Bugün gösterilere bakarken Kayserililerin yağan kar altında yaptıkları yürüyüşe rastladım. Büyük şehirlerde ve öğrencilerin çoğunlukta olduğu, gençlerin zıpladığı yürüyüş ve mitinglerden çok farklı olarak, orta yaşlı, bir kısmının saçı sakalı ağarmış, çalışan insanlar oldukları ağır başlı bir şekilde yürüyüşlerinden belli bir kitleydi yürüyenler. Yavaş ve uygun adımlarla, “Hak, Hukuk, Adalet” diyerek ve adımlarını bu sözlerin temposuna uydurarak yürüyorlardı.
Bu gördüklerim yazılarımda savunduklarımın adeta cisimleşmesiydi. Örneğin 19 Mart tarihli yazımın başlığı şöyleydi: “İmamoğlu değil Adalet ve Hukuk, CHP'liler Değil Tüm Yurttaşlar, CHP Binalarının Önü Değil, En Büyük Meydanlar, Bir günlük değil Sürekli”
Öyle görülüyor ki, kitle hareketi, biraz çalışan insanlara yayılınca, kendi deneyleriyle yavaş yavaş doğru sloganları ve biçimleri bulmaya başlıyor.
Gösteriler çoktan CHP yöneticilerinin başlangıçta içinde tutmak istediği kafesi parçaladı.
Bunun üzerine, CHP kurmayları, hareketin gelişme ve yayılmasını açıktan karşı durarak engelleyemeyeceklerin görünce, içinde kalarak ve hatta ileri kaçarak, kontrol altında tutma ve olayı bir İmamoğlu sorunu olarak sürdürmeye çalıştılar.
Gösteriler çoktan bir İmamoğlu meselesi olmaktan çıktı ve giderek daha genel bir Hak, Hukuk ve Adalet özlemine dönüşüyor ve bu dönüşüm, göstericilerde ve konuşma yapanlarda görülüyor.
Ama şimdilik gösterilere katılanlar şehirli, laik ve esas olarak CHP’ye oy veren kesimlerle sınırlı. Elbet istisnalar var, ama resme hakim renkler bunlar.
Ve özellikle taşrada ve CHP’lilerin bayrak ve sembolleriyle çok ağırlık taşıdığı yerlerde, gösterileri yapanların, Kürtleri ve eskiden AKP’ye oy vermiş “mütedeyyin” kesimlerin de bu gösterilere katılmasını sağlayacak yöntemler üzerine kafa yordukları yok. Hatta onların katılmasından bile rahatsız olanlar görülüyor. “Bizim bayrağımız altına geliyorsanız gelirsiniz, yoksa burada işiniz yok” gibi bir tavırları var.
Bu iki büyük güçle, yani Kürtlerle ve Mütedeyyinlerle birleşmeden, onların bu gösterilere aktif ve coşkuyla katılımları sağlanmadan, bu gösteriler ve onları sürdürenler, hala bir takım provokasyonlarla tecrit edilebilir ve gösteriler ezilebilir.
Mütedeyyin ve Kürtleri kazanacak biçimler aynı zamanda bir yan ürün olarak provokasyon yapma olanaklarını da kısar. Örneğin mütedeyyinlerin de aktif katıldığı gösterilerde Gezi’deki yalanlar gibi yalanlar tutmaz. Kürtlerin politik uyanıklığı, tecrübeleri ve bilinci, provakasyonlara karşı en esaslı panzehirdir.
Bu iki kesimi kazanmanın ise tek yolu vardır: insanların politik görüşleri, dinleri ve dilleri ne olursa olsun eşit yurttaşlar olarak ve böyle hissederek gösterilere katılmasının imkanı yaratılmalıdır.
Halbuki, gösterilerde, CHP ve İmamoğlu bayrakları ve sloganları CHP dışından olanları dışarda bırakıyor ve katılmak isteyen mütedeyyin ve Kürtlerin bile uzak durmasına veya katılanların engellenmesine yol açıyor.
Çünkü CHP’lilerin sembolleri ve sorunu özellikle İmamoğlu ve CHP sorunu olarak koymaları CHP’li olmayanları dışlıyor. İsteseler bile ayakları geri geri gidiyor.
İmamoğlu sorunu ülkede Hak, Hukuk ve Adalet olmamasının sonucudur. O halde bir sonuç olgusundansa, o sonuca yol açan neden, yani hak hukuk ve adaletin olmaması, hem daha kapsayıcı hem daha temel ve yapısal sorunu öne çıkarır. Bu hem sorunun temeline yönelir hem daha kapsayıcıdır. Sadece CHP’lilere değil, ya da İmamoğlu’na oy verenlere değil, tüm yurttaşlara hitap eder.
O halde öncelikle, Kayserililerin lapa lapa yağan kar kar altında yaptıkları yürüyüşlerinin “Hak, Hukuk, Adalet” üçlüsünü bayrak yapmak gerekmektedir.
Bu slogan en geniş kesimleri bir araya toplamanın kapısını açar ve Türkiye’deki en önemli ve en can alıcı noktayı yakalar.
*
Klasik strateji kitapları, savaşta zafer kazanmanın şartı, karşı tarafın en yaralanabilir, en zayıf yerine güçlerin en irisi yığmaktan geçtiğini yazarlar. Bu hala eskimemiş bir altın kuraldır.
“Hak, Hukuk, Adalet” hem karşı tarafın en zayıf ve yaralanabilir yeridir, hem de güçlerin en irisini toplama ve bu en zayıf yere yığmayı sağlar.
Öte yandan bu parolanın başka bir tarihsel ve halkın derinlerine işlemiş bir yanı daha vardır.
Unutmayalım, bu ülkenin halkının ezici çoğunluğunu oluşturan Türkler ve Müslümanlar demokrat değildir.
Demokrasi demek, insanların biçimsel ya da hukuki olarak eşit olması, herhangi bir dil, din, etni vs. mensubu yurttaşın imtiyazlı veya dezavantajlı olmamasıdır.
Halbuki halkının ezici çoğunluğun oluşturan Türkler ve Müslümanlar bunun yokluğunu sorun etmedikleri gibi kendi imtiyazlarını çoğunluğun normal hakkıymış gibi kabul ederler. Birtakım yurttaşların vergileriyle birtakım yurttaşların, aslında kendilerinin imtiyazlı oluşlarından rahatsız olmazlar. Bu nedenle Demokrasi esas olarak, bu ezici çoğunluğun dışında kalanlar için bir özlemdir.
Örneğin, Müslümanlar devletin Alevilerden, diğer dinlerden, dinsizlerden alınan vergilerle Camilerin ve Sünni din adamlarının vs. maaşlarının, camilerin masraflarının karşılanmasının bir eşitsizlik olduğunu, yurttaşların biçimsel eşitliği için olsun bu imtiyazlarına karşı çıkıp kendi din adamları ve ibadet yerlerinin de tıpkı Aleviler gibi Sünni Müslümanların gönüllü bağışlarıyla giderlerinin karşılanması gerektiği gibi demokrasinin olmazsa olmaz ilkesini akıllarına bile getirmezler. İmtiyazlarını yaşamaya devam ederler.
Sünni İslam’ın bir organı olan Diyanet’in o muazzam bütçesinin Sünni Müslümanların bir imtiyazı olduğunu sorgulamazlar. Çünkü tüm yurttaşların biçimsel eşitliği Sünni Müslümanların imtiyazlarını yitirmesi anlamına gelir. Bu nedenle Sünni Müslümanlar demokrat değildirler.
Aynı durum yine ezici bir çoğunluğu oluşturan Türkler için de geçerlidir. Onlar da kendini Türk olarak kabul etmeyenlerden alınan vergilerle her yerde ve zorla, “resmi dil” diye Türkçe’nin konuşturulmasını, okullarda Türk Dili, Türk Edebiyatı ve Türk Tarihi okutulmasının nasıl bir eşitsizlik ve imtiyaz olduğunu sorun etmezler. Bunun çoğunluğun hakkı olduğunu düşünürler.
