22 Haziran 2014 Pazar

Manda Bekir, Dinazorlar ve Partiler - Dolu Ev (Full House)

Bir zamanlar bir Manda Bekir varmış, bir şut çekmiş, mandayı devirmiş. Ya da Bir şut çekmiş ağları delmiş. Ah nerede eski futbolcular!
Eski pehlivanlarla ilgili böyle hikâyeler de vardır. Ah nerede o eski Pehlivanlar, kazıkçı Karabekirler.
Neredeyse her spor alanında böyle efsaneler vardır.
Manda Bekir bu gün yaşasaydı, muhtemelen mahalle takımlarında bile yer alamazdı. Kazıkçı Karabekir ise her halde daha ilk turlarda elenirdi.
Benzer efsaneler Amerikan beyzbolunda da varmış.
Harikulade bir deneme yazarı ve paleantolog ve beyzbol hastası olan Stephan Jay Gould, Full House adlı kitabında bunun bir efsane olduğunu blimsel olarak olarak gösterir.
Beyzbolun neredeyse yüz yıla yakın bütün istatistikleri elde bulunuyor ve yine bu uzun süre boyunca kuralları hiç değişmemiş. Bu istatistiklere dayanarak, Gould, aslında bu günkü beyzbolcuların çok daha iyi olduklarını ve çok daha iyi oldukları için, eski oyuncular gibi büyük başarılar gösteremediklerini kanıtlıyor.
Futbol maçlarını seyredenler de, eski maçları özlüyorlar. Zaten artık öyle çok gollü büyük farkların olduğu karşılaşmalar, spektaküler başarılar ve oyuncular pek çıkmıyor.
Bu bir yanılsama mı? Pek değil, aslında beyzbolda kanıtlanmış eğilimin Futbol’da da görülüşü.
Gerçi Futbolun kuralları sık sık değiştiği için beyzbol gibi bir istatistik yapma olanağı yok ama yine de, eski ve yeni oyuncuların, bir oyun boyunca ne kadar zaman ve kaç metre koştukları, ayaklarında ne kadar top bulunduğu. Topla kaç kişiyi çalımladıkları kaç pas verdikleri kaç kere ayaklarındaki topu kaybettikleri paslarının ne kadarının isabetli olduğu, kaç sut attıkları sutların isabet oranı vs. üzerine istatistikler yapılsaydı, bu günkü futbolcuların bütün bu oranlarda Manda Bekir’ler kuşağını fersah fersah geride bıraktıkları, öte yandan bu günün futbolcuları arasında da artık bu oranlarda pek büyük farklar bulunmadığı görülürdü.
Bu günün futbolcusu çok daha iyi çalım atabiliyor ama bu günün futbolcusu çalım yememeyi de daha iyi biliyor. Bu günün futbolcusu daha çok koşuyar ama karşı taraf da daha çok koşuyor.
Hiçbir gelişim, kertler yeniden karılmadığı; oyunun kuralları değişmediği sürece sonsuza kadar gitmez, belli sınırlara takılır.
Örneğin 100 metre yarışlarında bu artık açıkça görülüyor. Bir zamanlar 100 metreyi 9.9’da koşmak spektaküler bir başarıya imza atmaktı. Ama bu gün onlarca sprinter var 100 metreyi 9.9’da koşan. Belki 98’e veya haydi diyelim ki 9.5’e ulaşılabilir. Ama orada insan fizyolojisinin sınırlarına aşağı yukarı varılmış olur. Bundan daha ötesi yok. Özel ayakkabılar, pistler veya özel bir mutasyon geçirmiş insanlar ortaya çıkıncaya kadar.
Bütün sporlarda eğilimin bu yönde olduğu söylenebilir. Elbette futbolda da.
Dolayısıyla bu büyük farkları ortadan kaldırıyor, sonucu çok küçük farklar belirliyor. Bu da eskisi kadar göz alıcı ve farklı sonuçlar olmamasına da yol açıyor. Futbol meraklılarının artık maçların eskisi kadar değişik olmadığı, birbirine benzediği ve can sıktığı yönündeki sözleri aslında bu eğilimin bir ifadesi olarak görülebilir.
Kaplanlar gazalları yakalamak için daha hızlı koşuyor, gazallar da kaplanlardan daha hızlı kaçıyor. Ama verili koşullarda bu evrimin bir sınırı bulunuyor. Ne gazallar ne de kaplanlar, organik varlıklar olarak belli bir sınırdan daha hızlı koşamazlar. Oyunun kuralları değişmediği sürece, bu evrimde evin boş olduğu yanı gazalların ve kaplanların henüz mutasyonlarla daha hızlı koşabilecekleri bir dönem bir de artık daha hızlı koşmanın verili yapılar içinde mümkün olmadığı, evrimin durduğu ve dengeye ulaştığı bir dönemi ayırmak gerekir.
Bütün sporlar giderek bu denge durumuna yaklaşıyor. 100 metrede aşağı yukarı sınırlara ulaşılmış durumda.
*
Ama bu yasa sadece sporda değil, farklı görünümler ve biçimler altında canlı doğada veya toplumda da görülbiliyor.
Doğa tarihinde de, kartların yeniden karıştığı ve kuralların yeniden belirlendiği dönemler ve bu yeni kurallar içinde hızla yeni türlerin çıktığı dönemler ile; bu türlerin giderek mükemmelleştiği ve belli bir dengeye ulaştığı dönemler birbirinden ayrılıyor.
Genellikle büyük toplu imhalardan sonra (göktaşı düşmeleri, volkan patlamaları gibi kozmik veya tektonik büyük imhalar ve kartların yeniden karışmasından sonra, ki böyle büyük imhalarin 9 veya 10 kadar olduğu biliniyor şimdi) yeni türlerin hızla ortaya çıkışları görülüyor. Sonra da bu türler içinde küçük değişikliklerle evrimin sürdüğü, artık yüz metreyi herkesin 9.9’da koştuğu dönemler geliyor.
Ama bu durum yeni türlerin ortaya çıkmasını da engelliyor. Sadece artık sınırlara dayanıldığı için değil, eskiler yenileri engellediği için de. Yani belki daha efektif olacak mutasyonlar olabiliyor belki ama, bu mutasyonların yaşama ve gelişme şansı pek bulunmuyor, çünkü orası daha önce kapılmış bulunuyor.
Diyelim ki ormanda, bir bitkide bir mutasyon oldu, onun daha yükseğe yapraklarını çıkarıp daha çok güneş ışığı alabilmesi için. Ama zaten daha önceden büyük ağaçlar orayı kaptıkları ve güneş ışığının ormanın tabanına gelmesini engelledikleri için, bu mutasyon yaşama ve gelişme olanağı bulamıyor.
Bunu toplum hayatına da aktarmak mümkün özellikle sosyal hareketlere. Belli partiler ve akımlar bir kere ortaya çıktılar mı, belli bir döneme damgalarını vuruyorlar. Değişiklikler ancak verili durum çerçevesinde küçük değişiklikler olarak kalıyor. Başka bir hareketin ya da partinin var olan sistemin içine girip yerini geliştirmesi pek mümkün olmuyor.
Ancak var olan denge iyice çürüyüp belli toplumsal “felaketler” sonucunda imha olduğunda, yepyeni türler gibi, yepyeni partiler ve hareketler ortalığı kaplıyor. Bunların hızla yayıldıkları bir dönem yaşanıyor. Sonra onların da belli bir dengeye ulaştıkları, stabilze oldukları bir dönem geliyor.
Örneğin sol hareketleri göz önüne getirelim. 60’lı ve özellikle 70’li yıllarda, sol hareketler hızla çoğaldı ve her biri de hızla büyüdü. Bu aşağı yukarı 79’lara kadar sürdü. Bir tür “kambriyum patlama” yaşandı. Ya da Dinazorların yok oluşundan sonra memelilerin ortalığı kaplaması gibi bir dönemdi bu.
Ama bir kere bu türler ortaya çıkıp var olan olanakları kaplayınca yeni bir hareketin ortaya çıkarak, diğerlerini eriterek, yiyerek vs. yok etme olanağı neredeyse sıfırdır. 70’li yıllarda en aptalca şeyleri söyleyen bile binlerce insanı örgütleyebilirdi; yetmişlerin sonuna gelindiğinde ise, dünyanın en yetenekli örgütçüleri en iyi teorilerle bile gelselerdi büyüme şansları yoktu. Onlar ancak marjinal, kenarda köşede, paylaşılmamış alanlarda varlığını sürdürebilirdi.
Bu nedenle şimdi, memeliler, dinazorların kapladığı bu dünyada, ancak yer altında marjinal alanlarda varlıklarını sürdürebilirler. Ancak bir volkan veya göktaşı bu dinazorların köküne kibrit suyu ektikten sonra, memelilere yeni bir gelişme olanağı ortaya çıkabilir.
Şimdi ev doludur artık. Orada yer yoktur.
Kartlar yeniden karışmalı oyunun kuralları yeniden belirlenmelidir.
Toplum hayatında bu tür kartların yeniden karıldığı dönemleri ise, toplumun alt yapısında yaşadığı değişiklikler veya ani toplumsal krizler açmaktadır.
Öyle görülüyor ki, şimdi yine böyle dönemlerden birindeyiz.
07 Temmuz 2006 Cuma


Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...