23 Mart 2026 Pazartesi

Ertuğrul Kürkçü’yü Savunmak

 Hrstiyan-Siyonist ABD ve Siyonist-NAZİ İsrail’in, daha da özel deyimiyle “Epstein Sınıfı”nın, dünya egemenliğini kaybetmemek için her türlü adımı atabileceği, insanlığın varlığının bile bıçak sırtında bulunduğu böyle günlerde, “Ertuğrul Kürkçü’yü Savunmak” diye bir yazı yazmak zorunda kalmak çok acı.

Yazmamak bir haksızlık karşısında susmak anlamına gelir.

Ama özellikle de benim yazmam gerekir. Çünkü Ertuğrul Kürkçü’yü, teorik ve politik olarak en sert şekilde eleştirmiş bir insanım. Ama bir kişiyi teorik ve politik olarak eleştirmek  aslında o insanı eleştirmek bile değildir, onun ifade ettiği görüş ve davranışları eleştirmektir. Kişiden bağımsızdın o eleştirilen görüş ve davranışlar. Kişi görüş ve davranışlarını değiştirdiğinde, o eleştirilerin muhatabı olmaktan çıkar. Tam da bu yaklaşım nedeniyle yoldaş insan ve arkadaş olarak en dostça ve saygılı ilişkilerle en sert eleştiriler bir arada bulunabilir ve de bulunmalıdır.

Türkiye’nin yumurtadan çıktığından beri tüm tutum ve davranışlarını ilişkilere, kurulacak ağlara, birlerine dayanmaya veya birilerini tecrit etmeye yönelik olarak belirleyen, aslında dedikodudan başka bir anlama gelmeyen, teori, kavramlar, metodoloji gibi sorunlarla bir ilişkisi olmayan devrimciler ortamında bu tutum ve anlayış anlaşılmazdır.

Bu tutum egemendir ama bu tutumun aksi de her zaman var olmuştur ve olacaktır.

Bu satırlar da bunun bir delili ve örneği olarak okunmalıdır.

*

Aslında Ertuğrul’un savunmaya ihtiyacı yoktur.

Ertuğrul, bir Devrimci ve bir Marksist olarak yaşadı ve yaşıyor.

Ama Oğuzhan Müftüoğlu’nun yaptıkları ve söyledikleri karşısında susmak onları onaylamak anlamına geleceğinden, kimse susmamalıdır. Çünkü ortadaki kişisel bir sorun değil, her şeyiyle politik bir sorundur ve politik olarak anlaşılabilir.

Ayrıca Oğuzhan Müftüoğlu’na tepki gösterenlerin tepkileri ve eleştirileri de esas sorunu ele almaya yönelmediği, en azından tatmin edici olmadığı için de susamam.

Ölmeden önce bitirebilmek için, panik içinde yoğunlaştığım “Marksizmin Yeniden İnşası” üst başlıklı çalışmaya ara verip konuya girmek şart oldu.

Çünkü ortadaki, yani Oğuzhan Müftüoğlu’nun söyledikleri ve yaptığı teorik ve politik olarak, sadece “oldu mu ya”, “ayıp ettin”, “yakışmadı” tarzında eleştirilecek veya karşı çıkılacak, “adabı muaşerete veya ahlaka mugayir” bir davranış değil, teorik ve politik olarak eleştirilmesi ve karşı çıkılması gereken ve esas olarak bu düzeye taşınıp tartışılması gereken bir davranıştır. Birçoğunun yaptığı gibi sorunu böyle almak, sorunun önemini gizlemek, hatta zımnen Müftüoğlu’nun isteğini yapmık ve nesnel olarak onun politikasına ve hedeflerine hizmet etmek demektir.

Bir yanlışa karşı temelden metodolojik eleştiri yapılmadığında, bir yanlışın metodolojik kökenlerine gidilmediğinde yanlışların eleştirisi, aynı yanlışların tekrar tekrar ortaya çıkışına yol açar.

Bu nedenle biz eleştirimizi olgular, yöntemler ve varsayımlar ve kavramlar bakımından yapacağız.

*

İlk bakışta, Müftüoğlu’nun söyledikleri artık genç kuşakların pek bilmediği aslında biraz duymuş olsa da merak da etmediği bir takım tarihsel olgulardan bahsediyor gibi görünür.

Bu görünüm tümüyle aldatıcıdır. Sorunun özü tarihle ilgili değildir, günümüzün toplumsal mücadeleleri ve ilişkileriyle ilgilidir.

Önce bu çok temel Marksist ilkeyi bilmek gerekir: Tarih Tarihle ilgili değildir.

Bu basit gerçeği, tüm burjuva bilimi ya da akademik tarih bilimi tekrar tekrar keşfetmektedir. Öyledir ki geçmişin tarih kitapları da tarihle ilgili değildir. İster Gılgameş Destanı, ister Enuma Eliş, ister Heredot’un Tarih’i, ister her biri bir tarih anlatısı olan Kutsal kitaplar (Tevrat, İncil, Kuran), ister Hadis’ler, ister SBKP tarihi, ister Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi, ister Engels’in “Almanya’da köylü Savaşları” olsun, hepsi yazıldığı dönemin ilişkileri içinde anlaşılabilirler. Çünkü o dönemin ilişkileri ve mücadeleleri içinde bir tutumun, bir bakışın, bir gücün çıkarlarının savunusundan başka bir şey değildirler.

Dolayısıyla bugün de tarih -üzerine tartışmalar, söylemler, tarihle değil., günümüzün ilişkileri ve mücadeleleriyle ilgilidir ve ancak böyle anlaşılabilirler.

Bu her durumda böyledir.

Örneğin Kuran’ın bizzat kendisi kutsal kitabın (Tevrat ve İncil’in, yani Tarih anlatılarının) anlattığı hikayelerin, bilindiği varsayımına dayanarak, onların yeni bir yorumundan, Muhammet dönemi Mekke ve Medine’sinin toplumsal ilişkileri ve güçler arasındaki mücadelerde belli bir programı, belli güçleri (Mekkeli Patriciler (Kureyş) ve Mekkeli Plebler (Müslimler) arasındaki savunmak için yeni bir tarih okumasından başka bir şey değildirler. Ama Kuran hakkındaki yorumlar, Hadisler de öyledir. Aslında Tarih Tarihlerin Tarihleri üzerinden okunmuştur ve okunur. Bu nedenle somut toplumsal ilişkiler, güçler ve mücadeleler her zaman bu tarihlerin anlaşılması ve yeni bir okunması için, ayaklarının .yere basması için olmazsa olmazdır.

O halde tarihler tarihleri değil, anlatılanları değil, anlatanları anlatırlar. Tıpkı bir bir film ya da fotoğraf kameranın gösterdiklerini değil, aslında göstereni anlatması gibi.

Sadece fotoğrafta böyle değildir bu, tablolarda, resimlerde de böyledir bu. Rönesans ressamları, hep kutsal kitaptan sahneleri resmederler, ama aslında örneğin rönesans döneminin toplumsal ilişkilerini, mücadelelerini, yani o resimleri yapanları anlatırlar resimde anlatılanları değil.

Ama sadece geçmiş için geçerli değildir bu, aynı zamanda gelecek, yani bilim kurgu denen güya geleceği anlatan hikayeler, romanlar, filmler, komikler için de böyledir.

Yani sadece tarih değil, gelecek de gelecekle ilgili değildir. Biz Marksistlerin her zaman dediği gibi “gerçeklik somuttur” o somut gerçeklik ise ancak somut toplumsal ilişkilerin, çelişkilerin ışığında, bunlar da son duruşmada toplumsal güçler, bu güçleri ortaya çıkaran iktisadi ilişkiler içinde anlaşılabilirler.

Evet, tarihlerde anlatılanlar anlatılanları değil, anlatanları anlatırlar. Ama bu hemen görülemez. Bunu anlamak için söylenmeyenleri, yapılmayanları görmek gerekir, ama bunları görebilmek için de gençekliğe hayallerin aynasında bakmak, yani devrimci bir sınıfın, gerçeğin bilinmesinden çıkarı olan, kaybedecek bir şeyi olmayan sınıfların veya güçlerin ideallerinin, programlarının, tasavvurlarının aynısında bakmak gerekir.

Hatta bizzat bizim tarihlerin tarihleri hakkında yazdığımız bu satırlar bile tarihlere ilişkin bir başka tarih anlatısıdır, bugünün Dünya ve Türkiye’sinin ilişkileri ve mücadeleleri içinde anlaşılabilirler.

*

Bu alfabetik gerçeklerden yola çıkarsak, Oğuzhan Müftüoğlu’nun Ertuğrul Kürkçü hakkında söyledikleri, o dönemi, Ertuğrul Kürkçü’nün o dönemdeki durumunu yaptıklarını ve düşüncelerini değil, aslında Oğuzhan Müftüoğlu’nun bugünün Türkiye’sindeki toplumsal ilişkiler ve mücadeleler içinde neyi niçin savunduğu çerçevesinde anlaşılabilir.

Tartışmalarda bu alfabetik ve metodolojik ilke unutulmuş bulunuyor.

Bir iki örnek verelim.

Örneğin bizzat Ertuğrul’un da örgütü diyebileceğimiz SYKP’nin sorunu nasıl ele aldığına bakalım.

SYKP Merkez Yürütme Kurulu” imzalı bildiri ne diyor? Bildirinin özüne bakalım.

Müftüoğlu’nun çıkışını “şaşkınlıkla” izlediğini belirterek, 54 yıl geriye giden polemiğin bugünkü sosyalist harekete katkı sunmayacağını söylüyor. Metnin omurgası, geçmiş polemiklerin değil “devrimci dayanışma”nın güçlendirilmesi gerektiği düşüncesi.

Yani politik olarak olgunun (Oğuzhan’ın söyleşisinin) bu günkü toplumsal ilişkiler ve mücadeleler içindeki anlamı üzerine bir değerlendirilme yok. Bunun somut anlamını açığa çıkarma, ezilenlerin siyasi ve teorik eğitimi için konuyu politik, teorik ve programatik bir düzeye ve alan çekme yok. Neredeyse, taktik olarak bugüne uygin değil, ayıp oldu düzeyinde bir eleştiri. Tam da eleştirdiğinin yaklaşımının temel sorunları ele almayan onlara onların içinden aynı kavrayışla karşı çıkan bir eleştiri.

Halbuki sorunları ahlaki olarak ele almanın kendisinin en büyük ahlaksızlık olduğu Marksizm’in alfabesi öğrenilirken kafalara yer etmesi gereken temel bir varsayımdır. Hele “evrensel insani değerler” gibi saçmalıkların herkesin ve özellikle muhalif ve solcuların dilinden düşmediği günümüzün dünyasında.

Mahir Sayın ve Kaçaroğlu’nun yazdıklarına bakalım. (Bunu Ertuğrul, iddialar karşısında Twitter (X) hesabında paylaşmış, yani kendisinin böyle bir savunusunu bir anlamda kabul etmiş.)

Peki bu arkadaşlar ne diyorlar: Temel tezleri şöyle özetlenebilir:

·       gençlik dönemlerinin travmatik koşulları hesaba katılmalıdır,

·       Ertuğrul Kürkçü’nün sonraki siyasal yaşamı devrimci çizgiye aykırı değildir,

·       Müftüoğlu’nun çıkışı bağlamdan koparıcı ve inciticidir.

·       Müftüoğlu’na yakışmamıştır.

Aslında her satırı hakkında ayrıca bir eleştiri yazılabilecek bu yazının yaptığı, bir anlamda Müftüoğlu’nun dediklerini olgu olarak eleştirmeyerek ve “hepimiz ne hatalar yaptık” Ertuğrul’un hataları oldu ama hepimizin durumu, “tencere dibin kara, seninki benden kara” demekten ve ayıplamaktan (“yakışmadı”) öteye gitmiyor.

Yani Müftüoğlu’nun iddialarını zımnen doğrulama (hepimiz benzer hataları yaptık, sen de yaptın, Ertuğrul sonrasında devrimci bir hayat sürdü yani öncesinde öyle olmadığı bir dönem olmuş anlamına gelir.) var, Ertuğrul’a eski arkadaş ve örgütdaş olmanın heyecanıyla savunmak için öne fırlayan arkadaşların durumu bu.

Yine ahlaki ölçüler ve ayıplama. Hatta ahlaki bile değil, “adabı muaşerete aykırı” bulma.

Bunların yanı sıra hareketi bölme, yeni kuşaklarda kötü izlenimler bırakma gibi eleştiriler var. Bunları tek tek arayıp bulmak ve aktarmak mümkün değil. Meraklısı toplayıp görebilir.

Özetle Müftüoğlu’nun söylediklerine ve yaptıklarına eleştirilerin, karşı çıkan ya da protesto edenlerin “hali pür melali” budur.

*

Okuyabildiklerimiz içinde olayı politik, yani bugünün mücadeleleri ve ilişkileri içinde ele alıp öyle açıklamaya çalışan bir tek yazı gördük: kendisi de Kurtuluş geleneğinden, Tayfun Şen’in yazısı.

Bu yazı nispeten uzun olduğundan -diğerleriyle birlikte tamamını sona ek belgeler bölümüne koyarız- en azından en önemli bulduğumuz noktaları kısaca aktaralım.

Tayfun Şen, şu satırlarla başlıyor:

Sol/sosyalist çevrede bu söyleşideki sözlere yönelik tepkilere baktığımda, meselenin “eski hesap kapatma”, “kitabının satışını arttırma”, yaşlılık/bunama”, “gündem olma” vb. gibi ele alındığını görünce, “dayanamayıp” aşağıdaki yazıyı yazdığını belirtiyor.

Ve bizim yukarıda belirttiğimiz, tarihin tarihle değil, bugünün toplumsal ilişkileri ve mücadeleleri içinde anlaşılabileceği bir noktadan hareket etmiyor ama fiilen tam da bunu yapıyor, yani Müftüoğlu’nun yazısını bugünün toplumsal mücadele ve ilişkileri içinde değerlendirmek gerektiğini yazıyor:

Bu açıklamalar bence Oğuzhan Müftüoğlu’nu hafife alan nitelikteydi. Ne kitabının satışını arttırmaya çalışıyordu, ne gündem olmaya çalışıyordu; ne yaşlılık durumuydu ne eski hesap kapatmaydı. Ertuğrul’a yönelik sözleri/açıklamaları tamamen bugünün politik durumuyla yakından ilgiliydi. İyice tartılmış, inceden düşünülmüştü.

Peki bugünle ilişkisi ne?

Kürt hareketinin yeni stratejik dönüşümü, yani silahlı mücadeleye son vererek, legal ve hukuki alanda kalarak örgütlenme ve mücadele vererek, Türkiye’de geniş bir demokratik hareket yaratma stratejisine geçmesi karşısında bunu bir türlü anlayamayan, ulusalcı ve laiklerin tepkileriyle rezonans içinde bulunan sol ve sosyalist kesimleri etkilemek ve Kürt hareketinden uzaklaştırmak bağlamında ele almak gerektiğini söylüyor.

Türk ulusalcı kesimden herkes kendi tarzında bu rüzgara göre bir yön belirleyip öyle saldırırken, Oğuzhan Müftüoğlu’da kendi tarzında bu rüzgara bir destek verdi.

Türk sosyalizminin altmış sekizden bugüne gelen ve yıllardır Kürtlerle politika yapan en tanınmış isme saldırarak, onu itibarsızlaştırmaya çalışarak, Kürdün yalnızlaştırılmasına katkı vermeye çabaladı. Çünkü bu isim Kürt hareketinin partisinden milletvekili seçilmiş, halen HDP’nin onursal başkanı. Kürt hareketinin içinde ve bu içindeliğin Türk sosyalist tarafına Kürtlerle birlik konusunda olumlu bir mesaj verdiği görüşünde/ki öyle.[1]

Tayfun Şen, en azından metodolojik olarak soruna doğru yaklaşıyor, onu bugünün politik ilişkileri ve mücadeleleri içinde anlamak gerektiğini söylemiş oluyor ve kendi tezini de böyle ifade ediyor.

İddiası olgusal olarak doğru olmasa bile gidiş yolu, yani metodolojisi doğrudur. Cebirsel formül doğrudur, formüldeki rakamlar veya hesaplama yanlış olsa bile bu, metodolojik değil, olgusal bir yanlış olur.

Kaldı ki, bizce Tayfun Şen, tam da boğayı boynuzlarından yakalamış bulunuyor.

Çünkü gerek Müftüoğlu’nun, gerek temsilcisi veya “ağabeyi” olduğu hareketin bütün siyasal geçmişi bu çıkarsamayı yapmak gerektiğinin delilleriyle doludur.

Sadece bu da değil. Söyleşinin sunucusu Zafer Arapkirli hakkında SYKP'nin kamuoyu açıklamasında şu ifade yer almaktadır: 'Arapkirli, en son BirGün'de yer bulabilen ulusalcı ve Kürt alerjisiyle tanınan gazetecilerden biri olarak tanınıyor.'

Sırf bu bağlam bile söyleşinin politik anlamını görmeye ve göstermeye yeter.

Biri (Müftüoğlu) söyleşi için, Youtube’daki neredeyse bütün videoları CHP ile ilgili olan “ulusalcı ve Kürt alerjisiyle tanınan” birini seçerken, diğeri (Ertuğrul Kürkçü) Kürt Özgürlük Hareketi’nin desteğiyle çıkan ve Türkiye’deki sol ve sosyalist kesimlerin yazdığı Yeni Yaşam’da yazıyor.

Söyleşi, CHP kuyrukçusu BirGün’de yayınlanıyor.

Ve Tayfun Şen su sonuçla bağlıyor:

Ne hesap görme, ne kitap satışı; sorun “Kürdü dövme” sorunu.

Kendini ne olarak tanımlarsa tanımlasın, ister sosyalist, ister enternasyonalist sosyalist, ister Marksist, ister seküler, ister solcu; her ulusalcı kendi meşrebine göre “Kürdü dövmeye” çalışıyor.

Oğuzhan Müftüoğlu da bu dövme işinde en etkili olacağını düşündüğü yerden saldırmış. “Kürt”, “Öcalan”, “müzakere masası” demeden, ama buralardan saldıranlar ile aynı yeri zayıflatmayı amaçlamış: Kürt hareketi;  ve aynı yeri güçlendirmeye çalışmış: CHP…”

*

Sorunun özü budur. Kanımızca bir şey eklemek gerekmiyor.

Ama bu bize başka bir şeyi de gösteriyor.

Dikkat edin sorunu politik bağlamda ele aldığınızda Müftüoğlu’na “yakıştı mı?” diye sitem etmek, onun politik çizgi ve hedeflerini anlamamak, tamamen yanlış bir yerde tanımlamak demektir.

İnsanların, ezilenlerin geri yanlarına hitap etmeyen, sözlerin ve davranışların ardındaki gerçek sınıfsal ve politik çıkarları göstermeye çalışan bir devrimcinin yapması gereken, Müftüoğlu’nun tam da kendi amaçları açısından, savunduğu teorik ve politik görüşler açısından, tam da kendine yakışanı yaptığı, aslında kendi amaçları açısından en akıllıca davranışı yaptığını göstermek olmalıdır.

Ama bunu yapabilmek için, Müftüoğlu’nun politik işlevini doğru tanımlamak, sorunun ahlaki bir sorun veya yakışıp yakışmama sorunu olmadığını, politik olarak ele almak gerektiğini ve ancak bu bağlamda değerlendirildiğinde tam da kendisine yakışanı yaptığını görmek gerekir ki gösterilebilsin.

Politik ve teorik eleştiri böyle olur. Ve bir devrimcinin, bir Marksist’in sorunu her zaman bu düzeye çekip bu düzeyde eleştiri yapması gerekir.

Ancak bu yöntemi izleyen bir eleştiri sözlerin ve davranışların ardındaki gerçek çıkarı ve politik konumu gösterebilir. Ezilenlerin bilincini geliştirebilir, onların siyasi eğitimine bir katkıda bulunabilir.

Bu yöntem ve düzey bir yana bırakılıp, ahlaki veya racona uymadı, güne uygun değil, bölücü oluyor, kötü izlenim yaratıyor tarzında eleştiriler bataklığına düşülür. Ezilenlerin geri yanlarına hitap edilmiş, geri yanları beslenmiş olur.

Dolayısıyla, Müftüoğlu’nun söz ve davranışlarını ahlaki ve diğer biçimlerde ele alıp eleştirmek, aslında ezilen sınıfların gözüne kül atmak, Müftüoğlu’nun amaçlarına hizmet etmek anlamına gelmektedir.

Aslında, sizin bir sorunu ele alış yönteminiz yanlışsa, çıkardığınız sonuçlar da yanlış olur. Ahlaki vaazlar vermeye başlarsınız. Ahlaki vaazlarınız, nesnel olarak bir ahlaksızlığa dönüşür. Çünkü ancak ezilenlerin kurtuluş kavgasına hizmet eden, onların bilincini geliştiren davranış ve sözler ahlaki olabilir.

Müftüoğlu, yıllardır istikrarlı bir şekilde yaptığı gibi, Kürt hareketi ile Türkiye’nin demokratları ve en tutarlı demokratlar olması gereken sosyalistlerinin arasını açma, demokrat ve sosyalistleri, CHP’nin, yani laikçilerin ve Kemalistlerin, dümen suyuna sokma çabaları açısından, kendine yakışanı, kendi amaçları ve işlevleri açısından doğru olanı yapmaktadır, Ertuğrul hakkında yaptıkları ve söyledikleriyle.

Eleştirmenleri ise, sorunu bu düzeye taşımak ve bu düzeyde tartışmak yerine, “hareketi bölüyor”, “bu da nereden çıktı”, “ayıp etti” tarzındaki eleştirilerle, aslında tam da Müftüoğlu’nun amaçlarına hizmet etmektedir.

*

Ancak şunu bir an için olsun unutmamalıyız, ezilenlerin tarihsel ve genel çıkarları açısından yanlış bir teori ve politika, kendini doğru göstermek, kendi amaçlarına ulaşmak için, gerçekliği tahrif de eder, etmek zorundadır.

Müftüoğlu’nun yaptığı aynı zamanda budur. Müftüoğlu’nun yaptığının politik ve nesnel anlamıyla olguları tahrif etmesi ve bunun sonucu diğer olgular arasında kopmaz bir bağ vardır.

*

Önce yine, bırakalım sosyalist olmayı, sıradan binlerce yılda birikmiş, halkın derin emekçi katmanları arasında yaşayan ve modern ilişkilerde de uyulması beklenen bazı varsayımları hatırlatalım. Çünkü devrimciler en azından bunlara dayanırlar ve dayanmaları gerekir.

En başta, kişiler değil, fikirler eleştirilirler ve eleştirilmelidirler, kişileri ve kişilikleri değil.

Eleştiriler her zaman somut olgulara dayanmalıdır.

Eğer bir suçlama varsa, itham eden suçluluğu kanıtlamakla yükümlüdür, itham edilenin suçsuzluğunu kanıtlaması beklenemez ve beklenmemelidir.

Tabii eleştiren veya ithamda bulunan eğer bu itham ettiğini kanıtlamıyor veya kanıtlayamıyorsa bir iftiracıdır.

İftira atmak, ahlaken ahlaksızlık, dinen günah, hukuken suç olur.

Dolayısıyla bir yaptırımı olması gerekir.

Burjuva hukukunda veya klasik uygarlıkların örneğin islam hukukunda, bunun tespiti, bağımsız olması beklenen mahkemelere verilir. Bizlerin böyle mahkemeleri yok.

Tek ceza, tek yaptırım iftiracıların tecrit edilmesi, özeleştiri istenmesi olabilir.

Ama bütün bunların ardında daha temel bir varsayım vardır.

Eleştirilen kişinin veya kişilerin dürüstlüğünden, sözlerinin doğruluğundan, cesaretinden şüphe edilmemesi gerekir. Aksi kesin olarak kanıtlanmadığı sürece nasıl herkes prensip olarak masum kabul edilmeliyse, itham edilenlerin söyledikleri doğru kabul edilmek zırandadır. Herkes cesur, iyi, iyi niyetli kabul edilmek zorundadır.

Elbet herkes kafasının bir yerlerde herkes ve her türlü durum için her türlü şüpheyi barındırabilir ve barındırmalıdır. “Sapanından taşı eksik etmemek” temel bir ilkedir.

Ama bu tabiri caiz ise, bu gibi şüpheler, kişilerin “özel alanı”, “kafasının içinde kalır ve kalmalıdır. Bu davranışlara ve sözlere yansımamalıdır. Elde kesin kanıtlanabilir deliller olmadığı sürece herkesin doğruluğu ve dürüstlüğü ve de cesareti veri kabul edilir. İlişkiler ve eleştiriler bu varsayıma göre kurulur.

Zaten böyle ve bu gibi varsayımlar olmadan bir eleştirinin teorik ve politik bir eleştirisi mümkün olmaz.

Bunlar modern toplumsal ilişkilerin alfabesidir. Bu nedenle Marksistlerin yöntemleri küçük burjuva ve esnaf kafalılarca anlaşılmaz kalır. Marksistler birbirlerine en sert teorik eleştirileri yapmalarına rağmen, birbirlerinin iyi niyetinden, dürüstlüğünden, içtenliğinden şüphelenmezler ve şüphelenseler bile bunu söz ve davranışlarına yansıtmazlar. Çünkü onların eleştirileri fikirleredir, savunulan ya da savunulmayanlaradır, kişilere ilişkin değildir. Kişiler o görüşlerin taşıyıcısı ve savunucusu oldukları için eleştirilirler.

Bu nedenle Marksistler eleştiride teorik olarak acımasız iken, kişisel ilişkilerde son derece yumuşak ve saygılı insanlardır veya öyle olmalıdırlar. Çünkü bu aynı zamanda politik bir tavırdır.

Küçük burjuvalar ise, fikirlerle değil, ilişkilerle, ağlarını kurmakla, genişletmekle ilgilidirler. Her şeye müşterilerini genişletmek isteyen bir bakkal veya terfiini sağlayacak ilişkiler kurmaya çalışan bir memur gibi bakarlar.

Bu nedenle bu ikisi bir arada bulunamaz. Tıpkı bazı canlıların oksijensiz bir ortamda yaşayamaması, bazı canlılar için ise oksijenin öldürücü olması gibi.

Türkiye gibi, solculuğun ve sosyalistliğin yaygın olduğu, şehirli memur çocukları veya memurlar, küçük üretmen veya esnaflar ülkesinde modern ilişkiler, özellikle de Marksistlerin nefes alacağı koşullar yoktur denebilir.

O küçük burjuvalar için ise tam da varlık ve hızla çoğalma koşullarıdırlar bu zehirli ilişkiler. Hele gericilik ve yenilgi dönemlerinde bu iyice azar ve Marksistler için, içinde yaşanılamaz bir durum ortaya çıkar.

Müftüoğlu’nun sözleri ve ona yönelik eleştiriler, aslında Marksistler için nasıl soluk alınamaz bir atmosferin egemen oluğunu çok açık bir biçimde göstermektedir.

Durumu daha da kötüleştiren bir de şu süreç var.

Eskiden köylü emekçilerin binlerce yılda oluşmuş, yukarıda sıraladıklarımızla uyumlu iyi kötü, birtakım değerleri vardı. Ancak köylülüğün ortadan kalkması ve şehirlere gelenlerin de bu binlerce yıllık gelenek ve değerlerini yitirmesi ve unutması ama buna karşılık modern toplumsal ilişkilerin davranış kotlarının olsun edinilememesi durumu daha da katlanılmaz kılmaktadır.

*

Yukardaki temel davranış kotlarına uygun olarak, birisi hakkında bir ithamda bulunuluyorsa, bu ithamda bulunanın bunu kanıtlama yükümlülüğü vardır.

Bunu kesin ve açık bir şekilde kanıtlayamaz ise, bir iftiracıdır.

İftiracılık Dinen İslam’da günah ve yasaktır, Ahlaken kabul edilemez bir ayıptır, Hukuken de cezalandırılması gereken bir suçtur.

Müftüoğlu’nun Kürkçü hakkında söyledikleri tam da Kürkçü’nün kişiliğine yöneliktir.

Ve bunları somut olarak kanıtlamak için hiçbir belge ve delil sunmamaktadır.

Burada önemli olan ve unutulmaması gereken şudur. Ertuğrul iddiaların aksini kanıtlamakla yükümlü değildir ve herkes, onu bir suçlamayla karşı karşıya kalan herkes gibi, kesin kanıtlanıncaya kadar masum, söylediklerini doğru ve dürüst kabul etmek zorundadır. Böyle davranmayanlar kendileri de otomatikman iftiracı durumuna düşmüş olurlar.

Şimdi görelim Müftüoğlu ne yapıyor?

Sadece Ertuğrul Kürkçü’nün adını başka kişilerle aynı sepetin içine atarak o sepettekilerin itham edildiği özellikleri Ertuğrul Kürkçü’yü suçlamak için kullanıyor.

*

Ama biz burada Ertuğrul’a yapılan ithamların kanıtsız olduğunu, Ertuğrul’un adının başkalarıyla bir arada anılarak gerçeğe aykırı bir itham yapıldığını göstereceğiz.

Bunu yapmak gerekmediği halde yapacağız ki, bunu göstermemiz otomatik olarak aynı zamanda Müftüoğlu’nun iftira ettiği, “itibar suikastı” yaptığının kanıtı olsun. Yani onun yaptığını yapmamak için bunu yapmamız gerekiyor.

Şimdi örneklerle Müftüoğlu’nun iddiası ve Ertuğrul’un bu iddialar karşısındaki konumunu olgusal düzeyde ele alalım.

Müftüoğlu ne yapmaktadır? Ertuğrul'u Yusuf Küpeli, Nahit Tören, İrfan Uçar ve Münir Ramazan Aktolga gibi isimlerle birlikte aynı sepete koymaktadır.

Ertuğrul'a yönelik bütün ağır nitelendirmeler — "çok sağ ve teslimiyetçi bir çizgiye savruldular", "bütün devrimci hareketi suçlayan bir çizgiye savruldular", "Abdülhamid'in yurtseverliğinden başlayarak Türkiye'deki solun her şeyini suçlayan bir çizgiye savruldular" — Ertuğrul’a ilişkin bütün suçlamalar üçüncü çoğul şahıs (onlar) zamiriyle yapılmaktadır. Ve "Ertuğrul da bunların içindeydi" demektedir.

Burada esas itham edilene ilişkin bir somut delil getirilmemektedir. Ertuğrul şurada tam olarak şunu dedi diye bir somut olgu gösterilmemekte bir delil getirilmemektedir.

Bir akıl yürütme vardır, Ertuğrul da onların içindeydi, o da onların tavrındaydı akıl yürütmesi delil gibi sunulmaktadır.

Bir kere böyle delil olmaz ama bir insan hele tutukluluk koşullarında kimlerle bir arada bulunacağını kendisi seçemez, öte yandan birileriyle mekânsal bir birlik değil de, ortak bir davranış, örgütsel veya davranışsal bir birlik kastediliyorsa bunun gösterilmesi ve kanıtlanması gerekir.

Peki bu "içindelik"i kanıtlayan ne var?

Aslında hiçbir şey yok. Bunlar farklı tarihlerde, farklı mahkemelerde ifadeler verdiler Farklı olaylara ilişkin olarak yakalandılar.

Ayrıca bunların her biri de diğerinden farklı motivasyonlarla hareket edip farklı sonuçlar çıkarıp farklı şeyler söylediler.

Bir tek olgu var bildiğimiz kadarıyla, Ertuğrul’un bir ara Selimiye’de bir süre bu kişilerle aynı koğuşa koyulmuş olması.

Müftüoğlu'nun doğrudan Ertuğrul'a yönelik, somut denebilecek tek bir iddiası vardır: mahkemede Mahir'i suçladığı iddiası.

Ama dikkat edin, bunu da nasıl ifade etmektedir: "Mahkeme önünde kendilerini kurtarmak için söyledikleri sözler mi, inandıkları şeyler mi, bunu bilemem" demektedir. (Yani yine aynı bir sepete atma çerçevesinde) Müftüoğlu bizzat kendi ağzıyla, ileri sürdüğü iddianın ne anlama geldiğini bilmediğini itiraf etmektedir. Yine aynı çamur at izi kalsın üslubu.

Ve sorumluluğu ve suçu üstlenmemek için, belirsizliklerin ardına sığınma. Böylesine ciddi ithamların yapıldığı bir yerde böylesine sorumsuz ve ciddiyetsiz bir davranış.

İnternet’te Müftüoğlu’nun ithamlarına ilişkin bir somut bilgi var mı diye epeyce araştırdık. Doğru dürüst bir bilgi bulamadık. O zamanlar olayları izlediğimizden kafamızda kalanlar var. Belgeler belki TÜSTAV’da vardır ama onlara ya erişim yok ya da biz beceremedik.

Sadece bir tek somut kaynak bulduk.  Tolga Şirin'in Toplumsal Bellek için yaptığı çalışma — 1973 tarihli Dev-Genç davası gerekçeli kararının ilgili sayfalarına dayanan bir okuma — Kürkçü'nün mahkeme kayıtlarında Abdülhamid'i ya da Demirel'i öven hiçbir beyanın bulunmadığını ortaya koymaktadır.

Eğer bu belge okuması doğruysa, tartışmanın en sansasyonel kısmı, yani Müftüoğlu'nun "Abdülhamid'in yurtseverliğinden başlayarak" diye kurduğu itham zinciri, doğrudan çökmektedir.

*

Ayrıca yıllar önce aynı ithamı Doğu Perincek de bir televizyon programında yapmış. Ethem Dinçer yazıyor:

Kürkçü, benzeri iddiaları 32. Gün programında dile getiren Perinçek’e itiraz etmiş ve ‘çıkar göster’ demişti. Arşivci olduğu iyi bilinen Perinçek’in konuya ilişkin bir belge yayınladığını hatırlamıyorum.”

Yani Müftüoğlu, Perincek’in yıllar önce attığı bir iftirayı tekrar etmekte, bizzat Perincek’in Ertuğrul’un kanıtla dediği ve kanıtlayamadığı, belgesini gösteremediği iftirayı tekrar etmektedir.

