29 Ekim 2011 Cumartesi

Hafızasızlık ve “Aufhebung” - Halkların Demokratik Kongresi Üzerine Notlar (3)


Hafızaları şöyle kısaca bir tazelemek gerekiyor önce, bu hafızasını yitirmiş ve gazetecilerin “fikri takip” dediği şekilde, bir konudaki tüm gidişi göz önüne almayı bilmeyen bu ülkede ve bu ülkenin sosyalistlerinde. Ve bu nedenle, her yeni adım, Amerika’yı bir yeniden keşif denemesi, dolayısıyla bir güç ve zaman kaybından başka bir anlama gelmemektedir.
Geçmiş yok sayılarak, unutularak, eleştirel bir şekilde değerlendirilmeden aşılamaz.
Ama eleştirel bir değerlendirilmesinin de yapılabilmesinin çok banal, çok basit ve kaba gibi görünen, fakat “barut yoktu” gibi çok temel bazı koşulları vardır: en azından olgular hakkında asgari ölçüde doğru bir bilgi.
Bu bilgi olmadan, bu bilginin kaynaklarına herkes erişebilir olmadan; bu bilgi yazılı olmayan hafızaya bir şekilde işlemeden, bırakalım geçmişi aşmayı ve dersler çıkarmayı bir yana; o geçmişin ulaştığı noktalara bile ulaşılamaz.
Bir örnek verelim. Kongre’de Program’ın sunumunu yapan arkadaş, 150 yıllık İşçi hareketinin tecrübelerine, bunların sistemleştirilmesi çabalarına meydan okurca, Program taslağının yapılacak işleri kararlara bıraktığını, ilkeler üzerinde durduğunu söylüyordu[1]. Halbuki , bütün modern tarih, işçi hareketinin deneyleri ve bütün sosyal hareketlerin deneyleri, ilkelerle, ilke bildirimleriyle sadece tarikatler kurulabileceğini; modern toplumda ancak somut yapılacak işlere dayanan programlarla en geniş birlikler kurulabileceğine ilişkin en basit, en sıradan, en alfabetik dersi çiğniyor ve sanki böyle bir ders yokmuş gibi Amerika’yı yeniden keşfetmeye çıkıyordu.
Ama burada korkunç olan şudur: Böyle farklı bir program anlayışı da savunulabilir elbette, yani programların yapılacak işleri değil, ilkeleri, soyut kavramları içermesi gerektiğine dair, ama bunu en azından eski derslerin, yani programın bir ilkeler deklerasyornu değil bir yapılacak işler planı olduğu ve olması gerektiği konusundaki 150 yıllık dersle bir çatışma içinde, onun eleştirisi biçiminde yapılması yoktur ortada. Sanki ortada böyle hiç bir şey yokmuş gibi, yok sayılarak söylenmektedir bütün bunlar. Tarihe ve darlarına karşı bir eleştiri değil, bir susuş kumkuması vardır.
O korkunç, tarihi ve takvimi kendisiyle başlatan ve yok saydığı tarih yüzünden çarpılan ve çarpılmaya mahkum olan şarklılık budur.
Ve o yok sayılan derslerin ve tecrübelerin intikamı sanıldığından daha çabuk geldi. Programa ekler önerilmeye başlayınca, bunun nasıl bir saçmalıkla sonuçlanacağı (Özellikle Ermeni Soykırımı ile ilgili tartışmalar hatırlansın) hemen görüldü.
Bir başka örnek verelim yine programla ilgili. Biz ilk gün Program taslağı üzerine genel olarak o programın baştan aşağı yanlış olduğunu söylediğimizde, Divan’da bulunan bir kadın arkadaş, böyle ifadelerin bunca emeğe saygısızlık olduğunu söyledi.
Bu müdahalenin her yeri baştan aşağı yanlıştı.
Birincisi, Divan’da bulunmak içerik üzerine tartışmalara böyle müdahale hakkını vermezdi. Bunu söylemek için bir kongre katılımcısı olarak söz alması gerekirdi.
İkincisi, politik bir eleştiriye, ahlaki kriterlerle cevap vermek yanlıştır. Kimsenin emeğine saygısızlık falan söz konusu değildi. Tam da o emeğe saygı gösterildiği için boşa gitmiş bir emek olduğu için eleştirilmekteydi.
Ama eğer bir emeğe saygısızlık varsa, daha sunumunda bir ilkeler bildirisi olduğu söylenen program, Gerek işçi hareketinin 150 yıllık emeğine, gerek bizzat bu satırların yazarının ta Çatı Partisi tartışmalarından beri, neredeyse bir kitap oluşturacak kadar çok yazdığı program üzerine yazılara karşı en büyük saygısızlıktı. Çünkü onları var olarak bile görmüyor, yokmuş gibi davranıyor ve tam bir susuş kumkumasına getiriyordu.
Ama bu konulara sonra program bahsinde ayrıca geleceğiz. En basitinde kalalım. Olgular düzeyinde, “barut yoktu”da
Şimdi Türkiye’deki sosyalistlere, Türk sosyalistleri tarihlerinde kaç kere birleşme girişimlerinde bulundular, bunlarda kimler hangi tezleri savundu ve bu girişimler neden başarısız oldu diye sorulsa, buna az çok doyurucu bir cevap verecek veya bu konularda doğru dürüst yazı yazmış kaç sosyalist vardır?
Fiilen yoktur denebilir.
Benzer şekilde, Türkiye sosyalistleri ve Kürt özgürlük hareketi arasında ne gibi bir araya gelme girişimleri olmuştur ve bunlar nasıl ve niçin öyle sonuçlanmıştır diye sorulsa, buna bırakalım doyurucu bir cevabı, bunları sadece sıralayacak kaç kişi çıkar?
Bütün bu deneyler hakkında verileri, temel görüşleri, çıkarılan sonuçları bulabileceğiniz bir kaynak da bulamazsınız.
Peki böylesine bir hafızasızlık ortamında, geçmişin eleştirel bir şekilde değerlendirilmediği bir ortamda bu geçmişi aşmak, yeni bir şeyler yapmak mümkün müdür?
Hayır.
Peki bu durumda ne olur?
Her yeni girişim, yok saydığı ve aştığını söylediği geçmişin problemlerine takılır kalır, hatta onlardan geriye düşer.
Alman felsefe geleneğinin “Aufhebung” dediği, içinde taşıyarak ve eleştirerek aşma dediği türden bir “inkar” (Negation) olmadan, aşma yapılamaz. Yok saymak, görmezden gelmek ise bu yaklaşımın inkarı ve en büyük düşmanıdır. Şarklılık tam da budur. Ve maalesef bütün kongre çalışmalarına bu şarklılık damgasını vurmuştur.
Marksizm, Aydınlanma’nın birikimini, eleştirerek ama içinde de taşıyarak aşar. Lenin, Troçki, Kıvılcımlı, Luxumburg, Frankfurt Okulu vs. Marks ve Engels’in temellerini attıkları öğretiyi, içlerinde taşıyarak ve eleştirerek geliştirirler. Bizim “Marksizmin Marksist Eleştirisi” kitabımız, Marksizmi içinde taşıyarak ve eleştirerek bir aşma denemesidir örneğin. Kimilerince çok garipsenen adının tam da vurgulamak istediği bu Marksist geleneğe bağlılıktır.
Ama Şark’ta, her hanedanın, her uygarlığın, her dinin tarihi ve takvimi kendisiyle başlatması gibi, geçmişin birikimini içinde taşıyarak ve eleştirerek aşma pek görülmez. Ve tam da bu nedenle, her din, her uygarlık, her hanedan yok saydıklarının kaderini paylaşmaktan, yıkılmaktan ve sonra gelenler tarafından yok sayılmaktan kurtulamaz.
Türkiye sosyalistlerinin birlik veya Kürt Ulusal hareketiyle Türk sosyalistlerinin ittifak girişimlerinin tarihi, bir bakıma yok sayma ve yok sayılmaların tarihidir. Dolayısıyla, eğer bu Kongre girişimi de  kendinden öncekiler gibi, öncekileri yok sayarsa, yok sayılmaktan kurtulamayacaktır denilebilir.
*
“Olgular hakkında bilgi” dedik. “Asgari ölçüde bilgi” dedik. Olguların içinde yaşayanlar bile bu bilgileri vermezler çoğu kez. Herşey bir resmi tarihin ve anlatımın ardına gizlenmiştir. O nedenle o asgari bilgiye ulaşmak bile ciddi bir arkeolojik çalışma gerektirir.
Örnekleyelim.
Daha önce 2008 sonunda Bilgi Üniversitesi’nde yapılan “Çatı Partisi” ve daha sonra 27-28 Haziran’da Ankara’da “Demokrasi İçin Birlik Hareketi” ile ilgili haber ve yorumlar ile bugünkü Kongre ile ilgili haber ve yorumları karşılaştırırsanız hiç bir fark göremezsiniz. Hepsi aynı resmilik, içtenlikten yoksunluk ve gerçekleri gizlemekle maluldurlar. Haberlerden birini alıp diğerinin adını koysanız hiç bir şey değişmez.
Örneğin 20-21 Aralık 2008 bilgi Üniversitesi toplantısından sonra verilen bir haberde şunlar görülüyor:
Çatı Partisi'nin oluşumunun ve alt yapısının tartışıldığı 20-21 Aralık toplantılarının sonuç bildirgesi açıklandı. Çatı bileşiminin kriterlerinin aktarıldığı bildirgede 'Aramıza önce katılan ya da sonra katılan, bireysel ya da örgütsel katılan farkı olmayacak. Bütün katılımcılar eşit olacak. Program ve tüzüğü birlikte tartışarak yazacağız. Demokrasiyi, özgürlüğü, adaleti, eşitliği, kardeşliği dayanışmayı ve barışı özellikle bu inşa sürecinde hayata geçireceğiz' denildi.http://www.koxuz.org/anasayfa/node/2428
Bu ve bunun gibi haberlerin hiç birinde, “Çatı Partisi” toplantısının bir fiyaskoyla sonuçlandığı, toplantının sonunda zevahiri kurtarmak üzere bir “komisyon” kurulduğuna dair bir ipucu bulunabilir mi? Hayır!..
O zamanlar bu toplantının bir fiyasko ile sonuçlandığını sadece bu satırların yazarı yazıyordu. Böyle yazdığı için de herkesin nefretini üzerine çekiyordu.
Bugün ise, o girişimin bir fiyasko olduğunda herkes hemfikir.
Benzer şekilde, 27-28 Haziran’da Ankara’da Yılmaz Güney Sahnesi’nde yapılan toplantı için da aynı durum söz konusudur. İşte hemen toplantı sonrasında bir haberden kısa bir giriş bölümü:
“Çatı Partisi girişimi bundan sonra 40 kişilik yeni koordinasyonu ile hareket olarak yoluna devam edecek. Koordinasyon bütün illerde toplantılar yaparak, "Demokrasi için birlik" fikrini yerellere indirgemek için çalışma yürütecek ve katılımcıların kapsamını geliştirmeye çalışacak. Koordinasyon, Eylül ya da Ekim aylarında bir çalışmayı somutlaştırmayı amaçlıyor.
Çatı Partisi'nin toplantının sonunda yapılan tartışmalarda ise daha çok öneriler dile getirildi.
Ayşe Berktay, isimli katılımcı, oluşturulmak istenen hareketin kadınlarla buluşturulması gerektiğini belirterek, kadın hareketiyle toplantı yapılması önerisinde bulundu. DTP MYK üyesi Şamil Altan ise, başlangıçtan beri önemli bir yol alındığını ancak buna rağmen "Nasıl bir parti?" tartışmasının devam edeceğini belirterek, "Buradan mutlaka bir koordinasyon çıkaralım. Bunlar bir yanda çalışma yürütürken bir yandan güncel politik durumlara karşı inisiyatif koyabilsinler. Koordinasyon oluşumu önemlidir, önemli deneyimlerimiz var" dedi. Altan, isim içinde "Demokrasi İçin Birlik Hareketi" önerisinde bulundu. Daha sonra konuşan Divan Başkanı Celal Beşiktepe, katılımcıların yerellere döner dönmez il meclisini kurmaya başlamasını ve örgütlenme çalışmalarını yürütmesi gerektiğini belirterek, yapılacak çalışmaların da özveri, emek ve çaba istediğini belirtti.” http://www.koxuz.org/anasayfa/node/3579
Görüldüğü gibi sanki herşey yolundaymış gibi anlatılıyor bu hikayede.
Demokrasi İçin Birlik Hareketi’nin bu toplantısını ölü doğmuş bir bebek olarak tanımlayan sadece bu satırların yazarıydı ve toplantı esnasında da yapılanlara eleştiri yönelten tek kişiydi. Bütün bunlardan dolayı da herkesin düşmanlığını ve nefretini üzerine çekiyordu.
Ama şimdi, Demokrasi İçin Birlik Hareketi’nin aslında ölü doğmuş bir girişim olduğunu yine herkes kabul ediyor[2].
O halde, bu resmi haberlere bakılarak Kongre toplanıtının ne olduğu anlaşılamaz. İçtenlik yoktur bunlarda her şeyden önce.
Bunun için ise, eleştiri ve merak duygusunu yitirmemiş, en azından kendine karşı dürüst olmaya çalışan  bir devrimci olmak gerekir. Bu iş örgütlerin bürokratlaşmış kadrolarının, “apparatçiki”lerin yapabileceği bir iş değildir.
O resmi haberlerin o görünen yüzünün ardındakini görmek ve anlamak gerekir. Ve haberler ne kadar yukarıdakiler gibiyse gerçek o ölçüde farklıdır.
Durum bu Kongre’de de aynıdır.
Ortada “resmi görüş” olarak anlatılmış bir Kongre vardır.
Ama gerçek Kongre bu değildir.
Gerçek Kongre aslında iki bölümden oluşmaktadır.
Birinci bölüm. Çeşitli dillerde selamlar, pankart, Ertuğrul’un ve diğerlerinin konuşmasından oluşan, ilk bölümdür, yeni olanı, olması gerekeni anlatmaktadır.
İkinci bölüm, tam da bu bölümün ardından başlar. Terk edilmesi, yok edilmesi gereken dünyayı, aparatçikilerin  dünyasını ve etkisini gösterir.
Bu üç başlık altında ele alınacaktır.
1)      Kongre Divanı ve Kongre Yönetimi
2)      Program Komisyonu ve Program
3)      Küzük komisyonu ve Tüzük
Muhtemelen bunların her biri ayrı bir yazı oluşturacaktır.
29 Ekim 2011 Cumartesi
Demir Küçükaydın


[1]“ Program komisyonu adına söz alan Alp Altınörs, öncelikle program taslağının en çok tartışılan metin olduğuna dikkat çekti. Mükemmel bir program olmadığını, somut talepleri değil, genel ve ilkesel yaklaşımları ifade etmeye çalıştıklarını söyledi. “Somut talepler karar önergelerinin işidir ve bunlar koşullara göre değişir. Program ise daha üstte durmalıdır” dedi. Önerilerin genellikle somut taleplerle ilgili olduğunu, fakat buraya gelişin felsefe ve mantığına uygun bir metin çıkarmaya çalıştıklarını söyledi. bölümlerin mantığına da değinen Altınörs, programın başarmak istediği şeyi de şöyle açıkladı. “Ezilenler içinde önyargılar var. Falancalar falanca soruna duyarlı olmaz deniyor. Bunu kırmak istiyoruz. Bu programda kapitalizm, emperyalizm, erkek egemenliğinden söz var. Kongrenin bütün bileşenlerinin anlayışını ortak gündem haline getirmeye çalıştık.””. (Devrimci Proletarya, Kongre Girişimi Toplantısı)
Bu arkadaşlar hala bir programda “Kapitalizm, Emperyalizm, Erkek egemenliği”nden söz etmenin yanlışlığını, bunlar yerine bunlüara karşı somut teklif ve talepler getirmek gerektiğini bilmiyorlar ya da hafıza kaybına uğramışlar. Tabii Türkiye gibi bir ülkede, Kapitalizm ve Emperyalizm’den söz etmenin yanlışlığı da ayrı bir sorun. Çünkü “erkek egemenliğine” karşı mücadele kapitalizmle çelişmez örneğin, aksine daha mükemmel ve saf bir kapitalizme yol açıp, tabiri caiz ise Emperyalist bir Türkiye sonucuna yol açar. Tabii bütün bunlar artık unutulmuş bulunuyor.
[2] Ama bu kabuller hiç bir bilince çıkmış bir özeleştiri olmadan, hiç bir ders çıkarılmadan  gerçekleşiyor.

Hiç yorum yok: