29 Ocak 2017 Pazar

Hikmet Kıvılcımlı Kitabı Üzerine

Hikmet Kıvılcımı’nın seçme metinlerinden ve üzerine yazılardan oluşan bir “Hikmet Kıvılcımlı Kitabı” dipnot yayınları tarafından yayınlanmış.
Kitabı görmedim, elimde yok, okumadım.
Bianet’te kitap hakkında Güney Çeğin’in bir tanıtma yazısı yayınlandı. Kitabın içeriğine ilişkin bilgim bundan ibarettir.
Ama sanırım yine de o kitap üzerine birkaç söz etmem gerekir. Bu satırların yazarına yapılan muameleyi kitaba yapmayalım en azından.
Niçin bir şeyler söylemem gerekiyor?
Çünkü Türkiye’de ve dünyada Kıvılcımlı üzerine en çok ve sistematik yazı yazmış kişiyim ve belik de tek kişiyim.
Yazdığım yazılar her halde en az iki üç yüz sayfa tutan bir kitabı doldurur. Bu kitabı, kitaplarımı kimse basmadığı için basabilmiş değilim ama bütün kitaplarım gibi dijital olarak herkesin bedava okuyum indirebilmesi için emre amadedir ve internette şu adresten indirilebilir: Kıvılcımlı Üzerine Yazılar (1975-2012)
Ayrıca bu güne kadar, Kıvılcımlı hakkında herkesin son derece başarılı bulduğu; biri 2001 yılında Almanya’da Wremen’de; diğeri 2013 yılında Mimar Sinan Üniversitesi’ne yapılan iki Sempozyumun hem örgütleyicisi, hem tartışmacısı hem de bildiri sunumuyla katılımcısıyım.

Kıvılcımlı hakkında yazanların hemen hemen hiç birisi onun esas teorik katkıları hakkında hiçbir şey söylemezler.
Bu satırların yazarı ise, başından itibaren hem bu teorik katkıları ele almış ve savunmuş hem de eleştirerek aşmaya çalışmış tek kişidir.
Ve nihayet Kıvılcımlı’nın görüşlerini savunan ve adını da bu bağlantıyı vurgulamak için ondan almış Kıvılcım gazetesini altı sayı çıkarabilmiş ve bu gazetede yayınlanan Kıvılcımlı’nın yazılarının da içinde olduğu yazılar nedeniyle Ecevit Hükümeti tarafından Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne cezalandırılmak üzeri teslim edilmiş, bu nedenle önce yüz yıla mahkûm edilmiş; sonra da ayıp olmasın diye cezası 17 yıla indirilmiş ve on yıl hapis yatmış olmak gibi bir özelliğim daha var. Yani Kıvılcımlı’nın fikir ve yazılarından dolayı Kıvılcımlı’dan başka cezalandırılmış onun kadar olmasa da az sayılmayacak ölçüde hapis yatmış olmak gibi bir özelliğim de var.
Şimdi Kıvılcımlı üzerine yapılan bir derlemede, onun üzerine gerek nicelik, gerek nitelikçe ön çok ve en önemli yazıları yazmış bir insanın bu derlemede yazısı yoksa ve ondan da böyle bir yazı falan istenmemişse, bu derlemenin kalitesi üzerine biraz düşünmek gerekir.
İleride muhtemelen böyle bir insandan yazının istenmediği ve onun yazısının bulunmadığı bir derlemede yer almanın ilerde o derlemeye yazanlar için (kim bilir belki bunu bilmiyorlardı bile) taşıyamayacakları bir yük olacağı açıktır.
Çünkü Kıvılcımlı üzerine yazanların da karşılaşmadan geçemeyecekleri yazılar yazmıştır bu satırların yazarı. Onu görmezden gelmek veya bu görmezden gelmeye katılmak, aslında Kıvılcımlı’ya karşı yapılanın, (yani onu yok sayma, tartışmama, hakkında kişisel ve küçük düşürmeye, ön yargılar oluşturmaya yönelik dedikodular vs.)  en küçük bir değişim olmadan aynen bu satırları yazana da yapıldığı ve aslında bu satırları yazan aracılığıyla Kıvılcımlı’ya karşı yapılmaya devam edildiğinin somut bir kanıtından başka bir şey değildir.
Fazla söze gerek yok.
Aşağıya Kıvılcımlı üzerine yazdığım
Yazıları derlediğim ve dijital olarak indirilmek üzere internette bulunan kitaba önsöz niyetine koyduğum Kıvılcımlı’nın Değerlendirilmesinde Altı Dönemim başlıklı yazıyı koyuyorum. Okuyucunun bir bu yazıyı ve mümkünse Kıvılcımlı Üzerine Yazılar derlemesini indirip okumasını bir de yeni yayınlanmış derlemedeki yazıları okumasını ve kendi karşılaştırmasını kendisinin yapmasını dilemekten başka yapabileceğim bir şey yok.
Onlar bizim yazılarımızın yer aldığı derlemeyi ve onda savunulan görüşleri yok sayarlarken, biz okuyucuya ikisini de okuyun ve kararı siz verin diyoruz.
Kararı siz verin.
Aşağıda Kıvılcımlı üzerine yazılarımızın derlemesine Önsöz olarak koyduğumuz yazı.
28 Ocak 2017 Cumartesi
Demir Küçükaydın
@demiraltona

Kıvılcımlı’nın Değerlendirilmesinde Altı Dönemim


Sanırım Kıvılcımlı’nın teorik çalışmaları ve katkıları hakkında bu güne kadar en çok yazanlardan biriyim.
Sempozyum hazırlıkları bağlamında bu yazılarımın en tipik ve önemli olanlarını peyderpey yollayacağım.
Ancak bu yazılar, 1974’ten 2012’ye kadar, neredeyse kırk yıllık bir dönemde yazılmıştır. Bu kırk yıl boyunca benim görüşlerim,  bilgi düzeyim, önceliklerim, ilgilendiğim konular da sürekli değişti. Bu değişim elbette Kıvılcımlı hakkındaki değerlendirmelerime de yansıdı. Bir bakıma Kıvılcımlı hakkında yazdığım yazılar aynı zamanda teorik evrimimin işaret taşları gibidir. Bu yazılardan bu evrim de kolaylıkla incelenebilir.
Bu nedenle, Kıvılcımlı hakkında yazdığım yazıları yollamadan önce onların evrimimin hangi dönemine ait olduğu hakkında kısa da olsa bir bilgilendirmede bulunmam onların ve Kıvılcımlı’nın daha iyi anlaşılmasına yardımcı olur. Bu kısa girişte bunu yapmaya çalışacağım.

Kıvılcımlı’yı Anlayamadığım Birinci Dönem

Kıvılcımlı’yı anlamının zorluğundan; dilinden çok şikayet edilir. İşin doğrusu ben de ilk kez Kıvılcımlı’nın kitaplarıyla Yapı İşçileri Sendikası’nın (YİS) üstündeki Devrimci Öğrenci Birliği’nin (DÖB)  de kullandığı ve Kıvılcımlı’nın kitaplarının da deposu olarak kullanılan odada karşılaştığımda (1968 son baharı ve kışı) aynı zorluğu hissetmiştim. Gerçi tek tek kelimelerde anlamadığım bir şey yoktu: Örneğin “bezirgan”ın ne olduğunu biliyordum ama bu kelimenin kullanılışını yadırgıyordum. Çünkü başka kimse bunu kullanmıyordu.
Yıllar geçip de Marksist klasikleri daha yakından tanıdıkça, Kıvılcımlı’nın dilini zor bulmanın aslında dille değil, üslupla değil; Marksizmi bilmemekle ilgili olduğuna ilişkin kanım daha pekişti. Kıvılcımlı’yı anlayamamamın nedeni henüz Marksizmi bilmememdi. Başlangıçta ben de sorunun dil ve uslup sorunu olduğunu sanıyordum. Marksizmi ve Kıvılcımlı’yı tanıdıkça sorunun bu olmadığına ilişkin kanım kesinleşti.
Bunu yine Bezirgan kavramı üzerinden açıklayayım. Marks’ın da belirttiği gibi, tarihte iki türlü sermaye vardır; biri modern ya da kapitalist üretimdeki sermaye; diğeri antik, eski ya da kapitalizm öncesindeki sermaye. Evet, bunların ikisi de sermayedir ama çok temelden ayrılıkları olan sermayelerdir. (Şu an Türkiye’de değme Marksistler arasında bir anket yapıp, modern ve antika sermayelerin özündeki; anatomik yapıları arasındaki farkı sorsak, muhtemelen bu farkı anlatabilecek bir elin parmakları kadar bile insan çıkmaz. Bu şu demektir, ekonomi politiğin eleştirisini anlamışların, yani Marksizmi kavramışların sayısı bir elin parmaklarını aşmaz.)
Peki, nedir temel fark?
Kapitalizm öncesi sermayenin karının kaynağı üretim sürecinin kendisi değildir; bu sermaye üretimle ilgisizdir. Bu sermayenin varlığı, bir kapalı ekonomiler ve küçük üreticiler denizini var sayar. Karın kaynağı, üreticiden değerinin altında almaya, tüketiciye değerinin üstünde satmaya dayanır. Yani karın kaynağı bir değer transferidir; değer yaratılması değildir. Kar edildiğinde toplumun toplam zenginliğinde bir değişme olmaz; zenginlik el değiştirmiş olur.
Ve kapitalizm öncesi sermaye ne kadar büyürse, üreticiler o kadar fakirleşir; yani üretim geriler.
Fakat modern sermayede bu ilişki tam tersidir. Sömürü, üretim sürecinin kendisinde gerçekleştiğinden; (çünkü kar, faiz ve rantın içinden çıktığı artı değeri yaratan işgücüdür) sömürmek için üretmek zorundadır modern sermaye. Yani sömürü gerçekleştiğinde toplum daha zenginleşmiş olur toplamda, üretici nispi olarak fakirleşmiş olsa da. Sermaye ne kadar büyürse; yani ne kadar çok işçi çalıştırırsa, ne kadar çok ham maddeyi işlerse, ne kadar çok makine kullanırsa, toplum o kadar zenginleşir.
Şimdi böylesine zıt iki sermayeyi ayırmak için piyasadaki Marksistlerin çoğu özel bir kavrama sahip bile değillerdir. Yani modern (kapitalist) toplumdaki para ve mal ticaretinden kar eden sermaye derler ve bunu kastederler ve de bunu anlarlar. Yani bankerlerle, ticaret sermayesini anlarlar.
Ancak, modern para ve mal ticareti ile antika para ve mal ticareti arasında, bu iki farklı üretim biçiminden doğan çok temel bir fark vardır. Modern, banka ve ticaret sermayesinin karının kaynağı; sanayideki işçinin üretim sürecinde yarattığı artık değerdir. Yani bu sermayelerin karının kaynağı, işgücüdür.  İşgücünün ürettiği artı değerden, sanayi sermayesi kar, ticaret sermayesi ticari kar, banker faiz, toprak sahibi de rant alır.  Bunların hepsinin zenginliklerinin kaynağında işçinin ödenmemiş emeği vardır. Bu kar, faiz ve rantların oluşabilmesi için, üretimin yapılmış ve bir bütün olarak toplumun zenginleşmiş olması gerekir.
Ama kapitalizm öncesindeki sermayede böyle bir koşul yoktur. Köylü daha az üretim yaptığında da, hatta esas olarak bu dönemlerde tefeci sermaye daha zenginleşir örneğin.
Şimdi böylesine iki birbirine zıt sermayeyi anlatmak; antik olanı modern olandan daha net ayırmak için Kıvılcımlı gibi, Tefeci - Bezirgan Sermaye’den söz etmek, hem teorik olarak modern ticari sermaye ile karışıklığı engellediği; ayrılığı daha bir vurguladığı için doğrudur; hem de üslup ve dil olarak daha doğru ve anlaşılırdır.
Ama işte Kıvılcımlının anlaşılmazlığı tam da bu anlaşılırlığı ve yalınlığındadır. Bizler bilmemekteyizdir işin özünü. Bu nedenle bu özü ve farkı anlatan en güzel ifadeler bizler için zorluk oluşturur.
İşte benim de Kıvılcımlı’yı anlamadığım; anlayamadığım; “ne diyor bu adam?” diye düşündüğüm; ama kitaplarına ve hayatına saygı duyup “her halde önemli ve iyi bir şeyler diyordur” diye hasbelkader okuduğum bir dönem oldu.
Bu dönem Filistin’de Demokratik Cephe’nin kamplarında Marks, Engels, Lenin, Kıvılcımlı’yı derinliğine etüd edişime kadar sürdü (1969 kışı ve 1970’in ilk ayları).

Kıvılcımlı’yı Otantik Marksizmin Biricik Geliştiricisi Olarak Gördüğüm İkinci Dönem

Bu okumalarımda Marks-Engels-Lenin ve Kıvılcımlı arasında aslında çok derin bir özdeşlik ve yakınlık olduğunun farkına vardım. Kıvılcımlı’nın Marks-Engels-Lenin’i başka türlü okuduğunu fark ettim. Ve işin ilginci bu okuma benim okumama benziyordu, aynı dalga boyundaydı.
Böylece Kussinen, Politzer, Mao, Stalin okuyarak Marksizmi öğrenenler ile daha baştan ayrı bir yola girip; suyu kaynağından içme olanağı doğdu.
1970-71 yıllarında Antik tarihe gömülüp, o Tarihi iyi kötü anlamayı sağlayacak kavramsal araçların Kıvılcımlı tarafından sunulmuş olduğu görüşüne ulaştıkça,  Kıvılcımlı’nın Marks, Engels, Lenin’lerden sonra yaşamış ve Marksizmi geliştirmiş biricik teorisyen olduğuna ilişkin kanım kesinleşti.
Bugün bu kanımın yanlış olduğun düşünmüyorum. Ama o zamanlar, başka vadilerde başkalarının da Marksizmi geliştirmiş olduğunu bilmediğimden (Örneğin Troçki, Batı Marksizmi, Eleştirel teori vs.) bu sonucu çıkarıyordum. Burada yanlış olan geliştirmesi değil; tek geliştiren olduğu sonucuydu. Bu ise temelden, öze değin değil, olgusal bir yanılgıydı.
Aşağı yukarı 1970-78 arasında, Kıvılcımlı hakkında yazdığım yazıların ana fikri: Kıvılcımlı’nın otantik Marksizme dayandığı ve onu geliştirdiği; piyasadaki Marksizmler karşısında bir dev olduğu idi. Özellikle Sovyet ve Çin teori ve görüşleri karşısında.
1975-76 yıllarında yazdığım Murat belge’nin ve Mihri Belli’nin Kıvılcımlı eleştirilerine karşı eleştirilerim ve savunmalarımın özü bu bakış açısıdır. Bu bakış açısı en özlü biçimde “Marksist Leninist Öğretinin Gelişimi ve Hikmet Kıvılcımlı” başlıklı yazıda ifadesini bulmuştur. Bu yazıda Kıvılcımlı’nın teorik katkıları ve bu katkıların hangi tarihsel ve öznel koşullarda yapılabildiği açıklanır.
(Mehmet Özler’in önceki Kıvılcımlı Sempozyumundaki konuşması esas olarak benim bu dönemdeki değerlendirmelerimin bir tekrarı gibidir.)

Kıvılcımlı’nın 20. Yüzyıl Politikasında Stalinist Olduğu Sonucuna Ulaştığım Üçüncü Dönem

1978 yılanda, Faşistlere karşı mücadele için öz savunma gereği üzerine düşünürken Kıvılcımlı’nın “Halk Uyanış Güçleri” diye öz savunma önerdiğini görmem; Dimitrof’un ve Üçüncü Enternasyonal’in pratiklerine eleştirel bakmaya başlamam; Kıvılcımlı’nın anılarını okumam; Üçüncü Enternasyonal’in lağvını lanetlediğini; Lenin’i Stalin’in öldürmüş olabileceğini vs. okumam ve nihayet Kıvılcımlı’nın başına gelenler beni Sovyetler ve Stalinizmle karşı karşıya getirdi. Ama dediğim gibi bu karşı karşıya gelişimi yine Kıvılcımlı’ya borçluydum.
Eleştirileri mantık sonucuna götürünce ise Troçki ile karşılaşmak kaçınılmaz oldu. Bir bakıma, eğer yaşasaydı, Kıvılcımlı’nın kenarına kadar gelip o sırada ölümüyle bitmiş olan ve belki yedi sekiz yıl önce geçireceği evrimi vekaleten tamamladım.
Kıvılcımlı’nın çelişkili bir bütün olduğu sonucuna ulaştım. Elbette tarihe ilişkin; Türkiye’deki sosyo ekonomik yapıya ilişkin söyledikleri doğruydu ve Marksizme bir katkıyı temsil ediyordu; ama yirminci yüzyılın bütün sorunlarında Resmi Sovyet görüşünü savunmuştu.
Bir bakıma tarih araştırmalarındaki yöntemi ile çağdaş olaylardaki politik duruşu, Hegel’in sistemi ve Yöntemi gibi, çelişki içindeydi. Nasıl Marks-Engels onun yöntemini alılar ve gericiler sistemini aldılarsa; şimdi ben de Kıvılcımlı’nın yöntemine ve Tarih konusunda yazdıklarına ve diğer metodolojik katkılarına sahip çıkıyor ama Sürekli Devrim, Faşizm, Tek Ülkede Sosyalizm, Sovyet Devletinin Sınıf  Karakteri gibi konularda kesin bir yanlışlık içinde bulunduğunu savunuyordum.
Kendisi bu çelişkiyi sezmiş, yaşamış ama aşamamıştı. Şimdi onun bu vasiyetini yerine getiriyordum; yarım kalmış işini tamamlıyordum bir bakıma.
Bu dönemde, Kıvılcımlı’nın bu yanlışlarını ele alan ve Troçki’nin teorik katkıları ışığında eleştiren bir kitap yazmayı planlıyordum. Hatta bunun önsözünü de yazmaya başlamıştım. (Bu yarım kalmış önsözü daha önce yolladım). Ancak 12 Eylül geldi ve bütün planlar alt üst oldu. Bu dönemdeki Kıvılcımlı eleştirim, Almanya’da der Weg Yol dergisinde yayınlanan, kısa ve aceleyle yazılmış “Kıvılcımlı’ın Anlayamadıkları” başlıklı yazıoldu.
(Bu yazıda daha ayrıntılı olarak ele alıp yapmak istediklerimi daha sonra yurt dışında Ergun Aydınoğlu’nun o zamanlar henüz yayınlanmamış bir yazısında yaptığını görmüştüm. Muhtemelen bu Sempozyum’a sunacağı bildiri de benzer bir konuyu ele alıyor olabilir başlığından çıkardığım kadarıyla. Ancak benim açımdan, kendimi aydınlatma çok önceden hallolmuş bir sorundu. Bu nedenle Marks-Engels’in Alman İdeolojisi’ni “farelerin kemirici eleştirisine” bırakmaları gibi; Kıvılcımlı’nın Troçkist açıdan eleştirisine bir daha dönme gereği duymadım.)

Kıvılcımlı, Troçki ve Batı Marksizmi’nin Ortaklıklarını Araştırıp Açıklamaya Çalıştığım Dördüncü Dönem

Hapisten çıkınca “Batı Marksizmi” ile karşılaştım ve böylece Kıvılcımlı ve Troçkist gelenek haricinde Marksizmin eleştirel ve devrimci yanını sürdürmüş üçüncü gelenekle de tanışmış oldum.
Okumalarım sonucunda, bu üç geleneğin birbirinden habersizce sanki bir iş bölümü içindeymişçesine birbirlerini tamamladığı düşüncesi ve sonucu giderek kökleşti.
Bu dönemde, bu üç geleneğin birbirini tamamladığını ve Marksizmi farklı vadilerde geliştirdiğini göstermek ve bunun nasıl ve neden gerçekleştiğini açıklamak esas teorik çabamın merkezide oldu.
Öte yandan, yurt dışına çıktığımda, Yeni Soysal Hareketler sorunuyla karşılaşmıştım. Hem bu hareketleri ve hem de bu hareketleri yaratan sorunları Marksist kavram sistemi içinde tutarlı olarak açıklamak gibi bir teorik sorunla karşı karşıyaydım. Bu sorun karşısında da bu gelenekler bir ortaklık ve yakınlık içindeydi. Frankfurt Okulu’nun yazdıkları adeta bu hareketlerin habercisi gibiydi; Troçkist gelenek bu hareketleri hemen benimsemiş ve içinde yer almıştı; Hem Mandel’de hem de Kıvılcımlı’da bu hareketleri açıklayacak kavramsal temellerin ipuçları bulunuyordu: “Sermayenin Gerçek Tarihsel hareketi” ve Farklı üretim biçimlerinin karşılıklı simbiyoz bir ilişki içine girmesi gibi.
Bu iki kavram aracılığıyla Yeni Sosyal Hareketleri ve onları ortaya çıkaran problemleri açıklamak mümkün oluyordu.
Bu dönemde yine, başka bir uygarlığı programlaştırmak; ilerleyen bir tarih anlayışını eleştirmek gibi sorunlarda da bu ortaklıklar ve yakınlıklar dikkati çekiyordu. Benjamin’in “İmdat Freni” imgesi hiç de Kıvılcımlı’daki “Tarihsel Devrimlerin” çöküşleriyle çelişmiyordu örneğin.
Bu dönemdeki yaklaşımlarımın örnekleri, Ertuğrul Kürkçü’nün çıkardığı, Sosyalizm ve Sosyal Mücadeleler Ansiklopedisi  için yazdığım “Tarihin Maddeci Öğretisinin Gelişimi İçinde Kıvılcımlı’nın Yeri” ve Özgür Gündem’e yine Ertuğrul Kürkçü’nün isteği üzerine, bir Kıvılcımlı anması vesilesiyle  yazdığım “Kıvılcımlı’nın Mirası” adlı yazılar ve yine ilk Kıvılcımlı sempozyumunda sunduğum “Tarihin, Marksizmin ve Kıvılcımlı’nın Kayıp Halkası: Komün” adlı bildiridir.

Kıvılcımlı’nın Eleştirisini Ulus ve Din Sorunlarında Klasik Marksizmin Eleştirisi Bağlamında Yaptığım Beşinci Dönem

2000’li yılların başında Ulus ve Din konularına yoğunlaşmaya başlamıştım.
Marksizm’in bir Ulus teorisinin olmaması, en çok kafamı karıştıran konuydu. 2000’lerin başından beri Ulus teorisi konusunda epey yol kat etmiştim, enternasyonalizmin de milliyetçilik olduğunu görmüştüm ama henüz demokratik ve gerici ulusçuluğun ayrımını yapabilmiş değildim
Dinsel hareketler konusunda klasik Marksist geleneğe uygun olarak pek bir sorunla karşılaşmıyordum.
Ama 2004-2005 yılı civarında İsmail Beşikçi’nin eleştirisini yaparken, birden bire Din’in din olmadığını; bunun modern toplumun dininin din tanımı oluğunu; Modern toplumun dininin din tanımı ile yeni bir din yarattığını, bu tanımın aslında sosyolojik ve analitik değil de normatif bir kavram olduğunu çözünce; Ulusçuluğun da bu dinin gerici bir biçimi; yani aslında din olduğunu keşfedince, bir darbeyle birçok teorik sorun birbiri ardınca çözülmeye başlamıştı. Eskiden beri önüme koyduğum, ama hiçbir zaman başarabileceğimi düşünmediğimi başarmıştım. Elbet bu çok geç kalmış bir keşifti ama alt üst ediciydi.
Bu keşfin ışığında Marksizmin bütün kavram ve kategorilerini yeniden tanımlamaya başlamıştım. Bu yeni tanımlar eski tanımları yıkmıyor ama onları yeni bir bağlamda, derinleştirip, mantık sonuçlarına götürerek yeniden daha dakik olarak tanımlıyordu.
Bu bağlamda Kıvılcımlı, Klasik Marksizmin bir örneği olarak da eleştirilerimin, yaptığım keşfi ve sonuçlarını açıklamanın bir örnek olarak nesnesi oldu.
Özellikle Kıvılcımlı’nın din ve Ulus konusunda yazdıklarının eleştirisi bu dönemin örnekleri arasında sayılabilirler. Beşikçi Eleştirisi’nde Kıvılcımlı’nın eleştirisi olan bölüm; Dinin Türk Toplumuna Etkileri’nin eleştirisi bu dönemin örnekleri sayılabilir.

Yapı ve Özne Sorununun Çözümünde Tarih Tezi’nin Temel Kavramlarının Eleştirisiyle Belirlenen Altıncı Dönem

Bütün bu dönem boyunca, Tarih Tezi, Marksizm’e bir katkı olarak dokunulmazlığını korumuştu. Ancak Din teorisini mantık sonuçlarına götürünce, Toplum, İnsan, Sınıf, Parti, Din vs.  gibi en temel kavramların eleştirisine ve sosyolojik tanımlamasına girince, Marks’ın Yapı ve Özne gerilimini aşmak için ortaya koyduğu çözüm olmayan çözüm ve bu çözüm olmayan çözüme dayanarak Kıvılcımlı’nın antik tarihte bu sorunu çözme girişimini, yani Tarih Tezi’nin en temel kavramlarını; yani Üretici Güçleri tanımlayışını eleştirmem son aşamadır.
Elbette Antik tarih’te Kıvılcımlı’nın dikkati çektiği ve ele aldığı olaylar yine kabul ediliyordu. Ama bu sefer onlar, yeni din kavramı içinde yeniden açıklanıyor ve ifade ediliyorlardı.
Bu dönemin en tipik Kıvılcımlı değerlendirmesi de, 2008’deki Kıvılcımlı Sempozyumu’na sunduğum,  “Marksizmde Yapı ve Özne Sorunu  - Kıvılcımlı’nın Katkıları ve Eleştirisi” adlı geniş incelemedir. Bunun daha sonra kısa bir versiyonu, Teori ve Politika’nın yayınladığı bu Sempozyum için yapılan derlemede de yayınlanmıştır.
Okunduğunda görüleceği gibi, birbirini izleyen bu eleştiriler hiç de bir binayı yıkıp yerine yeni bir bina yapmamaktadır. Bir tepeye çıkış gibidirler. Hareket noktası aynıdır, ama her seferinde daha geniş bir açıdan her şey görülmekte, her şey yeni baştan değerlendirilmektedir.
Kıvılcımlı olmasaydı onun bu eleştirisini yapamazdık. Aslında bizim yaptığımız Kıvılcımlı eleştirisi; Kıvılcımlı’nın kendini eleştirerek geliştirmesinden başka bir şey değildir.
22 Kasım 2012 Perşembe

Demir Küçükaydın

1 yorum:

Suat Kocaman dedi ki...

Demir Abi sizi Hamburg'dan tanıyorum. Birkaç konuşmanızı da dinlemiştim yıllar önce. Yazılarınızı elimden geldiğince izlemeye çalışıyorum.
Bitip tükenmeyen enerjinize hayran olmamak elde değil.katılalım ,katılmayalım bir şeyler üretiyorsunuz, düşünmeye zorluyorsunuz.Bu açıdan size kendimce teşekkür etmek istedim.Çalışmalarınızda başarılar dilerim.
Selamlar,sevgiler

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...