31 Ekim 2011 Pazartesi

Kongre Divanı ve Demokrasi - Halkların Demokratik Kongresi Üzerine Notlar (4)


Kongre’nin ilk günü Kongrenin akışında pek bir aksama görülmedi. Çünkü henüz herşey önceden belirlenmiş plana uygun gidiyordu. Tanıtımlar, vekillerin konuşlmaları, sonra misafirler. Salondan da bir kaç kişiye kısaca söz verilmişti.

Sonra Tüzük ve Program Komisyonları hazırlıklarını anlatmışlar ve değişiklik önerilerinin zaman kaybını önlemek için yazılı olarak yapılması kararlaştırılmıştı.
Artık sadece Programın bütünü üzerine genel olarak konuşmak isteyenlere söz verilecekti. Ondan sonra da, program ve tüzük komisyonlarının gelen önerilere göre yaptığı değişikliklerin oylanıp onaylanması ve ondan sonra da seçimlere geçilmesi, böylece herşeyin tıkır tıkır yürümesi planlanmıştı.

Ne var ki, ikinci gün Kongre, hiç de bu plana uygun yürümedi. Örneğin ikinci gün sabahın en değerli saatleri, dilekler ve temenniler bölümünde yapılabilecek ve yapılması gereken konuşmalarla öldürüldü. Sonra Program üzerinde düzeltme önerileri birdenbire “birleşiyoruz”a nazire adeta bölünüyoruz denebilecek bir gerginlikte tartışmalara dönüştü. Bu “tehlikeli” gidişi gören divan tartışmayı, bir çözüm aranmak üzere uzun bir arayla kesti. İşin ilginci Kongre’nin bu tek canlı, kendiliğinden gelişen, kontrol dışı tartışması ilginç bir şekilde mikrofonsuz yapıldı ve kimin ne dediği de tamamen anlaşılamadı.
Sonra bir programın kararlaştırılmasını başka bir kongreye erteleyen, yani problemi çözmeyen ve sadece erteleyen bir uzlaşmaya varıldı. Bundan sonra da alel acele tüzük ve seçimlere geçildi?
İkinci gün, Divan bir yandan en değerli zamanları bir mirasyedi gibi harcıyor, diğer yandan zamansızlık nedeniyle en önemli sorunların çözümünü başka kongrelere erteliyordu?
Kongre üzerine biraz dikkatlice düşünen bu çelişkili durumu görmezden gelemez.
Peki neden böyle oldu?
Kongre üzerine hiç bir haberde veya yorumda görülemeyecek, kimsenin de sormayı akıl edemediği veya sormak istemediği soru budur?
Kongre üzerine yazılmış hiç bir haber ve yazıda kongrenin böyle bir seyir izlediği ve neden izlediği üzerine bir tek kelime bile bulunamaz.
Aşağıda neden böyle olduğunu açıklayacağız.
Bunun cevabını en baştan söyleyelim.
Bu akış, doğrudan doğruya bizim programı bir bütün olarak eleştirmemiz ve karşı bir program önermemizle, bu öneriyi gündeme almamak için, Kongre divanı veya Başkanı’nın Kongre gidişinin manüple etmesiyle ilgilidir.
Yok olan ve olması gereken, sosyalist yuvarların; apparatçikilerin (bu yuvarların kadrolarının) anti demokratik, teoriye zerrece değer vermeyen, manüplatif davranışlarının en tipik tezahürüydü Divan’ın bütün yaptıkları.
Ne olmuştu da divan böyle davranıyordu?
Bu cevap, Demir Küçükaydın’ın birinci günün sonunda, bir bütün olarak program konusunda yaptığı konuşma ve bu konuşmaya bağlı sonuçlardadır.
*
Birinci gün, Tüzük’ten sonra, Program konusunda Komisyon’un raporu sunulup, önerilerin yazılı yapılması istendikten sonra, artık herkesin yorulduğu, salonun yarısının boşaldığı son saatinde, Divan, her kongrede normal olarak draha önce yapılması gerekeni son anda yaptı[1]. Programın bütünü üzerine eleştirilere geçti. Hem de herkesin artık iyice yorulduğu, bir an önce bitsin de gidelim diye düşündüğü ve buna salonun yarısından fazlasının ayaklarıyla oy verdiği saatte[2].
Tam hatırlamıyorum ama dört beş kişi söz aldı. İnsanların bütün üzerine söz alıp ayrıntılar üzerine konuşacaklarını tahmin ettiğimden, daha kimse söz almadan elimi kaldırmama rağmen nedeyse en son söz bana verildi.
Tam da tahmin ettiğim gibi, önceki konuşmacılar, bütün üzerine söz alıp ayrıntılara ilişkin konuştular ve aslında bütün üzerine bir tartışmayı fiilen engellemiş de oldular.
Ben söz alınca, kelimesi kelimesine hatırlamıyorum ama en azından şunları söyledim ve söylemeye çalıştım.
Bu Kongre’de elbette ileriye doğru atılmış bir adım bir düzine programdan önemlidir ama yanlış bir program ilerde, tarih önümüze bir fırsat çıkardığında, onu ıskalamamıza yol açar. Bu bakımdan, bir yandan çalışır mücadele ederken, program konusunda bir ilerleme ve netlik sağlamak hayati önemdedir. Buna burada şimdi başlanabilir ve başlanmalıdır.
Önceki konuşmacılar bütün üzerine konşacakların söyleyip aslında ayrıntılar üzerine konuştular. Ben gerçekten bütün üzerine konuşacağım. Bence programın bütünü, baştan aşağı hem biçimce hem içerikçe yanlıştır.
Bu program Fransızların dediği gibi “herşeyi ve hiç bir şeyi” anlatıyor. Böyle program olmaz.
Bundan sonra, biçimsel bakımdan eleştirileri dile getirdim.
Programın Program komisyonu sözcüsü tarafından sunuluşunda program yerine bir ilkeler deklerasyonu yazıldığının belirtildiğini; ilkeler deklerasyonları ile modern toplumda bir birleşme sağlanamayacağını; program denen şeyin çok net ve sade olması gerektiğini; tamamen somut talep ve teklifler içermesi gerektiğini; Çinlilerin dediği gibi “sadeliğe ancak gelişmenin çok yüksek bir aşamasında” ulaşılabileceğini; programın bu sadelikten uzaklığının bizzat bu geriliğinin de bir ifadesi olduğunu; esas olarak, ne dünyadaki sosyalist hareketin ne de Türkiye’deki demokratik hareketin, henüz sadeliğe ulaşmışlık bir yana, doğru dürüst bir programının bile olmadığını; programın komisyonlarda değil, strateji üzerine tartışmalarla şekillenebileceğini; dolayısıyla metodolojik bir tartışma olduğunu ve olacağını; gerçek teorik ve siyasi eğitimin ancak böyle tartışmalar içinde edinilebileceğini; böylesine şekillenmiş bir anlayışın programa dökümünde belki komisyonların bir işlevi olabileceğini belirttim.
Sonra içerik eleştirimi kısaca şöyle ifade ettim. Bu programdaki bütün hedeflere ulaşılsa, Demokratikleşmiş bir ülkeye ulaşılmış olmaz, belki bunun için mücadelede, daha elverişli koşullara ulaşılabilir.
Kaldı ki, içerik de yanlıştır ve muhtemelen daha elverişli koşullara da ulaşılmaz. Çünkü, dilleri, dinleri, etnileri politik olarak tanımlıyor sunulan taslak, bunların politik olarak tanımlanmasını reddetmiyor[3].
Bundan sonra gerek Çatı Partisi tartışmalarında bu konuda bir sürü yazı ve somut program önerileri yaptığımı; ayrıca bu Kongre’nin program komisyonuna da doğrudan katılamasam da dolaylı olarak kendi Program önerilerimi ilettiğimi; ama hiç kaale ve gündeme bile alınmadığını; dolaysıyla benim için doğrudan Kongre’nin kendisine sunmaktan başka yol kalmadığını; sunduğum programın dayandığı program anlayışınınve  içeriğinin Komisyon’un sunduğu programla hiç bir bakımdan uyuşmadığını ve uyuşamayacağını; sunduğum programın iki sayfalık bir metin olduğunu; ama şu an elimde olmadığı için okuyamayacağımı; yarın toplantı kaldığ yerden devam edeceğin egöre, yarın sabah bu metni sunacağımı ve karşı program önerisi olarak tartışılması ve oylanması gerektiğini söyledim.
Bu Divan’da, “bu da nereden çıktı şimdi” der gibi bir havanın oluşmasına yol açtı. Bu havayı en açık b.içimde divan’ın bir kadın üyesi dışa vurdu.
Divan’da bulunan adını bilmediğim bu kadın üye, aslında bir divan üyesi olarak hiç de böyle bir görüş bildirmeye hakkı ve yetkisi olmamasına rağmen, tipik örgüt bürokratlarına has bir davranışla, sanki bir divana seçilmenin neyin ne olduğu hakkında doğru yargılara ulaşma yeteneği ve düşüncelerini sıradan bir Kongre üyesi olarak söz almadan söyleme hakkı kaszandırırmış gibi, benim, Komisyon’un hazırladığı Programı baştan aşağı yanlış olarak nitelememi ve eleştirmemi, Komisyon’un emeğine saygısızlık olarak niteledi[4].
Kimse bu divan üyesine, divan üyesi olmanın kendisine böyle bir hak vermediği üzerine onu en küçük bir uyarıda bile bulunmadı ve Kongre’nin ilk günü esas olarak böylece bitti.
İşte ikinci günün boşuna harcanan saatlerinin ve sonraki sıkıştırmalarının sırrı bu konuşmadadır.
Çünkü hiç hesapta olmayan bir durum ortaya çıkmıştı. Bir kongre katılımcısı, şimdi çıkıyor;  programın tamamını reddettiğini belirtiyor ve karşı program önerisinde bulunuyordu.
*
Aslında bu hiç kimse için bir sürpriz olmamalıydı.
2008 yılı sonunda, 20-21 Aralık’ta, Bilgi Üniversitesi’nde yapılan, bu güne kadar en yüksek profilden katılımlarla yapılmış toplantıda, şimdi ertesi gün Kongre’ye sunacağımı belirttiğim bir buçuk sayfalık programın, Marks-Engels’in yazdığı, Komünist Manifesto’ya öykünerek, onlar bugün Ortadoğuda yaşasalardı nasıl bir Manifesto yazarlardı diye düşünülerek yazılmış, edebi olmaya da özel bir özen gösterilmiş “Ortadoğu İçin Demokrasi Manifestosu” adlı programı içeren “Büyük Ortadoğu Projesi ve Sosyalist Strateji” adlı kitabı en az 250 adet dağıtmış, o toplantıdaki konuşmamda bunun bir program önerisi olduğunu söylemiştim.
Daha sonra zevahiri kurtarmak üzere seçilmiş Program Komisyonu’na, yine Program konusunda bir yığın ve geniş bir teorik arka plan sunan yazı yazmış, literatür sunmuş ve bunları Demokrasi İçin Birlik Hareketi’nin Mail Grubu’na iletmiştim.
Bütün bunlara ne komisyonda ne kongrede en küçük bir gönderme bile yapılmamıştı. Aslında program konusunda tek yazan da bendim tek yazın yazın da bunlardı.
Daha sonra, 27-28 Haziran’daki toplantıda, yine sunduğum programı orada sunulan programa bir karşı program oarak önermiş, yine o zamanki, artık temsili demokrasiyi aştıklarını, doğrudan demokrasiye geçtiklerini; artık öyle burjuva demokrasisinin oylamaları gibi yanlış işlerle uğraşmadıklarını söyleyen divan tarafından, müthiş bir keyfilikle (tıpkı bu kongrede olacağı gibi) bir karşı program olarak bile oylamaya sunulmayan, şimdiki gibi bir kısa veriyonunu sunmuştum.
Daha sonraki tartışmalarda, yine bu programı açıklayan bir sürü yazı yazmıştım.
Ve en son olarak, İstanbul’daki hazırlık toplantılarının çoğuna katılmış, söz almış, ve appartçikilerin alaylı bakışları altında bıkmadan, temel programatik özellikleri defalarca anlatmaya çalışmıştım: Ulusun veya politik olanın, bir dille, dinle, etniyle, soyla, sopla, tarihle tanımlanmasını reddetmek; ulusu böyle tanımlamaya karşı tanımlamak. Ve her düzeyde tüm iktidarın tam bir fikir ve örgütlenme özgürlüğü ortamında seçilmiş organlarda olması; asayiş ve emniyet güçlerinin her düzeyde bu seçilmiş organların emrinde olması.
Yine Program komisyonu’na dolaylı olarak, bazı komisyon üyeleri aracılığıyla, bütün literatürü de iletmiştim.
Ama ısrarla, bütün bunlar yok sayılıyordu.
Bu durumda, benim için doğrudan kongre’ye baş vurmaktan başka, orada insanların böyle bir alternatifin varlığına dikkatini çcekmekten ve bunu tartışma gündemine getirmekten başka hiç bir yol bulunmuyordu.
Türkiye’de bir parça sosyalist veya devrimci politika yapan insanın bütün bunları bilmemesi mümkün değildir.
Ancak, apparatçikiler, namı diğer “kadrolar”, o yuvarların bürokratlaşmış kafaları, ancak bu gericiliğin şahikasına ulaştığı son yirmi yılın öne çıkanları, bunları bilmez, önemsemez veya görmezden gelebilirdi.
Bütün bu eğilimler şimdi Kongre Divanı’nın davranışlarında ortaya çıkıyordu.
*
Ertesi gün sabah erkenden bir internet kafeye gittim, defalarca gruplara ve kişilere yolladığım dolayısıyla yolladığım mailler arasında bir çok örneği bulunan bu bir buçuk sayfalık program önerisini indirip on nüsha kadar bastım. Ve ikinci gün kongre başlamadan, erkenden Kongre’nin yapılacağı yere geldim. Divan henüz fuayede otururken, bizzat elimle Akın Birdal’a,verdim. Ve bir gün önce, kendi karşı program önerimi vereceğimi söylediğimi, işte şimdi sözümü tutup sunduğumu belirttim.
Akın Birdal’ın yüzünde, “bu da nereden çıktı, herşey normal akışında giderken bu ne oluyor” gibilerden bir yüz ifadesi oluştu ama sesini çıkarmadı.
Daha önceki kongrelerden biliyordum ki, Divan nasıl olsa bunu gündeme koymamanın yolunu arayacaktı. Çünkü bunların, bu aparatçikilerin esas işi, işleri kapalı kapılar ardında örgütlemektir. Kongreler, konferanslar, bu önceden ayarlanmış mizansenin bir tiyatro sahnesindeymişçesine oynanmasıdır. Bu oyunu bozabilecek unsarlara karşı Divan’ın otoritesi; Divan yetmezse Milletvekillerinin veya önde gelenlerin otoritesi; insanların “aman şimidi de bu nedreden çıktı, programın ne önemi var, iş yapmak önemli, bizler bir an önce kararlar alıp bölgelerimize gitmek istiyoruz diyen” dar kafalı ve “iyi niyetli” ama politik bakımdan zerrece uzak görüşlü olmayan yaklaşımları ve daha bir çok  araç vardır nasıl olsa.
Şimdi biri çıkıp yazılı olarak, dün programın tamamı üzerine tartışma açmıştınız; ben programın tamamını biçimden ve esastan yanılş buluyorum ve karşı programımı öneriyorum, işte buyrun metin de burada deyince, kaçacak bir delik kalmamış gibi görünüyordu.
Bir kaç arkadaşım, “senin program önerini okutmaz, tartıştırmaz ve oylatmazlar” dediler.
“Peki kendi koydukları kuralları ayaklar altına almadan bunu nasıl yapabilirler” dediğimde, “yaparlar, bir yolunu bulurlar” dediler. Ve de haklı çıktılar.
*
Kongre’nin ikinci günü başladığında, aslında önceki gün Programın tamamı üzerine tartışmada kalındığına ve bir konuşmacı da çıkıp tümünü reddettiğini karşı bir program önerisi olduğunu söylediği ve bunu da yazılı olarak sunduğuna göre, yapılması gereken çok açıktı: Sunulan karşı programı okumak veya sunucuya okutmak, (ki bir buçukm sayfa bir metindir, yani okunması beş dakika bile sürmez, okumak. Diğer metin zaten yazılı olakark herkese sunulduğundan ve bizzat komisyon tarafından da sunumu yapıldığından, bunu tekrar okumak da gerekmezdi) bu iki farklı programın lehine ve aleyhine konuşmak üzere en azından belli bir zaman veya konuşmacı sayısı kadar sınırlı da olsa bir tartışma açmak; sonra da birbirine karşı bu iki programdan hangisinin temel alınacağına dair kongreye bir oylama yaptırmak olabilirdi.
Ve bu yapıldığında, ilk kez öz üzerine ciddi bir tartışma başlayabilirdi. İlk kez, yıllardır, ısrarla varlığı görmezden gelinen, gerek işçi hareketinin 150 yıllık deneyleine dayanan, gerek son yüz yılın Türkiye’deki mücadeleler tarihine dayanan, bu kısa ve sade demokratik program tartışma gündekmine gelirdi. Bunun tartışılması, varlığının bilinmesi bile başlı başına bir aşama; yuvarlar ve aparatçikiler için bir yenilgi olurdu.
Öte yandan, ikinci günün böyle bir mecraya girmesi, her şeyden önce, Kongre’nin önceden planlanmış gidişinin aslında nasıl bir mizansen olduğunun kanıtı da olur ve bu mizanseni bozardı. Çünkü, programa temelden itiraz olup olmadığı, alternatif program önerisi olup olmadığı sorulmadan; hangi programın temel alınacağı gibi bir oylama yapılmadan, sanki Komisyon’un sunacağı programın seçileceği önceden biliniyormuşcasına, Kongre salonu dışında Program Komisyonu, sanki hazırladıkları bu program kabul edilecekmişçesine toplantı yaparken, iki arklı programı oylamak, bir anlada bu yanlışın fiilen kabulü anlamına gelirdi.
Bu durumda ne yapabilirdi kongre divanı?
Zaman geçirmek, sanki böyle bir öneri yokmuşçasına manüplasyon yapmak ve karşı programı gündeme getirmemek için bir yol aramak.
Bylece, sabahın en değerli saatleri, sanki dün Programın tamamı üzerine tartışma bitmişçesine, dilekler ve temenniler bölümünde söylenebilecek sözleri eden bir sürü konuşmacının kürsüye davet edilmesi ile geçirildi.
İşlerin bu noktaya gideceğini görünce, sunduğum metnin Konhgre’ye sunulmayacağını hissedince, hemen elimdeki program önerisi kopyalarınrdan birini daha alıp, sahneye çıktım, Divan’a yaklaştım ve Akın Birdal’a, tekrar metni sunup, bunun oylanması veya en azından okunması gerektiğini; eğer okuyup oylamayacaklarsa en azından bunu Kongreye bildirmeleri gerektiğini söyledim.
Akın Birdal, “her şeyi alt üst ediyorsun, bak bu metni verelim program komisyonuna onlar sundukları metne yedirirler” dedi.
Ben de bunların iki farklı anlayış ve mantığa dayandıklarını birbirileriyle çeliştiklerini ve ayrı sunulması gerektiğini söyledim. Bu sizin göreviniz dedim. Ağzını buruşturdu.
Çıktım yerime oturdum. Tesadüfen yanımda oturan Haluk Ağabeyoğlu’na durumu anlattım. Ama yine de isterse Program Komisyonu’na benim metnimi de götürmesini söyledim. Haluk Ağabeyoğlu aldı gitti ve bir süre sonra geldiğinde, bu bizim programı temelden reddediyor, bu bizim çalışmamızla uyuşmaz deyip almamışlar haklı olarak.
Saatler geçti, divan, ikinci bir karşı program önerisi bulunduğundan söz etmedi.
Acaba dedim, bekledim, komisyon geldiğinde, son biçimini almış biçimde onlarinkiyle birlikte mi sunacak diye düşündüm. İyiye yormaya çalıştım.
Ama böyle bir şey olmayacağını görünce, söz aldım. Yine söz tam ara veriecekken verildi bana ve mikrofona geldim.
Konuşmaya başlayıp da, program önerimi sunduğumu bunların tartışılması ve oylanması gerektiğini, bunu yapmayacaklarsasa, yapmayacaklarını söylemeleri gerektiğini söyledim.
Ama herkes protokol konuşmalarından yorumlmuş ve bir an önce dışarı çıkmak için kalkmışkan bu sefer de mikrofonun sesini kestiler. Söylediklerimi kimseye duyuramadım bile.
Ben ne oluyor niye, sesini kestiniz diye Divan’a bakınca, Suavi, aradan sonra ilk sözü sana vereceğim söz anlamında bir şeyler söyledi.
Mikrofonun sesini kesmekle kalmadı girişimler, dışarda kulis baskısı uygulayarak da bu yola girdiler.
Ertuğrul Kürkçü, “Gene ortalığı karıştırıyormuşsun?” diye takılarak, salona hiç yansımayan ve yansıtılmayan ama gerçekte bütün gidişi belirleyen, Divan’daki sıkıntıların varlığını bir şekilde ifade etmiş oluyordu.
Fuayede, hep böyle toplantılarda ortalıkta dolaştığını gördüğüm, galibe EMEP’ten olmduğu daha sonra öğrendiğim, adını hala bilmediğim, biri yanıma yanaştı ve konuşmak istediğini söyledi. Belli ki Kongre Divanı adına konuşmak istiyordu ve onlarca görevlendirilmişti.
Bana Kongre’yi mahvettiğimi, her şeyi alt üst ettiğimi söyledi.
Niye dedim. Yapılacak şey çok basit. Benim programım okunur ve karşı program olarak oylanır. Bu yapılmıyorsa en azından bunu yapmadığınızı söylersiniz en büyük organ olan Kongre’ye.
Bu kişi bana “senin metnin program değil, program öyle olmaz” dedi, bir kongrenin aparatı içinde olmak sanki kiendisine bir şeyin program olup olmadığı hakkında karar verme yetkisi verirmiş gibi.
Ben de, asıl diğer metin program değildir, ama onun program olup olmadığına, kendisinin veya başkalarının değil Konre’nin karar verebileceğini ve bunun için de okunup oylanması gerektiğini; zaten kısacık bir metin olduğunu söyledim. Okunsaydı şimdi çoktan herşey bitmiş olurdu. Sunduğum programın onaylanmasını da beklemiyorum ayrıca, ama bilinmesini istiyorum, böyle bir karşı program da vardı diye.
Bunun üzerine, aynı kişi, sen hastaymışsın, öyle duydum, rahatsızlıkların varmış tedavi oluyormuşssun, bu işlerle niye uğraşıyorsun, git artık dinlen, gibi sözler etmeye başladı.
Bu saygısızlığa na denebilirdi ki? Birşey diyemedim. Dilim tutuldu sadece. Bu kişiye kızamam bile, ama beni ta 68’lerden beri tanıyıp da böyle kişileri bana ültimatom vermeye yollayanlara gerçekten kızıyorum.
Bir buçuk sayfalık bir program önerisini okumamak, oylatmamak için günün en verimli saatlerini boşu boşuna harcayan Divan, konuşmamın duyulmaması için mikrofonu kapatıyor, bütün bunlars yetmezmiş gibi, aparatçikileri üzerime yollayarak, saygısızca önerimi geri çekmemi istiyordu.
Bunlarla mı Türkiye’de insanlarda sabrın derinliklerini coşkunun zirvelerini harekete geçirecek bir hareket kurulabilirdi?
Bunlar yok olmadan, yatağanla kazınmadan hiç bir ilerleme kaydedilmesi mümkün değildir.
*
Kongre’nin ikinci bölümü başladı.
Suavi söz verdiğinden, bana söz verilmesini beklerken, sanki hiç böyle bir şey yokmuş gibi, ben sanki o itirazı yapmamaşım gibi, Başkan Akın Birdal, Kongreyi eski minval üzere sürdürmeye devam etti, fiilen ayrıntılardaki düzeltme önerileri üzerine bir tartışma açtı. Genel olarak program ve program önerim yine atlandı.
Tabii bir de öğleden sonra bir komik durum oluşmuştu kimsenin farkına varmadığı. Normal olarak o zamana kadar bütün konuşmacılar ve söz alanlar gelip kürsünün yanındaki mikrofondan konuşuyorlardı. Programın ayrıntıları üzerine tartışmalarda ise, ki kongrenin tek gerçek sorunlarını gösteren tartışmaydı, herkez mikrofonsuz konuşuyor, akustik olarak kimsenin ne dediği tüm salonca anlaşılmıyordu. Neden böyle olmuştu? Bu garabetin nedeni de, benim önceki oturumun sonunda konuşmamın, mikrofon kısılarak engellenmiş olması, muhtemelen mikrofon açıldığı takdirde tekrar oraya çıkmamdan çekinilmesiydi. Mikrofon bütün program tartışmaları bitip de konu tekrar tüzüge geldiğinde tekrar açılacaktı.
Yani sadece manüplasyon ve baskı yok, teknik olanaklarda sınırlanıyordu. Sırf ben konuşmayayım diye nasıl saatler boşuna harcanıyorduysa, aynı şekilde, tartışmaların duyulması bile engellenmiş oluyordu.
Özetle, toplantının ikinci günü, ta tüzük tartışmasına kadar olan büyük bölümü, aslında bütünüyle benim Program önerimi gündeme getirmemek ve tartıştırmamak üzere mahvedildi.
Kimilerine bu iddia aşırı gelebilir. Çünkü Kongre’de olup bütün bu durumdan büyük bir çoğunluğun haberi yoktu. Divan’ın bütün hedefi ve başarısı da zaten bu durumun gizlenmesindeydi.
Ve bunda öyle başarılıydılar ki, Kongre hakkında en ayrıntılı haberi yazmış olan, Devrimci Proletarya’nın Kongre’ye ilişkin yazdıklarında bütün bu olan biten hakkında en küçük bir iz bile bulunamaz.
Ama gerçek Kongre, bunada anlatılan, ama kimsenin algılamasına da imkan tanınmayan kongreydi. Divan gerçekten çok başarılıydı. Ama katilin cinayet yerine gelmesi gibi, sonunda aslında suçunu itiraf da etti, görmesini bilen ve gören gözler için.
*
Program önerimde söylediğim ve tam da tartışılması engellenen, programın bir  şey tam da öyleden sonranın temel sorunu oldu. Siz programda olmaması gereken şeyleri programa koymaya, halkları tanımaktan söz ederseniz, tek tek halkları saymaya başlarsanız, somit işler  yerine ilkelerden söz ederseniz, başkaları da başka ilkeleri saymaya başlar; bizim adımız niye yok demeye; şunu da tanımalı, bunu da tanımalı demeye başlar.
Herkese istediği dili anadil seçme ve ana dilinde eğitim hakkı (Anadil eğitimi değil, anadilinde eğitim) dremezseniz; ulusun Türklükle veya her hangi bir dille, dinle, etniyle, soyla, tarihle tanımlanmasını reddetmezseniz; tarih kitaplarının tüm diller, dinler, etnilerden temsilcilerin ortak katılımıyla yazılacağını belirtmezseniz. O tarih kitaplarını yazacakların veay yazamayacakların tartışmalarını Kongre’ye taşımış olursunuz.
Olan tamı tamına buydu.
Aslında pekala demokratik bir ulusçuluğun başlangıç aşaması olacak bir kongre, birden bire gerici ulusçulukların birbiriyle yarıştığı, kimin daha çok acı çektiğine dair bir yarışa dönüştü.
İşin iyice çığrından çıktığını gören Divan, bu durumda bir çözüm olarak, program tartışmasını kapadı ve altı ay sonra başyka bir kongreye erteledi.
Program tartışması gündemden düşmüştü. Bir an önce Tüzük tartışmasına ve seçimlere geçilmesi bekleniyordu.
İşte tam bu noktada kendisinin o ana kadar neyi yapmadığını da itiraf etti. Artık herkes yorulmuştu.Divan sabahtan beri, benim önerimi oylatmamak öve tartıştırmamak için bütün günü tüketmemişçesine, Akın Birdal, “Demir Arkadaşın da bir karşı program önerisi var. İsterse okuyalım, isterse kendisi okusun, ama Program konusunu şimdi altı ay sonraki Kongreye erteledik, kendisi karar versin” dedi.
Yani tam bir tuzak. Artık nherkes yorulmuş ve oh nihayet bitti demişken, önerimin okunmasını istemem, pişmiş aşa su katmak olurdu. Lanet olsun dedim içimden. Ve dışımdan, öyle olsun bakalım, okunmasın, bu durumda zaten okunamaz ve okunsa da anlamı olmaz anlamında bir şeyler söyledim.
Doğrusu iyi düşünülmüş bir hamleydi. Artık kimsa Divan’ı benim önerimi gündeme almamakla suçlayamazdı. Üstüne üstlük, ben kendim okunmasını istememiştim artık.
Ama, gören göz için, analitik zeka için, bizzat bu davranış bile, aslında bütün günün öyle akmasının bütün nedeninin benim program önerimi gündeme almamak olduğunu gösteriyordu.
Zaten bunu daha sonra dolaylı olarak Süavi’nin davranışı da doğrulayacaktı. Arada yanıma gelip “Vallaha fıtık oldum, mahfoldum. Neyse senin önerin böylece kayda geçti” demesi yapılanın yanlışlığının bilincinde olduğunu ve bundan duyduğu rahatsızlığı gösteriyordu.
*
Gerçek kongre, burada anlatılandı.
Ama bütün bunlar neyi gösteriyor?
Ortada demokrasiyi aştık, artık temsili demokrasi değil, doğrudan demokrasi var diye övünmelerin, (Daha önce de Demokrasi İçin Birlik Hareketinin haziran toplantısında da Divan başkanı olan Celal aynı sözlerle aynı türden manüplasyonlar yapmıştı) gerçekte, en sıradan burjuva kongre adabının ve usulünün sağlayacağı kadar bile bir demokrasi ve söz hakkını engellemenin örtüsü olduğunu gösteriyor.
Aparatçikilerin, “Doğrudan demokrasi” palavralarını bir yana atmak gerekiyor.
Önce en sıradan, normal bir derneğin kongresinde izlenen usule uygun davranılsın yeter. Yani Önce gündem önerileri alınır. Konular önce esastan sonra ayrıntıda görüşülür. Bir gidişte yanlış varsa, usul hakkındaki itirazlara söz verilir. İtirazlarda lehte alayte konuşmalar dinlenir. Her durumda oylama yapılır. En azından biçimsel eşitlik ilkelerine riayet edelir. Kongre divanı başkanı bile, bir yönetici olarak değil, tartışılan bir konuda konuşmak istiyorsa, önce söz alır. Hatta bu durumun tarafsızlığını gölgeleyeceği düşüncesiyle söz bile almaktan sarfı nazar ederler. Bunlar bırakalım sosyalistliği ve demokratlığı bir yana, sadece hukuka uymakla, bir parça adalet duygusuna sahip olmakla ilgili sıradan özelliklerdir. Demokrasiyi aytığını söyleyenlerde bu kadarı bile bulunmamaktadır.
Bu kadar basit, sıradan dernekler kanununa uygun, derneklerin kongrelerinin uyduğu kurallara uygun davranılsaydı bile,  ikinci gün, önce karşı program önerisinin sahıbı olarak benim çağırılmam, veya program önerimin okunması, sonra da lehte ve aleyte konuşmalarla bu iki program arasında hangisinin temel alınacağına dair bir tartışma ve olurdu.
Bu da Kongre’nin çok daha verimli ve ilerletici, içeriğe, program anlayışına ilişkin bir tartışma yaşamasını sağlar, bütün o öğleden sonraki saçmalıklar olmayabilir; değerli vakitler öylesine mirasyedi gibi harcanmazdı.
Bürokratik dar kafalılık, kongre yapmayı önceden senaryosu çizilmiş bir gidişin sahnelenmesi olarak gören anlayış bütün bunları engelledi.
Bırakalım “doğrudan demokrasi” üzerine palavralar sıkmayı; sıradan, olağan, en azından biçimsel eşitlik ilkelerine ve mantığa uygun bir Kongre ve çalışma biçimi bile bizler için çok büyük ilerlemedir.
Bunun için yine unutulmuş tarihten bir örnek verelim.
Devrimden sonra Rusya’da bir takım aydın ve küçük burjuvalar “Proleter kültürü” yaratmaktan söz ediyorlardı[5] şimdi bizimkilerin demokrasiyi aşmaktan, doğrudan demokrasiye ulaşmaktan söz ettikleri gibi.
Küçük burjuvas aydınlar, “Proleter Kültür”den, onu kurmak inşa etmekten söz ederlerken, Lenin ve Troçki’ler, bırakalım bunları baylar diyorlar; bu palavralara zerrece değer vermiyorlar ve bu anlayışla mücadele ediyorlardı.
Lenin Proleter kültür palavraları sıkanlara karşı, önce “kültürlü tüccarlar olmalıyız” diyordu. Yani önce burjuvazinin kültürünü öğrenmeli ve hazmetmeliyiz diyordu. Troçki, Günlük Hayatın Sorunları adlı derlemede, bütünüyle bu konuları yazıylordu.
Paralellik kurarsak, bırakalıkm beyler doğırudan demokrasi üzerine, burjuva daemokrakisisini aşmak üzerine palavralar sıkmayı ve bu palavraların ardında en anti demokratik uygulamaları allayıp pullamayı. Lütfen, şu “burjuva demokrasisi”nin asgari geleneklerini öğrenelim ve uygulayalım, bu bile çok iyi bir başlangıç olur.
Aparatçikilerin elinde burjuva demokrasisini aşma, doğrudan demokrasiye geçme palavraları bir tür plebisit rejimini örtmenin şalı olmaktadır.
Gerçekten doğrudan demokrasi mi baylar?
O zaman “Program Komisyonları” lağvedilmeli önce. Program tartışmaları, bütün tartışma ve yazışmalarını herkese ulaşytığı ve herkesin bu tartışmalara katılabildiği, mail gruplarında yapılır, program tartışmalarda billurlaşan programlar ve anlayışları kenhdilerini en mükemmel ifade yolalrı arar ve ittifaklar kurup uzlaşmalar yapar. Böylece her netleşmiş program kongre7nin çoğunluğunu kazanmak için eşit biçimsel koşullarda mücadele eder.
Doğrudan demokrasi böyle olur. Böyle bir program hatzırlığı gerçekten ilerletir. Böyle bir program tartışması manüple edilemez: Ve böylece belki ta 60’lı yıllardan beri ilk defa tekrar ilerletici ve eğitici bir program ve strateji tartışması başlar.
Bu internetin sunduğu en sıradan “doğrudan demokrasi” olanağını bile değerlendirmeyenler; değerlendirmek istemeyenler; grupları sadece duyuruların yapıldığı yerler olarak görenler, hangi “doğrudan demokrasi”den söz ediyorlar?
“Doğrudan demokrasi” en sıradan üyenin bile, kendi görüşlerine çoğunluğu kazanabilmek için doğrudan tüm üyelere ulaşabilmesi hakkından başka nedir ki?
*
Altı ay sonra Program kongresi toplanacak.
Tekrar aynı şeyler olacak.
İşte burada tekrar öneriyoruz. Bizim program önerimiz budur.
Program için önerdiğimiz usul de budur.
Kahrolsun komisyonlar!
Kahrolsun Program ve Tüzük gibi en can alıcı konuları komisyonlara havale edenler!
Tüm Kongre hareketinin üyeleri,
Aşağıda sunduğumuz program Komisyon’unkinden bambaşka bir anlayışa dayanmaktadır
Bunun karşısında susarak, yok sayarak bir adım bile ileriye gidilemez. O kendisini yok sayanları, bizzat Kongre’de de görüldüğü gibi çarpar.
Program önerisi ortada duruyor ve burada tekrar onu gelecek kongre için alternatif program olarak öneriyorum.
Komusyonlara bırakmayalum. Tartışalım eleştirelim.
*
Aşağıda bu kongrede bir türlü okunmasını bile sağlayamadığım program yer alıyor.
Esas olarak böyle bir programı benimsemedikçe, Türkiye’de ne bir demokratik hareket, ne de hakların birliği gerçekleşebilir.
Halkların birilğinin gerçekleştirmenin ilk yolu, devletin ve politik olanın her hangi bir veya bir kaç halka göre tanımlanmasına son verilmesi; politik olanın halklarla tanımlanmaya karşı tanımlanmasıdır.
Ancak bu koşulda, en geniş otonomi birleştirici olur. Aksi takdirde, otonomi, her biri kendini bir dil, soy, tarih, din ile tanımlamış devletçiklere bölünme ve bu yolda kanlı kapışmalarla sonuçlanır.
Bu program, tüm demokratik özlemleri gerçekleştirmek için en ideal koşulları sağlar.
Eskilerin deyişiyle size para vermez, ama para kazanacakt bir zanaat öğretir.
Var olan pahalı, baskıcı, bürokratik, devlet cihazının yerine, halkın üzerinde yükselmeyecek, ona hizmet edecek bir cihaz kurar.
Yani paris komünü tipi bir devlet örgütlenmesi yapar.
Ulusu, dille, dinle, etniyle, soyla, ırkla tanımlamaya karşı tanımlayarak, gerçek bir biçimsel eşitliğin temellerini atar.
Böylece aralarındaki bölünmelerden kurtulmuş, kendi iradelerine itaat edebilecek bir devlet cihazının bulunduğu koşullarda, işçiler ve emekçilerin neye karar vereceklerini onlara bırakır
Eğer sosyalizme karar verilse, bunun barışçıl bir biçimde gerçekleşmesinin önende bir engel bırakmaz.
Marks, Engels, Lenin, Troçki’lerin Demokratik Cumhuriyet Programından, sadece ulusun tanımı kısmıyla ve de medyaya ilişkin kısmıyla ayrılmaktadır.
En önemli teorik katkılar ulus ve medya alanında yapılmıştır çünkü son yarım yüzyılda.
İşte Kongre’de bir türlü okunamayan ve oylanmayan, son derece sade, basit, bütünüyle yapılacak işlerden ve somut tekliflerden ibaret program önerisi:

  1. Gerçek bir eşitlik için, ulusun tanımından her türlü, dil din, tarih, "etni", soy, kültür, "ırk" belirlemesi kalkmalı, ulus bunlarla tanımlanmaya karşı tanımlanmalıdır.
Bu somut olarak şu tedbirlerle gerçekleşebilir.
·        Herkese istediği dili anadil olarak seçme ve anadilinde eğitim hakkı olmalıdır. (Ana dilini öğrenme hakkı değil. Bu farklıdır dillerden birine üstünlük sağlayıp eşitsizliği arttırır.)
·        Ortak bir konuşma ve yazışma dili gerekip gerekmediğine; gerekiyorsa bunun hangi dil olacağına demokratik ulusun yurttaşları tartışarak ve oylayarak karar verirler.
·        Okullarda herkes ana dilinde ama aynı ortak tarihi okumalıdır. Bu tarihi, ülkedeki ve komşularındaki bütün dillerden, etnilerden, dinlerden, kültürlerden, cinslerden eşit miktardaki temsilciler ortaklaşa yazmalıdırlar.
·        Eğer olmasına karar verilirse, din ve ahlak dersleri, yeryüzündeki tüm büyük din ve inançlardan ve inançsızlardan eşit sayıda temsilciler tarafından ortaklaşa yazılmalıdır.
·        Devletin tüm inançlar karşısında eşit ve tarafsız olması için, Diyanet lağvedilmeli, imam hatipler normal okullara çevrilmelidir.
·        Diyanet gibi kurumlarda şimdiye kadar çalışanların mağdur olmaması için geçimleri gönüllü olarak cemaatler tarafından karşılanmayanlar devletin başka işlerine yerleştirilmelidir.
·        Devlet sadece inançlar arasında eşitliği sağlamak ve azınlık inançta olanlar aleyhine oluşacak fiili eşitsizlikleri gidermekle yükümlü olmalıdır.
  1. Yurttaşların en geniş şekilde örgütlenebilmesi, hakkını koruyabilmesi, haksızlıklara ve eşitsizliklere karşı mücadele edebilmesi için.
·        Sınırsız bir düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü derhal uygulamaya geçmeli, bunları sınırlayan tüm yasalar derhal ve otomatik olarak geçersiz olmalıdır.
·        Devletin, firmaların, örgütlerin, partilerin ve bunların bütün organlarının bütün kararları, bütün tartışmaları tüm yurttaşların bilgisine açık olmalıdır.
  1. Demokrasinin gerçekleşebilmesi, yurttaşların doğru kararlar verebilmesi için her şeyden önce doğru bilgilenme gerekir. Doğru bilgilenme için ise, medyanın devlet ve sermayenin tekelinden ve egemenliğinden kurtulması gerekir. Bunun için de
·        Tüm medya ve yayın faaliyeti, matbaalar, frekanslar, kanallar, kağıtlar toplumsallaştırılmalı, devletin ve sermayenin elinden alınmalı ve yurttaşların ve örgütlerinin emrine verilmelidir.
·        Medya olanakları, tüm örgütler, partiler, inançlar, fikirler, akımlar, meslekler, cinsler, yaşlar, bölgeler vs. arasında üye sayılarına ya da nüfus içindeki oranlarına göre dağıtılmalıdır.
·        Bu dağılımın gerçek oranları yansıtmaları için sık sık ayarlanmalıdır
  1. Yurttaşların üzerinde yükselmeyen, onlardan bağımsızlaşmayan ama onlara itaat ve hizmet eden bir devlet cihazı için:
·        Tüm düzeylerde yetki ve sorumluluk seçilmiş organlarda olmalıdır. Osmanlı artığı, Firavun ve Nemutlar zamanından kalma valilik, kaymakamlık gibi merkezi olarak atanan ve belirlenen tüm makam ve organlar lağvedilmedir.
·        Tüm emniyet, asayiş ve savunma kuvvetleri bu seçilmiş organların emrinde ve kontrolünde olmalıdır.
·        Tüm seçilmiş yöneticiler ve organlar kendilerini seçenlerin beşte birinin oyuyla geri alınabilmeli ve seçim yenilenmelidir.
·         Tüm seçilenler seçildikleri süre içinde ve çalışmaları esasında ortalama bir çalışanın gelir düzeyinde ücret almalıdır.
·        Memurların tayin, terfi, seçim ve emeklilik işlemlerinde bağımsız memur sendikalarının tuttukları siciller esas alınmalıdır.
·        Asker sivil adalet ikiliği ve memurlar hakkında dava için izinler kalkmalı. Kanun ve yasalar karşısında mutlak eşitlik olmalıdır.
·        Mahkemelere Jüri usulü gelmelidir.
  1. Bu biçimsel eşitliği ve demokrasiyi sağlayan tedbirlerin yanı sıra, asgari ölçüde ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri kaldırmak için
·        Devlet her yurttaşa iş bulmak, bulamıyorsa, sendikaların ve bağımsız tüketici teşekküllerinin tespit edeceği, asgari geçim endeksine uygun gelir sağlamakla yükümlü olmalıdır.
·        Tüm yurttaşlar için genel sağlık ve emeklilik sigortası olmadır. Sigorta, doğrudan sigortalı yurttaşların seçilmiş temsilcileri tarafından yönetilmeli ve denetlenmelidir.
·        Gelecek nesiller arasında kültür, eğitim ve iktisadi farklardan doğan eşitsizlikleri asgariye indirmek için, her çocuk için parasız kreş ve anaokulu sağlanmalıdır.
·        Tüm eğitim ve araçları parasız olmalı, düşük gelirli ailelerin çocukları ekstra desteklenmelidir.
·        Tüm azınlıkların gerçek hayatta fiilen ortaya çıkacak bizzat matematik bir azınlık olmaktan doğan dezavantajlarını bir ölçüde ortadan kaldırabilmek için kotalar ve pozitif ayrımcılık uygulanmalıdır.

30 Ekim 2011 Pazar
Demir Küçükaydın







[1] Aslında program komisyonunun raporunun okunmasından önce ortada komisyonun hazırladığı bir program tasarısı bulunduğu, buna bir bütün olarak alternatif karşı bir program bulunup bulunmadığı sorulmalıydı. Biçimsel eşitlik ilkesi en azından bunu gerektirirdi. O zaman komisyon’un hazırladığı Program da diğer programlarla eşit koşullarda çoğunluğu kazanmak için yarış durumunda olabilirdi. Bu da yapılmadı.
[2] Zaten bu da bir ayrı garabettir. Bir kongre’nin hele Kuruluş Kongresinin en önemli maddesidir ve öyle olması gerekir programın bütünü üzerine tartışma. Biçim olarak bunun araya ve neredeyse boşalmış ve yorgunluktan bitmiş bir salona sunulmasının kendisi bile bir gayrı ciddilik olduğu kadar aynı zamanda tam bürokratik kafalara uygun bir davranıştır.
[3] İşte kongre’ye sunulan taslaktaki gerici maddelerin en önemlilerinden biri:
“Kongremiz, Anadolu ve Mezopotamya’nın tarihsel ve toplumsal dokusunun inkârına dayalı, tekçi ve asimilasyoncu ulusal egemenlik anlayışına karşı, Türkiye’de yaşayan tüm halkların kültürlerinin ve kimliklerinin tanınmasını demokrasinin vazgeçilmez unsuru olarak görür. Kongremiz, halkların, başta anadilinde eğitim hakkı olmak üzere eğitim ve kültür politikalarının hazırlanmasına ve uygulanmasına katılımının hayata geçirilmesi için mücadele eder.” Bu maddenin, Alevileri veya ateistleri diyanetin tanımısını istemekten farkı yoktur. “Türkiye’de yaşayan tüm halkların kültürlerinin ve kimliklerinin tanınması” demokrasinin değil, gerici milliyetçiliğin vazgeçilmez bir unsurudur. Demokrasi, Türklüğün de tanınmamasını, bütün diğerleri gibi bireysel bir hak olmasını savunur. Tabii bunun sonucu, “Halkların” yani aslında politik olarak tanınmış ve tanımlanmış dillerden insanların, yani ulusların, kültür politikalarının hazırlanmasına katılması. Gerici milliyetçiliğin eline bırakmaktan başka bir anlama gelmez. Bütün bu satırlar bir de defalarca bu konuda konuşmuş olmama rağmen yazılıyor.
[4] Aslında bu kadırn arkadaşın sözleri ve Komisyon7un böyle bir programla gelmesi, gerek sosyalist ve işçi hareketinin gerek bu satırların yazarının yneredeyse yarım yüzyıllık emeğine saygısızlıktı. Türkiye’de bir parça Program üzerine kafa yoram, Demir Küçükaydın’ın bu konuda en çok yazı yazmış, kafa yormuş kimse olduğunu görür. Bütün bu emek yokmuş gibi davranmak saygısızlık olmuyşor da bunca emek harcayanın içeriğe yunalik eleştirisi mi saygısızlık oluyor?
[5] Sankı proletaryanın kültürü yaratılırmış gibi. Proletaryanın bir kültürü olmaz. Çünkü proletarya, bütün enerjisini politikaya vermek zorundadır. Sosyalizm yolunda ileri adımlar atmaya başladığında ise, burjuvazi gibi kendisini de yok eder., Dolayısıyla Proletaryanın bir kültürü olamaz kelimenin gerçek analımda. Sosyalist bir kültür olar. Ama sırnıflı bir toplumda da sosyalist bir kültürü insşa etmek olanaksızdır. Sosyalist üretim ilişkileri olmadan, böyle bir kültür şekillenemez.

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...