Halbuki bu gibi sorunlarda çoğunluk değil, eşitlik ilkesinin geçerli olacağını, demokrasinin, yani yurttaşların biçimsel olarak eşit olmasının ancak devletin dini ve dili olmamasıyla, yani bunların hiçbir politik anlamının bulunmaması, devletin dil ve din körü olmasıyla mümkün olabileceğini görmezden gelirler.
Özetle, Türkiye’de yaşayanların ezici çoğunluğun oluşturan Müslümanlar ve Türkler hem çoğunluk olmanın fiili imtiyazını, hem de biçimsel ve hukuki olarak imtiyazlı durumlarının keyfini yaşar ve savunurlar.
Bu nedenle demokrasi bu ülkede pek alıcı bulmaz ve demokrasi yokluğu fazla sorun oluşturmaz. Kimsenin kendini imtiyazlarından edecek bur dava uğruna canla başla mücadele ettiği görülmemiştir.
Ama “Hak, Hukuk ve Adalet” (dikkat edin “Eşitlik ve Özgürlük” değil, bunlar modern toplumun ve modern demokrasilerin üzerinde yükselebileceği kavramlardır) bu topraklarda var olmuş, binlerce yıllık uygarlıklar ve devletler zinciri boyunca ve eski tarihin bütün bilgelerince, dinlerince, istikrarlı bir toplum veya devlet için olmazsa olmaz olarak kabul edilmiştir.
Bu halk için hala Demokrasi (yani Eşitlik ve Özgürlükler) değil, “Hak, Hukuk ve Adalet” önemlidir. Kayseri gibi bir kentte yürüyen orta yaşlı yurttaşların bu sözlerle yürüyor olması bir rastlantı değildir.
Örneğin bu nedenle, mütedeyyin kesimlere yönelik partiler, esas olarak “Adalet” kavramını isimlerine koymaya dikkat etmişlerdir: Adalet Partisi ve Adalet ve Kalkınma Partisi gibi.
Zamanında “Adalet” bulunan bir partiye adalet getirecek diye umutla oy verenler, şimdi adaletsizliğin sembolü olmuş bu partiye karşı, Adalet parolasıyla daha bir güçlü mücadeleye girebilirler.
Bu tarihsel kökleri ve Türkiye’nin sosyal yapısında (imtiyazlı çoğunlukların Demokrasiye ilgisizliği) derin kökleri olan, Hak, Hukuk, Adalet sloganı, parolası veya bayrağı bu gösterilerin sembolü, bayrağı ve sloganı olabilir ve de olmalıdır.
Çünkü bunlar tüm farklı özlem ve amaçlar için, asgari bir ortak program da oluşturur. Böylece daha geniş kesimleri aynı bayrak altında toplayabilir.
*
Ancak bu da yetmez. Bu devlet çok tecrübelidir.
Bu toplumda çok derin fay hatları yaratmıştır ve bu fay hatlarına dayanarak her biri aslında kendisinin keyfiliğine, toplumun sırtında bir ur gibi büyüyüp kanını emmesine karşı olan kesimleri birbirine karşı kullanabilir. Böyle bir durumda çok acılı ve kanlı sonuçlar olabilir.
Bu nedenle ezici bir çoğunluğu birleştirmek, bunun için de Mütedeyyinlerin ve Kürtlerin gösterilere en geniş kesimlerinin, en aktif şekilde katılmalarını sağlamak ve bunun için de her şeyi yapmak gerekmektedir.
Bunların katılımı sağlanmadan bu NATO’nun en büyük ordusu, neredeyse bu ordu kadar büyük bir polis gücü, muhtemelen bir Demokrasiden korktuğu için Erdoğan’a destek verecek Trump’ın ve Türkiye’yi (askeri gücü stratejik yerini göz önüne alarak) içine almak isteyen ve bunun için de Erdoğan’ın keyfi rejimini ve Türk ordusunun ülke politikasındaki gücünü korumasını ve demokrasi olmamasını memnuniyetle kabul edecek bir Avrupa’nın da desteği arkasındadır.
Bu nedenle, nüfusun ezici çoğunluğunun göstericilere katılması gerekir. Bugünkü gösterilere katılanlar yetmez ve kısa zamanda tecrit edilip ezilebilirler.
“Hak, Hukuk ve Adalet” bayrağı adeta gerek şarttır ama bu yetmez.
Uzun ve derin küskünlük, kırgınlık ve ön yargıları etkisiz kılacak, onları tedavi edecek, gerçek bir kardeşleşme sağlayacak biçimler gerekir.
Bu biçimler, biçimsel ve hukuki bakımdan eşit yurttaşlığı, göstericiler arasında fiilen gerçekleştirmelidir. O zaman nüfusun yüzde doksanı veya fazlası, “Hak, Hukuk ve Adalet” bayrağıyla bir zafer kazanıp eşit yurttaşlar olarak birleşmenin deneyini de yaşayabilir.
Ancak böyle Erdoğan istifa eder ve tekrar olağan, az çok hakkın, hukukun belli olduğu bir sisteme, en barışçıl biçimlerde tekrar geçilebilir. Çünkü çok büyük güç çok barışçıl geçişler sağlar. Birbirine yakın ya da denk güçlerin mücadelesi, büyük kayıplar demektir.
Ama bunun için iki şartın yerine gelmesi gerekmektedir.
Gösterilere katılan arkadaşlardan en azından en büyük katılımı sağlamak gibi bir derdi olanlar Atatürk Resmi ve Türk Bayrağı değil, beyaz bir bayrak taşımaya başlamalıdırlar.
Niçin?
Çünkü Atatürk resimleri laiklerin ve Alevilerin Şeriat düzeni korkusunun bir sembolü olarak kullanılırlar ve Mütedeyyinlere karşı sözde laikliğin sembolü olmuşlardır.
Bu nedenle Mütedeyyinlerin Atatürk alerjisi olduğu kimse için sır değildir.
Atatürk resimleri olduğu süreci bu ülkenin ezici çoğunluğunu oluşturan Müslüman Sünni Mütedeyyinler uzak duracaklardır. Belki çok küçük ve az bir bölümü katılım gösterecektir. Ama Atatürk resimleri taşınmaz ve Hak, hukuk, Adalet bayrağı ve parolaları yükseltilir ve Atatürk resimleri yerine hiçbir siyasi, dini ve milli anlamı olmayan, insanları bu bakımdan eşitleyen, senin dinin, dilin, siyasi görüşün ne olursa olsun aramıza katıl anlamı taşıyan beyaz bayraklar protestolara rengini verirse, Erdoğan’a, eski büyük hayranlıkları ölçüsünde şimdi büyük hayal kırıklıkları yaşayan, içlerinden gösterilere katılmak isteyen ama sembolleri görünce ayakları geri geri giden mütedeyyin kesimler gösterilere katılabilir.
İkinci olarak, Türk bayrakları taşınmamalıdır. Çünkü Kürtler bu bayrakla ezildi ve eziliyor. Aslında zorlamayla dayatılmasa ve sorun etmeyebilecekleri bu bayrak Atatürk resminin Mütedeyyinlere yaptığı etkiyi Kürtlere yapmaktadır.
Türk bayrakları olduğu sürece, Türkiye’nin en dinamik, en örgütlü, politik olarak en uyanık gücü bu mücadelede yerini almaktan çekinebilir ve sembolik katılımlarla yetinebilir. Dün akşam, Kürtçe bir pankartla Mitinge katılan bir gence mobbing yapılışı ve linç edilişinin bir videosu vardı. Bunlar Kürtleri derinden yaralıyor. O halde, Kürtlere karşı baskının sembolü olmuş, onları dışlayan, gösterilere kitlesel katılımını engelleyen, Türk bayrağı yerine yine eşitliğin dilin, dinin, siyasi görüşün bir anlamı olmamasının sembolü bir beyaz bayrak taşımalıdır gösterilerin genişlemesini, ve tüm halkın ezici çoğunluğun kapsamasını isteyenler.
Bu iki sembol, bu fay hatlarıyla, Türkiye’nin en geniş ve politik olarak en ileri ve en tecrübeli kesimlerinin bu protestolara coşkuyla katılmalarını engellemektedir.
Bunların yerine hiçbir dile, dine, soya, sopa, kültüre vs. bir göndermesi veya iması olmayan, tamamen nötr, tarafsız, barışı ve barışcıllığı ifade eden bir Beyaz Bayrak bu direnişlerin sembolü olarak kullanılabilir.
Beyaz bir bayrak, pratiktir ve neredeyse bedavadır da. Herkesin evinde, çarşafından veya bir beyaz mendilden veya beyaz bir havludan veya beyaz bir masa örtüsünden bile yapabileceği bir bayraktır.
Herkes böylece kolayca bir Beyaz Bayrak edinebilir ve taşıyabilir.
Bir düşünün milyonlarca insanın birleştiği bir beyaz bayrak denizini.
Hiçbir başka bayrak böylesine bir birliği ve gücü göstermeyi sağlama yeteneğinde değildir. Diğer hepsi, siyasi, dini, milli anlamlar taşır ve dolayısıyla o anlamlar bölünme ve dışlanma tohumlarını yeşertir.
Beyaz temizliğin de sembolüdür.
Bu ülkedeki insanlar çok derin fay hatlarıyla kendi mahallelerine hapsoldular. Ortak bir mücadele, ortak bir amaç birliğin yaratabilir ve fay hatlarını kapatabilir. Beyaz Bayrak, aynı zamanda beyaz bir sayfa açabilmeyi de sembolize edebilir.
Beyaz bir bayrak renkleri yok etmez, onları kendi varlıklarıyla beyaz renkte birleştirir. Nasım mı?
Örneğin Güneşin ışığında en azından Gök Kuşağı renkleri vardır. Ama bu renkler ışık kırıldığında görülürler. Ama o renkler bir araya geldiğinde renksiz veya beyaz bir ışık olurlar. Beyaz bir bayrak da sosyal olarak böyledir.
Tıpkı güneştin gelen ışığın farklı renklerinin birleştiklerinde beyaz ışık olması gibi, farklı renkler birleştiklerinde bir beyaz bayrak denizi oluştururlar.
*
Ama beyaz bayrak olarak kullanılabilecek beyaz bir bez parçası, aynı zamanda bu topraklarda çok derin başka bir anlam da taşır.
Bilinir, Kefen beyaz ve büyükçe bir bezdir.
Yani büyükçe bir beyaz bayrak aynı zamanda bir kefen gibidir.
Bugün “gericiliğin” sembolü veya dün padişah sarığı gibi egemenliğin, zenginliğin, keyfiliğin sembolü olan sarık, aslında şu anlama sahiptir: Bu dünyada malım mülküm yok. İşte bir tek kefen bezim var. Bu kefen bezini de kafama sarıyor ve kafamda taşıyorum. Her an için ölmeye hazırım. Vakti geldiğinde kafamdaki sarık, kefen bezi olarak kullanılsın.
Böylesine derin bir anlamı olan kefen bezi, bütün devletlerin ezilenlerin sözlerini ve sembollerini alıp, egemenliğin araçlarına dönüştürmeleri gibi, taşlarla, tuğralarla süslenerek ve büyütülerek, bir kavuğa sarılarak bir egemenlik aracına dönüştürülmüştür. Sarığın gerçek anlamı unutulmuş ve unutturulmuştur.
İşte beyaz bayrağı elinizde bir çıtaya tutturulmuş bir bayrak olarak da ama bir kefen bezi gibi sarık olarak kafanıza da taşıyabilirsiniz
Yani işte Hak Hukuk ve Adalet için gereğinde canımı vermek için, kefenimi de kafama koydum demiş olursunuz ve onu kararlılığın bir sembolüne de dönüştürebilirsiniz.
Bu önerilerim bir yankı bulduğu ve yayıldığı ve gerçekleştiği takdirde, emin olun, bu topraklardaki insanlar, dünya tarihindeki en önemli ve örnek değişikliklerden birini yapabilirler.
Böyle gösteriler karşısında hiçbir güç duramaz.
Zafer için Hak, Hukuk Adalet parolası, temizliği ve barışı sembolize eden ve bizleri birleştiren bir beyaz bez veya bayrak yeter.
22 Mart 2025 Cumartesi
Demir Küçükaydın
demiraltona@gmail.com
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder