16 Haziran 2017 Cuma

CHP’yi Eleştirmek ve “Adalet” Yürüyüşü ve HDP

Bir devrimci, bir Marksist düşmanlarını eleştirmez, dostlarını eleştirir. Eleştiri dostlara yapılır, dostluğun ifadesidir. “Eleştiri silahı” dostlara yöneltilir. Çünkü eleştiri silahı birine yöneltildiğinde onu öldürmez, geliştirir.
Bu nedenle, bir devrimci, bir Marksist “eleştiri silahını” düşmanlarına yöneltmez, düşmanlarını eleştirmez.
Düşmanlara karşı “Eleştiri silahı”na değil; “Silahların eleştirisi”ne başvurulur, yani onlarla mücadele edilir, onlara karşı savaşılır, onlar zayıflatılmaya ve yenilmeye çalışılır.
Örneğin Lenin’in hiçbir zaman çarlığı eleştirdiğini göremezsiniz. Çünkü onunla savaşmaktadır. Eleştirisini Menşeviklere, Ekonomistlere, Likidatörlere  vs.; siperin aynı tarafında gördüklerine yapar.
Bu nedenle bu satırların yazarı CHP’yi hiç eleştirmez, çünkü o karşı cephededir; ama en ağır eleştirilerini her zaman dostlara, sosyalistlere, demokratım diyenlere yapar.

