28 Nisan 2015 Salı

Kıbrıs Türkiye’nin Kardeşi ya da Yavrusu Değil Kapatmasıdır

Bir sorunu doğru çözmek için önce onu doğru kavram ve imgelerle tanımlamak gerekir. Örneğin, Türk Sorunu’na “Kürt Sorunu” ya da “Terör Sorunu” dediğiniz ve öyle tanımladığınız sürece onu çözme şansınız yoktur.
Son günlerde, Kıbrıs’ın yeni Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın “artık yavru değil, kardeş olmak istiyoruz” anlamındaki sözlerine karşılık, Erdoğan’ın “yavrusun sen yavru kal” “nankörlük yapma” anlamındaki sözleri, Kıbrıs “Türk Kesimi”nin ne olduğunun nasıl tanımlanacağı konusunu gündeme taşımış bulunuyor.
Kanımızca kardeşlik ya da yavruluk Kıbrıs’ın gerçek durumunu tanımlamaktan ve anlamaktan uzak imgelerdir ve sorunun çözümünü ve bu alanda gerekli cesur adımların atılmasını da bizzat Kıbrıslılar açısından bile engellerler.

Kıbrıslılar yavruluktan kardeşliğe geçme dilekleriyle cesur bir adım attılar ama bu henüz gerçek durumu dolayısıyla ilişkiyi doğru tanımlayan bir kavram değildir.
Bir adım daha atıp, kapatmalık ya da nikâhlı karı imgelerine geçmeleri gerekmektedir.
Bunu siyasi kavramlarla ifade edersek, en azından statüsüz bir sömürge olmaktan, statülü bir sömürgeliğe geçiş talebi bile diyebiliriz.
Kıbrıs’ın ne olduğunu daha doğru tanımlayacak kavram ya da imge, “Kapatma” imgesi veya “statüsüzlük”  kavramıdır.
Kıbrıs, ya beni nikâhına al, ya da ben gidiyorum demelidir. Ne demek ve neden?
Ama bunun için önce konudan küçük bir geriye dönüş gerekiyor bu kavramların anlamını daha iyi anlayabilmek için.
*
Sayın İsmail Beşikçi, 2013 yılında yapılan Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu’na sunduğu bildiride, Hikmet Kıvılcımlı’nın daha 1930’larda Kürdistan’ı bir sömürge olarak tanımlamasını,  Kürdistan’ın sömürge bile olmadığı noktasından eleştiren bir bildiri sunmuştu.
*
Bu vesileyle bu Kürdistan’ın sömürge olup olmadığı tartışması üzerine kısa bir hatırlatma yapalım.
70’li yıllarda Türkiye’nin sosyalistleri arasında Kürdistan’ın sömürge olup olmadığı tartışılırdı. Ama aslında bu tartışmada tartışılan Kürdistan’ın Sömürge olup olmadığı değil; Kürtlerin ayrı örgütlenme hakları olup olmadığı; bunun Marksizm içinde nasıl temellendirileceği idi.
Tartışmada, her iki tarafın da ortak ve gizli varsayımı: sömürgelerdeki sosyalistlerin ayrı partilerde örgütlenmesinin gerekli ve mümkün olduğu idi.
Bu ortak varsayımdan hareketle, Türk sosyalistlerinin kendilerini bir nesne olarak gören yaklaşımları karşısında Kürt sosyalistleri, Kürdistan’ın bir sömürge olduğunu savunuyorlar; böylece kendilerinin ayrı sosyalist partiler kurma hakkına Marksizm’den bir kanıt bulmaya çalışıyorlardı.
Bunun tersine, Kürtleri kendi devrimci mücadelelerinin bir yan ürünü olarak kurtarmayı düşünen ve nesne olarak alan İkinci Enternasyonal kafalı Türk sosyalistleri, Kürdistan’ın sömürge olduğunu reddederek, Kürdistan’da ayrı örgütlenme Marksizm’le bağdaşmaz, milliyetçilik olur demeye getiriyorlardı.
İşte bu dönemde biz, Hikmet Kıvılcımlı’nın 1930’ların başında yazdığı, “İhtiyat Kuvvet: Milliyet (“Şark)” (Yedek güç: ulusal sorun: “Doğu”) adlı kitabını yayınlamıştık.
Bu kitapta Hikmet Kıvılcımlı, Üçüncü Enternasyonal’in ezilen ulusların kurtuluşunu ileri ülkelerin veya Türkiye’nin proletaryasına bırakmayan; onları da bir özne olarak alan Üçüncü Enternasyonal’in devrimci döneminin geleneğine uygun olarak, sadece Kürdistan’ın aynı zamanda bir sömürge olduğunu söylemekle kalmıyor; Türkiye Komünist Partisi’ne Kürdistan Komünist Partisi’nin örgütlenmesine yardımcı olmak; hatta ona ağabeylik yapmak (Yine ağabey kardeş imgesi)  görevini veriyordu.
Kıvılcımlı’nın bu kitabının yayını, Türk sosyalistlerinin bütün itirazlarına bir ölüm vuruşu oldu ve o sıralarda doğan “Apocular” ellerinde bu kitapla; Türkiye’nin en önemli Marksist teorisyeninden referansla da kendi ayrı örgütlerini, Kürdistan İşçi Partisi’ni (PKK) kurdular.
Ve böyle bir tartışma da olaylarca aşılıp, tarihin karanlıklarında unutulup gitti.
Yine o tarihlerde, yine bu kitap vesilesiyle, “Kürt Sorunu” üzerine yazdığımız bir yazıda (maalesef bu yazıyı bulamadık) Kıvılcımlı’nın zamanında TKP’ye Kürdistan’da bir Komünist Partisi’nin kuruluşuna ağabeylik yapma görevini öngörmesinin anlaşılabilir olduğunu; ama diyalektiğe ve değişime inanıyorsak, her şey zıddına dönebildiğine göre, ilerde belki Kürt sosyalistlerinin Türk sosyalistlerine öncülük ve ağabeylik yapabileceğinden; Tarihin böyle ince bir alayı olabileceğinden ve o zaman Kürtlerin de “Yedek Güç Türkiye’nin Emekçileri “Batı” diye bir kitap yazabileceklerinden söz etmiştik.
Doğrusu bunları yazarken, pratik bir olasılıktan söz etmiyorduk; teorik bir olasılık olarak yazmıştık.
Ama tarih ve hayat öyle bir yol izledi ki, bizim teorik olarak öngördüğümüz olasılık, bir gerçeklik oldu. Bugün Kürt Hareketi, Türklere ağabeylik yapıyor ve “Türkiyelileşme” projeleriyle de “Yedek Güç Türkiye’nin Ezilenleri (“Batı”)”yı yazıyor.
*
İşe bu kısa geri dönüşten sonra Beşikçi’nin bildirisinin konusuna geri gelirsek, Beşikçi, Kıvılcımlı’nın Kürdistan’a sömürge demesini bir başka açıdan eleştiriyor ve sömürgelerin Statüsü olur, Kürdistan sömürge bile değildir; daha da kötüdür diyerek itiraz ediyordu.
(Bizim Görüşümüzce tartışılan bağlamda değil ama gerçek ulus ve ulusçuluğu açıklayan teoriler çerçevesinde Kıvılcımlı’nın da, Beşikçi’nin de konuyu tartıştığı kavramlar temelden yanlıştır, ulusçuluğun ulus kavramlarıyla maluldür, ama konuyu dağıtmamak için burada bu konuya girmiyoruz.)
Ama o sempozyum’dan birkaç ay sonra hayatımda ilk kez Kıbrıs’a gittiğimde, sömürge statüsünde bile olmamanın; statüsüzlüğün, tam da Kıbrıs’a (Türk Kesimi”ne) daha doğru ve tam olarak uyduğunu gördüm ve sömürge statüsünde bile olmayanlar için nasıl strateji ve programlar gerekir konusu üzerine düşünmeye başladım.
*
O Sempozyum’dan birkaç ay sonra hayatımda ilk kez Kıbrıs’a gittim.
Kıbrıs konusu, Süleyman Demirel gibi bütün bilinçli hayatımız boyunca bize eşlik etmiş; hiç hazzetmediğimiz; ama kendilerinden kurtulmanın da bir türlü nasip olmadığı ve olmayacağı konulardan biriydi.
Doğrusu oturup hiç üzerine düşünme gereği bile duymamıştım. “Kıbrıs Sorunu”na ilişkin bilgilerim sınırlıydı ve “Bağımsız ve Demokratik” Kıbrıs gibi 60’lar veya 70’lerin sol çevrelerce bilinen ve savunulan programından ibaretti.
Bir de, 1968-69’da İsmet Demir’in Yapı İşçileri Sendikası’nda (YİS) çalışırken, Kıbrıslı Fuat Fegan’ın ayda bir gelip sendikanın teksir makinesinde bastığı, bültenin teksir edilmesine bazen yardım etmekti.
Benim kuşağımın Kıbrıs konusundaki görüşleri, yine Fuat Fegan’ın Aydınlık Sosyalist dergi’de çıkan yazısıyla şekillenmişti. Fuat Fegan AKEL geleneğinden gelen bir Kıbrıslı sosyalistti ve bugünkü Kıbrıs’taki sosyalistlerin büyük bir bölümü bir bakıma onun o zamanki çalışmalarının bir meyvesidir.
Kıbrıs’ta bizi ta 60’lardan beri adada sosyalist mücadele içinde bulunmuş Ali Fegan gezdirirken adanın ekonomisine, tarihine, coğrafyasına ilişkin gerçekten derin ve zengin ayrıntılarla ilgili bir bilgilendirmeler yapıyordu.
Bütün bunları dinledikten ve bir haftaya yakın adayı gördükten sonra, kafamda işte bu statüsüzlüğün Kıbrıs’a uyduğu; bunun farklı bir strateji gerektiği türünden düşünceler şekillenmeye başlamıştı. Bir gün, yine Ali Fegan somut durumları anlatırken, Kıbrıslı sosyalistlerin eski düşünce alışkanlıklarını bırakarak yeni bir strateji izlemeleri gerektiğinden söz ettim ve şu manada bir strateji önerdim: Adadaki Türk Sosyalistler, derhal Türkiye ile birleşmeyi savunmalı ve bunun için Türkiye’ye bir yıl gibi bir süre tanımalı; aksi takdirde de Türkiye’den bütün askeri varlığını geri çekmesini talep etmeli.
Bu konuşma olurken, arkadaşım, bunu tam yerine oturan bir imgeyle daha net ifade etti. Evet, bu durum kapatma ya da metres gibi, hiçbir hakkı ve hukuku yok. Karısı olsa en azından yine de bir hukuku olur dedi.
Beşikçi’nin söylediği, sömürge’nin bile bir sömürge statüsü olur, Kürdistan sömürge bile değildir önermesi kanımca Kıbrıs’ın “Türk Kesimi”ne daha çok uyar.
Evet, Türkiye’de Kürtler ezilmektedir, ama ezilme siyasidir ve Kürt sorunu da siyasi bir sorundur özünde.
Bir Kürt siyasi olarak ezilse, dilini kullanamasa bile, pek ala TC hüviyetine sahip bir vatandaş olarak, örneğin bir işyeri açabilir; orada bir şeyler üretebilir ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bunu dünyanın dört bir yanına ihraç edebilir. Diyelim ki Van’da oturan bir iş adamı ise, İranlı bir iş adamının Van’a gelmek için, ta Avrupa’ya gidip oradan gelmesine gerek yoktur. İran’dan kalkıp doğrudan Van’a gelebilir. Veya Güney Kürdistanlı bir Kürt’ün Diyarbakır’da bir iş yapmak için, önce Uçak’la bir Avrupa’ya gidip, sonra İstanbul veya Ankara üzerinden Türkiye’ye giriş yaparak, oradan da Diyarbakır’a gitmesine gerek yoktur. Ama Kıbrıslı bir Türk veya Güney Kıbrıslı bir Rum, karşı tarafa gidebilmek için (göz yummaları ve ekonominin dayatmasıyla esnetmeleri hesaba katmaz isek)  Avrupa’ya gitmek, Türkiye veya Avrupa üzerinden diğerine gitmek zorundadır.
Kıbrıslı bir üretici ise malını dünya pazarına satamaz. Satsa belki Türkiye’ye satar ama o da bir sürü prosedür gerektirir. Çünkü biçimsel olarak ayrı bir devlettir.
Ama daha kötüsü, diyelim ki Kıbrıs’ta yerleşmiş Türk ordu birlikleri bile, Kıbrıslı üreticinin ürettiği portakalı oradan almazlar ve bunu ta Türkiye’den getirirler.
Bunun sonucunda Kıbrıslı üretici, satamadığı portakal ağaçlarını söker. Hatta sökemez bile öylece bırakmak zorunda kalır.
*
Bir yasal eşin, kadın olarak ne kadar ezilse de,  ne kadar baskı alına alınsa da en azından bazı yasal hakları vardır. Örneğin kocası öldüğünde onun mirası kalır; çocukları üzerinde belli bir söz hakkı olur. Kocası ona bakmakla yükümlüdür; bakmadığı takdirde ayrılma hakkı vardır. vs. vs..
Ama bir cariyenin, bir kölenin, bir kapatmanın (eski çağarda bunların bile belli hakları vardı ve tanınmıştı) hele modern toplumda hiçbir hakkı yoktur.
Kıbrıs’ın durumu aynen böyledir. Kıbrıs’a bir turist gelemez. Kıbrıslı ürettiğini dünyada satamaz. Sömürge bile değildir, sömürgenin bile bir statüsü olur. Statüsüzdür.
Ondan sonra da Türkiye denen kabadayı, bu aç bıraktığı kapatmasına, bak sana bakıyorum işte daha ne istiyorsun nankör diye, Erdoğan’ın şimdi yaptığı gibi, bir de bağırır.
Kabadayı kapatmasının evini yerleşmekle kalmamış, bir de akrabalarını o evin diğer odalarına yerleştirmiştir (Türkiye’den Kıbrıs’a yerleştirilenler).
İlişkinin özü budur.
Kapatmadır ve kendi evinde sığıntı durumundadır.
*
Bu ilişkiden kurtulmanın bir tek yolu vardır.
Bir zamanlar nasıl Kürt sosyalistleri, Türk sosyalistlerinin ne dediğine falan bakmadan fiili durum yarattılarsa, aynı biçimde davranmalıdırlar.
Kıbrıs Türk kesimi, derhal Türkiye ile birleşme kararı almalıdır.
Mademki bağımsız bir devlettir, istediği devletle birleşebilir.
Bir yıl içinde Türkiye de Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile birleşme kararı alıp; birleşmediği takdirde de Türkiye’den bütün pılısını pırtısını toplayıp, evi terk etmesini talep etmelidir.
Yani ona, “ya beni nikâhına al, benimle gerçekten kederde ve kıvançta ortak ol ya da bu evi terk et” demelidir.
Hemen görülecektir ki, Türkiye’nin en hızlı faşistleri, en yayılmacıları, en emperyal hayaller görenleri bile, kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bu birleşme kararına karşı çıkacaklardır.
Ve bu Türkiye'nin ikiyüzlülüğünü tüm Türkiye halkına ve dünyaya sergileyecek ve Türkiye’nin bir tek söz söyleme hakkı olmayacaktır.
Türkiye gerçekten bu kapatmasını seviyorsa, nikâhı altına almayı kabul ediyorsa; onunla kader birliği edip, kederde ve kıvançta birlikte olmayı kabul ediyorsa onunla aynı kaderi paylaşacak demektir.
O zaman şimdi Kuzey Kıbrıs’ta olduğu gibi, Türkiye’nin de bütün hava alanlarına dünyadan bütün seferler kalkacaktır. Türk iş adamları dünyaya mallarını satamayacaklardır. Yani Türkiye de kendini Kıbrıs gibi statüsüzlüğe mahkûm etmiş olacaktır. Eh aşk uğruna çekilir böyle dertler.
Veya Kıbrıs Erdoğan’ın dediği gibi gerçekten ananın yavrusu ise, analar yavruları için bütün bunlara katlanmalı; kaderini yavrularının kaderinden ayırmamalıdır. Bu ülkede nice analar, yavruları hapishanede diye hapishane kapılarında çürüyor. Böyle analarla dolu bu ülke mi yavrusu için acılara katlanmayacak?
Ya da eğer dünya ülkeleri, Türkiye’nin stratejik konumundan dolayı bu ilhakı sineye çekerlerse, en azından Kuzey Kıbrıslılar da diğer Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları gibi, dünyanın diğer ülkeleriyle ticaret yapabilirler, ürünlerini satabilirler; kumarhanelerin bütün Türkiye’nin diğer vilayetlerinde olduğu gibi kapatılmasını isteyebilirler; dünyanın her yerinden uçaklar Turistleri artık TC toprağı olmuş, Kuzey Kıbrıs’a da taşır.
*
Sorunun özü budur. Statüsüzlük. Kapatmalık.
Bu nedenle, Kıbrıs’ın yeni seçilenlerinin, durumu tam tasvir etmeyen yavruluk yerine; kapatmalık imgesi üzerinden resmi nikâh talep etmeleri gerekmektedir.
Türkiye böyle bir nikâh kıymayı, yani Kıbrıs Türk kesimiyle birleşip, Kıbrıs’ı yeni bir vilayeti yapmayı reddederse, söyleyecek sözü kalmaz ve Kuzey Kıbrıs pek ala artık bu frengili ve iktidarsız kabadayının kapatması olmaktan çıkarak, ya yalnız yaşar ya da kendine eşit bir eş olarak davranacak yeni bir partner arayabilir.
Demir Küçükaydın
28 Nisan 2015 Salı


Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...