20 Şubat 2013 Çarşamba

Gross’un (Rıza Dayı) Ardından

Gross Almancada büyük demektir. Rıza Dayı fiziksel olarak çok büyük bir insandı. Muhtemelen Almanlar ona bu nedenle Gross demiş; sonra da Türkiyeli arkadaşları, hatta eşi bile Gross diye hitap etmeye başlamış olsa gerekti. Bizler onunla konuşurken Rıza Dayı der, ama onun hakkında konuşurken genellikle kimi kastettiğimiz daha belirgin ve kolaylıkla anlaşılsın diye Gross derdik.
Gross’u görünce John Steinbeck’in göçmen işçileri anlattığı İnsanlar ve Fareler’indeki Lennie gelirdi aklıma. Rıza Dayı, Lennie gibi geri zekalı değildi. Ama o dev gibi adamın, sürekli gülen yüzü ve gözleri vardı. Gözlerinde de hiçbir zaman yaşlanmayan ve eskimeyen bir masumiyet ve hayat karşısında duyulan bir şaşkınlık ve hayret; ifadesi güç bir safiyet.
Neredeyse iki metreye yaklaşan, dev gibi, yakışıklı bir adam düşünün. Kaşları değme pala bıyıklının bıyıklarından daha gür ve büyük. Gülen bir yüz ve çocuksu gözler.  Saf, temiz, insan sevgisiyle dolu koca bir yürek.
Gross’u birkaç gün önce Almanya’da yitirdik. Cenazesi Türkiye’ye getirilip Zeytinburnu’nda bir cemevinden kaldırıldı.
*
Gross Dersimliydi. Dersim Anadolu’da uygarlığın (devlet, yazı, para, vergi, hapishaneler) en geç (1938’lerde) ancak uçaklarla ve kimyasal savaşla, gaz bombalarıyla feth edebildiği, “Dersim’e sefer olur zafer olmaz” sözünü doğrulayan bir komün adasıydı. Dolayısıyla Gross’un neolitik bir köy komününde doğup büyüdüğünü kabul edebiliriz. Gözlerinden eksilmeyen masumiyeti Komün’ün, cennetten kovulup yeryüzüne düşmesinden önceki Adem’in masumiyetiydi.
Gross’un daha sonra İstanbul’da hamallık yaptığını biliyoruz. Ara Güler’in harikulade bir hamallar fotoğrafı vardır.  Gross da muhtemelen tam o fotoğrafın çekildiği dönemlerde hamallık yapmış olsa gerekti. O fotoğraftakilerden biri de olabilirdi. Ortaklaşmacı köy komünü ilişkileri içinde doğup büyümüş olan Gross, birden bire, İstanbul’da en acımasız ve sert kapitalizm ilişkileri içine düşmüştür. İnsanlığın neolitik köy komününden kapitalizme beş bin yılda kat ettiği yolu çocukluktan gençliğine geçerken aşmıştır. İçine düştüğü bu dünya karşısındaki şaşkınlığını yansıtır gibiydi o gözlerindeki şaşkınlık ve hayret.
Rıza Dayı daha sonra Almanya’ya işçi olarak gider. Alman eksperler böyle güçlü bir adamın iş gücünün iyi artı değer üreteceğini hemen görmüş olmalıydılar.
Alman işçisi, diğer ülkelerden getirilen göçmen işçilerin, kendisiyle aynı politik haklara sahip olmasını istememiş; ama işgücü pazarında ucuz işgücü arzını sınırlayıp kendi işgücünün fiyatını düşmesini engellemek için yabancı işçilere de kendisinin sosyal haklarını sağlamıştır. Yani göçmen işçi, vergi vermesine, çalışmasına rağmen politik haklara sahip olamaz ama sendikalaşabilir, aynı toplu sözleşme haklarından yararlanabilirdi. Bu Türkiye’de politik hakkı olan ama sosyal bir varlığı ve hakkı olmayan; Almanya’da ise sosyal varlığı ve hakkı olan ama politik varlığı ve hakkı olmayan çok özel bir işçi katmanının oluşumuna yol açtı. Bu işçiler politik olarak Türkiyeli; sosyal olarak Almanyalı oldular ve öyle kaldılar.
Almanya’ya giden ilk kuşak işçiler, genellikle kalifiye işçiler veya Türkiye’de iken az çok şehirlerde yaşamış; modern kapitalist ilişkileri Türkiye’de iken tanımış işçilerdi. Yani bir bakıma Türkiye işçilerinin kaymak tabakasıydı. (Bu tecrübeli işçi tabakasının Almanya’ya gidişinin ve bunun yom akçığı sürekli kan kaybının Türkiye’deki İşçi hareketi üzerindeki etkileri pek araştırılmamış bir konudur.)
Bu ilk kuşak işçilerin gittiği Almanya ise savaştan yeni çıkmış, Savaşta ölen erkekler nedeniyle kadın sayısının erkek sayısından birkaç milyon daha fazla olduğu; Türkiye’den giden işçilerin kocaman işçi yurtlarında toplu halde yaşadıkları bir dünyadır. Sanayi tam gaz çalışmakta ve büyümektedir. İşgücüne henüz çok ihtiyaç vardır.
Bu genç ve şehirlerden gelmiş ilk kuşak işçiler, işten çıkınca, temizlenip, kravatlarını, takım elbiselerini giyip piyasaya çıkan; hafta sonları dans edilen lokallere giden; genellikle bir Alman bayan sevgilisi veya arkadaşı olan; artık benzeri pek bulunmayan ve hayal bile edilemeyecek başka bir dünyada yaşıyorlardı.
Rıza Dayı da bütün bunları yaşadı. Ve muhtemelen bu dönemde Gross adını aldı. Bu Gross adında bir gizli küçümseme de vardır. Yabancı bir işçiye adıyla değil, belirgin bir özelliğiyle hitap, aynı zamanda onun kişiliğinin ve adının hiçbir önemi olmadığı, ikinci sınıf insan görüldüğü bir dünyanın izini de taşır. Rıza Dayı bir Alman olsaydı, muhtemelen iş arkadaşları ya da ustabaşları ona Gross demez, adıyla sanıyla anardı.
Gross, bir yandan Türkiye’de kalan eşi ve çocuklarına para yetiştirir, diğer yandan da hafta sonları danslara gider. Ne kadar ikinci sınıf da olsa, Alman işçi hareketinin kazançları sayesinde, az çok insanca bir yaşama adımını atar.
Ancak daha sonra 1974 krizi gelir, yeni işçi alımları durdurulur. Aile birleşmeleri başlar. Türk işçiler artık işçi yurtlarından çıkıp, ailelerini ve çocuklarını yanlarına almaya, ucuz ve bakımsız evlere taşınmaya başlarlar. Yabancı işçilere karşı düşmanlığın, ırkçılığın yükseldiği dönemler başlamıştır.
Ama tam aynı dönemde Türkiye’de tarihinin en büyük radikalleşme ve politikleşme dönemi başlamıştır. İlk kez devletin kontrolü dışında geniş emekçi kitleleri kendi öz örgütlenmelerini yaratmakta; ilk kez türbinler sahaya inmektedir. Bu radikalleşme ve politikleşmeyi bastırmak işin de kontr gerillalar, faşist çeteler bu geniş otonom örgütlenmelerin üzere sürülür. Hareket henüz çocukluğunu yaşamaktadır; kendisi olgunlaşmadan adeta bir devrimci durum olgunlaşmaktadır. Hazırlıksız ve tecrübesizdir.
(Bu radikalleşme dalgasının derslerini çıkarıp olgunlaşacak yeterli zamanı bulan Kürt hareketi ilerde bir devrimci kabarışı örgütleyebilecek duruma gelir ama bu sefer radikalleşen ve politikleşen geniş kitleler yoktur Kürtlerin çoğunlukta yaşadığı bölgelerin haricinde.)
Yetmişlerin yükselişinin ateşi elbet Almanya’ya da yansır. Almanya’da da sol hareket hızla güçlenmeye başlar. Ve bunlar tıpkı Türkiye’de olduğu gibi devletin desteklediği faşist çetelerle bir seri çatışmaları ve başarıları gerektirir.
Bu dönemde Gross, artık sol derneklere gitmekte, mitinglere, toplantılara katılmakta, faşistlerle çatışmalarda sadece görünüşüyle bile faşistlerin korkmasına ve paniğe kapılmasına yol açmaktadır. Hamburg’ta faşistlerin etkisinin kırılmasında Gross’un ayrı bir yeri vardır.
Çocukları da Türkiye’de Zeytinburnu’nda aktif politik ve antifaşist mücadele içindedirler. Zeytinburnu’nda tesadüfen “Doktorcu”lar etkin olduğu için çocukları da “Doktorcu” olur.
12 Eylül darbesi, Gross’un ailesini de vurur. Bir çocuğu Almanya’da diğeri, Fransa’da ilticacı olur. Biri de Türkiye’de kalır. Üç ülkeye dağılmış bir aile. Bireylerinin diğer ülkelere gerek politik, gerek hukuki ve de gerek iktisadi nedenlerle gidemediği ve birbirini pek göremediği bir aile. Ulusal devletlerin, Ulusların ve Uluçluğun insanlığı boğan nasıl bir boyunduruk olduğunun somut örneği, bunu etinde kemiğinde yaşayan bir aile.
Seksenlerde önce 12 Eylül sürgünlerinin etkisiyle geçici olarak Almanya’da da bir canlanma yaşandıysa da taşıma suyla değirmen dönmeyeceğinden, hareket adım adım geriledi ve çözülüp çürüme sürecine girdi. Daha sonra Almanya’da büyüyen göçmen işçi çocuklarının radikalleşmesi ve sokak çeteleri şeklinde öz örgütlenmeleri yaşandıysa da Duvar’ın yıkılmasıyla birlikte onlar da zamanla sönüp gittiler.
Gross bu dönemde, azalan politik etkinliklere rağmen her etkinlikte görülüyordu.
Ancak bir arabanın çarpması hayatını tamamen değiştirdi, hareket yeteneği çok sınırlandı. Bu nedenle sağlıklı olsaydı belki hala her mitingde, her etkinlikte görülebilecek olan Gross çok uzun zamandan beri görülmez oldu ve arada geçen yıllarda bilinmez kaldı.
*
Şimdi başka bir dünyada yaşıyoruz. O eski işçi kuşağı yok artık. Gross o kuşağın bir temsilcisi ve örneğiydi. Ama henüz yeni bir işçi hareketi yükselişi de yok. Bu yükseliş er veya geç gelecek; muhtemelen pasifik kıyılarında gerçekleşecek. Ama şimdilik, eskisi artık yok ve yenisi henüz yok.
Bu yeni işçi kuşağının ne olduğunu ve ne olacağını yine Gross’un ve ailesinin kuşaklarının örneğinde izleyebiliriz.
Gross neolitik köy komünü, ortaklaşmacı köy ilişkileri içinde Alevi olarak doğup büyümüştü. En modern kapitalizm ortamında yaşamış sendikalı, sigortalı ve politik olarak aktif bir yaşam sürmüştü. Modern toplumun tarikatleri olan partilerde ömrünü tamamlamış sayılabilirdi.
Çocukları Türkiye’nin yetmişli yıllarında bir gecekondu semtinde sendikal ve öz savunmaya yönelik örgütlenmeler içinde politikleşmiş ve radikalleşmiş; bunun sonucu da Avrupa’da sürgün yaşamak zorunda kalmışlardı.
Torunları ise artık Alman, Fransız ve Türk. O toplumun içinde yine ücretliler ama şehirde doğup büyümüş, nispeten daha iyi eğitim almış bambaşka bir dünyaya aitler ve orada yaşıyorlar.
İki kuşak içinde neolitik ortaklaşmacı köy komününden, sınırların boğduğu bir dünyaya geçiş.
Bundan elli yıl önce dünya nüfusunun ezici çoğunluğu köylerde yaşıyordu. Köy her yerde biraz neolitik komündür. Şimdi ise yeryüzünün ezici çoğunluğu şehirlerde, hatta megapollerde.
Bırakalım köy komününü, son iki yüzyılın ulusları bile bu dünyaya dar geliyor artık. Böyle bir dünyada, Türkiye’de olduğu gibi, ulusu Türklükle, Sünni Müslümanlıkla tanımlamak, eskiyi sürdürmek için beyhude bir gayrettir ve sadece insanlara boşu boşuna yeni acılar çektirir. bu beyhude gayret kendine karşı direnci de kendisi yaratır.
Rıza Dayı’nın cenazesi, Zeytinburnu’nda bir Cemevi’nden kaldırılmış.
Biz şeyleri onların kendileri hakkındaki yargılarıyla değil, nesnel ve sosyolojik anlamlarıyla tanımlarsak. Cemevi, Ulusun Sünni Müslümanlıkla tanımlanmasına karşı inancı Alevi olanların direncinin örgütlenme noktasıdır. Bu hareketin ne Din olarak Alevilikle ilgisi vardır ne de kapitalizm öncesi uygarlıktaki bir köy üretmenleri partisi olarak Alevilikle ilgisi vardır. Alevi hareketi, modern ulusun tanımının Sünnilikle yapılması nedeniyle dışlanmışlıktan doğan bir Yeni Sosyal Harekettir.
Alevilik İslam’ın egemen olduğu bir dünyada, hem köy komününün ilişkilerini belirlemesi nedeniyle bir Din’di hem de Devlete, ekonomi dışı zor aracılığıyla artı ürüne el koyulmasına karşı köy üretmenlerinin örgütlendiği bir partiydi (Mezhep-Tarikat).
Modern Alevi hareketi ise, Ulusun tanımlanış biçiminden doğan ayrımcılığa karşı bir direniş, yani modern bir partidir. Ama henüz parti olamamış bir partidir.
Henüz sistematik bir demokratik program oluşturamadığı için, henüz bir parti olamamış, tüm gayrı memnunları içinde toplayamamış bir “Yeni Sosyal Hareket”; bir parti rüşeymi, tohumu.
Rıza Dayı’nın cenazesi, gerici bir ulusçulukla, yani Sünni Müslümanlık ve Türklükle tanımlanmış bir ulusa ve onun devletine karşı bir direniş yuvasında kaldırılırken, aslında Türkiye’deki demokratik bir ulus özleminin içinde yer almış oluyordu.
Bir insan ömrüne sığmış dramatik değişiklikleri şu semboller çok daha net açıklar. Rıza Dayı’nın gençliğinde Dersim’de ve köyünde otantik Alevi cemlerini yaşadığını varsayabiliriz. Gençliğinde Dans salonlarına gitti. Orta yaşlılığında devrimcilerin derneklerine, mitinglere. Cenazesi ise bir Cemevi’nden kalktı.
Torunları, Almanya ve Fransa gibi, Türkiye ile kıyaslanmayacak ölçüde, nispeten biraz demokratik olarak tanımlanabilecek uluslarda yaşasalar bile, ister demokratik, ister gerici olsun, kategorik olarak ulusların insanlığı boğduğu bir dünyada yaşıyorlar ve yaşayacaklar.
Gross’un ölümü İşçi sınıfının bir döneminin ve tipinin gidişini ve sonunu temsil eder. Bu paralellik Amerika ve Türkiye’de de görülebilir.
Gross bir bakıma, John Lee Hooker’ler, Muddy Waters’lar kuşağı gibidir.
Gross’un Dersim’de doğup büyümesi gibi, onlar da Misisipi’de pamuk tarlalarında doğup büyümüşlerdir; Gross’un İstanbul’daki hamallığı ve şehir yaşamıyla tanışması gibi, gençliklerinde Memphis’te ilk şehir yaşamıyla tanışmışlardır. Rıza Dayı’nın Hamburg’u neyse, Chicago ve Detroit gibi Kuzey’in sanayi şehirleri de onlar için aynısıdır. Oralarda az çok insana yakışır bir yaşam sürmelerini sağlayacak bir iş bulmuşlardır.
Bu müziklerinde de yansımıştır. O köle ruhunun kalıntılarından kurtuluş, bir türlü dışa vurulamayan bir öfkeyi yansıtan köylü Blues’unun yerini, kendine güvenen ve adımlarıyla yeri titreten Muddy Waters’ların Blues’una bırakmıştır.
Beyaz işçi çocukları, isyanlarını yansıtacak tınıyı ve ritmi bu Blues’da bulmuşlardır.
Rıza Dayı nasıl Devrimciler ve dernekleriyle buluştuysa, Blues’ın o ustaları da Beatles’ler, Rolling Stones’ler tarafından keşfedildi ve bu buluşmadan, Rock çıktı.
Ama şimdi bir Koreli’nin yine Rock’tan esinlenen ve komik bir şarkı ve dansının Youtube aracılığıyla milyonlarca kez çalındığı, küçük çocukların bile görür görmez dansını yaptıkları Gangnam Style dünyasında yaşıyoruz.
Elveda yirminci yüzyılın işçileri ve işçi hareketi.
Elveda Rock, elveda Blues.
Elveda Gross.
Demir Küçükaydın
20 Şubat 2013 Çarşamba



Hiç yorum yok:

Bir Devrimin Eşiğinde (4) – Robotlar Niçin Artı Değer Üretemez?

Bu yazı serisine gelince gerek sosyalist veya Marksist olduğunu düşünenlerin, gerek böyle bir iddiası bile olmayanların, üretici güçlerde...