Bu nedenle de bu yazıda CHP’yi değil, CHP’yi eleştirenleri, bunlar içinde de demokrat ve sosyalist olduğunu söyleyip veya kendini öyle kabul edip CHP’yi eleştirenleri eleştireceğiz.
Çünkü CHP’yi değil ama CHP’yi eleştirenleri kendimizle aynı saflarda görüyoruz.
CHP’yi eleştiren sosyalist ve demokrat arkadaşlar, eleştirileriyle farkına varmadan aslında CHP hakkında ham hayaller peşinde koştuklarını ifade etmiş olurlar.
Bu arkadaşlar, ne kadar tutarlı ve radikal bir eleştiri yapmış olurlarsa olsunlar, aslında CHP’yi kendileriyle aynı safta görüyorlar demektir.
Bu tür eleştiriler, CHP’yi tutarlı olmaya davetler vs. aslında CHP’yi daha iyi ve doğru bir politika izlemeye davettir ve onun böyle olacağı yönünde bir umut anlamına gelir.
Örneğin bizim HDP’li Sırrı Süreyya, “CHP’den özeleştiri içeren ve toplumsal muhalefeti büyüten bir çağrı bekliyoruz” demiş.
Tipik, CHP’yi eleştiren onu daha düzgün ve tutarlı bir politika izlemeye çağıran bir davranış.
Bu politika yapmak değildir.
Zaten HDP politika yapmayı bilmiyor. En iyileri Selahattin Demirtaş, o bile hapishaneden at resmi, şiir, hikâye ve “moralimiz yerinde”, “bizi yıldıramazlar” gibi beyanlar yollamaktan ötesini bilmiyor ya da yapamıyor. Apo’dan bile bir şey öğrenememişler. Apo’nun hastalıkları bile politikti, burnu bile politik akardı aktığında.
HDP’lilerin politikaları bile Hastalıklı.
*
Politika yapmanın asgari ve temel bir takim koşulları vardır
Birincisi, Politika yapmaya kalkan önce, temel güçlerin toplumsal konum, çıkar ve karakterleri hakkında doğru ve tutarlı bir kavrayışa sahip olmalıdır.
İkincisi, taktikler mücadele biçimleri söz konusu olduğunda, hiçbir yol kapatılmaz. Şeytan ve şeytanın büyük annesiyle bile gereğinde iş birliği yapılabilir. Asla “asla” denmez.
Bırakalım sosyalist olmayı bir yana tutarlı bir demokrat, bugünkü merkezi, bürokratik, Türklükle tanımlanmış devlet cihazı parçalanmadan ve bu niteliklerin tam aksi bir devlet cihazı kurulmadan en küçük bir demokrasi gelmeyeceğini kabul edendir.
CHP’nin hiçbir zaman bu devlet cihazını yıkmak ve değiştirmek gibi bir amacı yoktur. Aksine onun amacı onu yaşatmaktır.
Dolayısıyla CHP siperin karşı tarafındadır.
Onun bütün arzusu, var olan devlet cihazının daha mükemmel olması, daha kitabına ve hukuka uygun çalışmasıdır.
O bu devletin genel ve uzun vadeli çıkarlarının savunucusu ve bekçisidir.
Bu çerçevede örneğin Kürt sorununda devletin Türklükle tanımlanmasını savunur ama Kürtçenin de bireysel bir özgürlük çerçevesinde öğrenilebilmesinden öteye gitmez.
Bizler (Demokratlar ve Sosyalistler) CHP ile karşı saflardayızdır.
O halde bizler CHP’yi eleştirmeyiz. Onunla savaşırız.
Savaşın nasıl bir biçim alacağı ise. Savaşın, yani karşı tarafı zayıflatmanın ve yok etmenin tek biçimi cepheden saldırı değildir. Savaşın bin bir türü vardır.
CHP’ye bir eleştiri ancak onun kendi amaçları açısından olabilir.
Yani CHP bu devleti ve onun uzun vadeli çıkarlarını daha akıllıca mı savunuyor yoksa aptalca mı?
Biz CHP’yi eleştirdiğimizde, aslında “Türk devletinin genel ve uzun vadeli çıkarını savunmak için söyle davran ey CHP” demiş oluruz.
Bu durumda, CHP’ye eleştiri, ya kendi amaçlarımızı ve yerimizi bilmediğimiz; ya da CHP’nin ne olduğunu bilmediğimiz anlamına gelir.
CHP’yi eleştirenlerin temel sorunu budur.
Elbet bizler kendi hesaplarlımızı yaparken, kendi amaçları açısından akıllıca mı aptalca mı hareket ettiğine bakarız, bir takım tespitler yaparız. Ama bu ayrı bir konudur. Bir stratejin güçleri değerlendirmesine ilişkin bir sorundur.
*
Peki, CHP’nin konum ve çıkarı bu.
Peki, karakteri ne?
Kitlelerin hareketinden korkudur.
Kitleleri harekete çağırdığında da başına topladığı cinleri dağıtamayan büyücü durumuna düşmekten korkar.
Yani kendi kontrolü ve denetimi altında ancak bir kitle mobilizasyonuna gelebilir belki ama içinde bin bir korku ve o sokağa çağırdıklarının kontrolden çıkacakları korkusuyla.
Yani bilir ki, CHP’ye oy veren ve onu destekleyen insanlar sokağa çıktıkları andan itibaren hızla ileriye gitme eğilimi gösterirler. Onları kontrol altında tutamama tehlikesi vardır.
Bu yönde bir eğilim gördüğünde sokağa çağırdıklarını ilk satan olur. Hatta onların cellâtlarıyla bile iş birliği yapar.
Bunlar veridir. Denklemin sabitleridir.
*
Peki, CHP neden sokağa çıktı?
Çünkü çatışma devlet içine sıçradı olayların mantığı ister istemez devlet sınıfları içindeki kesimlerin çatışmasına da geldi.
7 Haziren sonrasında Erdoğan, Ergenekon ittifakı, Kürt Özgürlük hareketinin hataları temelinde, CHP’nin temsil ettiği devletin genel ve bütünsel çıkarını savunanları da yedeğe almışlardı.
Yenikapı ve CHP’nin dokunulmazlıkları kaldırılmasına oy verilmesi vs. yani bu güne kadarki CHP politikası, bunun bir ifadesiydi.
Ama şimdi bu ittifak parçalanmış bulunuyor.
Bir yanda Erdoğan ve Ergenekon, diğer yanda devletin daha genel ve uzun vadeli çıkarlarını savunanlar arasında bir kırılma ortaya çıktı.
CHP’nin sokağa çıkmasına neden olan Enis Berberoğlu’nun Hürriyet’in eski yayın yönetmenlerinden biri olması rastlantı değildir. Hürriyet, adı üstünde “amiral gemisi”  geleneksel olarak devletin ve MİT’in yayınıdır. Devletin genel ve uzun vadeli çıkarlarını savunur.
Öte yandan 7 Haziran seçimlerinden önce Devlet’in Erdoğan karşısında tarafsız bir tavır aldığını ve HDP’nin biraz da bu sayede yüzde on üçlere vurduğunu biliyoruz. Ağrı’daki köylülere teşekkür, Can Dündar’ın yaptığı haber ve o haberi Enis Berberoğlu’nun vermesi vs. aslında Devletin Erdoğan ve Ergenekon ittifakı karşısında belli bir tarafsız duruşunun da ifadesiydi. Bu yayınlar verdikleri mesajlarla Erdoğan’ın elini kolunu bağlıyorlardı.
Yani devlet sınıflarından ve 7 Haziren seçimleri öncesinde Erdoğan’a karşı bir duruşun ifadesi olan bir olay vesilesiye ilgili birinim cezalandırılmasının sembolik bir anlamı bulunmaktadır.
Berberoğlu’nun cezalandırılması tam da bu ittifakın parçalandığını gösterir.
Yani 7 Haziran seçimleri öncesi konumlanışa benzer bir duruma gelmiş olunmaktadır.
CHP’de ifadesini bulan devletin bir kesimi ile Erdoğan ve Ergenekon ittifakı karşı karşıya gelmiş bulunuyor.
Ancak CHP’de ifadesini bulan kesimlerin çok güç ve mevzi yitirmiş olmaları nedeniyle, hareket alanları dardır ve güçleri sınırlıdır bu nedenle kitleye ve sokağa başvurmak durumunda kalmaktadırlar.
Yani kendileri açısından da bir varlık yokluk sorunu gündeme gelmektedir.
Bu nedenle tıpkı 19. Yüzyılda burjuvazinin büyük toprak sahipleri karşısında işçileri kışkırtması ve işçiler sokağa çıkınca da onları satması ve tekrar eski egemen sınıflarla ittifaka girmeleri gibi bir sürecin içine giriyoruz
Şimdi CHP köşeye sıkışınca kitleleri sokağa çağırmaktadır.
İlk fırsatta da satacaktır. Olsun. Biz zaten doğarken ölmüşüz. Korkacak kaybedecek bir şeyimiz yok
Biz sahte hayaller peşinde koşmadığımızdan “bizi niye sattın” diye ağlaşacaklardan değiliz.
Satılacağımız zaten veridir. Bile bile lades.
*
CHP kendi açısından son derece akıllıca davranmaktadır.
Bizler düşmanlarımızdan öğrenmeyi bilmeliyiz. Düşmanlarımız karşısında komplekssiz davranmalıyız.
Evet, CHP nasıl hareket ediyor ona bakalım. CHP’den öğrenelim.
Bir kere seçtikleri slogan ve eylem biçimi çok akıllıca.
Şimdi bunu bir de bizim HDP’nin politikasıyla karşılaştıralım.
Yakalanacak ana halka, temel slogan bakımından bakalım.
Geçenlerde HDP’nin hala “barış barış” demesinin ve bu halkaya asılmasının yanlışlığı üzerine (“HDP’ye Açık Mektup – Erdoğan Gitmeden Barıştan Söz Etmek Erdoğan’a Hizmet Etmektir” bir yazı yazmıştık.
Keza seçimlerden sonra yazdığımız bir yazıda, bugün demokrasinin bile değil, önce hukukun, adaletin yakalanacak ana halka olması gerektiğini söylüyorduk. (“#HAYIR’dan Hukuk’a, Hukuk’tan Haklar’a ve Demokrasi’ye”)
HDP bunları görmedi bile.
CHP ise, tam da bu yazılarda önerdiğiniz ana halkayı yakalıyor: Adalet.
Bu halkayı doğru yakalamaktır.
Yani CHP, kendi temsil ettiği güçler açısından, akıllıca, en geniş kesimleri birleştirebilecek, Ergenekon ve Erdoğan ittifakını tecrit edecek bir slogan belirlemiş bulunmaktadır. Hukuk ve Adaleti öne almıştır.
Bunu HDP yapamadı veya yapmadı ve akıl etmedi.
Bizim yazdıklarımızı ve eleştirilerimizi görmezden gelmeyi seçti.
Ne oldu? Kendi ayağına kurşun sıkmış oldu. Tarihin önüne getirdiği en iyi olanakları değerlendiremedi ve alanı CHP’ye kaptırmış bulundu.
Yani CHP’nin parolası akıllıca.
*
Sadece parolası değil, biçim de akıllıca.
Ta HAYIR kampanyasının başından beri, somut bir hedefi işaret eden bir tek sembol etrafında bir eylem biçimi ve bunun biçim olarak en temel haklar alanında kalması hatta gösteri ve yürüyüş alanına bile girmemesini savunuyorduk.
Bunu en son Nuriye ve Semih’in direnişlerini kitlesel bir direnişe dönüştürmek için öneriyorduk.
Bütün sol örgütler bu önerileri görmezden geliyordu. HDP’liler duymazdan geliyordu.
Biz bu öneri ve eleştirilerimizi onlara yapıyorduk.
Peki, CHP ne yaptı?
Tam da bizim önerdiğimiz mücadele biçimini benimsedi kendi çıkarı ve gücüne uygun olarak.
Bir tek sözcük ve buna uygun pankart. (CHP’dir pankart taşır, gücü var. Biz güçsüzlüğümüzden hareketle pankart bile olmasın, pankart yerine vücudumuzda bir sözcük taşıyalım diyorduk aslında, yasal sınırı zorlamamak için. Aslında CHP kendi gücüyle bizim önerimizi yapmış oluyor sayılır)
Ve işin ilginci, CHP’nin bu biçimi temellendirmesi de ilginçtir. Neredeyse bizim dediklerimizi demektedir.
Bu ikinci günün sabahında CHP lideri Kılıçdaroğlu, Cumhuriyet’te yayınlanan söyleşisinde, yürümenin temel bir hak olduğundan söz ediyordu.
 Yani temel insan hakları noktasından savunma yapıyor. Eylemi temel haklardan hareketle savunuyor, politik gösteri yürüyüşü hakkından hareketle savunmuyor. Bu tam da bizim önerdiğimizdi.
Biz eleştiri ve önerilerimizi sosyalistlere ve HDP’ye yapıyor, onlara bu strateji, taktik ve mücadele biçimlerini öneriyorduk. Onlar bunları duymazdan, görmezden geliyorlardı.
CHP’lilerin bizim dediklerimizi okuduklarını pek sanmıyoruz ama binlerce yıllık tecrübeleriyle, bizim önerilerimizin aynısını uyguluyorlar akıllıca. Çünkü CHP bu devletin binlerce yıllık tecrübesine dayanıyor.
İşte politika böyle yapılır.
Yani özetle, CHP kendi temsil ettiği güçler açısından son derece akıllıca bir hedef ve mücadele biçimleri belirlemiş bulunuyor.
*
O halde, biz sosyalistler, tutarlı demokratlar ne yapmalıyız?
Bir kere tarihin bize sunduğu fırsatları kaçırdık. Geçmiş ola.
Bu hareketi bizler başlatabilirdik. Yeter ki, vuruş yönünü, (Hukuk, Adalet) ve mücadele biçimini (Kitleselleşmek ve bunun için siyasi haklar değil temel haklar alanında pasif olarak bir yerde bulunmak) gibi fırsatı kaçırdık.
Ama CHP’nin sokağa çıkması iyidir.
Kitleler nasıl olursa olsun sokağa çıkmaya başlıyorlarsa bizler orada olmalıyız.
Bizlerin Devrimci Öğrenci Birliği’nde bir sloganımız vardı: “Harekette bereket vardır”.
CHP’nin başlattığı yürüyüşün “Adalet” sloganı bizim öne çıkarmamız gereken bir slogandı. Yani bu slogana biz de sahip çıkabiliriz. Hem birleştirir hem de en geniş kesimleri toparlar.
Bizler bu yürüyüşe, başından sonuna en çok katılanlar, en çok çalışanlar olmalıyız.
Onu ilerletmeye ve geliştirmeye çalışmalıyız
Ama bu yürüyüşü aynı zamanda, örgütlenmek, örnek sunmak için de değerlendirmeliyiz.
Yani biz böyle yaparsak aslında Kılıçdaroğlu istemeden de olsa, gerçek bir kitle direnişinin ortaya çıkışının bir paratoneri ve vesilesi olabilir
Biz en geniş kitleler halinde bu yürüyüşe katılmalıyız.
Hiçbir şekilde hiç bir sahte umuda kapılmamalıyız.
Ama bu yürüyüşün başarılı bir şekilde gitmesi ve gelişmesi için varımızı yoğumuzu ortaya koymalı ve yürüyüşü geniş kitlelerin bir öz örgütlenme aracına dönüştürmeliyiz.
Örneğin binlerce insanın en sıradan ihtiyaçlarının karşılanması bile muazzam bir örgütlenme gerektirir.
Bizler bunu fiilen bir öz örgütlenme ile yapabiliriz.
Yürüyüşün, emniyeti, saldırılara karşı korunması, haber alınması, varacağı duraklardaki faaliyetler. Yürüyen ve karşılayanların lojistiği (yeme, içme, barınma, tuvalet, hijyen vs.) muazzam öz örgütlenme olanakları yaratır. Bunları CHP örgütü de yapabilir kendince ama bizler de yapabiliriz kendimizce bir rekabet havasına girmeden ve iş birliği içinde yükleri üstlenerek.
Yani hiç bir zaman CHP’nin örgütsel varlığı altına girmemeliyiz. Bağımsızlığımızı korumalı ama fiili iş birliğinde verici durumda olan olabiliriz.
Sadece İstanbul’a yürüyüşe de katılmakla kalmamalıyız.
Türkiye’nin her yerinde, İstanbul’a veya Ankara’ya yönelik benzer yürüyüş ya da nöbetler başlatabiliriz.
Özetle, bizler bu yürüyüşe bütün gücümüz ve imkânlarımızla katılmalıyız.
Biz bu işin hamalları olmalıyız.
Biz sosyalistler devrimciler her zaman en çok ölenler, işkence görenler olduk ve CHP gibiler, AKP gibiler her zaman bizim çektiklerimizin rantını yediler. Yesinler helal olsun.
Biz yine her zamanki gibi bu kitle hareketlenmesinin de hamalları, karıncaları olmalıyız.
Bir süre sonra bu hamallar ve karıcalar olmadan bir şey yapamadıklarını görür geniş kitleler.
Bir devrimci bir sosyalist, fabrikada en iyi işçi, savaşta en iyi asker, yürüyüşte en iyi yürüyen olmalıdır.
Örnek olmak gerekir. Örnek olmalı ki sözümüze değer verilsin.
16 Haziran 2017 Cuma
Demir Küçükaydın

2 yorum:

ctnserfidan dedi ki...

.
HAYIR!
BİZLER KENDİLERİNİ SOSYALİST DİYE TANIMLAYANLAR
BU HAREKETİ BAŞLATAMAZDIK

…"O halde, biz sosyalistler, tutarlı demokratlar ne yapmalıyız.
Bir kere tarihin bize sunduğu fırsatları kaçırdık. Geçmiş ola”..diyursun.

Haklısın, hakikaten geçmiş ola.

Bir kere biz kendine sosyalist diyenler halka iyece yabancılaştık. Halk beraber yaşamıyoruz. Onlara dokunamıyoruz temas edemiyoruz artık, işçi muhitlerinde yokuz. Öncüsü, savunucusu olduğunu iddia ettiğimiz işçi sınıfı içinde de yokuz. Aynı havayı solumuyoruz.

Parça parça olduk. İnanılırlığımızı yitirdik. Halkın ve işçi sınıfının kulakları bize kapalı. Üstelik şaşkında.

Hani sosyalizme biraz aşina duyarlı olan az sayıdakiler bile hangi örgüte güveneceğini bilemiyorlar. Nasıl güvensinler ki.
Görüyorlar ki sosyalistler birbirlerine güvenemiyorlar. Birbirlerini düşman bellemişler artık.

Bunlar halledilmeden bu hareket, biz başlatamazdık. Çünkü içlerinde yokuz. örgütlü değiliz.

Safa Gursoy dedi ki...

Merhaba hayirli gunler. Noktasi, virgulune kadar katiliyorum. Önumuzdeki 20 - 25 gun icinde pkk avi altinda yurutulen savas genclerimizi katletmeye artarak devam edecege benziyor en azindan bu beni korkutuyor. Izninizle size Isvec ilk sosyaldemokrat basbakani Branting in nasil basbakan oldugu uzre 70 yillarda yasasan eski tufeklerden duyduklarimi anlativereyim. Bolsevik devrimi dalgasi isveci sarmis, Kral kacma hazirligi icinde. Parlemento da soslar temsil edilmiyor. Genclik kollari SSU-Malmö 1909 geri tepen genel grev sonrasi yenilgiye ugruyan sendikalara toparlanma hakki bile tanimiyor kesintisiz devrim istiyor. Ahali sekiz saatlik is gunu, baris ve ekmek istiyor. Stockholm sokaklari acliktan kiriliyor. 500000 kisi amerikaya göc ediyor. Turkiyada 90 yillarda kurulan Kesk benzeri memur örgutleri kuruluyor. 1903 te kurulan ordu sendikasi uyelerinden bir albay ile kralin huzuruna cikan Branting. Kral efendileri ahali sizden kacmanizi degil, adalet ve ekmek istiyor diyor. Yil 1917. Branting liberal partiden milletvekili. Bu uzlasma sonrasi sosyaldemokrat isci partisi ile liberaler koalisyonu olusuyor. Komunistler Liberalerinin slogani adalet ile sosyalistlerin ekmek, baris slonganlarini birlestiren Branting i hain ilan ediyor ve marjinallesiyor.
Korkaklari yurutebilmek icin en basta Krala korkmayiniz diyor Branting. Selamlar.