Hrstiyan-Siyonist
ABD ve Siyonist-NAZİ İsrail’in, daha da özel deyimiyle “Epstein Sınıfı”nın,
dünya egemenliğini kaybetmemek için her türlü adımı atabileceği, insanlığın
varlığının bile bıçak sırtında bulunduğu böyle günlerde, “Ertuğrul Kürkçü’yü
Savunmak” diye bir yazı yazmak zorunda kalmak çok acı.
Yazmamak bir haksızlık karşısında susmak anlamına gelir.
Ama özellikle de
benim yazmam gerekir. Çünkü Ertuğrul Kürkçü’yü, teorik ve politik olarak en
sert şekilde eleştirmiş bir insanım. Ama bir kişiyi teorik ve politik olarak
eleştirmek aslında o insanı eleştirmek
bile değildir, onun ifade ettiği görüş ve davranışları eleştirmektir. Kişiden
bağımsızdın o eleştirilen görüş ve davranışlar. Kişi görüş ve davranışlarını
değiştirdiğinde, o eleştirilerin muhatabı olmaktan çıkar. Tam da bu yaklaşım
nedeniyle yoldaş insan ve arkadaş olarak en dostça ve saygılı ilişkilerle en
sert eleştiriler bir arada bulunabilir ve de bulunmalıdır.
Türkiye’nin
yumurtadan çıktığından beri tüm tutum ve davranışlarını ilişkilere, kurulacak
ağlara, birlerine dayanmaya veya birilerini tecrit etmeye yönelik olarak
belirleyen, aslında dedikodudan başka bir anlama gelmeyen, teori, kavramlar,
metodoloji gibi sorunlarla bir ilişkisi olmayan devrimciler ortamında bu tutum
ve anlayış anlaşılmazdır.
Bu tutum egemendir
ama bu tutumun aksi de her zaman var olmuştur ve olacaktır.
Bu satırlar da bunun
bir delili ve örneği olarak okunmalıdır.
*
Aslında Ertuğrul’un
savunmaya ihtiyacı yoktur.
Ertuğrul, bir
Devrimci ve bir Marksist olarak yaşadı ve yaşıyor.
Ama Oğuzhan
Müftüoğlu’nun yaptıkları ve söyledikleri karşısında susmak onları onaylamak
anlamına geleceğinden, kimse susmamalıdır. Çünkü ortadaki kişisel bir sorun
değil, her şeyiyle politik bir sorundur ve politik olarak anlaşılabilir.
Ayrıca Oğuzhan
Müftüoğlu’na tepki gösterenlerin tepkileri ve eleştirileri de esas sorunu ele
almaya yönelmediği, en azından tatmin edici olmadığı için de susamam.
Ölmeden önce
bitirebilmek için, panik içinde yoğunlaştığım “Marksizmin Yeniden İnşası”
üst başlıklı çalışmaya ara verip konuya girmek şart oldu.
Çünkü ortadaki, yani
Oğuzhan Müftüoğlu’nun söyledikleri ve yaptığı teorik ve politik olarak, sadece
“oldu mu ya”, “ayıp ettin”, “yakışmadı” tarzında eleştirilecek veya karşı
çıkılacak, “adabı muaşerete veya ahlaka mugayir” bir davranış değil, teorik ve
politik olarak eleştirilmesi ve karşı çıkılması gereken ve esas olarak bu
düzeye taşınıp tartışılması gereken bir davranıştır. Birçoğunun yaptığı gibi
sorunu böyle almak, sorunun önemini gizlemek, hatta zımnen Müftüoğlu’nun
isteğini yapmık ve nesnel olarak onun politikasına ve hedeflerine hizmet etmek
demektir.
Bir yanlışa karşı
temelden metodolojik eleştiri yapılmadığında, bir yanlışın metodolojik
kökenlerine gidilmediğinde yanlışların eleştirisi, aynı yanlışların tekrar
tekrar ortaya çıkışına yol açar.
Bu nedenle biz
eleştirimizi olgular, yöntemler ve varsayımlar ve kavramlar bakımından
yapacağız.
*
İlk bakışta,
Müftüoğlu’nun söyledikleri artık genç kuşakların pek bilmediği aslında biraz
duymuş olsa da merak da etmediği bir takım tarihsel olgulardan bahsediyor gibi
görünür.
Bu görünüm tümüyle
aldatıcıdır. Sorunun özü tarihle ilgili değildir, günümüzün toplumsal
mücadeleleri ve ilişkileriyle ilgilidir.
Önce bu çok temel
Marksist ilkeyi bilmek gerekir: Tarih Tarihle ilgili değildir.
Bu basit gerçeği,
tüm burjuva bilimi ya da akademik tarih bilimi tekrar tekrar keşfetmektedir.
Öyledir ki geçmişin tarih kitapları da tarihle ilgili değildir. İster Gılgameş
Destanı, ister Enuma Eliş, ister Heredot’un Tarih’i, ister her biri bir tarih
anlatısı olan Kutsal kitaplar (Tevrat, İncil, Kuran), ister Hadis’ler, ister
SBKP tarihi, ister Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi, ister Engels’in “Almanya’da köylü
Savaşları” olsun, hepsi yazıldığı dönemin ilişkileri içinde anlaşılabilirler.
Çünkü o dönemin ilişkileri ve mücadeleleri içinde bir tutumun, bir bakışın, bir
gücün çıkarlarının savunusundan başka bir şey değildirler.
Dolayısıyla bugün de
tarih -üzerine tartışmalar, söylemler, tarihle değil., günümüzün ilişkileri ve
mücadeleleriyle ilgilidir ve ancak böyle anlaşılabilirler.
Bu her durumda
böyledir.
Örneğin Kuran’ın
bizzat kendisi kutsal kitabın (Tevrat ve İncil’in, yani Tarih anlatılarının)
anlattığı hikayelerin, bilindiği varsayımına dayanarak, onların yeni bir
yorumundan, Muhammet dönemi Mekke ve Medine’sinin toplumsal ilişkileri ve
güçler arasındaki mücadelerde belli bir programı, belli güçleri (Mekkeli
Patriciler (Kureyş) ve Mekkeli Plebler (Müslimler) arasındaki savunmak için
yeni bir tarih okumasından başka bir şey değildirler. Ama Kuran hakkındaki
yorumlar, Hadisler de öyledir. Aslında Tarih Tarihlerin Tarihleri üzerinden
okunmuştur ve okunur. Bu nedenle somut toplumsal ilişkiler, güçler ve
mücadeleler her zaman bu tarihlerin anlaşılması ve yeni bir okunması için,
ayaklarının .yere basması için olmazsa olmazdır.
O halde tarihler
tarihleri değil, anlatılanları değil, anlatanları anlatırlar. Tıpkı bir bir
film ya da fotoğraf kameranın gösterdiklerini değil, aslında göstereni
anlatması gibi.
Sadece fotoğrafta
böyle değildir bu, tablolarda, resimlerde de böyledir bu. Rönesans ressamları,
hep kutsal kitaptan sahneleri resmederler, ama aslında örneğin rönesans
döneminin toplumsal ilişkilerini, mücadelelerini, yani o resimleri yapanları
anlatırlar resimde anlatılanları değil.
Ama sadece geçmiş
için geçerli değildir bu, aynı zamanda gelecek, yani bilim kurgu denen güya
geleceği anlatan hikayeler, romanlar, filmler, komikler için de böyledir.
Yani sadece tarih
değil, gelecek de gelecekle ilgili değildir. Biz Marksistlerin her zaman dediği
gibi “gerçeklik somuttur” o somut gerçeklik ise ancak somut toplumsal
ilişkilerin, çelişkilerin ışığında, bunlar da son duruşmada toplumsal güçler,
bu güçleri ortaya çıkaran iktisadi ilişkiler içinde anlaşılabilirler.
Evet, tarihlerde
anlatılanlar anlatılanları değil, anlatanları anlatırlar. Ama bu hemen
görülemez. Bunu anlamak için söylenmeyenleri, yapılmayanları görmek gerekir,
ama bunları görebilmek için de gençekliğe hayallerin aynasında bakmak, yani
devrimci bir sınıfın, gerçeğin bilinmesinden çıkarı olan, kaybedecek bir şeyi
olmayan sınıfların veya güçlerin ideallerinin, programlarının, tasavvurlarının
aynısında bakmak gerekir.
Hatta bizzat bizim
tarihlerin tarihleri hakkında yazdığımız bu satırlar bile tarihlere ilişkin bir
başka tarih anlatısıdır, bugünün Dünya ve Türkiye’sinin ilişkileri ve
mücadeleleri içinde anlaşılabilirler.
*
Bu alfabetik
gerçeklerden yola çıkarsak, Oğuzhan Müftüoğlu’nun Ertuğrul Kürkçü hakkında
söyledikleri, o dönemi, Ertuğrul Kürkçü’nün o dönemdeki durumunu yaptıklarını
ve düşüncelerini değil, aslında Oğuzhan Müftüoğlu’nun bugünün Türkiye’sindeki
toplumsal ilişkiler ve mücadeleler içinde neyi niçin savunduğu çerçevesinde
anlaşılabilir.
