara belli bir korunma da sağlar. Zaten bu nedenle öyle derler. Ne de olsa Türkiye bir devlettir. Eskiden oralara egemen olmuş bir devletin devamcısı olduğu iddiasındaki bir devlet. İsimsiz ve kimliksiz bir “Roman” veya “Çingene” olmaktan daha iyidir. Ya da en azından böyle olması umulur. Ezilen “azınlık”ların, binlerce savunma mekanizmasından biridir bu.
Ciguli’nin Angel Yordanov Popov mu, Ahmet mi olduğunu nasıl kimse bilmiyorduysa ve bu bu kimseyi nasıl ilgilendirmediyse, “Ciguli’nin Kardeşi”nin bilmediğimiz Müslüman ismini veya Marin Vasilev olduğunu neredeyse kimse bilmiyordu ve  bu kimseyi ilgilendirmiyordu. O Altona’nın Türkiyelileri için “Ciguli’nin Kardeşi”; Almanlar için o Altona’nın adeta maskotu ve akordeonunun sesiyle Altona resminin ayrılmaz bir parçası olmuş “Akordeon Çalan Adam”ıydı.
O resim artık sesini kaybetti.
Resimlerin sesi olur mu? Olur.
Bir yerden geçerken hep aynı sesi duyarsanız, artık o ses ile o yerin görüntüsü arasında kopmaz bir bağ oluşur.
Hatta koku ile de böyledir bu. Resimlerin sesi gibi kokusu da olur eğer orada hep o koku varsa.
O Altonalıların tanışmak isteyip de bir türlü tanışamadıkları, her sabah gün doğmadan süt şişelerini kapıya bırakan sütçüydü.
Bir Altonalı anne, Paula C yazmış “Spritzen Meydanı’nın Akordeoncusu” adlı içten ve güzel yazısında:
“Akordeoncu yıllarca günlük hayatıma eşlik etti. O her geçip giden günde ve soğuk veya sıcak her havada Spritzen Meydanı’nda ya da Mercado’nun önünde çalıyordu. Dikkati çekecek kadar küçük bir adamdı, takriben 1,55 boyundaydı. Bu küçük adam, her zaman siyahlar giyinmiş ve kafasında bir şapka ve büyük bir vakarla dururdu. Güldüğünde eksik dişlerinin boşlukları görülürdü. Birisi bana onan Bulgaristanlı bir Roman olduğunu, akordeon çalarak tamamı Bulgaristan’da yaşayan ailesini geçindirdiğini anlatmıştı. Benim gibi müzikten anlamayan bir insan bile onun akordeonunu ustaca çaldığını anlayabiliyordu. Günlük hayatın koşuşturmacası ve stresi içinde o benim için sakinleştirici bir değişmezdi ve müziğiyle her zaman benim hüzünlü yanlarıma dostça dokunuyordu. Yaz akşamlarında oturma odamın penceresini açtığımda uzaklardan sesi gelirdi. Bazen yanında başka müzisyenler de olurdu, bir klarnet, bir gitar veya ikinci bir akordeonla ona eşlik eden. Bu bileşimler de onun yalnız çalışı kadar harika çalarlardı.
Başlangıçta küçük kızımı onun kutusuna para koyması için yollardım. Zamanla uzaktan selamlaşmaya başladık. Burada olmadığı ve çalmadığı zamanlarda nerede yaşıyor acaba diye sorardım kendi kendine. Ama tanımadığım insanlarla konuşmaktan çekindiğim için soramazdım. Hergün yolumuz kesişirdi ama hiçbir zaman birbirimizle konuşmadık. Kendimi Peter Bichsels’in, her gün sabah karanlığında sütü kapının önüne bırakan sütçüye tanışmayı çok isteyen ama buna cesaret edemeyen  ve beni çocukluğunda epey düşündüren bayan Blum’u gibi hissediyordum.
Sonra birgün akordeoncu yok oldu. Diğer Romalar gibi sürülmüş olabileceğini düşünüp dertleniyordum. O zamanlar Hamburg Senatosunun Doğu Avrupalı Romanların sürülmesine katılmak gerektiğini söylediği zamanlardı. Birkaç hafta geçti. Sonra tekrar gördüm. Bu sefer tüm cesaretimi toplayarak onunla konuştum. Ne de olsa akibetimin Bayan Blum gibi olmasını istemiyordum. Ama şunu anladım ki birkaç kelime dışında Almanca bilmiyordu bu konuşmadan görülmediği dönem boyunca nerede olduğunu bile çıkaramamıştım. (…)
Bu yaz tatilden geldiğimizde yine ortalıkta görünmüyordu. Onun bu sefer de birgün yine ortaya çıkacağını düşünüyordum. Sonra mahalleden bir tanıdığım Kalp krizinden öldüğünü söyledi. Sonra Hinz und Kuntz’da hikayesini ve adının Marin Vasilev olduğunu öğrendim. (…)
Gelecek hafta 17.00-19.00 arasında her zaman çaldığı yerde, Spritzen alanında açık ve müzikli bir anma toplantısı yapılacak Marin Vasilev için. Dostları, arkadaşları ve komşuları ona veda edecekler diye yazıyor davet metninde. Çok güzel bir fikir. Hergün Spritzen Alanı’nından geçerken Akordeonun sesinin yokluğunu hissediyor ve sesini özlüyorum.” (Paula C, “Spritzen Alanı’nın Akordeoncusu”)
Benim de “Ciguli’nin Kardeşi”yle ilişkim ve duygularım aşağı yukarı aynıydı.
Ama farklı olarak aynı dili oknuştuğumuzdan anlaşır ve sık sık hal hatır sorardık. Bir kere bir arkadaşım hem onlara destek olmak hem de onların harika müziğini dinleyip dinletmek için bir doğum gününe çağırmıştı ama gelen Türkiyeli misafirlerin çoğu, Marin ve arkadaşının da değerini bilip anlamamışlar, birkaç şarkı çaldıktan sonra susturmuşlar ve bizi nefis bir müzik ziyafetinden mahrum bırakmışlardı. Onların gözünde o bir sokak çalgıcısı, belki dilenciden biraz daha üstte bir yerlerde alt tabakadan bir insandı.
Marin harika bir akordeon virtüözüydü. Her türlü müziği çalardı. Caz, Bles, Tango, Doğu Avrupa, Yunan, Türk. Bilmediğini de çalması için iki kez dinlemesi yeterdi.
Çok güzel ve yanık, çok geniş bir aralığı olan çok güzel bir sesi de vardı. Çok söylemezdi ama bazan, kimbilir belki de memleketini özler, efkarlanır, Balkan havaları söylerdi. Gizlice böyle söylediği anlara denk gelmeyi beklerdim. Rastladım mı da hiç belli etmeden, ne kadar acele işim olursa olsun durur dinlerdim. Kimbilir belki köklerim Balkanlarda olduğundan, küçücük bir çocukken babaannemden duyduğum seslerin tınısını hatırlattığınıdan, çok etkilenirdim.
Çok isterdim onu çalarken kaydetmeyi. Bir keresinde uzaktan bir grupla çalarken utanarak gizlice kaydetmiştim. Ama bunu yapmak için izin istemeye bile cesaret edememiştim. Acaba kırılır mı diyerek? Bu seslerin, bu tınıların uzayın sağır boşluklarında bir daha hiç duyulmadan kaybolmasına gönlüm razı olmazdı. Keşke bu işlerden anlayan birileri bunu yapsa diye düşünürdüm. (Maalesef o gizli yaptığım kayıtlar artık yok. Silinmiş)
Ölmeden önce en son bir kalp krizi geçirmiş. Hastahaneye kaldırılmış. Doktor hastahanede kalmasını söylemiş. Sigortasız olduğu için masraf çıkar ödeyemem diye hastahanede kalmamış. Bir süre sonra da yolda giderken yeni bir kriz geçirince bu sefer hasahaneye bile yetiştirilemeden, düştüğü yerde bütün müdahalelere rağmen kurtarılamamış.
Altonalılar müzikten anlarlar. İyi bir müzik grubu gelip de çarşıda çalmaya başlayınca, hemen etrafı dolar, küçük bir konser salonuna dönüşür sokak. Genç anneler veya babalar, çocuklarının eline para verip, müzisyenin kutusuna atmaya yollarlar. Böylece küçücük tay tay yürüyen çocuklarını bile müzik ve ona değer verme konusunda eğitirler. O küçük çocuklar bazan hiç kimseye aldırmadan, orta boşlukta müziğin ritmine uyup oynamaya çalışırlar. Çok güzel, sıcak, sevgi ve müzik dolu bir ortam oluşur.
Altona büyük bir şehrin ortasında bir köy gibidir. Herşey tanıdıktır, herkesin bir şekilde birbirine göz aşinalığı vardır. bilinmez, yabancı, anomim bir ortamda değil; bildik bir ortamda, mahallesinde, köyünde hisseder insan kendini. Ama insanlar, eğer başka vesilelerle tanışmamışlarsa, birbirlerine bir yabancıya gösterilen mesafe ve saygıyla davranmaya, rahatsız etmemeye özen gösterirler.
Geçenlerde bir yazar, uygarlık (ya da buna şehirlilik de diyebiliriz) üçüncü şahsın ya da tanımadığının tanımadığının hakkına saygıdır diye yazmıştı. Altona’da birbirine aşina olanların birbirine yabancı gibi davrandığı, bir köydeki sehir havası vardır, ilginç bir alaşımdır; İstanbul’daki gibi şehirdeki bir köy değildir. Bu alaşımın benzeri eski İstanbul’un Hıristiyan ve Müslüman karışık mahallelerinde olurdu.
Sanırım Marin’i Altona’ya bağlayan buydu.
Marin çalarken bir konser salonuna dönüşmüyordu etrafı. Bu onun müziğine değer verilmediğinden değil. Aksine herkez gizlice onun müziğinin bildik sesleriniyle karşılacağından emin olduğu için, artık Altona’nın bir parçası, “bizden biri” olduğu için, aşina olunduğu için, özel alkışların muhatabı değildi. Ama Altonalıların sesiz ve görünmez koruyuculuğunu hissediyor olmalıydı. Çünkü bunca yıl içinde Altona’dan birçok müzisyen geldi geçti ama o hep kaldı. Marin biraz da sağlık gibi değeri yokluğunda anlaşılanlardandı.
İstanbul ve Kadıköy; İzmir ve Karşıyaka ne ise biraz da Hamburg ve Altona da öyledir. Artık Hamburg’un bir parçasıdır. Ama hala kendi kişiliğini ve kimliğini koruyan, başka bir ruhu olan bir parçası.
Hamburg su seviyesinde suyun yanındadır. Altona yüksektedir. Hamburg daha kapitalizm öncesi çağlarda Yahudileri koğuşturup ve sürerken, o sürülen Yahudiler Altona’ya yerleşmişlerdir. Hamburg’tan Altona’ya geçiş olan yolun adı Büyük Özgürlük’tür. Altona’ya geçiş bir özgürlüğe geçiş sayılmıştır. Sanayi Devrimi ile birlikte Altona bir işçi ve fabrika semtine dönüşür. Sosyal Demokrat ve Komünist partilerin geleneği yerleşir. Sigara fabrikalarında, işin yeknesaklığı nedeniyle işçiler aralarından birinin işini yaparlar ve onu kitap ve gazete okumakla görevlendirirler. Bir zamanların bu sigara fabrikalarının entelektüel işçilerinin bile bir geleneği hissedilir sanki havada. Faşizm hiçbir zaman tam ele geçirememiştir Altona’yı, en geç ve güç düşen yerlerden biridir. Savaş sonrasında yabancı işçiler doldurur Altona’nın fabrikalarını ve evlerini. 68’le birlikte öğrenciler, aydınlar da. Böylece eski özgürlükçü ve kozmopolit gelenek sürer. Son yıllarda geliri iyi medya çalışanları akın ettilerse de bütün dünyada olduğu gibi, Altona onların saldırısına karşı kendini savundu ve onları da yavaş yavaş özümsedi ve özümsüyor.
Fatih Akın, Altonalıdır. Onun filimlerine yansır Altona’nın bütün bu ruhu. Altona üzerine bir film yapmaktan Altona’nın atmosferini bozar, birden onu ilgi merkezi haline getirip ticarileşmesine yol açar diye korktuğunu duymuştum. Ne derece doğrudur bilmiyorum ama gerçek olabilir; Altona’nın sessiz ve koruyucu dayanışmasıdır bu.
İşte Altonalılar için Marin de bir parça Altona’ydı. Sessizce benimsenmişti. Bu küçük adam da orada belli ki kendini daha korunmuş ve rahat hissediyordu.
Ve Altonalılar, öldüğünde, onu yine bir sokak konseriyle, Evsiz Barksızların gazetesindeki yazı ve denemeleriyle andılar.
*
“Ciguli’nin Kardeşi”ni ilk nasıl tanıdım?
Avrupa’ya sürgüne geldiğim yıllarda sokaklarda genellikle Latin Amerikalılar çalardı. İnti İllimani’nin veya benzerlerinin parçaları. Tabii genellikle de El condor pasa. Sanırım Şili’deki darbeden kaçıp burada ekmek parası peşine düşenlerdi çoğu. Tabii Alman Sokak müzisyenleri veya bazan geçici olarak bir araya gelen gruplar. O zamanlar yabancı gençler arasında robot dansı yaygındı. Bir de sık sık bu görülürdü.
Sonra Sovyetler ve Doğu Avrupa’nın çöküşü geldi. Senfoni orkestralarının veya operaların birinci sınıf sanatçıları batı Avrupa’nın sehirlerinin sokaklarını doldurmaya başladılar üç kuruş kazanıp ekmek paralaını çıkarabilmek ve ailelerine üç beş kuruş götürebilmek için. Kimi akıllı girişimciler bu “sokağa düşmüş” çok değerli sanatçıları alıp ucuza çalıştırıp, birinci sınıf programlar yaparak epey karlar ettiler.
Ama yavaş yavaş o “sokağa düşmüş” sanatçılar da ilişkileri ve insanları tanıyıp biraz toparlanarak sokaklardan kurtuldular. Daha sonra daha kenar bölgelerin sanatçıları onların boşalttığı yerleri oldurmaya başladı. Balkanların çingeleri gelmeye başladı. Bunlardan Koçani gibi gruplar oluşturanlar da sık sık konserler vermeye geliyorlardı. Onları Moğollar izledi.
En son, Moğolistan’dan gelen, aynı anda birkaç sesin gırtlaktan çıkarıldığı, Tibet’teki budist rahiplerin de kullandığı bambaşka bir müzik türünü yapanlar görülüyordu. Bu müzik türüyle ilk kez Cengiz Blues diye bir filmde karşılaşmıştım. “Allah Allah, Cengiz ile Bules’un ne ilişkisi olabilir” diye meraktan gitmişim. Nefis bir yarı belgesel film görmüştüm. Sovyetlerdeki Tuva bölgesinde yaygın bir müzik türü ve bu alandaki bir büyük sanatçı ile New York’lu siyah bir Blues şarkıcısını anlatıyordu. Çok sonra Moğolistan ya da yakın bölgelerden benzer müzikleri yapan gruplar Avrupa sokaklarına gelmeye başlamıştı.
O aralar CD’de kapladığı yerden on misli küçük bir alana sıkıştırılabilen ve insan kulağı hissetmediği için işitilen müzikte bir kalite kaybı da olmayan mp3 denen yöntemle müziği sıkıştırma yöntemleri geliştirildi. Yine aynı sıralar internet ve kitlesel kullanımı yaygınlaşmaya başlamıştı. Ve bu arada Napster diye bir program yayılmış, eldeki müzikleri dijitalize edip sıkıştırıp mp3 yaparak başkalarıyla paylaşma ve başkalarının müziklerini indirme olanağı ortaya çıkmıştı.
O açlıkla yirmidört saat müzik indiriyor, çoğaltıp arkadaşlara veriyor, indirdiklerimi de geceleri takside çalışırken sürekli dinliyordum. Önümde yapyani ufuklar açıldığı için de sürekli müzik indiriyor, indirdiğim herşeyi dinlemek hiç bilmediğim lezzetleri tatmak istiyordum. Dünyanın dört bir yanından hiç bilmediğimiz, duymadığımız müzikleri istediğimiz zamanda ve yerde istediğimiz kadar dinleme olanağı ortaya çıkmıştı.
İşte internetin, mp3’lerin yaygınlaştığı; birinci kuşak Rus veya Doğu Avrupalı sanatçıların yavaş yavaş sokaklardan çekilip, yerlerini yeni gelenlere bırakmaya başladığı zamanlarda, sanırım doksanların sonu ve iki binlerin başı olmalı, “Ciguli’nin Kardeşi” (ki o zamanlar bu adı da yoktu ve kimse onun varlığına dikkat etmiyordu muhtemelen) önce bir kemancı ile birlikte ara sıra Altona’da çalmaya başladı.
Tabii hasta bir dinleyici olarak müzik, hele balkanların müziği olunca hemen dikkatimi çekti. O dönemde bir de bir başka kemancı daha vardı daha sık Altona’da gördüğüm. Chagall’ın resimlerinden çıkmış gibiydi: O kadar benziyordu. Bir parmağı eksik bir kemancıydı.
Bir süre sonra küçük akordeoncu adam ve birlikte çaldığı kemancı partneri daha sık görülmeye başlandı. Sonra sanırım ayrıldılar ve ayrı ayrı çalmaya başladılar. Arada zaman zaman birlikte çaldıkları da oluyordu. Sonra kemancı olan hiç görülmez oldu. Belki vefat etti, belki memleketine gitti, belki başka yerlerde çalmaya.
Bizim küçü akordeoncu giderek daha fazla Altona’da görülmeye başlandı. Bir süre sonra Altona’dan başka yerde çalmıyordu artık.
Bir yerde yarım saatten fazla çalmak yasak olduğundan, yarım saat çalar, sonra ara verir bir sigara yakar başka bir yere geçer, sigarasını içtikten sonra yeni yerinde çalmaya başlardı. Ama bütün bunlar hepsi Altona’nın küçük alışveriş alanında olurdu.
Yıllar böyle geçti ve bir süre sonra dükkanlar da, yoldan gelip geçen altonalılar da bu kendi küçük ama müziği büyük sanatçıyı benimsediler.
O sıralar yavaş yavaş aramızda onun “Ciguli’nin Kardeşi” olduğuna dair sözler duyulmaya başlandı. O zamanlar Türkiye’ye gidemediğimden Ciguli’yi bilmiyordum. Adını duymuştum ama o piyasayı doldurmuş,  pespaye beşpara etmez sözde müzisyenlerden; özel savaş döneminin o korkunç çürüyüşünün bir ifadesi müzisyenlerden biri olmalı diye düşünüyordum.
Ciguli’nin kardeşi olduğunu duyunca, içimden, “eğer kardeş iseler herhaldei Ciguli de bizim küçük ve şapkalı Altonalı akordeoncumuz gibi harika bir müzisyendir,  Adam ne yapsın? Ekmek parası için oralarda şaklabanlık yapıyordur, milletin istediği şarkıları bu arsız ve görgüsüzlere söylüyordur” diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Pek de yanılmamışım. Şimdi Marin için İnternet’te araştırma yaptığımda, Ciguli’nin müziğini keşfettim, mithiş bir müzisyen ve hele sesi. Bazı söyleşilerini okudum. Çürümenin bir kurbanı olmuş belli ki. Ciguli’nin değerini zerrece anlamamışlar.
Marin, “Ciguli’nin Kardeşi” Altona’da çalarken belki dil bilmediği için Almanlarla konuşup onlara derdini anlatamıyordu ama Altonalılar onun müziğinin dilini anlıyorlardı.
Türkiyedekiler ise belki Ciguli’nin dilini anlıyorlardı ama onun müziğinin ve kalbinin dilini anlamaktan uzak kendilerine hayran budalalardı.
Güle güle Marin, güle güle “Ciguli’nin Kardeşi”, isimsiz Çingene. Altona’nın fötr şapkalı küçük akordeoncusu, hemşehrim. Küçük Dev Müzisyen.
Selamını, akordeonun sesini özlüyorum.
Sanki hep çıkıp gelecek ve tekrar çalmaya başlayacakmışsın gibi bir duyguyla geçiyorum her gün çaldığın yerlerden.
Demir Küçükaydın
20 Ekim 2013 Pazar

Ek not: Ayrıca Bir ara Bealkan Karavan diye bir grup kurmuşlar kendi aralarında. Ama sürdürememişler. Çünkü provaya zaman ayıramıyormuş çalmaktan. Bu grubun birkaç parçası şurada dinlenebilir:


Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...