11 Mart 2017 Cumartesi

Tanrı’nın Nasıl Bir Varlık Olduğu Üzerine İnananların ve Pozitivistlerin Ortak Kabulleri

Böyle bir konu ilk bakışta günümüzün sorunlarıyla ilgisiz gibi görünebilir.
Ancak bu konu, zıt gibi görünenlerin aslında hiç de zıt olmadıklarını görmemizi ve o zıtların sürdürdüğü dövüşün, bir kayıkçı dövüşü olduğunu anlamayı ve kayıkçı dövüşünün kendisine karşı bir mücadeleye başlamamızı sağlayabilir.
Bu ortak kabulleri ve kayıkçı dövüşünü, onların Allah ya da Tanrı konusundaki ortak kabullerinde görmek mümkündür.
Örneğin Yaradılışçılar ve Darvinciler veya evrimciler kavgasını ele alalım.
İkisi de çok farklı ve birbirine karşı tezleri savunuyor görünürler. Bir taraf Allah’ın varlığını, diğerleri Allah’ın yokluğunu kanıtlamaya çalışır.
Ancak bunların getirdikleri argümanlara baktığımızda, aynı ortak kabullerle konuyu tartıştıklarını görürüz.

Allah’ın varlığının ya da yokluğunun fiziksel veya biyolojik argümanlarla kanıtlanacak bir şey olduğunda anlaşmaktadırlar. Yani Allah’ın varlığını fizik ve biyolojinin konusu olarak el almaktadırlar. Diğer bir deyişle, Allah’ı fiziksel veya biyolojik bir olgu olarak tartışırlar.
Ama daha da derin ve kategorik olarak tanımlarsak şunu görürüz: bu çatışmayı mümkün kılan temel ve ortak yanlış: ikisinin de Allah’ın varlığının ya da yokluğunun epistemolojik bir sorun olduğunda anlaşmaları; bu aynı ortak varsayımı paylaşmalarıdır.
*
Biz Marksistler ise, bu ikisinin anlaştığıyla anlaşamıyoruz.
Yani Allah’ın ya da Tanrının varlığı veya yokluğu sorunu fizik ve biyolojinin konusuna girmez, fiziksel veya biyolojik bir olgu değildir.
Daha da kategorik olarak, Tanrı’nın var olup olmadığı, epistemolojik bir sorun değildir.
Allah sosyolojik bir olgudur.
Ve sosyolojik bir olgu olarak Allah’ın var olup olmadığı ise, fizik ya da biyolojiden getirilen argümanlarla tartışılamaz.
Sosyolojinin konusu, Allah’ın var olup olmadığının neden böyle epistemolojik bir konu olarak ele alınıp tartışıldığı; neden fizik ve biyolojiden getirilen argümanlarla kanıtlanmaya çalışıldığıdır.
Çünkü bu olguların kendisi, yani Allah’ı epistemolojik bir sorun olarak ele almanın kendisi de epistemolojik bir olgu değil; sosyolojik bir olgudur.
Aynı şekilde Allah’ın varlığını veya yokluğunu doğa bilimlerinden delillerle kanıtlamaya kalkmanın kendisi de biyolojik veya fiziksel değil; sosyolojik bir olgudur.
Tıpkı bu tartışmalar gibi, bu tartışmaların kendisinin konusu da, Allah da sosyolojik bir olgudur.
Sosyolojik bir olgu olarak ise, Tanrı’nın varlığı tartışma konusu olmaz. Çünkü tanrıya inananlar vardır. O halde sosyolojik bir olgu olarak tanrı da vardır.
Yani tanrının var olmadığını fizik veya biyolojiden veya epistemolojiden getirdiği argümanlarla kanıtlamaya çalışan bir pozitivistin aksine bir Marksist, Tanrı’nın var olduğunu kabul eder.
Ama tanrı var veya yok diyenlerden, tanrının nasıl bir olgu olduğu noktasında ayrılır.
Bir Marksist açısından sorun neden Allah diye bir şeyin var olduğunu, niye insanların böyle bir şeyin varlığını kabul ettiğini; kimi insanların niye ona inanmadıklarını; kimi inananlar ve inanmayanlar arasında neden aynı varsayımlara dayanan tartışmalar olduğunu vs. açıklamaktır.
Yani Allah’ın sosyolojik bir olgu olmasına rağmen neden sosyolojik bir olgu olarak ele alınıp tartışılmadığı da sosyolojik bir olgudur ve sosyolojik bir olgu olarak ele alınmayı bekler.
*
Peki, sosyolojik olarak Allah’ın (Tanrının) var olması nedir?
Bu nasıl bir “şey”dir?
Bununla ne demek istiyoruz?
Tanrının sosyolojik olarak bir olgu olmasını en iyi, ulusçular ve uluslar örneğinde ve bunun da en gerici dile, soya, ırka dayanan versiyonlarında göstermek ve böylece kavramak mümkündür.
Bu analoji aracılığıyla aynı zamanda uluslara ve ulusçuluğa karşı mücadeleyi de daha iyi açıklamak mümkün olabilir.
Nasıl Allah’a inananların Allah’ı anlatışlarından hareketle Allah’ın ne olduğu anlaşılamazsa; ulusçuların ulusu anlatışlarından hareketle de ulusların ve ulusçuların ne olduğu anlaşılamaz.
Ulusçuların anlattığı biçimiyle uluslar yokturlar.
Ulusçular ulusun fiziksel, kültürel, tarihsel, biyolojik vs. bir şey olduğunu söylerler. Ulusçuların anlattığı tarih ve hikâyelerin hepsi saçma, uydurma, gerçek karşılığı olmayan şeylerdir.
Örneğin Türk ulusunu ele alalım. Orta Asya’dan gelmişlerdir, Anadolu’ya 1071’de gelmişlerdir vs. şeklinde bildiğimiz bir Türk tarihi var.
Bu tarih baştan aşağı uydurmadır, fiziksel, biyolojik, olgusal hiçbir karşılıkları yoktur. Ve bizzat bu tarihi yaratmak için bir Türk Tarih Kurumu bile kurulmuştur.
Ama işte ulusçuların olmayan bir şeyi anlatması ve onun varlığını kabul etmesi ve hatta kendini o ulustan görmesi; bir Türk devletinin olması, onun hapishaneleri, polisleri, bütün bunlar bir toplumsal bir gerçektir ve ulusları sosyolojik bir olgu olarak var kılar.
Yani ulusçuların anlattığı gibi bir ulus yoktur: Ama bu olmayan ulusun anlatılması ve onun gerçek olarak kabulü, bunu kabul edenlerin bir ulus ve devlet olarak varlığı bir gerçektir.
Bu nedenle kendini Türk kabul edenlerin yani Türklerin anlattığı gibi bir Türk ulusu yoktur, ama bu anlatının ve olmayışın kendisi toplumsal bir olgu olarak vardır ve bu nedenle de Türk ulusu diye bir toplumsal gerçek vardır açıklanmayı bekleyen.
Sorun anlatılan şeyde değildir; neden öyle bir şeyin anlatıldığında ve bunun kabulündedir.
Sosyolojik olarak sorun bu anlatının ve kabulün neden toplumsal olarak var olduğunun açıklanmasındadır.
Benzer durum Tanrı ya da Allah için de geçerlidir.
Bugün Tanrının varlığını kabul edenlerin ve reddedenlerin ezici çoğunluğu, Allah’ın fizik veya metafizik bir varlık olduğunu veya onun epistemolojik bir sorun olduğunu düşünürler ve onu öyle anlatırlar.
Tanrı’nın fizik veya metafizik bir varlık olarak var olup olmadığının, ya da epistemolojik bir sorun olup olup olmadığının, yani anlatılan şeyin kendisinin, tıpkı uluslarda olduğu gibi, sosyolojik açıdan önemi yoktur.
Ama Tanrı’yı böyle anlatanlar, bu anlatıya inananlar, böyle olduğunu kabul edenler vardır.
Yani örneğin Müslümanlık, Hıristiyanlık, Ateistlik diye bir şey vardır. Sosyolojik olgu bunların varlığıdır.
Dünya’da kendini Türk ulusundan kabul eden kimse olmasaydı Türklük diye bir şey olmazdı.
Benzer şekilde örneğin, Müslümanlar veya Hıristiyanlar veya Ateistler olmasaydı onların anlattığı ya da kabul ettiği biçimiyle Allah ya da Tanrı diye bir şey de olmazdı.
Bu ilişkiyi ulus ve ulusçuluk ilişkisini açıklayan önerme çok güzel ifade eder.
Bu önermeye göre:
Uluslar olduğu için ulusçular değil; ulusçular olduğu için uluslar vardır.
Aynı şekilde Tanrı olduğu için inananlar değil; inananlar olduğu için Tanrı vardır.
Ama gerek ulusçular, gerek inananlar, ulus olduğu için kendilerinin, yani ulusçuların var olduğunu; tanrı olduğu için kendilerinin var olduğunu söylerler.
Ve işte tam da bu nedenle ulusların ne olduğu ulusçulardan; tanrının ne olduğu inananlardan öğrenilemez.
*
Ulus ve tanrı paralelliği üzerinden gidersek, Ulusçuların anlattığı ulus tarihleri (Bu tarihlerin nasıl yaratıldığı “Geleneğin İcadı” gibi kitaplarda ve üniversitelerdeki nice çalışmada ayrıntılarıyla gösterilmektedir.) ne kadar saçma olursa olsun, soru şudur: niçin bu saçmalıklar ortaya çıkmıştır; niçin insanlar veya devletler bu saçmalıkları savunmaktadır; bu olguların ortaya çıkışını, varlığını, gücünü nasıl açıklayabiliriz?
Sosyolojik olgu olmak ile fiziksel ve biyolojik olgu olmak farkını göremeyen ve gözetmeyen, Arkeologlar ya da tarihçiler sosyolojik olguların ardında hep fiziksel; coğrafi, biyolojik “maddi” bir gerçeklik ararlar.
Nuh’un yeryüzünde ilk panteonu kuran devrimci olduğunu ve gemisinin de ilk panteon, o gemiye alınan hayvan ve bitkilerin de çeşitli kabilelerin totemleri, putları olduğunu anlayamayanlar, Nuh Tufanı için, Mezopotamya topraklarındaki kazılarda bir selin izlerini kanıtlayacak çökeltileri ararlar örneğin. Veya bu girişimlerin en son versiyonunda olduğu gibi, Nuh Tufanı’nı, İstanbul boğazının yıkılması ve Karadeniz’in Marmara ile birleşmesiyle açıklamaya çalışırlar.
Veya hepimizin, yani Homo Sapiens türünün bugünkü genetik yakınlığını; 70.000 yıl önceki birkaç yüz ya da bin kişilik bir popülâsyondan ve aynı “Mıtokondriyal Havva”dan geldiğini, bir “şişe boğazı”ndan geçişle (“dar geçit” diye çevirmek daha mı doğru olur acaba?) ve bunu da Toplum denen yeni bir canlı türünün ortaya çıkışıyla, bu muazzam devrimle açıklayamayanlar, yine o kadar zaman önce Endonozya’da patlayan Toba Volkanı ve bunun yol açtığı iklimsel değişmenin bu küçük kabile haricinde bütün Homo Sapiens popülâsyonlarını yok etmesiyle açıklamaya çalışırlar.
İster bu teoriler kabul edilsin, ister reddedilsin, bütün bu teorilerin sorunu, ele aldıkları sorunu sosyolojik bir olgu olarak ele almamalarıdır.
Hep aynı temel metodolojik yanlış vardır ortada: sosyolojik olgular, fiziksel, biyolojik, coğrafi, jeolojik vs. “maddi” olgular olarak ele alınmış olurlar. Temel metodolojik yanlış budur.
*
İşte pozitivistler de, inananlar da aynı metodolojik yanlışta anlaşıyorlar: tanrıyı toplumsal bir olgu olarak ele almamakta ve onun neden var olduğunu anlamamakta, sorunu böyle koymamakta.
Elbette nasıl biz Marksistler, Tanrı’nın toplumsal bir olgu olduğunu bunlara karşı savunuyorsak, benzer biçimde örneğin Müslümanlar içinde de, Allah’ı toplumsal bir olgu olarak anlamak gerektiğini savunan küçük ama sağlam bir akım da bulunmaktadır.
Nasıl Marksistlerin ezici çoğunluğu kaba maddeciler ve pozitivistlerse; Müslümanların büyük çoğunluğu da tersinden öyledir.
Bu nedenle gerek ulusçuluğa (Ki neredeyse bütün Marksistler de kendi iddialarının aksine ulusçudurlar çünkü ulusçuların ulus tanımını kabul ederler); gerek karşı devrime uğramış İslam anlayışına karşı mücadele, aslında aynı metodolojik yanlışa karşı mücadelenin iki farklı veçhesidir.
Allah’ın toplumsal hayatı düzenlemek için işlevinden hareketle İslam’ı savunanlar; yani onu bir epistemolojik sorun olarak veya biyoloji ve fizik üzerinden tartışmayı reddeden ve böyle tartışanları eleştiren; İslam’ın ne olduğunun özünü kavramış ve Müslümanların ezici çoğunluğu tarafından Müslüman kabul edilmeyenler ile biz Marksistler aslında aynı tanrı kavrayışında birleşiyoruz.
Allah toplumsal bir olgudur. Ve insanları eşitlemek için, Firavunların ve Nemrutların gücünü ve keyfiliğini yok etmek için var olmuştur.
Bu nedenle Allah’ın varlığının epistemolojik bir sorun olarak tartışılmasına; Ulusçuluğa ve Diktatörlere karşı mücadele aslında aynı metodolojik ilkenin savunulmasından başka bir şey değildir.
11 Mart 2017 Cumartesi
Demir Küçükaydın
@demiraltona
Yazılarımız şu adresteki blogta bulunuyor:
Videolarımız şu adreste:
Yazılarımızı ayrıca ses dosyası olarak şurada paylaşıyoruz. Direk podcasttan veya indirerek dinlemek mümkün.
Kitaplarımız buradan indirilebilir.

Hiç yorum yok:

Bir Devrimin Eşiğinde (4) – Robotlar Niçin Artı Değer Üretemez?

Bu yazı serisine gelince gerek sosyalist veya Marksist olduğunu düşünenlerin, gerek böyle bir iddiası bile olmayanların, üretici güçlerde...