Tartışmalarda bu
alfabetik ve metodolojik ilke unutulmuş bulunuyor.
Bir iki örnek
verelim.
Örneğin bizzat
Ertuğrul’un da örgütü diyebileceğimiz SYKP’nin sorunu nasıl ele aldığına
bakalım.
“SYKP Merkez
Yürütme Kurulu” imzalı bildiri ne diyor? Bildirinin özüne bakalım.
Müftüoğlu’nun
çıkışını “şaşkınlıkla” izlediğini belirterek, 54 yıl geriye giden
polemiğin bugünkü sosyalist harekete katkı sunmayacağını söylüyor. Metnin
omurgası, geçmiş polemiklerin değil “devrimci dayanışma”nın
güçlendirilmesi gerektiği düşüncesi.
Yani politik olarak
olgunun (Oğuzhan’ın söyleşisinin) bu günkü toplumsal ilişkiler ve mücadeleler
içindeki anlamı üzerine bir değerlendirilme yok. Bunun somut anlamını açığa
çıkarma, ezilenlerin siyasi ve teorik eğitimi için konuyu politik, teorik ve
programatik bir düzeye ve alan çekme yok. Neredeyse, taktik olarak bugüne uygin
değil, ayıp oldu düzeyinde bir eleştiri. Tam da eleştirdiğinin yaklaşımının
temel sorunları ele almayan onlara onların içinden aynı kavrayışla karşı çıkan
bir eleştiri.
Halbuki sorunları
ahlaki olarak ele almanın kendisinin en büyük ahlaksızlık olduğu Marksizm’in
alfabesi öğrenilirken kafalara yer etmesi gereken temel bir varsayımdır. Hele “evrensel
insani değerler” gibi saçmalıkların herkesin ve özellikle muhalif ve
solcuların dilinden düşmediği günümüzün dünyasında.
Mahir Sayın ve
Kaçaroğlu’nun yazdıklarına bakalım. (Bunu Ertuğrul, iddialar karşısında Twitter
(X) hesabında paylaşmış, yani kendisinin böyle bir savunusunu bir anlamda kabul
etmiş.)
Peki bu arkadaşlar
ne diyorlar: Temel tezleri şöyle özetlenebilir:
·
gençlik dönemlerinin travmatik koşulları hesaba katılmalıdır,
·
Ertuğrul Kürkçü’nün sonraki siyasal yaşamı devrimci çizgiye aykırı
değildir,
·
Müftüoğlu’nun çıkışı bağlamdan koparıcı ve inciticidir.
·
Müftüoğlu’na yakışmamıştır.
Aslında her satırı
hakkında ayrıca bir eleştiri yazılabilecek bu yazının yaptığı, bir anlamda
Müftüoğlu’nun dediklerini olgu olarak eleştirmeyerek ve “hepimiz ne hatalar
yaptık” Ertuğrul’un hataları oldu ama hepimizin durumu, “tencere dibin kara,
seninki benden kara” demekten ve ayıplamaktan (“yakışmadı”) öteye gitmiyor.
Yani Müftüoğlu’nun
iddialarını zımnen doğrulama (hepimiz benzer hataları yaptık, sen de yaptın,
Ertuğrul sonrasında devrimci bir hayat sürdü yani öncesinde öyle olmadığı bir
dönem olmuş anlamına gelir.) var, Ertuğrul’a eski arkadaş ve örgütdaş olmanın
heyecanıyla savunmak için öne fırlayan arkadaşların durumu bu.
Yine ahlaki ölçüler
ve ayıplama. Hatta ahlaki bile değil, “adabı muaşerete aykırı” bulma.
Bunların yanı sıra
hareketi bölme, yeni kuşaklarda kötü izlenimler bırakma gibi eleştiriler var.
Bunları tek tek arayıp bulmak ve aktarmak mümkün değil. Meraklısı toplayıp
görebilir.
Özetle Müftüoğlu’nun
söylediklerine ve yaptıklarına eleştirilerin, karşı çıkan ya da protesto
edenlerin “hali pür melali” budur.
*
Okuyabildiklerimiz
içinde olayı politik, yani bugünün mücadeleleri ve ilişkileri içinde ele alıp
öyle açıklamaya çalışan bir tek yazı gördük: kendisi de Kurtuluş
geleneğinden, Tayfun Şen’in yazısı.
Bu yazı nispeten
uzun olduğundan -diğerleriyle birlikte tamamını sona ek belgeler bölümüne
koyarız- en azından en önemli bulduğumuz noktaları kısaca aktaralım.
Tayfun Şen, şu
satırlarla başlıyor:
“Sol/sosyalist
çevrede bu söyleşideki sözlere yönelik tepkilere baktığımda, meselenin “eski
hesap kapatma”, “kitabının satışını arttırma”, yaşlılık/bunama”, “gündem olma”
vb. gibi ele alındığını görünce, “dayanamayıp” aşağıdaki yazıyı
yazdığını belirtiyor.
Ve bizim yukarıda
belirttiğimiz, tarihin tarihle değil, bugünün toplumsal ilişkileri ve
mücadeleleri içinde anlaşılabileceği bir noktadan hareket etmiyor ama fiilen
tam da bunu yapıyor, yani Müftüoğlu’nun yazısını bugünün toplumsal mücadele ve
ilişkileri içinde değerlendirmek gerektiğini yazıyor:
“Bu açıklamalar
bence Oğuzhan Müftüoğlu’nu hafife alan nitelikteydi. Ne kitabının satışını
arttırmaya çalışıyordu, ne gündem olmaya çalışıyordu; ne yaşlılık durumuydu ne
eski hesap kapatmaydı. Ertuğrul’a yönelik sözleri/açıklamaları tamamen bugünün
politik durumuyla yakından ilgiliydi. İyice tartılmış, inceden düşünülmüştü.”
Peki bugünle
ilişkisi ne?
Kürt hareketinin
yeni stratejik dönüşümü, yani silahlı mücadeleye son vererek, legal ve hukuki
alanda kalarak örgütlenme ve mücadele vererek, Türkiye’de geniş bir demokratik
hareket yaratma stratejisine geçmesi karşısında bunu bir türlü anlayamayan,
ulusalcı ve laiklerin tepkileriyle rezonans içinde bulunan sol ve sosyalist
kesimleri etkilemek ve Kürt hareketinden uzaklaştırmak bağlamında ele almak
gerektiğini söylüyor.
“Türk ulusalcı
kesimden herkes kendi tarzında bu rüzgara göre bir yön belirleyip öyle
saldırırken, Oğuzhan Müftüoğlu’da kendi tarzında bu rüzgara bir destek verdi.
Türk
sosyalizminin altmış sekizden bugüne gelen ve yıllardır Kürtlerle politika
yapan en tanınmış isme saldırarak, onu itibarsızlaştırmaya çalışarak, Kürdün
yalnızlaştırılmasına katkı vermeye çabaladı. Çünkü bu isim Kürt hareketinin
partisinden milletvekili seçilmiş, halen HDP’nin onursal başkanı. Kürt
hareketinin içinde ve bu içindeliğin Türk sosyalist tarafına Kürtlerle birlik
konusunda olumlu bir mesaj verdiği görüşünde/ki öyle.”[1]
Tayfun Şen, en
azından metodolojik olarak soruna doğru yaklaşıyor, onu bugünün politik
ilişkileri ve mücadeleleri içinde anlamak gerektiğini söylemiş oluyor ve kendi
tezini de böyle ifade ediyor.
İddiası olgusal
olarak doğru olmasa bile gidiş yolu, yani metodolojisi doğrudur. Cebirsel
formül doğrudur, formüldeki rakamlar veya hesaplama yanlış olsa bile bu,
metodolojik değil, olgusal bir yanlış olur.
Kaldı ki, bizce
Tayfun Şen, tam da boğayı boynuzlarından yakalamış bulunuyor.
Çünkü gerek
Müftüoğlu’nun, gerek temsilcisi veya “ağabeyi” olduğu hareketin bütün siyasal
geçmişi bu çıkarsamayı yapmak gerektiğinin delilleriyle doludur.
Sadece bu da değil.
Söyleşinin sunucusu Zafer Arapkirli hakkında SYKP'nin kamuoyu açıklamasında şu
ifade yer almaktadır: 'Arapkirli, en son BirGün'de yer bulabilen ulusalcı ve
Kürt alerjisiyle tanınan gazetecilerden biri olarak tanınıyor.'
Sırf bu bağlam bile
söyleşinin politik anlamını görmeye ve göstermeye yeter.
Biri (Müftüoğlu)
söyleşi için, Youtube’daki neredeyse bütün videoları CHP ile ilgili olan “ulusalcı
ve Kürt alerjisiyle tanınan” birini seçerken, diğeri (Ertuğrul Kürkçü) Kürt
Özgürlük Hareketi’nin desteğiyle çıkan ve Türkiye’deki sol ve sosyalist
kesimlerin yazdığı Yeni Yaşam’da yazıyor.
Söyleşi, CHP
kuyrukçusu BirGün’de yayınlanıyor.
Ve Tayfun Şen su
sonuçla bağlıyor:
“Ne hesap görme,
ne kitap satışı; sorun “Kürdü dövme” sorunu.
Kendini ne
olarak tanımlarsa tanımlasın, ister sosyalist, ister enternasyonalist
sosyalist, ister Marksist, ister seküler, ister solcu; her ulusalcı kendi
meşrebine göre “Kürdü dövmeye” çalışıyor.
Oğuzhan
Müftüoğlu da bu dövme işinde en etkili olacağını düşündüğü yerden saldırmış.
“Kürt”, “Öcalan”, “müzakere masası” demeden, ama buralardan saldıranlar ile
aynı yeri zayıflatmayı amaçlamış: Kürt hareketi; ve aynı yeri güçlendirmeye çalışmış: CHP…”
*
Sorunun özü budur.
Kanımızca bir şey eklemek gerekmiyor.
Ama bu bize başka
bir şeyi de gösteriyor.
Dikkat
edin sorunu politik bağlamda ele aldığınızda Müftüoğlu’na “yakıştı mı?”
diye sitem etmek, onun politik çizgi ve hedeflerini anlamamak, tamamen yanlış
bir yerde tanımlamak demektir.
İnsanların,
ezilenlerin geri yanlarına hitap etmeyen, sözlerin ve davranışların ardındaki
gerçek sınıfsal ve politik çıkarları göstermeye çalışan bir devrimcinin yapması
gereken, Müftüoğlu’nun tam da kendi amaçları açısından, savunduğu teorik ve
politik görüşler açısından, tam da kendine yakışanı yaptığı, aslında kendi
amaçları açısından en akıllıca davranışı yaptığını göstermek olmalıdır.
Ama
bunu yapabilmek için, Müftüoğlu’nun politik işlevini doğru tanımlamak, sorunun
ahlaki bir sorun veya yakışıp yakışmama sorunu olmadığını, politik olarak ele
almak gerektiğini ve ancak bu bağlamda değerlendirildiğinde tam da kendisine
yakışanı yaptığını görmek gerekir ki gösterilebilsin.
Politik
ve teorik eleştiri böyle olur. Ve bir devrimcinin, bir Marksist’in sorunu her
zaman bu düzeye çekip bu düzeyde eleştiri yapması gerekir.
Ancak
bu yöntemi izleyen bir eleştiri sözlerin ve davranışların ardındaki gerçek
çıkarı ve politik konumu gösterebilir. Ezilenlerin bilincini geliştirebilir,
onların siyasi eğitimine bir katkıda bulunabilir.
Bu
yöntem ve düzey bir yana bırakılıp, ahlaki veya racona uymadı, güne uygun
değil, bölücü oluyor, kötü izlenim yaratıyor tarzında eleştiriler bataklığına
düşülür. Ezilenlerin geri yanlarına hitap edilmiş, geri yanları beslenmiş olur.
Dolayısıyla,
Müftüoğlu’nun söz ve davranışlarını ahlaki ve diğer biçimlerde ele alıp
eleştirmek, aslında ezilen sınıfların gözüne kül atmak, Müftüoğlu’nun
amaçlarına hizmet etmek anlamına gelmektedir.
Aslında,
sizin bir sorunu ele alış yönteminiz yanlışsa, çıkardığınız sonuçlar da yanlış
olur. Ahlaki vaazlar vermeye başlarsınız. Ahlaki vaazlarınız, nesnel olarak bir
ahlaksızlığa dönüşür. Çünkü ancak ezilenlerin kurtuluş kavgasına hizmet eden,
onların bilincini geliştiren davranış ve sözler ahlaki olabilir.
Müftüoğlu,
yıllardır istikrarlı bir şekilde yaptığı gibi, Kürt hareketi ile Türkiye’nin
demokratları ve en tutarlı demokratlar olması gereken sosyalistlerinin arasını
açma, demokrat ve sosyalistleri, CHP’nin, yani laikçilerin ve Kemalistlerin,
dümen suyuna sokma çabaları açısından, kendine yakışanı, kendi amaçları ve
işlevleri açısından doğru olanı yapmaktadır, Ertuğrul hakkında yaptıkları ve
söyledikleriyle.
Eleştirmenleri
ise, sorunu bu düzeye taşımak ve bu düzeyde tartışmak yerine, “hareketi
bölüyor”, “bu da nereden çıktı”, “ayıp etti” tarzındaki eleştirilerle, aslında
tam da Müftüoğlu’nun amaçlarına hizmet etmektedir.
*
Ancak
şunu bir an için olsun unutmamalıyız, ezilenlerin tarihsel ve genel çıkarları
açısından yanlış bir teori ve politika, kendini doğru göstermek, kendi
amaçlarına ulaşmak için, gerçekliği tahrif de eder, etmek zorundadır.
Müftüoğlu’nun
yaptığı aynı zamanda budur. Müftüoğlu’nun yaptığının politik ve nesnel
anlamıyla olguları tahrif etmesi ve bunun sonucu diğer olgular arasında kopmaz
bir bağ vardır.
*
Önce
yine, bırakalım sosyalist olmayı, sıradan binlerce yılda birikmiş, halkın derin
emekçi katmanları arasında yaşayan ve modern ilişkilerde de uyulması beklenen
bazı varsayımları hatırlatalım. Çünkü devrimciler en azından bunlara dayanırlar
ve dayanmaları gerekir.
En
başta, kişiler değil, fikirler eleştirilirler ve eleştirilmelidirler,
kişileri ve kişilikleri değil.
Eleştiriler
her zaman somut olgulara dayanmalıdır.
Eğer
bir suçlama varsa, itham eden suçluluğu kanıtlamakla yükümlüdür, itham edilenin
suçsuzluğunu kanıtlaması beklenemez ve beklenmemelidir.
Tabii
eleştiren veya ithamda bulunan eğer bu itham ettiğini kanıtlamıyor veya
kanıtlayamıyorsa bir iftiracıdır.
İftira
atmak, ahlaken ahlaksızlık, dinen günah, hukuken suç olur.
Dolayısıyla
bir yaptırımı olması gerekir.
Burjuva
hukukunda veya klasik uygarlıkların örneğin islam hukukunda, bunun tespiti,
bağımsız olması beklenen mahkemelere verilir. Bizlerin böyle mahkemeleri yok.
Tek
ceza, tek yaptırım iftiracıların tecrit edilmesi, özeleştiri istenmesi
olabilir.
Ama
bütün bunların ardında daha temel bir varsayım vardır.
Eleştirilen
kişinin veya kişilerin dürüstlüğünden, sözlerinin doğruluğundan, cesaretinden
şüphe edilmemesi gerekir. Aksi kesin olarak kanıtlanmadığı sürece nasıl herkes
prensip olarak masum kabul edilmeliyse, itham edilenlerin söyledikleri doğru
kabul edilmek zırandadır. Herkes cesur, iyi, iyi niyetli kabul edilmek
zorundadır.
Elbet
herkes kafasının bir yerlerde herkes ve her türlü durum için her türlü şüpheyi
barındırabilir ve barındırmalıdır. “Sapanından taşı eksik etmemek” temel bir
ilkedir.
Ama
bu tabiri caiz ise, bu gibi şüpheler, kişilerin “özel alanı”, “kafasının içinde
kalır ve kalmalıdır. Bu davranışlara ve sözlere yansımamalıdır. Elde kesin
kanıtlanabilir deliller olmadığı sürece herkesin doğruluğu ve dürüstlüğü ve de
cesareti veri kabul edilir. İlişkiler ve eleştiriler bu varsayıma göre kurulur.
Zaten
böyle ve bu gibi varsayımlar olmadan bir eleştirinin teorik ve politik bir
eleştirisi mümkün olmaz.
Bunlar
modern toplumsal ilişkilerin alfabesidir. Bu nedenle Marksistlerin yöntemleri
küçük burjuva ve esnaf kafalılarca anlaşılmaz kalır. Marksistler birbirlerine
en sert teorik eleştirileri yapmalarına rağmen, birbirlerinin iyi niyetinden,
dürüstlüğünden, içtenliğinden şüphelenmezler ve şüphelenseler bile bunu söz ve
davranışlarına yansıtmazlar. Çünkü onların eleştirileri fikirleredir, savunulan
ya da savunulmayanlaradır, kişilere ilişkin değildir. Kişiler o görüşlerin
taşıyıcısı ve savunucusu oldukları için eleştirilirler.
Bu
nedenle Marksistler eleştiride teorik olarak acımasız iken, kişisel ilişkilerde
son derece yumuşak ve saygılı insanlardır veya öyle olmalıdırlar. Çünkü bu aynı
zamanda politik bir tavırdır.
Küçük
burjuvalar ise, fikirlerle değil, ilişkilerle, ağlarını kurmakla, genişletmekle
ilgilidirler. Her şeye müşterilerini genişletmek isteyen bir bakkal veya
terfiini sağlayacak ilişkiler kurmaya çalışan bir memur gibi bakarlar.
Bu
nedenle bu ikisi bir arada bulunamaz. Tıpkı bazı canlıların oksijensiz bir
ortamda yaşayamaması, bazı canlılar için ise oksijenin öldürücü olması gibi.
Türkiye
gibi, solculuğun ve sosyalistliğin yaygın olduğu, şehirli memur çocukları veya
memurlar, küçük üretmen veya esnaflar ülkesinde modern ilişkiler, özellikle de
Marksistlerin nefes alacağı koşullar yoktur denebilir.
O
küçük burjuvalar için ise tam da varlık ve hızla çoğalma koşullarıdırlar bu
zehirli ilişkiler. Hele gericilik ve yenilgi dönemlerinde bu iyice azar ve
Marksistler için, içinde yaşanılamaz bir durum ortaya çıkar.
Müftüoğlu’nun
sözleri ve ona yönelik eleştiriler, aslında Marksistler için nasıl soluk
alınamaz bir atmosferin egemen oluğunu çok açık bir biçimde göstermektedir.
Durumu
daha da kötüleştiren bir de şu süreç var.
Eskiden
köylü emekçilerin binlerce yılda oluşmuş, yukarıda sıraladıklarımızla uyumlu
iyi kötü, birtakım değerleri vardı. Ancak köylülüğün ortadan kalkması ve
şehirlere gelenlerin de bu binlerce yıllık gelenek ve değerlerini yitirmesi ve
unutması ama buna karşılık modern toplumsal ilişkilerin davranış kotlarının
olsun edinilememesi durumu daha da katlanılmaz kılmaktadır.
*
Yukardaki
temel davranış kotlarına uygun olarak, birisi hakkında bir ithamda
bulunuluyorsa, bu ithamda bulunanın bunu kanıtlama yükümlülüğü vardır.
Bunu
kesin ve açık bir şekilde kanıtlayamaz ise, bir iftiracıdır.
İftiracılık
Dinen İslam’da günah ve yasaktır, Ahlaken kabul edilemez bir ayıptır,
Hukuken de cezalandırılması gereken bir suçtur.
Müftüoğlu’nun
Kürkçü hakkında söyledikleri tam da Kürkçü’nün kişiliğine yöneliktir.
Ve
bunları somut olarak kanıtlamak için hiçbir belge ve delil sunmamaktadır.
Burada
önemli olan ve unutulmaması gereken şudur. Ertuğrul iddiaların aksini
kanıtlamakla yükümlü değildir ve herkes, onu bir suçlamayla karşı karşıya kalan
herkes gibi, kesin kanıtlanıncaya kadar masum, söylediklerini doğru ve dürüst
kabul etmek zorundadır. Böyle davranmayanlar kendileri de otomatikman iftiracı
durumuna düşmüş olurlar.
Şimdi
görelim Müftüoğlu ne yapıyor?
Sadece
Ertuğrul Kürkçü’nün adını başka kişilerle aynı sepetin içine atarak o
sepettekilerin itham edildiği özellikleri Ertuğrul Kürkçü’yü suçlamak için
kullanıyor.
*
Ama
biz burada Ertuğrul’a yapılan ithamların kanıtsız olduğunu, Ertuğrul’un adının
başkalarıyla bir arada anılarak gerçeğe aykırı bir itham yapıldığını
göstereceğiz.
Bunu
yapmak gerekmediği halde yapacağız ki, bunu göstermemiz otomatik olarak aynı
zamanda Müftüoğlu’nun iftira ettiği, “itibar suikastı” yaptığının kanıtı olsun.
Yani onun yaptığını yapmamak için bunu yapmamız gerekiyor.
Şimdi
örneklerle Müftüoğlu’nun iddiası ve Ertuğrul’un bu iddialar karşısındaki
konumunu olgusal düzeyde ele alalım.
Müftüoğlu
ne yapmaktadır? Ertuğrul'u Yusuf Küpeli, Nahit Tören, İrfan Uçar ve Münir
Ramazan Aktolga gibi isimlerle birlikte aynı sepete koymaktadır.
Ertuğrul'a
yönelik bütün ağır nitelendirmeler — "çok sağ ve teslimiyetçi bir
çizgiye savruldular", "bütün devrimci hareketi suçlayan bir
çizgiye savruldular", "Abdülhamid'in yurtseverliğinden
başlayarak Türkiye'deki solun her şeyini suçlayan bir çizgiye savruldular"
— Ertuğrul’a ilişkin bütün suçlamalar üçüncü çoğul şahıs (onlar) zamiriyle
yapılmaktadır. Ve "Ertuğrul da bunların içindeydi" demektedir.
Burada
esas itham edilene ilişkin bir somut delil getirilmemektedir. Ertuğrul şurada
tam olarak şunu dedi diye bir somut olgu gösterilmemekte bir delil
getirilmemektedir.
Bir
akıl yürütme vardır, Ertuğrul da onların içindeydi, o da onların tavrındaydı
akıl yürütmesi delil gibi sunulmaktadır.
Bir
kere böyle delil olmaz ama bir insan hele tutukluluk koşullarında kimlerle bir
arada bulunacağını kendisi seçemez, öte yandan birileriyle mekânsal bir birlik
değil de, ortak bir davranış, örgütsel veya davranışsal bir birlik
kastediliyorsa bunun gösterilmesi ve kanıtlanması gerekir.
Peki
bu "içindelik"i kanıtlayan ne var?
Aslında
hiçbir şey yok. Bunlar farklı tarihlerde, farklı mahkemelerde ifadeler verdiler
Farklı olaylara ilişkin olarak yakalandılar.
Ayrıca
bunların her biri de diğerinden farklı motivasyonlarla hareket edip farklı
sonuçlar çıkarıp farklı şeyler söylediler.
Bir
tek olgu var bildiğimiz kadarıyla, Ertuğrul’un bir ara Selimiye’de bir süre bu
kişilerle aynı koğuşa koyulmuş olması.
Müftüoğlu'nun
doğrudan Ertuğrul'a yönelik, somut denebilecek tek bir iddiası vardır:
mahkemede Mahir'i suçladığı iddiası.
Ama
dikkat edin, bunu da nasıl ifade etmektedir: "Mahkeme önünde
kendilerini kurtarmak için söyledikleri sözler mi, inandıkları şeyler mi, bunu
bilemem" demektedir. (Yani yine aynı bir sepete atma çerçevesinde)
Müftüoğlu bizzat kendi ağzıyla, ileri sürdüğü iddianın ne anlama geldiğini
bilmediğini itiraf etmektedir. Yine aynı çamur at izi kalsın üslubu.
Ve
sorumluluğu ve suçu üstlenmemek için, belirsizliklerin ardına sığınma.
Böylesine ciddi ithamların yapıldığı bir yerde böylesine sorumsuz ve
ciddiyetsiz bir davranış.
İnternet’te
Müftüoğlu’nun ithamlarına ilişkin bir somut bilgi var mı diye epeyce
araştırdık. Doğru dürüst bir bilgi bulamadık. O zamanlar olayları
izlediğimizden kafamızda kalanlar var. Belgeler belki TÜSTAV’da vardır ama
onlara ya erişim yok ya da biz beceremedik.
Sadece
bir tek somut kaynak bulduk. Tolga
Şirin'in Toplumsal Bellek için yaptığı çalışma — 1973 tarihli Dev-Genç davası
gerekçeli kararının ilgili sayfalarına dayanan bir okuma — Kürkçü'nün mahkeme
kayıtlarında Abdülhamid'i ya da Demirel'i öven hiçbir beyanın bulunmadığını
ortaya koymaktadır.
Eğer
bu belge okuması doğruysa, tartışmanın en sansasyonel kısmı, yani Müftüoğlu'nun
"Abdülhamid'in yurtseverliğinden başlayarak" diye kurduğu
itham zinciri, doğrudan çökmektedir.
*
Ayrıca
yıllar önce aynı ithamı Doğu Perincek de bir televizyon programında yapmış.
Ethem Dinçer yazıyor:
“Kürkçü,
benzeri iddiaları 32. Gün programında dile getiren Perinçek’e itiraz etmiş ve
‘çıkar göster’ demişti. Arşivci olduğu iyi bilinen Perinçek’in konuya ilişkin
bir belge yayınladığını hatırlamıyorum.”
Yani
Müftüoğlu, Perincek’in yıllar önce attığı bir iftirayı tekrar etmekte, bizzat
Perincek’in Ertuğrul’un kanıtla dediği ve kanıtlayamadığı, belgesini
gösteremediği iftirayı tekrar etmektedir.