(Müftüoğlu ve Perincik’in bu buluşmasının pek rastlantısal olmadığı düşünülebilir. Hani ne derler? “Hacı hacıyı Arafat’ta …”)

Oğuzhan Müftüoğlu, bir kanıt göstermeden, Ertuğrul Kürkçü’yü başkalarıyla aynı sepetin içine atarak ve ne onlarla birlik olduğuna dair, ne de Ertuğrul’un o tavırları gösterdiğine dair bir kanıt bile göstermeden suçlamaktadır.

Suçlamalarını kanıtlamadığından, kanıtlama zahmetine bile girmediğinden, bir iftiracı olmaktadır.

Normal olarak burjuva hukukunda bile, iftira ettiği için, iddialarını kanıtlayamadığı için cezalandırılması veya tazminata mahkum edilmesi gerekir.

Biz onu insanların vicdanına havale edelim.

*

Ama tutarsızlıkların ve ciddiyetsizliklerin çapını göstermek için, bir soyutlamaya başvuralım.

Çünkü iddialarını kanıtlamış olsaydı, belki iftiracı olmaktan kurtulurdu ama kendisinin tutarsız ve duruma göre davranın bir insan olduğunu kanıtlamış olurdu.

Varsayalım ki, Müftüoğlu iddialarını kanıtladı ve Ertuğrul’un bütün o suçladığı ve yaptığını söylediği şeyleri kanıtladı.

Ama bu kendisinin de tutarsız bir insan olduğunun kanıtı olurdu.

Müftüoğlu, Ertuğrul Kürkçü ile birlikte 1996'da ÖDP'de yer almıştır. Yıllarca Parti Meclisi'nde yan yana çalışmıştır. Kaçaroğlu ve Sayın'ın sorusu tam da bu noktaya saplanmaktadır: "Bizzat sen, kendin onunla devrimci amaçlar doğrultusunda ÖDP'yi kurup Parti Meclisinde birlikte çalışmadın mı?" diye yazarak bu çelişkiye dikkati çekiyorlar.

Bu soru, Müftüoğlu'nun iddiasını içten yıkmaktadır. Eğer Ertuğrul gerçekten "Abdülhamid'in yurtseverliğini savunan", "devrimci hareketi bütünüyle suçlayan", "utanç verici" bir mahkeme tutumu sergileyen biri idiyse, Müftüoğlu onunla onlarca yıl aynı örgütün çatısı altında neden çalışmıştır?

Niçin bu eleştirisini kamuoyu ya da ÖDP kamuoyu önünde dile getirmemiştir?

İki olasılık var: ya Müftüoğlu bütün bu yıllar boyunca bildiği halde susmuştur — ki bu, siyasi bir hesap için en uygun anı kolladığı anlamına gelir. Ya da söyleşide ortaya attığı iddiaları kendisi de ciddi bulmamaktadır.

Bunların hangisinin geçerli olacağına okuyucu kendisi karar versin.

Her iki durumda da ortada bir iftira vardır.

Birinci durumda, bilerek zamanlanmış, hedefli bir karalama.

İkinci durumda, söyleşinin kurgusunun yarattığı, sonuçlarından Müftüoğlu'nun sorumlu olduğu, haksız bir çağrışım zinciri.

Çünkü Ertuğrul'un adı, Küpeli'lerin adıyla aynı cümle içinde, "savruldular" fiilinin öznesi olarak kullanıldığında, dinleyici zihninde oluşan çağrışım açıktır: Ertuğrul da savrulmuştur, Ertuğrul da Abdülhamid'i savunmuştur, Ertuğrul da devrimci hareketi mahkûm etmiştir.

Oysa bunu kanıtlayan tek bir belge, tek bir tutanak, tek bir somut tanıklık ortada yoktur.

İşte bu, iftiraya hukuki ve ahlaki olarak yapılan en basit tanımın tam da karşılığıdır: başkasının adını, bir suçun öznelerinin adlarıyla bir arada anarak, o suçun gölgesini o kişinin üzerine düşürmek.

*

Ancak burada diğer adı geçenler hakkında da bir çift söz edelim.

Burada onları savunan olmadığı için kimse üzerinde durmuyor ama diğerleri de aynı türden bir suçlamaya ve iftiraya kurban gidiyorlar.

Çünkü, ismi geçenlerin her birinin tavrı ve değerlendirmeleri farklıydı. Örneğin Yusuf Küpeli bildiğim ve hatırladığım kadarıyla ne Abdülhamit’ten ne Demirel’den söz etmiyordu. Onun esas sorunu, hareketin yaptıkları ve izlediği yol ve dolayısıyla Mahir Çayan ve çizgisi idi.

Normal olarak, bu eleştirilerini dile getirdiği için değil, devrimciler arasındaki şövalyece olması gereken davranış kodlarına uymadığı için eleştirilebilirdi. Örneğin örgüt için bir tartışmayı mahkemeye taşımamak, bütün ayrılıklara ve eleştirilere rağmen, arkadaşlarına bir yandan en sert eleştirileri yaparken, aynı zamanda pratikte, taktik olarak örneğin saklanmalarına yardım etmek gibi bir davranış göstermediği için.

Bildiğim kadarıyla Abdülhamit’ten söz eden Nahit Tören idi. Ve yine hatırladığım kadarıyla bir kere söz etti bir daha söz etmedi.

Münir Ramazan Aktolga ve İrfan Uçar’a gelince. Her halde hiç kimse, İrfan Uçar’ın korktuğu için, canını kurtarmak için “Demirel İlerici idi” gibi şeyler söylediğini düşünemez. Çünkü İrfan Uçar, 12 Mart döneminde, yakalananlar içinde en ağır işkencelere rağmen ifade vermeyen ve ilk çıktığı duruşmada da örnek bir tavır sergileyen, Dev-Genç kadrolarının önceden beri değer verdiği bir militandı.

Burada hemen korktular, ihanet ettiler gibi kolaycı suçlara gitmeden, neden böyle davrandıklarını anlamaya çalışmak gerekirdi.

Münir ve İrfan birdenbire Demirel’in ilerici olduğunu söylüyorlarsa, bunun nedenleri üzerinde durmak gerekirdi.

*

Bu vesileyle Müftüoğlu’nun yaptığının bir devrimcinin yapması gerekenlere göre yapmadıklarıyla ne yaptığını görelim.

Diyelim ki, 12 Mart dönemi ve sonrasında kitlelerin radikalleşmesi ve devrimci hareketin yükselişi döneminde hiç kimsenin aklına bile gelmedi, moralleri yüksel tutma esas sorun olduğundan yapılanlar ve yapılmayanlar anlaşılabilirdi veya en azından affedilebilirdi.

Ama bir devrimcinin, bir Marksist’in temel görevi nedir?

Ezilenlerin teorik ve siyasi eğitimine bıkmaksızın katkı vermek.

Aradan yarım yüzyıl geçtikten sonra kendisinin sosyalist olduğu iddiasında olan Müftüoğlu’nun yapması gereken ama yapmadığı tam da budur.

Gerçek bir devrimci, 12 Mart döneminde, Yusuf, Münir, Nahit gibilerin söylediklerine o günün koşullarında yüzeysel olarak yapılmış hükümlerin yanlışlığını göstermek, yani bu kişileri korkaklık ve ihanetle suçlamaktan ise, onların yanlışlarının metodolojik temellerini göstererek ezilenlerin siyasi ve teorik eğitimine katkı vermek olabilirdi.

İki örnek vereyim bunun nasıl olabileceğine ilişkin. Biri Nahit’in Abdülhamit’i, diğeri Münir ve İrfan Uçar’ın Demirel’i olsun.

Yukarıda dediğimiz gibi, kişileri ihanet ya da korkaklıkla suçlamadan, onların bunları inanarak söylediklerinden hareketle, bunların neden hangi metodolojik yanlışlara dayandığını göstermek ve böylece ezilenlerin siyasi ve teorik eğitimine bir katkıda bulunabilirdi.

Çünkü bu aslında bugün politik bölünmeleriyle de ilgilidir o konular ve de bu konuları Müftüoğlu’nun gündeme taşıması, da tamı tamına bununla ilgilidir.

O zamanlar sosyalist gençlik, büyük ölçüde Kemalist tarih anlatısıyla şekillenmişti ve tarih hakkında bildiği aslında ortaokul ve lise tarih kitaplarından fazlası değildi. Bu anlatıya göre, bir yanda Atatürk, İttihat terakki, İlericiler. Diğer yanda gericiler Hürriyet ve İhtilaf, şeriat isteyenler, gericiler bulunuyordu.

Ayrıca bu tarih anlatısı, devrimci olduktan sonra öğrenilen tek hücreliler, süngerler., yumuşakçalar, omurgalılar benzeri ilkel, köleci, feodal, kapitalist sosyalist tarzındaki bir prokrutes yatağıyla da tam uyuşuyordu.

İşin kötüsü, tıpkı şimdi olduğu gibi, “İslamcılar” Abdülhamit’e sahip çıkıyorlar, laikler ve CHP’liler, yani “ilericiler” ise onu mahkum ediyorlardı. Yani yaşanan olgular da tarih anlatısını doğruluyor gibi görünüyordu. O zamanlar sadece Doğan Avcıoğlu değil, genel olarak sol basın da böyle bir bakışı aktarıyordu.

Ama biraz tarih ciddi biçimde incelenince bu anlatının baştan aşağı, her iki taraf için de uydurma olduğu görülürdü.

Abdülhamit ne bugünkü TV dizilerinde olduğu gibi ya da laikçi ve modernistlerin görmek istediği gibi, “gerici” değildi. Aksine en büyük modernleşmecilerden biriydi. Abdülhamit devrindeki modernleşme çabalarının ürünü olan subaylar bizzat Abdülhamit’i devirmişlerdi.

Abdülhamit, Avrupa’da “Aydınlanmacı Monark” ya da “Aydınlanmacı despotizm” denenlerin Osmanlı’daki karşılığı idi.

Prusya’da II. Friedrich (Büyük Frederik), Rusya’da II. Katerina, (Büyük Katerina) Avuturya’da II. Joseph, İspanya’da III: Carlos, ve Osmanlı’da da Ulu (Büyük) Hakan Abdülhamit). “Büyük” ünvanına kadar bile benziyor.

Ama bu olgu, teorik bir sorun oluşturur. Bu ülkeler henüz kapitalist ilişkilerin geliştiği ülkeler değildiler ve aslında yapılarıyla, kapitalizm öncesi imparatorlukların devlet yapılarını temsil ediyorlardı. Nasıl oluyorlardı da bunlar böylesine, hem de en mutlakiyetçi biçimlerde modernleşmeci ve hatta aydınlanmış monarklar oluyordu.

Klasik öğretiye göre devlet egemen sınıfın baskı aracıdır. Eh buralarda modern burjuvazi henüz olmadığından devlet olsa olsa feodal toprak sahiplerinin ve tefeci bezirganların devleti olabilirdi. Bunlar ise modernleşme isterlerse, kendi varlık ve egemenlik koşullarını ortadan kaldırmaya kalkmış olurlardı, bunu nasıl açıklayacaktık?

Aslında sorun devletin modern topluma kadar, esas olarak aynı zamanda egemen sınıf olmasıyla ilgilidir. Ve devlet her klasik uygarlıkta bile neredeyse teknik gelişmelerin esas itici gücü olmuştur modern kapitalizm ve burjuvazi ortaya çıkıncaya kadar.

Dolayısıyla Modernleşme, demokratikleşmeye karşılık düşmez. Aksine, kapitalizm öncesini temsil eden mutlak devletin modernleşmesine hizmet eder, yani modernleşme modern öncesi toplumsal güçleri ve ilişkileri güçlendirir.

Anlaşılamayan temel sorun budur. Ama bunun anlaşılması için de yeni çıkan daha gelişmişyüretim biçiminin sadece önceki üretim biçimlerini ortadan kaldırmadığı, aksine onlarla sembiyoz bir ilişkiye girerek onları aynı zamanda güçlendirdiği ve ömrünü uzattığı gibi çok daha karmaşık, düzgün ve aşamalarla ilerlemeyen bir tarih anlayışı gerekir. Yani gerçekten, devrimci ve Marksist bir tarih anlayışı.

Gerek Nahit Tören’in Abdülhamit’i olumlaması, gerek İrfan ve Münir’in Demirel’i olumlaması, bu diyalektik ve karmaşık tarih ve toplum anlayışından yoksun olmaları ve kendi kafalarındaki şemalara yaşadıkları ve son okudukları bazı olaylar ışığında tarihe başka bir ışık altında bakıp kavrayışlarına uydurma çabalarıydı.

Türkiye’deki ezilenlerin mücadelesini, ilerici-gerici, açmazından çıkarma, bu açmazı görme ve çıkışı yine aynı hataya yol açan, bu sefer öbür uca sıçrayarak bir çözüm arama ve aynı metodolojik hataları tekrar yapmaktı.

*

İşte bir devrimci, kitlelerin siyasi ve teorik eğitimini sorun eden bir devrimci, demokrasi mücadelesinin tıkanmışlığını sorun eden bir devrimci, bu sözleri ele alıp bunların metodolojik köklerine, inen böylece Marksist metodu daha derinliğine öğreten bir çaba olmadan bugünkü tıkanmışlık aşılamaz. Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün olamaz.

İşte CHP ha bre Atatürk ve Türk Bayraklarıyla miting yapıyor. Bu bayraklar orada olduğu sürece oraya gelmeyecek olanları da kapsayabilecek, slogan ve bayrakların neler olması gerektiğine kafa yormuyor. Yani Nahitlerin, Abdulhamit, İrfan’ların Demirel demeleri sorunu çözemiyordu ama bir yerlerde bir sorun olduğunun ifadesiydiler. Bunu vesile bilerek, bu sorunun ve açmazın aşılması için teorik ve programatik olarak neler yapılacağını soracak yerde, bu bölünmeyi esas alarak ve onun derinleştirerek, 12 Mart döneminin tamamıyla kişilere ve kişiliklere yönelik ithamlarını bugün piyasaya sürerek, aslında bizzat devlet tarafından sürekli beslenen bu bölünmeye sol bir görünüm altında fiili bir destek sunulmuş olmaktadır Müftüoğlu gibilerce.

Aslında Türkiye’de bu açmazı aşabilen tek hareket Kürt Hareketi, daha doğrusu, Apocular ve PKK oluştur denebilir. Tam da bunu aşabildikleri için, en geniş Kürt kitlelerini aynı örgüt ve bayrak altında toplayabilmektedirler ve şimdi Türkleri de aynı bayrak altında toplayabilmenin yollarını aramaktadırlar.

Müftüoğlu, bu kritik ve yapayalnız durumda, ince bir dengede bir yol açmaya çalışan PKK ve Öcalan’ın çizgisine bir destek verecek, onu bu çabalarında destekleyecek yerde, bunun tehlikelerini gören devlet sınıflarının aynı bölünmeyi sürdüren çizgisine destek vermekte, bu destek somutta Kürtleri ve Kürtlerle birlikte yürüyen sosyalistleri tarihsel analojilerle mahkûm etmeye çalışmaktadır. Demek istediği şudur. Bakın bunlar Demirel’e ve Abdülhamit’e ilerici diyenlerdi, Ertuğrul da bunlardandı işte şimdi de Erdoğun ve AKP ile işbirliği yapıyorlar. Bunlar düşmanınızdır, tıpkı Abdülhamit gibi.

Müftüoğlu’nun yaptığı ve yapmaya çalıştığı budur. Ve yaptığı sadece Kürtleri tecrit etme çabası, onun bir yol bulma, Türk ezilenlerle bir demokratik cumhuriyet için bir mücadele birliği bulma çabalarını sabote etmek, Türkiye’deki ezilenlerin mücadelesini yine gericiler ilericiler, ya da cami kışla açmazlarına hapsetmektir.

Bunu yapabilmek için, A) bir devrimci ve Marksist’in yapması gerekenleri yapmamaktadır. Yani olayların görünen yüzünün ardındaki temel toplumsal güçler ve ilişkiler göstermek, güzel ve basit hikayelerin gerçekte neyi gizlediğini anlatmak gibi en temel görevlerini yapmamaktadır. Aksine en bayağı ve bilindik yanlışlara dayanmakta ve onları beslemektedir. B) Bunları yapmak için, hedef gösterdiği kişiye iftira atmaktadır. C) İftira atmak için olguları birbirine karıştırmakta, belirsizliklerin ardına saklanmaktadır. D) aslında geçmişte de bugün de bu görüşlerde olduğuna ve ÖDP saflarındayken bu konuları gündem etmediğine göre, kendisi her bakımdan bir tutarsızlık içinde bulunmaktadır.

*

Ancak sorun burada bitmiyor. Çok daha korkunç sonuçları olabilecek durumlar da var. Müftüoğlu’nun bu son açıklamalarıyla açık olarak bunların da günahını Müftüoğlu’nun hanesine yazmak gerekiyor.

Bu açıklamaları, Müftüoğlu’nun eskiden beri bu görüşlerde olduğunu gösteriyor.

Bu şu anlamına gelir. Müftüoğlu bu görüşlerini muhtemelen arada geçen yıllarda kendi örgütünden arkadaşlara, militanlara de açıklamış veya en azından bu görüşlerini imalı bir şekilde ifade etmiş olmalıdır. Yani şimdiki iftiralarını o zaman da bir biçimde yapmış olmalıdır.

Evet bizler bunun şahidi değiliz. Bunu resmen kanıtlayamayız. Ama bunun sonuçlarını yaşadık.

Bu sonuçlar çok tehlikeliydi. Örneğin Niğde Cezaevi’nde Ertuğrul öldürülebilirdi, hatta kan gövdeyi götürebilirdi.

Bunları Ertuğrul da bilir ve yaşadı. Kendisinin dışarda veya başka bir yerde söz ettiğini duymadım. Ama bu konuyu da gündeme taşımak gerekiyor.

Bu iftira ve sorumsuzluğun ne gibi sonuçlara yol açabileceğinin görülmesi için.

Ertuğrul Niğde Cezaevinde en az iki kere bu gibi girişimlerin hedefi oldu. Ve Müftüoğlu’nun bu son ifadeleri bunların sorumluluğunun kendisinde olduğunu kanıtlamaktadır.

1970’lerde, başka cezaevlerinden Niğde’ye nakledilen, genç devrimci ve özellikle Dev-Yol’cu çocuklar, Ertuğrul’un bir hain olduğu, bir dönek olduğu önyargısıyla başka cezaevlerinden Niğde’ye nakledilirlerken, orada hain ve dönem Ertuğrul’u öldürme planlarıyla geliyorlardı.

Peki onlar Ertuğrul’un “dönek” veya “hain” olduğuna ilişkin bilgileri ve önyargıları kimlerden edinmiş olabilirlerdi?

Bugün Müftüoğlu en azından kendisinden olduğunu itiraf etmiş oluyor. En azından Ertuğrul hakkında soru soranlara açıktan bir karşı çıkış göstermediği ortaya çıkıyor. Açıkça bu gibi iftiralara karşı bir tavır almış olsaydı, böyle bir tavır devrimciler arasında hızla yayılır ve kimse bir daha böyle önyargı ve dedikoduları tekrarlamazdı.

Bu çocuklar Niğde’ye gelinci gerçek bir şok yaşıyorlardı. “Hain” ve “dönek” olduğuna inandıklarının bir devrimci olduğunu, görüyorlardı.

Bunları Niğde’de kalmış herkes bilir. Ama Müftüoğlu’nun yazdıkları üzerine yine Niğde Cezaevi’nde kalmış, DHB kökenli, Ertuğrul’la aynı tünel kazma girişiminde de bulunmuş Hikmet Kuran Facebook’taki sayfasında açıktan yazdı. Aktaralım:

Ertuğrul Kürkçü 68 kuşağının yaşayan efsanesidir. Bu nedenle en fazla saldırıya uğrayan kişilerden biridir. Kızıldere'den tesadüf eseri sağ kurtulan tek kişidir. 14 yıl cezaevlerinde devrimci direnişin ve duruşun seçkin bir örneği olmuştur. Evin arka cephesini tutmamış olsaydı o da Mahirlerle beraber ölecekti. Ölmedi diye suçlanıyor. Oğuzhan Müftüoğlu'nun Ertuğrul'a saldırısı yeni değildir. Kuyruk acısı vardır. Ertuğrul ona biat etmediği Kurtuluş örgütünü kurduğu için onun tarafından fiskos/dedikodu yöntemi ile ajan ilan edildi. Başka cezaevlerinden Niğde ceza evine nakledilen DEV-YOLCULAR yolda gelirken, Niğde’ye gidiyoruz orada Ertuğrul’u öldürelim diye karar alıyorlardı. Niğde'ye gelince başka bir tabloyla karşılaşıyorlardı. Ceza evi komitesinin başındaki tüm grup ve örgütleri bir arada tutan yapıcı diyalogları ve devrimci çizgisiyle efsane bir devrimciyi karşılarında bulunca şaşırıp kalıyorlardı ve böyle düşünmüş oldukları için öz eleştiri yapıyorlardı.

Bunları ben de gördüm ve duydum, Niğde’de kalan herkes de bir şekilde bilir ve görmüştür. Ertuğrul da biliyor. Birçoğu gelip Ertuğrul’a itiraf edip utanarak özeleştiri verdiler.

Ertuğrul bunları olgunluk gösterip gündem etmedi.

Ama sorun sadece bu kadar kolay atlatılan bir sorun değildi. Ertuğrul en az iki kez böyle iftiralara dayanan komploların hedefi oldu.

Bunun ben azından birini yine Niğde Cezaevi’ne yatmış bir arkadaş, Hüseyin Şengül benim Oktay Etiman’ın ölümü üzerine yazdığım yazıya yaptığı yorumda yazıyor.

 Ama Hüseyin Şengül’ün hangi bağlamda bunları yazdığını anlamak için, benim Oktay Etiman’ın ardından yazdığım yazının ilgili bölümünü aktarayım.

Niğde’de ağır cezalılar, sağlık bahanesiyle Ankara Cezaevi’ne orada muayene veya tedavi olmak için giderler ve orada kaçma olanakları olup olmadığına bakarlardı.

Bir ara Oktay da Ankara’ya gitmiş sonra gelmişti.

Geldiğinde izlenimlerini konuşmuştuk.

Gözlemleri çok ilginç gelmişti bana ve ilk kez dışarda neler olduğunu; nasıl bir alt üstlük yaşandığını o zaman sezmeye başladım.

“Devrimci kavramı bizim zamanımızdaki gibi değil. Hareket çok yayılmış. Şehirlerin gecekondu semtlerine, hemşeri gruplarına, akrabalara yayılmış. Bir kere teorik konular hiç yok. Devrimci deyince bizim zamanımızdaki gibi bir şey anlaşılmıyor. O mahalledeki, akrabalar, arkadaşlar gibi çok geniş ve belirsiz bir çevreyi kapsıyor. Bizim zamanımızdaki davranış kotları yok. Ama öte yandan bizler hepimiz öğrenciydik, onlar gecekondu semtlerinin yoksul gençleri” gibi gözlemler anlatmıştı.

Tamı tamına nasıldı hatırlamıyorum ama en azından ben böyle anlamıştım.

Ben ise, dışardakileri hala bizim zamanımızın devrimci tipinin yeni bir versiyonu gibi sanıyordum.

Oktay’la bu konuşmamızdan sonra, niye beni görmeye gelen güya aynı gelenekten olduğum yeni kuşaktan ziyaretçilerle hiçbir diyalog bile kuramadığımı; aradaki muazzam uçurumun nedenlerini kavramaya ve bunun üzerine düşünmeye başladım.

İlk kez Oktay’ın bu izlenimleri ve anlattığı olgular, giderek, Türkiye’deki Faşist saldırılar karşısında eldeki teorinin yetmezliği sonucunu çıkarmama ve oradan da Faşizm teorilerini incelemeye kadar gidecek ve Troçki ile karşılaşmama yol açacak teorik evrimim için bir tür başlangıç vuruşu gibi olmuştu.

*

Bu konuşmadan sonraki dönemde, ama yine bu konuyla da bağlantılı olarak, sanıyorum ki Oktay belki benim hayatımı da kurtarmıştır.

Oktay’ın sözünü ettiği o yeni kuşak, gecekondu semtlerinin plepleri olan devrimci arkadaşlar daha sonra kitle halinde Niğde Cezaevi’ne de geldiler. Çoğunluğu da THKP-C kökenli hareketlerdendi. Dolayısıyla onların gözünde Oktay’ın belli bir ağırlığı bulunuyordu.

Büyük bir çoğunluğunun gözünde, Niğde’dekiler “pili bitmiş hainler” gibi bir şeydi, ilk geldiklerinde.

Onların bir suçu yoktu. Ya böyle fikirler işlenmişti onlara ya da böyle olmadığını bilenler seslerini çıkarmamışlar ve böyle yargıların yayılmasına yol açmışlardı.

Bu gelenlerin gözünde sadece Orhan Savaşçı ve Oktay’ın adı temizdi ve belli bir ağırlıkları vardı.

Tabii bir süre sonra işlerin hiç de bildikleri, duydukları gibi olmadığını gördüler ama arada çok kritik zamanlar da yaşandı.

Bu kritik dönemde CHP, Radikal sol örgütlerin bir tür ziyaretgahı durumunda olan Niğde Cezaevi’ni bir akrabası da CHP’den Senatör veya milletvekili olan Fevzi Bal ile kontrol altında tutmaya çalışıyordu. (Uğur Mumcu’nun CHP’nin özel izniyle Niğde Cezaevine gelmesi ve söyleşiler yapması ve sonra da bunları Çıkmaz Sokak diye yayınlaması da bu bağlamda düşünülmelidir.)

Bütün gün Cezaevi Müdürünün odasından Ankara ile telefon görüşmeleri yapan Fevzi Bal, yeni gelen Dev-Yol’culardan, “kaç cesedin var” diye konuşmaya başlayan, cesedi çok olduğu için Niğde’deki Dev-Yol’cuların önderi ve yöneticisi durumuna gelmiş birini de kendi kontrolü altına almıştı ve onun aracılığıyla cezaevini kontrol altına alıp herkesi boyun eğdirmek istiyordu. Direnen olursa da ezilecekti. Dev-Yolcular Cezaevindeki en kalabalık gruptular o sıra.

Yanlış hatırlamıyorsam Mahirlerin öldürüldüğü günün bir yıl dönümünde, ve yine yanlış hatırlamıyorsan hepimizin ortaklaşa koridorda baktığı televizyonda Lord Jim filminin oynayacağı akşam; Televizyona bir kağıt asılmıştı. Kağıtta “Bugün Mahirlerin ölüm yıldönümüdür kimse televizyon seyretmesin” anlamında bir ültimatom vardı.

Bu o zamana kadar aramızda görülmemiş bir şeydi. Kimseyi zorlamak aklımızdan geçmezdi.

Açık ki, tıpkı şimdilerde hükümetlerin İnterneti kontrol altına almak için pedofiliyi veya benzeri kullanımları gerekçeleri göstermeleri gibi, Mahirlerin ölüm yıldönümü, hapishanede bir terör rejimini oturtmak için bahane yapılıyordu.

Bunun karşısında ses çıkarmamak, bu ültimatoma uymak veya görmezden gelmek, kesin bir teslimiyet anlamına gelirdi ve ilerde yeni dayatmaların kapısını açardı.

Ama Mahir’lerin ölüm yıldönümü olunca, herkes de işin bu ilkesel yanını sorun etmekten çekinip, “bugün de Film seyretmeyiz” diyerek, bu baskı karşısında, yapılan hileyi ve gerçek hedefi görmezden gelmeyi seçiyordu.

Aslında bu dayatmanın hedefi özellikle THKP-C kökenli başkalarıydı.

Onlar da tam bu provakasyona düşmemek için ses çıkaramaz durumdaydılar.

İşte ben orada buna karşı durdum. Tek bir kişiydim.

Sonra başka arkadaşlar da, özellikle Sami Sarı, Mehmet Çalışkan, Uzun Apo, Ali Asker gibi DHB’liler de karşı durdu.

Bunun üzerine, tarafsız duran ve cezaevinde ikinci büyük güç olan Halkın Kurtuluşu da güçlü bir grup olarak bizlere karşı bir saldırı yapılmasına karşı duracağını belirtmek zorunda kaldı.

Böylece denge değişti, terör ve provakasyon başarısız oldu.

Bir örgütüm olmadığı için, tek kişi olduğumdan, bu davranışımdan sonra Fevzi Bal’ın etkisindeki “kaç cesedin var” diye konuşmaya başlayan önde gelen kişi tarafından bir hedef haline getirildim.

Dev-Yol’cuların birkaç kere toplanıp öldürülmem üzere konuştuklarını duymuştum.

Ama her seferinde içlerinden birileri, “o fikrini açıkça söylüyor” diyerek öldürülmeme karşı çıkmış ve böylece bir karar çıkması engellenmişti. Sonunda beni halledemeyince, bana yakın duran Bergamalı bir arkadaşı şişlemişlerdi.

İşte bu dönemde, Dev-Yol’cular ve THKP-C kökenliler üzerinde ağırlığı olan Oktay’ın tutumunun ve konuşmalarının, benim hakkımda onlara söylediklerinin, benim öldürülmemi engelleyen önemli nedenlerden biri olduğunu düşünüyorum.”

(“Oktay Etiman’ın Ardından, Dev-Genç’in Delikanlısı”)

Yukarıdaki aktarımda “Aslında bu dayatmanın hedefi özellikle THKP-C kökenli başkalarıydı.” diye yazıyorum. İsim vermeden kastettiğim Ertuğrul Kürkçü idi. Yani provakasyonun gerçek hedefi Ertuğrul’du.

Daha sonra kendilerinin aşağıdaki Lümpenlerle birlikte kazdıkları bir tünel patlayınca bir kere daha, bu sefer Nahit Töre üzerinden Ertuğrul’a karşı bir komplo daha yaptılar. Bunu da geçelim.

Ama en azından üçüncüsünün tanığı var. Yani benimle yemek yiyen Bergamalı arkadaşı şişleyen H. Adlı kişinin bağıra bağıra Ertuğrul’a yönelik söyledikleri var.

Hüseyin Şengül özellikle bu bölüm bağlamında şunları yazmış yazımın altına yorum olarak:

Yazını okudum. Oktay hakkındaki düşüncelerimin çoğunu sizin yazınızda gördüm. Yalnız, onurlu, yükünü sırtında taşıyan ve taşırken de 'bakın ben hangi koşullarda neler taşıyorum' yaygarası yapmayan, ama bütün o ketum ve sakinliğine karşın içinde fırtınaların olduğunu tahmin ettiğim bir değerli insandı o.

Bana satrancı Oktay öğretti. Piposu elinden eksik olmazdı. Bir de bir yığın pipo alet edavatı vardı ki..

Yıllar sonra Ankara'da yeğenim aracılığıyla Mülkiyelilerde gördüm. Yeğenim Sami Oğuz ile yakın ilişkileri vardı. Hasta olduğunu öğrenmiştim. Oktay ile röportajlar dizisi üzerinden bir kitap hazırladıklarını söylemişti. Sanıyorum sizden istenen yazıyla ilintili olsa gerek.

Ölümünü şimdi öğrendim. İnce bir sızı yayıldı yüreğime, derinden. Sever ve saygı duyardım. Değerli bir insanı, devrimci bir yoldaşı yitirmenin acısıyla o günleri yad ediyorum.
Not 1: "Benim üç leşim var, dördüncüsü sen olacaksın" diyen şahsın Ertuğrul'a saldırısının ilk elden tanığıyım. Ranzanın alt kısmında Ertuğrul, üst kısmında ben yatıyordum.

Not 2: O Temmuz ayında tahliye olacaktım. Buna rağmen tünelde çalıştım. Tahliye olduktan 3-4 gün sonra tünelin yakalandığını gazetelerden öğrendim.

Oktay Etiman’ın Ardından “Dev-Genç’in Delikanlısı”

https://demirden-kapilar.blogspot.com/2017/10/oktay-etimann-ardndan-dev-gencin.html

*

İşte böyle.

Ertuğrul çok zeki bir insandır. Elbet bunları biliyor.

Ama hareketin iyiliği için, eski yaraları açmamış olsa gerek.

En azından ben kamuoyu önünde açtığını duymadım ve görmedim.

Ama Niğde’de yatmış olanların çoğu için bunlar bilinmeyen şeyler değildi.

Ertuğrul, zaten Kızıldere’den yaşayan tek kişi olmanın ağırlığı altında ezilirken, onun yaşamasını bir suça dönüştürenler, adeta bir korkaklık ve ihanet gibi gösterenler, nesnel olarak, Ertuğrul’un hayatına da kastetmiş oluyorlardı.

Bunlardan en azından birinin ve muhtemelen baş sorumlularından birinin Müftüoğlu olduğunu artık son söyleşisiyle kendi ağzından öğrenmiş bulunuyoruz.

21 Mart 2026 Cumartesi

Demir Küçükaydın

demiraltona@gmail.com

https://demirden-kapilar.blogspot.com/


[1] Tayfun Şen’in yazısının tarihi 14 Mart, Tuncay Yılmaz 16 Mart’ta “Kötülüğün sol hali  https://siyasihaber10.org/kotulugun-sol-hali diye bir yazı yazmış. Orada konunun Kürt sorunu ile ilgisine değinmiş ve bu yazıdan da Ertuğrul Twitter (X) sayfasında alıntı yapmış. Alıntıda yazının şu satırları var: “TUNCAY YILMAZ yazdı: Oğuzhan Müftüoğlu’nun Ertuğrul Kürkçü’ye yönelik sözleri yalnızca zamansız ve gereksiz bir polemik değil. Türkiye devrimci hareketinin hafızasına, Kızıldere’nin mirasına ve sosyalist hareket ile Kürt Özgürlük Hareketi arasındaki stratejik ilişkiye dair bir mesele. Bu yüzden tartışmayı yalnızca geçmişe bakarak değil, bugünün siyasal yönelimleri açısından da düşünmek gerekiyor.” Muhtemelen Tayfun Şen’in yazdıklarından alınma olabilir. Ama bu bile eksik. Tayfun Şen, sadece kategorik olarak Kürt sorunu karşısındaki tavra bağlamıyor., özellikle bugünün somut durumundaki ilişki ve çelişkilere bağlıyor. Tayfun Şen’inki, daha somut ve doğru kanımızca. Muhtemelen Tayfun’dan etkilenme olan düzeltilmiş tavrını açıklayan T. Yılmaz’ın orijinal kaynağı göstermesi beklenirdi.

Hiç yorum yok: