4 Temmuz 2013 Perşembe

Mısır’da Darbe, Türkiye ve Gezi Hareketi

Mısır ve Türkiye’deki gelişmelerin benzerlikleri görmezden gelinemez.
Mursi yerine Erdoğan, Müslüman kardeşler yerine AKP, “laik muhalefet” yerine de “Gezi Hareketi”; Mursi’nin taraftarı Müslüman Kardeşler yerine, Erdoğan’ın hızla kemikleştirdiği ve sokağa hazırladığı taraftarları; Tahrir yerine Taksim, Kıptiler yerine Aleviler; Nasırcılar yerine Kemalistler ve Ulusalcılar koyulabilir.
Akla tabii hemen şu soru geliyor: O halde Türkiye’yi de bir darbe mi bekliyor?
Türkiye ve Gezi Hareketi, Mısır’ı tartışırken aslında kendini ve geleceğini tartışmaktadır. Gezi Hareketi, Mısır’ın aynasında kendi geleceğini görmeye çalışmaktadır.
*
Marks, Fransız Devrimin yapanların eski Roma Cumhuriyetinin vokabüleriyle konuşmalarına gönderme yaparak, şöyle yazıyordu:
“İnsanlar kendi tarihlerini, kendileri yaparlar, ama canları istediği gibi ve kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan içinde bulundukları ve geçmişten bugüne devrolunan koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve tam kendilerini ve şeyleri devrimcileştirmeye, yepyeni bir şey yaratmaya başlamış gibiyken bile, özellikle böyle devrimci kriz dönemlerinde, aceleyle ve endişeyle geçmişin ruhlarını yardıma çağırır, dünya tarihinin bu yeni sahnesini bu saygın görüntünün arkasına gizleyerek sunmak için, bu ruhların isimlerini, sloganlarını, kostümlerini alırlar.”
Ancak artık “tarihin sonu”nun çoktan ilan edildiği post modern zamanlarda, iletişim çağında yaşıyoruz. Kahramanlar hem “sonu”nu gördükleri tarihi bilmezler hem de geçmişin diline ihtiyaçları yoktur, “gerçek zamanda” yaşanan bir devrimin dili ve kahramanları daha elverişli bir araçtır. Türkiye Mısır’ın diliyle konuşmaktadır.
*
Olayların akışı da benzemektedir.
Gezi direnişinin ilk günlerinde bundan bir ay önce Türkiye’deki muhtemel gelişmelere ilişkin olarak yazdıklarımız, sanki Mısır’da olanların da bir tasviri gibidir.
“Elbet şu saatlerde olayların nasıl gelişeceği bilinmezken olayların gelişimi üzerine bazı tahminlerde bulunmak yanlış görünebilir. Ama yine de ayrıntılara ilişkin değil ama genel gidiş üzerine bir tahminde bulunabiliriz. Güçler ve onların karakterleri üzerinden.
Epeydir birçok kereler yazdığımız bir benzetme vardı. “Şimdi DP iktidarının 1955 sonrasını yaşıyoruz. Önümüzde 27 Mayıs var” diyorduk. Menderes ve Tayyip’in yaptıklarının paralelliklerine dikkati çekiyorduk. Önümüzde, muhtemelen böyle bir süreç var.
Neden böyle olur?
Sosyolojik nedenleri vardır. Sınıfların gücü, karakteri ve çıkarları ile ilgili.
Askeri bürokratik oligarşi (CHP) ile burjuvazi (DP, AP, ANAP, AKP)  birbirlerinin varlığına meşruluk kazandırırlar.
Birincisi, Burjuvazi anti demokratik olduğundan geniş bir demokratik reformlar manzumesiyle en geniş kitleleri birleştirmez ve bu pahalı, baskıcı bürokratik devlet cihazını tasfiye etmez, sadece var olan cihazı kontrolü altına almakla kendini sınırlandırır.
Ama bu cihaz aynı kalınca Askeri Bürokratik Oligarşinin maddi temeli (Bu muazzam baskıcı, merkezi, bürokratik, askeri, keyfi mekanizma) olduğu gibi kalır. Politik gücünü tekrar ele geçirmek için karşı tarafın yıpranmasını ve akılsızlıklarını bekler.
Karşı taraf yine demokratik olmadığından nüfusun bir yarısını karşıya itecek uygulamalara gider. Bu memnuniyetsizlik geri teper. Nüfus içinde az da olsa şehirli ve modern toplumun sinir uçları da şehirler olduğundan nüfus içindeki oranlarından çok daha etkili bu güçler ayağa kalkar.
Karşı taraf da bunu ezmek ve sindirmek için şiddete başvurur. Bu çıkmaz içinde ordu yine bir denge unsuru, bir kurtarıcı olarak geri gelir.
İkincisi, Askeri bürokratik oligarşi esnektir. Burjuvazi kadar hatta ondan daha esnektir. Bizans iken, Osmanlı ile ittifak kurup, Kendini yenilemiştir. Osmanlı olunca, Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet, Çok Partili Rejim gibi dönüşümlerle muazzam bir esneklik gösterir ve bu güne kadar gelir örneğin.
Bu sefer de aynı esnekliği gösterip ömrünü bir elli yıl daha uzatabilir. Bunu yapacak esnekliği ve tazeliği bizzat AKP iktidarı Ergenekon tevkifatlarıyla bu tabakaya sağladı. Zaten bu tabakanın kendisi el ve bel vermeseydi Ergenekon tevkifatları, yani bürokrasinin bağırsak temizliği gerçekleşmezdi.
Nasıl 28 Şubat Politik İslam’a taze kan verdiyse, Ergenekon tevkifatları da askeri bürokratik oligarşiye tekrar esneklik kazandırıp taze kan verdi.
Daha önce, Son birkaç yılda cephenin döndüğünden, Erdoğan’ın artık otoriter ve anti demokratik bir görünüme bürünüp muhalefetin demokrasi savunucusu ve mazlum duruma geçtiğinden söz etmiştik. Şu an bu görünüm iyice pekişmiş bulunuyor.” (http://demirden-kapilar.blogspot.com/2013/06/neler-olabilir.html)
Bu satırlar gerekli değişiklikler yapıldığında Mısır’daki gelişmeleri de özetlerler.
*
Hatta Askeri Bürokratik Oligarşi’nin esnekliği bile Mısır’da da aynıdır.
Mısır’da Tahrir devrimi olurken, günü gününe hatta saati saatine El Cezire’nin Tahrir’i gösteren yayınını izleyerek yaptığımız yorumlarda, devrimin ilk saatlerinde, Ordu’nun tarafsızlığını ilan ederek, Devrim’e cesaret verdiğini, adeta ona ebelik yaptığını şu sözlerle belirtiyorduk:
“Ordu başından beri, önce ateş etmeyerek, sonra mitinge emniyet garantisi vererek, değişimin ebesi; doğamayan çocuğun doğmasına sezaryenle yardım eden doktor işlevinin sürdürdü.” (http://demirden-kapilar.blogspot.com/2011/02/msr-tahrire-uzaktan-yorumlar-ve.html)
Bunun sonucunun ne olacağını da o zaman şöyle ifade etmiştik:
“Bu devrimin şimdiki bu gücü, yani ordunun tarafsız ve hayırhah tavrı, bu devrimin en büyük zaafı olacaktır. Tarih hiç bir şeyi karşılıksız vermez.”
Maalesef olaylar bu öngörüyü doğrulamış bulunuyor.
Ordu bu günkü gücünün ve eyleminin tohumlarını o zaman atmıştı ve şimdi meyvesini topluyor. Radikal’in yazarı Mısır’dan yazıyor:
“Mısır dün ordunun Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye tanıdığı sürenin dolduğu saat 17.00’ye kilitlenirken ülkenin Mübarek’i devirdikten 2,5 yıl sonra geldiği nokta trajik: “Kitleler bastırdı, ‘kurtarıcı ordu’ işe el attı.” El Ezher şeyhi ve Kıpti papazının desteğini de alan ordunun yaptığı düpe düz darbeydi ama Tahrir Meydanı’nı hınca hınç dolduranlar Mursi’nin devrilişini görülmemiş bir coşkuyla kutladı. Mursi’nin 1 yılda her şeyi batırdığını söyleyenlerin kafasında askerin gözetiminde bir geçiş sağlanması dışında çözüm yoktu. Bunun demokratik olup olmadığı da kimsenin umurunda değildi. Kitleler ‘İrhal’ (Terk et) sloganına öyle kilitlenmişti ki, Mursi’nin ‘sandıktan aldığı meşruiyeti kanıyla savunacağı’ çıkışları da iç savaş çağrısı olarak algılanmanın ötesinde bir şeye yaramadı.” (http://www.radikal.com.tr/yazarlar/fehim_tastekin/misir_nasira_selam_durdu-1140334)
*
Neredeyse bütün darbeleri, darbeci olmadığı düşünülerek ordunun başına getirilmiş generaller yaparlar. Pinochet ya da Evren, darbeci generallere karşı, darbe yapmazlar diye getirilmişlerdi. Mısır’da dün gece yapılan darbe bu kuralı doğruladı. General Abdulfettah Sisi’yi de ordunun başına, darbe yapmaz diye Muhammed Mursi getirmişti.
Mursi sadece darbeciyi oraya getirmemişti, darbe koşullarını da kendisi bizzat yaratmıştı, liberal muhalefeti, Hıristiyanları, seküler yaşamı olanları İslam’a göre yaşamaya zorlayarak, zaten kollarını açmış ordunun kollarına iterek.
Bir an için Mursi’nin iktidara geldiğinde, politik alanı kendi yorumu olan İslam’la düzenlemeye kalkmadığını; bütün diğer dinler ve dinsizlerin de kendini özgür hissedeceği gerçek bir demokrasi ve laikliğin savunucusu olarak davrandığını var sayalım. Bu takdirde, ordunun başında en darbeci general bile olsa, nüfusun neredeyse yüzde doksanını arkasına almış bu hükümete karşı hiçbir şey yapamazdı.
Ve nüfusun yüzde doksanını arkasına almış bir iktidar, Firavunlar çağından kalma, binlerce yıllık pahalı, baskıcı, militer, bürokratik ve keyfi devleti parçalayıp, en azından Kuzey Avrupa veya Amerika’daki kadar olsun, nispeten daha az baskıcı, daha az merkezi, daha az bürokratik ve daha az keyfi bir devlet cihazı örgütleyebilir; bir darbe olasılığını tamamen yok edebilirdi.
Bütün bunlar olmadı? Neden? Çünkü bunun ardında kişilerin niyetlerinden öte, derin sınıfsal çıkar ve eğilimler vardır?
Nasıl darbe yapmaz diye ordunun başına getirilen Sisi darba yaparsa, Mursi de demokratik davranamazdı. Çünkü burjuvazi karşı devrimcidir. Ezilenlerden, dolayısıyla ezilenlerin örgütlenme imkânları bulduğu demokrasiden ölüyü görmüşçesine korkar. Bugünkü “batı demokrasisi” bile, burjuvazinin değil, İşçilerin mücadelelerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Binlerce yıllık, Firavunlar çağından kalma devlet ve bugünkü modern Firavunlar, burjuvazinin bu korkaklığı ve karşı devrimciliği temelinde varlığını ve gücünü koruyabilmektedir.
Burjuvazi bir parça devrimci olsa, hedeflerini İslam söylemi içinde ifade etse bile; teorik ve ideolojik hazırlık yaptığı dönemlerde, örneğin İslam tarihini Mekke eşrafının, daha Muhammet’in sağlığında başlayan ve Emeviler ve Muaviye ile kesin başarıya ulaşan bir karşı devrim olarak yazar; bütün resmi İslam’ı ret ve mahkûm eder; demokratik ve devrimci bir İslam yorumu üzerinden teorik ve politik hazırlıklarını yapardı. Böyle bir İslam ile teorik hazırlığını yapmış bir devrim ise, yukarda söylenen aslında Aydınlanma’nın idealinden başka bir şey olmayan değişiklikleri tamamen İslam’ın özüne dönüş söylemiyle bile gerçekleştirebilirdi. Örneğin şöyle diyebilirdi.
“İlk camiler topluluğun sorunlarının tartışıldığı demokratik meclislerdi ve oralara giden Müslümanların üzerinde yükselen bir ordu yoktu, bütün Müslümanlar silahlıydı” diyerek düzenli orduyu kaldırıp, İsviçre’deki gibi silahlı halktan oluşan bir milis sistemi kurmanın ideolojik veya teolojik veya fikri hazırlığını yapabilirdi örneğin. Silahlı bir halk ise kendi kendine karşı darbe yapmaz ve yapamaz.
İslam tüm dünyaya bir düzen getirmek üzere bir dindir, doğduğu Mekke’de putlar, yani aşiretler egemen olduğu için onlara karşı ifade edilmiştir, ama bu günün aşiretleri uluslar; bu günü putları ulusal bayraklardır; bu gün gerçek Müslüman olmak kimseyi inancından, dininden dolayı baskı altına almamaktır” diye bir İslam yorumu geliştirerek de ideolojik hazırlığını yapabilirdi. O zaman, Hıristiyan ve “laik yaşam tarzı”ndakileri baskı altına almaz, onları ordunu kucağına itmez; aksine onlar,  böyle İslam’a bile imtiyaz tanımayan bir İslam için gereğinde ölmeyi göze alırlardı.
Bütün bunlar olmadı. Bu yöndeki eğilimler daha doğarken tohum halindeyken küfr olarak görüldü ve öldürüldüler. (Örneğin “İslam’da Kayıp Gerçek” kitabını yazan Ferec El Fuda gibiler[1])
Bunun nedeni, modern burjuvazinin de gerici bir azınlık olmasıdır. Bu temel sınıfsal çıkar ve eğilim bu yöndeki hazırlıkların yapılmasını engeller.
Hâlbuki devrimler uzun hazırlıklar; “Zihniyet devrimleri” gerektirir. Evrenin özünü su veya atomda arayan İyonya filozofları; iyi, doğru, güzel, adil olan nedir sorusuna cevap arayan Yunan filozofları kavramsal düşünceye geçişleri ve bu sorularıyla, soyut bir Allah fikrinin, bir tek tanrılı dinin oluşumu için fikri hazırlıktan başka bir şey yapmıyorlardı.
Düşünüyorum öyleyse varım” diyen Descartes’ten, Kant’ın “Salt aklın Eleştirisi”ne kadar bütün modern felsefe, Aydınlanma’nın “fikri Hazırlığı”ndan başka bir şey değildi.
Ne Mısır’da ne de Türkiye’de (veya başka bir yerde) böylesine radikal teorik hazırlıkların izi tozu görülmedi.
Burjuva muhalefet, “laik” olduğunda,  bu Aydınlanmanın devrimci ve eşitleyici geleneğini inkâr üzerin kurulmuş bir pozitivizmden ve gerici bir milliyetçilikten öteye gidemedi. Hep milliyetçiliğin, bir dil ve/veya din ile temellenmiş en gerici biçimlerine teşne oldu.
Politik İslam’ın kendisi ulusu bir dinle ve dinin de en reaksiyoner yorumlarından biriyle tanımlama olmaktan öteye gitmedi.
Ama aynı sırada İşçi Sınıfı, Aydınlanma’nın Din ve İslam tanımlarının eleştirisine geçiyor; İslam tarihini yeniden yazarak onun özüne ve devrimci geleneklerine sahip çıkıyor; kendi hataları önünde gerileyerek sıçramak için hız almaya çalışıyordu[2].
Elbet bugün ortalıkta İşçiler adına görülenlerin İşçi Sınıfı ile bir ilgileri yoktur. Ama bu türden bir teorik hazırlık sadece ve sadece İşçi Sınıfında ve Marksizm’de vardır.
*
Türkiye’de sorun şudur: Gezi Direnişi ile başlayan devrimci hareket, Mısır’daki gibi bir gelişmenin mi aracı olacaktır, yoksa yepyeni bir devrimin mi?
Modern tarih birbiri ardınca hep şu sonucu göstermiştir:  ya sonuna kadar giden kararlı ve radikal demokrasiyi savunan bir güç devrime önderlik eder ve devrim başarıya ulaşır ya da karşı devrim olur. Bunun en son örneğini Mısır’da görüyoruz.
Mısır’da ne liberaller ne de Müslüman Kardeşler bu radikal demokratik ve kararlı tavra sahip değillerdi.
Binlerce yıllık Şark Devleti ve Devletçiliği ise tam da bu her biri tutarlı demokrat olmaktan yoksun güçleri birbirine karşı oynayarak kendi Bonapartist rejimini sürdürebilmektedir.
Bu tehlikeye Gezi Hareketi’nin daha ilk günlerinde, tam bir ay önce,  3 Haziran’da şu satırlarda dikkati çekmiştik:
“Bu gidişle bir darbe gelir. Hem de Erdoğan’ın en güvendiği generalleri yapar. Allende de bir takım güvenilir generaller getirmişti ve onlar onu yıkmıştı onu.
O zaman ne olur?
Bu kurtarıcı, bir denge rejimi olur. Tekrar prestiji ve gücü elinde bulunduracağından hükümeti kısa zamanda parlamentoya iade eder. Muhtemelen Kürtleri de sisteme entegre edecek bir anayasa yapar. Yani 27 Mayıs’ın ikinci bir versiyonu. Hatta Öcalan başbakan bile olabilir.
Nasıl Bizans Osmanlı aşısıyla ömrünü bir dört yüz yıl daha uzattıysa Kürt aşısıyla en azından bir kırk yıl daha uzatır.
Tıpkı Roma-Bizans’ın aldığı Osmanlı aşısıyla Doğuda hızla gelişmesi ve iki yüz yıl önce Selçuk aşısı alarak kendisini Ege sahillerine kadar kovalayan İran’ı ta bugünkü sınırlara kadar sürmesi gibi. Kürt aşası almış, parlamentoyu da ayıbını örten bir asma yaprağı olarak ayıp yerinin üstüne koymuş Türk-Kürt askeri bürokratik oligarşisi de, mezhep ve aşiret çatışmaları içinde bunalmış Suriye ve Irak halkına da bir kurtarıcı gibi görünüp, Bağdat ve Şam’a kadar yayılabilir.
Tarih bu işlerin genellikle böyle yürüdüğünü gösteriyor.
Bir mucize olur da İşçi Sınıfı tarihsel uykusundan uyanır ve unuttuğu demokratik ideallerini yeniden kazanırsa. Orta doğunun Prusya tarzı birliğinin yerini, Devrimci Demokratik bir Ortadoğu Demokratik Cumhuriyeti alabilir.
Ama şu an bu olasılık nerdeyse sıfır.”
Ancak o zaman “mucize” dediğimiz ve “neredeyse sıfır” olasılık verdiğimiz yönün bugün biraz daha büyük bir şans olduğunu düşünüyoruz.
Türkiye’de Mısır’da olmayan ya da Mısır’da çok daha zayıf bir katman olarak bulunduğundan etkisini hissettiremeyen, Gezi Hareketi’ne damgasını vuran, Türkiye’nin bütünü içinde oldukça ince bir katman olmakla birlikte, toplumsal ağırlığı (kültür ve eğitim durumu, şehirliliği vs.) nicel gücünden çok daha fazla olan, tutarlı demokratik eğilimler gösteren bir toplumsal güç var.
Bu güç, ücretlilerden oluşuyor. Eğitim düzeyi yüksek, gelir ve yaşam düzeyi bakımından orta sınıf denebilecek durumda, kültürel olarak kendisi şehirli ve “seküler bir yaşam tarzı”nda bir güç.
Bu güç, İslam’ı dışlamadı ve onların özgürlüklerinin savunucusu oldu. Onların da istedikleri gibi giyinme ve ibadet etme haklarını savundu. Kürtlere de aynı şekilde Türklük değil, demokrasi ve destek mesajı verdi.
Özetle bu güç, işçi sınıfının radikal demokratik ideallerini yeniden keşfedip bayrağına yazma eğilimi gösteriyor. Bu yönde kısa zamanda büyük adımlar attı.
Bu devrimci demokratik eğilimini güçlendirir, netleştirir ve bayrağı yapabilirse; bunun yanı sıra hızla yayılabilir, mahallileşebilir ve aynı zamanda Türkiye ölçüsünde merkezileşebilirse bir devrim olur.
Radikalleştiği ölçüde dayandığı güçleri genişletebilir.
Bunun için Mısır’da bulunmayan iki büyük şansı var:
1)     PKK’nın temsil ettiği Kürt Hareketi’nin öncü ve özgürlükçü plebiyen kanadı.
2)     Anti Kapitalist Müslümanların genel başlığı altında toplanabilecek, giderek daha demokratik ve radikal ve demokrasi hedefini ve duruşunu içselleştiren ve netleştiren henüz küçük ve güçsüz ama nitelik bakımından çok önemli şehirli eğilim.
Yani İstanbul’un Kadıköy ve Beşiktaş’ı, Gazi (Aleviler), Fatih (Müslümanlar) ve Diyarbakır’la (Kürtler) birleşebilecek, ulusu ne bir dinle, ne bir dille tanımlamayan, böyle tanımlamaya karşı tanımlayan bir programla ortaya çıkabilirse, bir devrim olur.
Ve bu devrim Türkiye ile sınırlı kalamaz, hızla Ortadoğu çapında bir devrime dönüşme eğilimi gösterir.
Bunu yapamaz ise, Türkiye’deki devrimci kabarışı da 27 Mayıs gibi veya Mısır’dakinin benzeri bir akıbet beklemektedir.
Öyle görülüyor ki, Ortadoğu’nun kaderi şimdi gezi hareketinin çekildiği ve düşünüp taşınıp örgütlenmeye çalıştığı parklarda yazılacaktır.
04 Temmuz 2013 Perşembe





[1] İslam’da Kayıp Gerçek şu adreste bulunabilir. http://ebookbrowse.com/islamda-kayip-gercek-farac-el-fuda-pdf-d316515316
[2] Bizim Marksizm'in Marksist Eleştirisi kitabımıza yazdığımız, Tarihsel maddeciliğin trişine Katkı başlıklı Önsözümüz, bu kendi hataları üzerinde gerileme, onlarla hesaplaşma ve tekrar ileri atılmak için hız almanın kısa bir özeti olarak okunabilir. Kitap şuradan indirilebilir: http://issuu.com/demir/docs/demir_kucukaydin_-_marksizmin_marks

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...