(Müftüoğlu
ve Perincik’in bu buluşmasının pek rastlantısal olmadığı düşünülebilir. Hani ne
derler? “Hacı hacıyı Arafat’ta …”)
Oğuzhan
Müftüoğlu, bir kanıt göstermeden, Ertuğrul Kürkçü’yü başkalarıyla aynı sepetin
içine atarak ve ne onlarla birlik olduğuna dair, ne de Ertuğrul’un o tavırları
gösterdiğine dair bir kanıt bile göstermeden suçlamaktadır.
Suçlamalarını
kanıtlamadığından, kanıtlama zahmetine bile girmediğinden, bir iftiracı
olmaktadır.
Normal
olarak burjuva hukukunda bile, iftira ettiği için, iddialarını kanıtlayamadığı
için cezalandırılması veya tazminata mahkum edilmesi gerekir.
Biz
onu insanların vicdanına havale edelim.
*
Ama
tutarsızlıkların ve ciddiyetsizliklerin çapını göstermek için, bir soyutlamaya
başvuralım.
Çünkü
iddialarını kanıtlamış olsaydı, belki iftiracı olmaktan kurtulurdu ama
kendisinin tutarsız ve duruma göre davranın bir insan olduğunu kanıtlamış
olurdu.
Varsayalım
ki, Müftüoğlu iddialarını kanıtladı ve Ertuğrul’un bütün o suçladığı ve
yaptığını söylediği şeyleri kanıtladı.
Ama
bu kendisinin de tutarsız bir insan olduğunun kanıtı olurdu.
Müftüoğlu,
Ertuğrul Kürkçü ile birlikte 1996'da ÖDP'de yer almıştır. Yıllarca Parti
Meclisi'nde yan yana çalışmıştır. Kaçaroğlu ve Sayın'ın sorusu tam da bu
noktaya saplanmaktadır: "Bizzat sen, kendin onunla devrimci amaçlar
doğrultusunda ÖDP'yi kurup Parti Meclisinde birlikte çalışmadın mı?"
diye yazarak bu çelişkiye dikkati çekiyorlar.
Bu
soru, Müftüoğlu'nun iddiasını içten yıkmaktadır. Eğer Ertuğrul gerçekten "Abdülhamid'in
yurtseverliğini savunan", "devrimci hareketi bütünüyle
suçlayan", "utanç verici" bir mahkeme tutumu
sergileyen biri idiyse, Müftüoğlu onunla onlarca yıl aynı örgütün çatısı
altında neden çalışmıştır?
Niçin
bu eleştirisini kamuoyu ya da ÖDP kamuoyu önünde dile getirmemiştir?
İki
olasılık var: ya Müftüoğlu bütün bu yıllar boyunca bildiği halde susmuştur — ki
bu, siyasi bir hesap için en uygun anı kolladığı anlamına gelir. Ya da
söyleşide ortaya attığı iddiaları kendisi de ciddi bulmamaktadır.
Bunların
hangisinin geçerli olacağına okuyucu kendisi karar versin.
Her
iki durumda da ortada bir iftira vardır.
Birinci
durumda, bilerek zamanlanmış, hedefli bir karalama.
İkinci
durumda, söyleşinin kurgusunun yarattığı, sonuçlarından Müftüoğlu'nun sorumlu
olduğu, haksız bir çağrışım zinciri.
Çünkü
Ertuğrul'un adı, Küpeli'lerin adıyla aynı cümle içinde, "savruldular"
fiilinin öznesi olarak kullanıldığında, dinleyici zihninde oluşan çağrışım
açıktır: Ertuğrul da savrulmuştur, Ertuğrul da Abdülhamid'i savunmuştur,
Ertuğrul da devrimci hareketi mahkûm etmiştir.
Oysa
bunu kanıtlayan tek bir belge, tek bir tutanak, tek bir somut tanıklık ortada
yoktur.
İşte
bu, iftiraya hukuki ve ahlaki olarak yapılan en basit tanımın tam da
karşılığıdır: başkasının adını, bir suçun öznelerinin adlarıyla bir arada
anarak, o suçun gölgesini o kişinin üzerine düşürmek.
*
Ancak
burada diğer adı geçenler hakkında da bir çift söz edelim.
Burada
onları savunan olmadığı için kimse üzerinde durmuyor ama diğerleri de aynı
türden bir suçlamaya ve iftiraya kurban gidiyorlar.
Çünkü,
ismi geçenlerin her birinin tavrı ve değerlendirmeleri farklıydı. Örneğin Yusuf
Küpeli bildiğim ve hatırladığım kadarıyla ne Abdülhamit’ten ne Demirel’den söz
etmiyordu. Onun esas sorunu, hareketin yaptıkları ve izlediği yol ve
dolayısıyla Mahir Çayan ve çizgisi idi.
Normal
olarak, bu eleştirilerini dile getirdiği için değil, devrimciler arasındaki
şövalyece olması gereken davranış kodlarına uymadığı için eleştirilebilirdi.
Örneğin örgüt için bir tartışmayı mahkemeye taşımamak, bütün ayrılıklara ve
eleştirilere rağmen, arkadaşlarına bir yandan en sert eleştirileri yaparken,
aynı zamanda pratikte, taktik olarak örneğin saklanmalarına yardım etmek gibi bir
davranış göstermediği için.
Bildiğim
kadarıyla Abdülhamit’ten söz eden Nahit Tören idi. Ve yine hatırladığım
kadarıyla bir kere söz etti bir daha söz etmedi.
Münir
Ramazan Aktolga ve İrfan Uçar’a gelince. Her halde hiç kimse, İrfan Uçar’ın
korktuğu için, canını kurtarmak için “Demirel İlerici idi” gibi şeyler
söylediğini düşünemez. Çünkü İrfan Uçar, 12 Mart döneminde, yakalananlar içinde
en ağır işkencelere rağmen ifade vermeyen ve ilk çıktığı duruşmada da örnek bir
tavır sergileyen, Dev-Genç kadrolarının önceden beri değer verdiği bir
militandı.
Burada
hemen korktular, ihanet ettiler gibi kolaycı suçlara gitmeden, neden böyle
davrandıklarını anlamaya çalışmak gerekirdi.
Münir
ve İrfan birdenbire Demirel’in ilerici olduğunu söylüyorlarsa, bunun nedenleri
üzerinde durmak gerekirdi.
*
Bu
vesileyle Müftüoğlu’nun yaptığının bir devrimcinin yapması gerekenlere göre
yapmadıklarıyla ne yaptığını görelim.
Diyelim
ki, 12 Mart dönemi ve sonrasında kitlelerin radikalleşmesi ve devrimci
hareketin yükselişi döneminde hiç kimsenin aklına bile gelmedi, moralleri
yüksel tutma esas sorun olduğundan yapılanlar ve yapılmayanlar anlaşılabilirdi
veya en azından affedilebilirdi.
Ama
bir devrimcinin, bir Marksist’in temel görevi nedir?
Ezilenlerin
teorik ve siyasi eğitimine bıkmaksızın katkı vermek.
Aradan
yarım yüzyıl geçtikten sonra kendisinin sosyalist olduğu iddiasında olan Müftüoğlu’nun
yapması gereken ama yapmadığı tam da budur.
Gerçek
bir devrimci, 12 Mart döneminde, Yusuf, Münir, Nahit gibilerin söylediklerine o
günün koşullarında yüzeysel olarak yapılmış hükümlerin yanlışlığını göstermek,
yani bu kişileri korkaklık ve ihanetle suçlamaktan ise, onların yanlışlarının
metodolojik temellerini göstererek ezilenlerin siyasi ve teorik eğitimine katkı
vermek olabilirdi.
İki
örnek vereyim bunun nasıl olabileceğine ilişkin. Biri Nahit’in Abdülhamit’i,
diğeri Münir ve İrfan Uçar’ın Demirel’i olsun.
Yukarıda
dediğimiz gibi, kişileri ihanet ya da korkaklıkla suçlamadan, onların bunları
inanarak söylediklerinden hareketle, bunların neden hangi metodolojik
yanlışlara dayandığını göstermek ve böylece ezilenlerin siyasi ve teorik
eğitimine bir katkıda bulunabilirdi.
Çünkü
bu aslında bugün politik bölünmeleriyle de ilgilidir o konular ve de bu
konuları Müftüoğlu’nun gündeme taşıması, da tamı tamına bununla ilgilidir.
O
zamanlar sosyalist gençlik, büyük ölçüde Kemalist tarih anlatısıyla
şekillenmişti ve tarih hakkında bildiği aslında ortaokul ve lise tarih
kitaplarından fazlası değildi. Bu anlatıya göre, bir yanda Atatürk, İttihat
terakki, İlericiler. Diğer yanda gericiler Hürriyet ve İhtilaf, şeriat
isteyenler, gericiler bulunuyordu.
Ayrıca
bu tarih anlatısı, devrimci olduktan sonra öğrenilen tek hücreliler,
süngerler., yumuşakçalar, omurgalılar benzeri ilkel, köleci, feodal, kapitalist
sosyalist tarzındaki bir prokrutes yatağıyla da tam uyuşuyordu.
İşin
kötüsü, tıpkı şimdi olduğu gibi, “İslamcılar” Abdülhamit’e sahip çıkıyorlar,
laikler ve CHP’liler, yani “ilericiler” ise onu mahkum ediyorlardı. Yani
yaşanan olgular da tarih anlatısını doğruluyor gibi görünüyordu. O zamanlar
sadece Doğan Avcıoğlu değil, genel olarak sol basın da böyle bir bakışı
aktarıyordu.
Ama
biraz tarih ciddi biçimde incelenince bu anlatının baştan aşağı, her iki taraf
için de uydurma olduğu görülürdü.
Abdülhamit
ne bugünkü TV dizilerinde olduğu gibi ya da laikçi ve modernistlerin görmek
istediği gibi, “gerici” değildi. Aksine en büyük modernleşmecilerden biriydi.
Abdülhamit devrindeki modernleşme çabalarının ürünü olan subaylar bizzat
Abdülhamit’i devirmişlerdi.
Abdülhamit,
Avrupa’da “Aydınlanmacı Monark” ya da “Aydınlanmacı despotizm”
denenlerin Osmanlı’daki karşılığı idi.
Prusya’da
II. Friedrich (Büyük Frederik), Rusya’da II. Katerina, (Büyük Katerina) Avuturya’da
II. Joseph, İspanya’da III: Carlos, ve Osmanlı’da da Ulu (Büyük) Hakan
Abdülhamit). “Büyük” ünvanına kadar bile benziyor.
Ama
bu olgu, teorik bir sorun oluşturur. Bu ülkeler henüz kapitalist ilişkilerin
geliştiği ülkeler değildiler ve aslında yapılarıyla, kapitalizm öncesi
imparatorlukların devlet yapılarını temsil ediyorlardı. Nasıl oluyorlardı da
bunlar böylesine, hem de en mutlakiyetçi biçimlerde modernleşmeci ve hatta
aydınlanmış monarklar oluyordu.
Klasik
öğretiye göre devlet egemen sınıfın baskı aracıdır. Eh buralarda modern
burjuvazi henüz olmadığından devlet olsa olsa feodal toprak sahiplerinin ve
tefeci bezirganların devleti olabilirdi. Bunlar ise modernleşme isterlerse,
kendi varlık ve egemenlik koşullarını ortadan kaldırmaya kalkmış olurlardı,
bunu nasıl açıklayacaktık?
Aslında
sorun devletin modern topluma kadar, esas olarak aynı zamanda egemen sınıf
olmasıyla ilgilidir. Ve devlet her klasik uygarlıkta bile neredeyse teknik
gelişmelerin esas itici gücü olmuştur modern kapitalizm ve burjuvazi ortaya
çıkıncaya kadar.
Dolayısıyla
Modernleşme, demokratikleşmeye karşılık düşmez. Aksine, kapitalizm öncesini
temsil eden mutlak devletin modernleşmesine hizmet eder, yani modernleşme
modern öncesi toplumsal güçleri ve ilişkileri güçlendirir.
Anlaşılamayan
temel sorun budur. Ama bunun anlaşılması için de yeni çıkan daha
gelişmişyüretim biçiminin sadece önceki üretim biçimlerini ortadan
kaldırmadığı, aksine onlarla sembiyoz bir ilişkiye girerek onları aynı zamanda
güçlendirdiği ve ömrünü uzattığı gibi çok daha karmaşık, düzgün ve aşamalarla
ilerlemeyen bir tarih anlayışı gerekir. Yani gerçekten, devrimci ve Marksist
bir tarih anlayışı.
Gerek
Nahit Tören’in Abdülhamit’i olumlaması, gerek İrfan ve Münir’in Demirel’i
olumlaması, bu diyalektik ve karmaşık tarih ve toplum anlayışından yoksun
olmaları ve kendi kafalarındaki şemalara yaşadıkları ve son okudukları bazı
olaylar ışığında tarihe başka bir ışık altında bakıp kavrayışlarına uydurma
çabalarıydı.
Türkiye’deki
ezilenlerin mücadelesini, ilerici-gerici, açmazından çıkarma, bu açmazı görme
ve çıkışı yine aynı hataya yol açan, bu sefer öbür uca sıçrayarak bir çözüm
arama ve aynı metodolojik hataları tekrar yapmaktı.
*
İşte
bir devrimci, kitlelerin siyasi ve teorik eğitimini sorun eden bir devrimci,
demokrasi mücadelesinin tıkanmışlığını sorun eden bir devrimci, bu sözleri ele
alıp bunların metodolojik köklerine, inen böylece Marksist metodu daha
derinliğine öğreten bir çaba olmadan bugünkü tıkanmışlık aşılamaz. Türkiye’nin
demokratikleşmesi mümkün olamaz.
İşte
CHP ha bre Atatürk ve Türk Bayraklarıyla miting yapıyor. Bu bayraklar orada
olduğu sürece oraya gelmeyecek olanları da kapsayabilecek, slogan ve
bayrakların neler olması gerektiğine kafa yormuyor. Yani Nahitlerin,
Abdulhamit, İrfan’ların Demirel demeleri sorunu çözemiyordu ama bir yerlerde
bir sorun olduğunun ifadesiydiler. Bunu vesile bilerek, bu sorunun ve açmazın
aşılması için teorik ve programatik olarak neler yapılacağını soracak yerde, bu
bölünmeyi esas alarak ve onun derinleştirerek, 12 Mart döneminin tamamıyla
kişilere ve kişiliklere yönelik ithamlarını bugün piyasaya sürerek, aslında
bizzat devlet tarafından sürekli beslenen bu bölünmeye sol bir görünüm altında
fiili bir destek sunulmuş olmaktadır Müftüoğlu gibilerce.
Aslında
Türkiye’de bu açmazı aşabilen tek hareket Kürt Hareketi, daha doğrusu, Apocular
ve PKK oluştur denebilir. Tam da bunu aşabildikleri için, en geniş Kürt
kitlelerini aynı örgüt ve bayrak altında toplayabilmektedirler ve şimdi
Türkleri de aynı bayrak altında toplayabilmenin yollarını aramaktadırlar.
Müftüoğlu,
bu kritik ve yapayalnız durumda, ince bir dengede bir yol açmaya çalışan PKK ve
Öcalan’ın çizgisine bir destek verecek, onu bu çabalarında destekleyecek yerde,
bunun tehlikelerini gören devlet sınıflarının aynı bölünmeyi sürdüren çizgisine
destek vermekte, bu destek somutta Kürtleri ve Kürtlerle birlikte yürüyen
sosyalistleri tarihsel analojilerle mahkûm etmeye çalışmaktadır. Demek istediği
şudur. Bakın bunlar Demirel’e ve Abdülhamit’e ilerici diyenlerdi, Ertuğrul da
bunlardandı işte şimdi de Erdoğun ve AKP ile işbirliği yapıyorlar. Bunlar
düşmanınızdır, tıpkı Abdülhamit gibi.
Müftüoğlu’nun
yaptığı ve yapmaya çalıştığı budur. Ve yaptığı sadece Kürtleri tecrit etme
çabası, onun bir yol bulma, Türk ezilenlerle bir demokratik cumhuriyet için bir
mücadele birliği bulma çabalarını sabote etmek, Türkiye’deki ezilenlerin
mücadelesini yine gericiler ilericiler, ya da cami kışla açmazlarına
hapsetmektir.
Bunu
yapabilmek için, A) bir devrimci ve Marksist’in yapması gerekenleri
yapmamaktadır. Yani olayların görünen yüzünün ardındaki temel toplumsal güçler
ve ilişkiler göstermek, güzel ve basit hikayelerin gerçekte neyi gizlediğini
anlatmak gibi en temel görevlerini yapmamaktadır. Aksine en bayağı ve bilindik
yanlışlara dayanmakta ve onları beslemektedir. B) Bunları yapmak için, hedef
gösterdiği kişiye iftira atmaktadır. C) İftira atmak için olguları birbirine
karıştırmakta, belirsizliklerin ardına saklanmaktadır. D) aslında geçmişte de
bugün de bu görüşlerde olduğuna ve ÖDP saflarındayken bu konuları gündem
etmediğine göre, kendisi her bakımdan bir tutarsızlık içinde bulunmaktadır.
*
Ancak
sorun burada bitmiyor. Çok daha korkunç sonuçları olabilecek durumlar da var.
Müftüoğlu’nun bu son açıklamalarıyla açık olarak bunların da günahını
Müftüoğlu’nun hanesine yazmak gerekiyor.
Bu
açıklamaları, Müftüoğlu’nun eskiden beri bu görüşlerde olduğunu gösteriyor.
Bu
şu anlamına gelir. Müftüoğlu bu görüşlerini muhtemelen arada geçen yıllarda
kendi örgütünden arkadaşlara, militanlara de açıklamış veya en azından bu
görüşlerini imalı bir şekilde ifade etmiş olmalıdır. Yani şimdiki iftiralarını
o zaman da bir biçimde yapmış olmalıdır.
Evet
bizler bunun şahidi değiliz. Bunu resmen kanıtlayamayız. Ama bunun sonuçlarını
yaşadık.
Bu
sonuçlar çok tehlikeliydi. Örneğin Niğde Cezaevi’nde Ertuğrul öldürülebilirdi,
hatta kan gövdeyi götürebilirdi.
Bunları
Ertuğrul da bilir ve yaşadı. Kendisinin dışarda veya başka bir yerde söz
ettiğini duymadım. Ama bu konuyu da gündeme taşımak gerekiyor.
Bu
iftira ve sorumsuzluğun ne gibi sonuçlara yol açabileceğinin görülmesi için.
Ertuğrul
Niğde Cezaevinde en az iki kere bu gibi girişimlerin hedefi oldu. Ve
Müftüoğlu’nun bu son ifadeleri bunların sorumluluğunun kendisinde olduğunu
kanıtlamaktadır.
1970’lerde,
başka cezaevlerinden Niğde’ye nakledilen, genç devrimci ve özellikle Dev-Yol’cu
çocuklar, Ertuğrul’un bir hain olduğu, bir dönek olduğu önyargısıyla başka
cezaevlerinden Niğde’ye nakledilirlerken, orada hain ve dönem Ertuğrul’u
öldürme planlarıyla geliyorlardı.
Peki
onlar Ertuğrul’un “dönek” veya “hain” olduğuna ilişkin bilgileri ve önyargıları
kimlerden edinmiş olabilirlerdi?
Bugün
Müftüoğlu en azından kendisinden olduğunu itiraf etmiş oluyor. En azından
Ertuğrul hakkında soru soranlara açıktan bir karşı çıkış göstermediği ortaya
çıkıyor. Açıkça bu gibi iftiralara karşı bir tavır almış olsaydı, böyle bir
tavır devrimciler arasında hızla yayılır ve kimse bir daha böyle önyargı ve
dedikoduları tekrarlamazdı.
Bu
çocuklar Niğde’ye gelinci gerçek bir şok yaşıyorlardı. “Hain” ve “dönek”
olduğuna inandıklarının bir devrimci olduğunu, görüyorlardı.
Bunları
Niğde’de kalmış herkes bilir. Ama Müftüoğlu’nun yazdıkları üzerine yine Niğde
Cezaevi’nde kalmış, DHB kökenli, Ertuğrul’la aynı tünel kazma girişiminde de
bulunmuş Hikmet Kuran Facebook’taki sayfasında açıktan yazdı. Aktaralım:
“Ertuğrul
Kürkçü 68 kuşağının yaşayan efsanesidir. Bu nedenle en fazla saldırıya uğrayan
kişilerden biridir. Kızıldere'den tesadüf eseri sağ kurtulan tek kişidir. 14
yıl cezaevlerinde devrimci direnişin ve duruşun seçkin bir örneği olmuştur.
Evin arka cephesini tutmamış olsaydı o da Mahirlerle beraber ölecekti. Ölmedi
diye suçlanıyor. Oğuzhan Müftüoğlu'nun Ertuğrul'a saldırısı yeni değildir.
Kuyruk acısı vardır. Ertuğrul ona biat etmediği Kurtuluş örgütünü kurduğu için
onun tarafından fiskos/dedikodu yöntemi ile ajan ilan edildi. Başka cezaevlerinden
Niğde ceza evine nakledilen DEV-YOLCULAR yolda gelirken, Niğde’ye gidiyoruz
orada Ertuğrul’u öldürelim diye karar alıyorlardı. Niğde'ye gelince başka bir
tabloyla karşılaşıyorlardı. Ceza evi komitesinin başındaki tüm grup ve
örgütleri bir arada tutan yapıcı diyalogları ve devrimci çizgisiyle efsane bir
devrimciyi karşılarında bulunca şaşırıp kalıyorlardı ve böyle düşünmüş
oldukları için öz eleştiri yapıyorlardı.”
Bunları ben de
gördüm ve duydum, Niğde’de kalan herkes de bir şekilde bilir ve görmüştür.
Ertuğrul da biliyor. Birçoğu gelip Ertuğrul’a itiraf edip utanarak özeleştiri
verdiler.
Ertuğrul bunları
olgunluk gösterip gündem etmedi.
Ama sorun sadece bu
kadar kolay atlatılan bir sorun değildi. Ertuğrul en az iki kez böyle iftiralara
dayanan komploların hedefi oldu.
Bunun ben azından
birini yine Niğde Cezaevi’ne yatmış bir arkadaş, Hüseyin Şengül benim Oktay
Etiman’ın ölümü üzerine yazdığım yazıya yaptığı yorumda yazıyor.
Ama Hüseyin Şengül’ün hangi bağlamda bunları
yazdığını anlamak için, benim Oktay Etiman’ın ardından yazdığım yazının ilgili
bölümünü aktarayım.
“Niğde’de ağır
cezalılar, sağlık bahanesiyle Ankara Cezaevi’ne orada muayene veya tedavi olmak
için giderler ve orada kaçma olanakları olup olmadığına bakarlardı.
Bir ara Oktay
da Ankara’ya gitmiş sonra gelmişti.
Geldiğinde
izlenimlerini konuşmuştuk.
Gözlemleri çok
ilginç gelmişti bana ve ilk kez dışarda neler olduğunu; nasıl bir alt üstlük
yaşandığını o zaman sezmeye başladım.
“Devrimci
kavramı bizim zamanımızdaki gibi değil. Hareket çok yayılmış. Şehirlerin
gecekondu semtlerine, hemşeri gruplarına, akrabalara yayılmış. Bir kere teorik
konular hiç yok. Devrimci deyince bizim zamanımızdaki gibi bir şey
anlaşılmıyor. O mahalledeki, akrabalar, arkadaşlar gibi çok geniş ve belirsiz
bir çevreyi kapsıyor. Bizim zamanımızdaki davranış kotları yok. Ama öte yandan
bizler hepimiz öğrenciydik, onlar gecekondu semtlerinin yoksul gençleri” gibi
gözlemler anlatmıştı.
Tamı tamına
nasıldı hatırlamıyorum ama en azından ben böyle anlamıştım.
Ben ise,
dışardakileri hala bizim zamanımızın devrimci tipinin yeni bir versiyonu gibi
sanıyordum.
Oktay’la bu
konuşmamızdan sonra, niye beni görmeye gelen güya aynı gelenekten olduğum yeni
kuşaktan ziyaretçilerle hiçbir diyalog bile kuramadığımı; aradaki muazzam
uçurumun nedenlerini kavramaya ve bunun üzerine düşünmeye başladım.
İlk kez
Oktay’ın bu izlenimleri ve anlattığı olgular, giderek, Türkiye’deki Faşist
saldırılar karşısında eldeki teorinin yetmezliği sonucunu çıkarmama ve oradan
da Faşizm teorilerini incelemeye kadar gidecek ve Troçki ile karşılaşmama yol
açacak teorik evrimim için bir tür başlangıç vuruşu gibi olmuştu.
*
Bu konuşmadan
sonraki dönemde, ama yine bu konuyla da bağlantılı olarak, sanıyorum ki Oktay
belki benim hayatımı da kurtarmıştır.
Oktay’ın sözünü
ettiği o yeni kuşak, gecekondu semtlerinin plepleri olan devrimci arkadaşlar
daha sonra kitle halinde Niğde Cezaevi’ne de geldiler. Çoğunluğu da THKP-C
kökenli hareketlerdendi. Dolayısıyla onların gözünde Oktay’ın belli bir
ağırlığı bulunuyordu.
Büyük bir
çoğunluğunun gözünde, Niğde’dekiler “pili bitmiş hainler” gibi bir şeydi, ilk
geldiklerinde.
Onların bir
suçu yoktu. Ya böyle fikirler işlenmişti onlara ya da böyle olmadığını bilenler
seslerini çıkarmamışlar ve böyle yargıların yayılmasına yol açmışlardı.
Bu gelenlerin
gözünde sadece Orhan Savaşçı ve Oktay’ın adı temizdi ve belli bir ağırlıkları
vardı.
Tabii bir süre
sonra işlerin hiç de bildikleri, duydukları gibi olmadığını gördüler ama arada
çok kritik zamanlar da yaşandı.
Bu kritik
dönemde CHP, Radikal sol örgütlerin bir tür ziyaretgahı durumunda olan Niğde
Cezaevi’ni bir akrabası da CHP’den Senatör veya milletvekili olan Fevzi Bal ile
kontrol altında tutmaya çalışıyordu. (Uğur Mumcu’nun CHP’nin özel izniyle Niğde
Cezaevine gelmesi ve söyleşiler yapması ve sonra da bunları Çıkmaz
Sokak diye yayınlaması da bu bağlamda düşünülmelidir.)
Bütün gün
Cezaevi Müdürünün odasından Ankara ile telefon görüşmeleri yapan Fevzi Bal,
yeni gelen Dev-Yol’culardan, “kaç cesedin var” diye konuşmaya başlayan, cesedi
çok olduğu için Niğde’deki Dev-Yol’cuların önderi ve yöneticisi durumuna gelmiş
birini de kendi kontrolü altına almıştı ve onun aracılığıyla cezaevini kontrol
altına alıp herkesi boyun eğdirmek istiyordu. Direnen olursa da ezilecekti.
Dev-Yolcular Cezaevindeki en kalabalık gruptular o sıra.
Yanlış
hatırlamıyorsam Mahirlerin öldürüldüğü günün bir yıl dönümünde, ve yine yanlış
hatırlamıyorsan hepimizin ortaklaşa koridorda baktığı televizyonda Lord
Jim filminin oynayacağı akşam; Televizyona bir kağıt asılmıştı. Kağıtta
“Bugün Mahirlerin ölüm yıldönümüdür kimse televizyon seyretmesin” anlamında bir
ültimatom vardı.
Bu o zamana
kadar aramızda görülmemiş bir şeydi. Kimseyi zorlamak aklımızdan geçmezdi.
Açık ki, tıpkı
şimdilerde hükümetlerin İnterneti kontrol altına almak için pedofiliyi veya
benzeri kullanımları gerekçeleri göstermeleri gibi, Mahirlerin ölüm yıldönümü,
hapishanede bir terör rejimini oturtmak için bahane yapılıyordu.
Bunun
karşısında ses çıkarmamak, bu ültimatoma uymak veya görmezden gelmek, kesin bir
teslimiyet anlamına gelirdi ve ilerde yeni dayatmaların kapısını açardı.
Ama Mahir’lerin
ölüm yıldönümü olunca, herkes de işin bu ilkesel yanını sorun etmekten çekinip,
“bugün de Film seyretmeyiz” diyerek, bu baskı karşısında, yapılan hileyi ve
gerçek hedefi görmezden gelmeyi seçiyordu.
Aslında bu
dayatmanın hedefi özellikle THKP-C kökenli başkalarıydı.
Onlar da tam bu
provakasyona düşmemek için ses çıkaramaz durumdaydılar.
İşte ben orada
buna karşı durdum. Tek bir kişiydim.
Sonra başka
arkadaşlar da, özellikle Sami Sarı, Mehmet Çalışkan, Uzun Apo, Ali Asker gibi
DHB’liler de karşı durdu.
Bunun üzerine,
tarafsız duran ve cezaevinde ikinci büyük güç olan Halkın
Kurtuluşu da güçlü bir grup olarak bizlere karşı bir saldırı yapılmasına
karşı duracağını belirtmek zorunda kaldı.
Böylece denge
değişti, terör ve provakasyon başarısız oldu.
Bir örgütüm
olmadığı için, tek kişi olduğumdan, bu davranışımdan sonra Fevzi Bal’ın
etkisindeki “kaç cesedin var” diye konuşmaya başlayan önde gelen kişi
tarafından bir hedef haline getirildim.
Dev-Yol’cuların
birkaç kere toplanıp öldürülmem üzere konuştuklarını duymuştum.
Ama her
seferinde içlerinden birileri, “o fikrini açıkça söylüyor” diyerek öldürülmeme
karşı çıkmış ve böylece bir karar çıkması engellenmişti. Sonunda beni
halledemeyince, bana yakın duran Bergamalı bir arkadaşı şişlemişlerdi.
İşte bu
dönemde, Dev-Yol’cular ve THKP-C kökenliler üzerinde ağırlığı olan Oktay’ın
tutumunun ve konuşmalarının, benim hakkımda onlara söylediklerinin, benim
öldürülmemi engelleyen önemli nedenlerden biri olduğunu düşünüyorum.”
(“Oktay Etiman’ın Ardından,
Dev-Genç’in Delikanlısı”)
Yukarıdaki aktarımda
“Aslında bu dayatmanın hedefi özellikle THKP-C kökenli başkalarıydı.”
diye yazıyorum. İsim vermeden kastettiğim Ertuğrul Kürkçü idi. Yani
provakasyonun gerçek hedefi Ertuğrul’du.
Daha sonra
kendilerinin aşağıdaki Lümpenlerle birlikte kazdıkları bir tünel patlayınca bir
kere daha, bu sefer Nahit Töre üzerinden Ertuğrul’a karşı bir komplo daha
yaptılar. Bunu da geçelim.
Ama en azından
üçüncüsünün tanığı var. Yani benimle yemek yiyen Bergamalı arkadaşı şişleyen H.
Adlı kişinin bağıra bağıra Ertuğrul’a yönelik söyledikleri var.
Hüseyin Şengül
özellikle bu bölüm bağlamında şunları yazmış yazımın altına yorum olarak:
“Yazını okudum.
Oktay hakkındaki düşüncelerimin çoğunu sizin yazınızda gördüm. Yalnız, onurlu,
yükünü sırtında taşıyan ve taşırken de 'bakın ben hangi koşullarda neler
taşıyorum' yaygarası yapmayan, ama bütün o ketum ve sakinliğine karşın içinde
fırtınaların olduğunu tahmin ettiğim bir değerli insandı o.
Bana satrancı
Oktay öğretti. Piposu elinden eksik olmazdı. Bir de bir yığın pipo alet edavatı
vardı ki..
Yıllar sonra
Ankara'da yeğenim aracılığıyla Mülkiyelilerde gördüm. Yeğenim Sami Oğuz ile
yakın ilişkileri vardı. Hasta olduğunu öğrenmiştim. Oktay ile röportajlar
dizisi üzerinden bir kitap hazırladıklarını söylemişti. Sanıyorum sizden
istenen yazıyla ilintili olsa gerek.
Ölümünü şimdi
öğrendim. İnce bir sızı yayıldı yüreğime, derinden. Sever ve saygı duyardım.
Değerli bir insanı, devrimci bir yoldaşı yitirmenin acısıyla o günleri yad
ediyorum.
Not 1: "Benim üç leşim var, dördüncüsü sen olacaksın" diyen şahsın
Ertuğrul'a saldırısının ilk elden tanığıyım. Ranzanın alt kısmında Ertuğrul,
üst kısmında ben yatıyordum.
Not 2: O Temmuz
ayında tahliye olacaktım. Buna rağmen tünelde çalıştım. Tahliye olduktan 3-4
gün sonra tünelin yakalandığını gazetelerden öğrendim.”
Oktay Etiman’ın
Ardından “Dev-Genç’in Delikanlısı”
https://demirden-kapilar.blogspot.com/2017/10/oktay-etimann-ardndan-dev-gencin.html
*
İşte böyle.
Ertuğrul çok zeki
bir insandır. Elbet bunları biliyor.
Ama hareketin
iyiliği için, eski yaraları açmamış olsa gerek.
En azından ben
kamuoyu önünde açtığını duymadım ve görmedim.
Ama Niğde’de yatmış
olanların çoğu için bunlar bilinmeyen şeyler değildi.
Ertuğrul, zaten Kızıldere’den
yaşayan tek kişi olmanın ağırlığı altında ezilirken, onun yaşamasını bir suça
dönüştürenler, adeta bir korkaklık ve ihanet gibi gösterenler, nesnel olarak,
Ertuğrul’un hayatına da kastetmiş oluyorlardı.
Bunlardan en azından
birinin ve muhtemelen baş sorumlularından birinin Müftüoğlu olduğunu artık son
söyleşisiyle kendi ağzından öğrenmiş bulunuyoruz.
21 Mart 2026
Cumartesi
Demir Küçükaydın
[1]
Tayfun Şen’in yazısının tarihi 14 Mart, Tuncay
Yılmaz 16 Mart’ta “Kötülüğün sol hali”
https://siyasihaber10.org/kotulugun-sol-hali diye bir yazı yazmış. Orada konunun Kürt sorunu ile
ilgisine değinmiş ve bu yazıdan da Ertuğrul Twitter (X) sayfasında alıntı
yapmış. Alıntıda yazının şu satırları var: “TUNCAY YILMAZ yazdı: Oğuzhan
Müftüoğlu’nun Ertuğrul Kürkçü’ye yönelik sözleri yalnızca zamansız ve gereksiz
bir polemik değil. Türkiye devrimci hareketinin hafızasına, Kızıldere’nin
mirasına ve sosyalist hareket ile Kürt Özgürlük Hareketi arasındaki stratejik
ilişkiye dair bir mesele. Bu yüzden tartışmayı yalnızca geçmişe bakarak değil,
bugünün siyasal yönelimleri açısından da düşünmek gerekiyor.” Muhtemelen
Tayfun Şen’in yazdıklarından alınma olabilir. Ama bu bile eksik. Tayfun Şen,
sadece kategorik olarak Kürt sorunu karşısındaki tavra bağlamıyor., özellikle
bugünün somut durumundaki ilişki ve çelişkilere bağlıyor. Tayfun Şen’inki, daha
somut ve doğru kanımızca. Muhtemelen Tayfun’dan etkilenme olan düzeltilmiş
tavrını açıklayan T. Yılmaz’ın orijinal kaynağı göstermesi beklenirdi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder