Çok önceydi, daha seçimler gündemde yoktu, bir arkadaş grubunda, BDP’nin gelecek seçimlere de bağımsızlarla katılması gerekeceğinden ve bu sefer adayları belirlerken daha az hata yapacaklarından ve dışarıdan gösterilebilecek veya gösterilmesi gereken adayların kimler olacağından ve olması gerektiğinden söz ediyorduk. O zaman, özellikle seçilebilir yerlerdeki adaylar arasında olmasını dilediğim dört isimden söz etmiştim. Bunlar Ayhan Bilgen, Sırrı Süreyya Önder, Ertuğrul Kürkçü, Veysi Sarısözen idi.
*
Öncelikle “Politik İslam” denilen gelenekten gelen, bugüne
kadar kendine demokrat ve sosyalist diyenlerden çok daha demokrat ve sosyalist
bir duruşu sürdüren Ayhan Bilgen’in, “Politik İslam”ın milliyetçi ve devletçi
damarına karşı, demokratik ve eşitlikçi damarını canlandırmak bakımından
desteklenmesinin hayati önemi olduğunu düşünüyordum ve hala düşünüyorum.
Çünkü gerçekten güçlü ve tutarlı bir demokratik dönüşüm ya
da devrim için, Aydınlanma ve İslam’ın, birbirinin diline kapalı demokratik ve
eşitlikçi geleneklerinin canlanması, birbiriyle buluşması ve birbirinin dilini
anlamasının hayati önemi vardır.
Bu birleşme olmadan Türkiye’de köklü demokratik dönüşümler,
ezilenlerin çoğunluğunun gerçekten demokratik ideallere kazanılması
olanaksızdır.
Bilgen’in aday gösterilmesi, ayrıca, Politik İslam geleneği
ve paradigması içinde, eşitlikçiliğe vurgu yapıp AKP’ye muhalefeti buradan
yapan ama demokratik bir eleştiriye pek yanaşmayan ve bu nedenle de
sosyalistlerin “sınıf, anti emperyalizm, anti kapitalizm” diyerek fiilen
ulusalcı olanlarına benzeme eğilimi gösteren ve son zamanlarda partileşen akıma
karşı başka bir alternatifin varlığını göstermek bakımından da muazzam
önemliydi.
Çünkü Bilgen’in temsil ettiği, sesi boğulan damar, en
azından o zaman daha çok tartışılır ve bilinir olabilir, etkisi artabilirdi.
Ne yazık ki Bilgen aday gösterilmiş değil. Kendisi mi aday
olmayı kabul etmedi, yoksa başkalarının önünü açmak için mi çekildi veya
“Bilgen nasıl olsa sağlamdır, daha kırılgan olanların desteği için onu feda
edebiliriz” diye, aslında Bilgen için en büyük övgü olan bir düşünceyle mi aday
gösterilmedi? Bilmiyorum. Ama Bilgen’in seçilebilir bir yerden aday
gösterilmemiş olmasını pek doğru bulmuyorum.
Bilgen’in yukarıda değinilen, İslam paradigması içinden
demokrasiyi ve eşitlikçiliği içine sindirmiş duruşunun niteliği karşısında
milletvekili sayısının niceliği önemini yitirir.
*
Sırrı Süreyya Önder’i o zamanlar kimse böyle politik
angajmanıyla pek bilmiyordu ve adı akla gelmiyordu.
Gördüğüm Beynenmilel filmi zaten politik angajmanın
ip uçlarını veriyordu. Ama daha sonra Sezai Sarıoğlu’nun “Nehir Muhabbetleri”nden
birinde kendisini daha yakından görmüş ve dinlemiştim. O zaman halkın derin
katmanlarından gelen, binlerce yıllık tecrübelerden süzülmüş bilgeliği,
Kürdistan’ın medrese geleneği, Aydınlanma ve Sosyalizmin ideallerinin çok
orijinal ve harika bir bileşeni olduğunu görmüştüm.
Bunu her yerde söylüyor, çevremdekileri bu isme dikkat
etmeye davet ediyordum.
Hikmet Kıvılcımlı’dan sonra ilk kez hem de çok genç kuşaktan
birinin sosyalizm ile derinlerden gelen bu gelenekleri kaynaştırabilmiş bir
örneğini görüyordum Sırrı Süreyya Önder’de.
Eğer Ayhan Bilgen için İslami paradigma içinde Aydınlanma ve
Sosyalizm ideallerini savunmak dersek; Sırrı Süreyya Önder için Aydınlanma ve
Sosyalizm paradigması içinde İslam’ın ideallerini savunmak diyebiliriz. Farklı
yönlerden hareket edip aynı noktada buluşurlar. İkisi, derin bir vadiyle
birbirinden ayrılmış iki kıtayı birleştiren bir köprüdürler. Bu köprüyü iki
ayrı ucundan başlayarak kurarlar.
Böyle bir köprüye, ezilenlerin derin katmanlarının
demokratizmini, politik demokratik bir programa ve ideallere kazanabilmek için
muazzam bir ihtiyaç vardır. Bu, sosyalistler ve Marksistlerce ta Hikmet
Kıvılcımlı’dan beri sezilmiş, Köprüyü yapacak malzemeler dağlar gibi
yığılmıştır.
Ama 70’lerin yükselişinin sarhoşluğu, sonra 12 Eylül’ün
darbeleri, Sovyetler’in çöküşünün ve özel savaş rejiminin gericiliği altında
unutulmuşlar, çürümeye terk edilmişlerdi.
Şimdi bu malzemeyi tekrar değerlendirip köprüyü kuracak
birileri nihayet ortaya çıkmıştı. Bu nedenle Sırrı Süreyya’nın aday
gösterilmesinin iyi olacağını düşünüyordum.
Ama kendini destekleyen bir örgütü olmadığı, bir kişi olduğu
için, pek ihtimal vermiyordum. Ama medya aracılığıyla tanınması bu eksiği
giderdi.
Ne var ki, benzetmemize bağlı kalırsak, Köprü’nün adaylar
arasında sadece bir ayağı var. Diğer ayak maalesef yok ve bu ciddi bir sorun
oluşturuyor.
*
Kafamdaki üçüncü isim Ertuğrul Kürkçü idi. Ama bu yazı biraz
da Ertuğrul için yazıldığından onu sona bırakıp, Veysi Sarısözen’i niçin
düşündüğümü açıklayayım.
Veysi Sarısözen’i ta 68’lerden beri uzaktan izlerim. Aslında
çok farklı geleneklerdenizdir. Köklerimizde TİP vardır ama o FKF’li ben
DÖB’lüyümdür. Bizler Dev-Genç’e egemen olur ve onları atarken, onlar başka
arayışlara yöneldiler. TKP aramaya başladılar işçilerle ilişkiler kurup
geliştirmeye çalıştılar.
1974 sonrasında TKP’nin yükselişi, sadece Vietnam ve
Portekiz devrimlerinin başarısının sonucu değil, aynı zamanda bizlerin
Dev-Genç’ten attığımız en önde gelenleri Veysi Sarısözen olan eski FKF’lilerin,
diğer adıyla Partizan çevresinin gençlik aşısının ürünüydü.
Veysi’yi yıllar sonra tekrar, Sovyetlerin ve Doğu Avrupa’nın
çöküş sürecine rastlayan, Kuruçeşme Tartışmalarının Avrupa’da yapılan
paralelinde tekrar gördüm.
O sıralarda bir çok TKP’lide görülen tam bir moral bozukluğu
içinde, liberalizme teslim olma veya olanları tam bir inkar ve görmezden gelme
içinde imanı yüksek tutmaya çalışanlardan farklı bir yönelişe girdiği
görülüyordu.
Veysi, kendi eski hataları ve çizgisinin, başkalarına sözü
bırakmadan, biraz da işin içine kara mizah katarak, kendi şahsıyla ilgili
anekdotlar biçiminde bir eleştiri ve özeleştirisini yapıyordu. Olanların
günahının sosyalizmde olmadığını, bu ideale bağlı kalmak gerektiğini dolaylı
olarak vurgulamış oluyordu böylece.
Veysi’de ikinci gördüğüm, Türk sosyalistlerinin radikal
kanatlarıyla bir dirsek teması ve yakınlık içinde yeni konumlanışlarını
sürdürmek niyetinde olduğu idi.
TKP’nin daha önceki dönemlerde, Radikal sola karşı uzak
duran hatta düşmanca denebilecek tutumları göz önüne alınınca, burada ciddi bir
özeleştiri ve ders çıkarma çabası olduğu görülüyordu.
Bu bağlamda elbette radikal sol içinde, yine de en
doktriner, sınıfa ve teoriye daha yakın, Dev-Genç’in bölünmeler öncesi
kahramanlık döneminin geleneklerini iyi kötü sürdüren Kurtuluş, ona bu
dirsek temasını sürdürmenin en uygun aracı gibi görülüyordu muhtemelen.
Veysi böylece, geldiği gelenekte, içine kapanan ve olaylara
gözlerini kapayan imanı bütün sekterlerden ve liberalizme kayan veya politikayı
tümden boşlayanlardan tamamen farklı bir çizgiye yönelmiş bulunuyordu.
Yetenekli ve birikimli bir insan olduğundan, daha sonra Sosyalist
Demokrasi Partisi biçiminde süren Kurtuluş’un, “dışardan bir
unsur” olmasına rağmen, fiili yürütücüsü oldu.
Kurtuluş büyük ölçüde şehirli orta sınıflara dayanır Dev-Yol
gibi. Dolayısıyla 1992’den beri gerek Sovyetlerin çöküşü gerek özel savaş
rejiminin yarattığı çürüme ve bu tabakalardaki ulusalcılığa yönelmenin baskısı
bir noktadan sonra Kurtuluş’ta da hissedildi ve Mahir Sayın yıllar sonra
“Sınıf’ı keşfederek”, boykot değil “hayır” diyerek, bu eğilimi dile getirdi.
Tabii bu dönüşün haksızlığa uğrayan ilk kurbanı da “dışardan
bir unsur” olan Veysi Sarısözen oldu.
Ne var ki bu oldukça gecikmiş, artık ulusalcılığın inişe
geçtiği dönemde bir dönüş olduğundan şükür ki fazla bir yol kat edemedi ve
güçler dengesine bağlı olarak tekrar geri dönüşler yapabilir durumda kaldı.
Ancak bütün bu haksız dışlamaya rağmen, Veysi Sarısözen Kürt
hareketinin yanında durmaya devam etti ve yetenekleriyle çok önemli bir işlev
gördü. Geldiği gelenekten diğerleri Taraf sayfalarında boy gösterir veya
liberallerle birlikte toplantılar düzenlerken, Veysi bütün bu liberalleri, “şeytan
azapta gerek” ilkesi gereğince, Özgür Gündem geleneği içindeki
yayınlardaki yazılarıyla sürekli şahta tuttu. Liberallerin tek yapabildiği ise
susmak ve görmezden gelmek oldu.
Veysi’nin kıvrak zekası, hazır cevaplılığı, birikimi sadece
gazete sayfalarında ve Kürt okuyucuyla sınırlı kalmamalıydı. Veysi’nin güçlü
bir belagatı da vardır ve önümüzdeki dönemde önem kazanacak, liberallere karşı
mücadelede, Veysi demokratik hareketin en önemli ve güçlü silahlarından biri
olabilirdi.
Ayrıca eğer Ertuğrul MDD ve Dev-Genç geleneğinin bir sembolü
ise, Veysi de TİP ve FKF geleneğinin bir sembolü olarak, 68’lerin iki farklı
çizgisinin en sağlam kalmış damarlarının Kürt hareketinin katalizörlüğü ve
yükselişiyle tekrar buluşmalarını temsil ederlerdi.
Taş yerinde ağırdır. Veysi Kıvrak zekâsı, belagat ve
birikimiyle, aday gösterildiği ve seçildiği takdirde diğerlerine Meclisi dar
edebilecek, Meclis kürsüsünü en iyi kullanabilecek, bugün yaptığıyla
kıyaslanmayacak katkılar yapabilecek biridir.
Ayrıca tıpkı Ayhan Bilgen ve Sırrı Süreyya’nın bir köprüyü
iki ayrı ucundan başlayarak oluşturmaları gibi, Türkiye sosyalist hareketi
içinde, MDD ve TİP geleneği arasındaki köprüyü Ertuğrul ile birlikte iki farklı
ucundan hareketle kurabilirlerdi. Ayhan Bilgen’in yokluğu gibi Veysi’nin de
yokluğu bu köprüyü şimdilik tek ayaklı yapmaktadır. Veysi’nin neden aday
gösterilmediğini bilmiyorum ve Ayhan Bilgen için yazdıklarım Veysi için de
geçerlidir.
*
Ertuğrul Kürkçü, aday gösterilmesini ve seçilmesini aklımdan
geçirip orada burada zikrettiğim bu dört kişi içinde, en iyi tanıdığım ve aynı
zamanda en sevdiğim ve takdir ettiğimdir. Son yıllarda kendisini birçok yazıda
eleştirmiş olmam, debbağın sevdiği keçeyi yerden yere çalmasından başka bir
anlama gelmez.
Ertuğrul’u daha görmeden ve Ertuğrul olduğunu bilmeden
tanımıştım. Ankara’da bir miting vardı, buna bizim İstanbul DÖB’ten de bazı
arkadaşlar katılmışlardı. Geldiklerinde, mitingde üç tane uzun saçlı çocuk
bulunduğundan, çok hızlı ve cesur çocuklar olduklarından ama anarşist
olduklarından söz etmişlerdi. Yani Ertuğrul’un daha adını duymadan efsanesini
duymuştuk. Sonradan öğrendiğimize göre bunlar Ertuğrul, Koray (12 Mart
döneminde öldürüldü) ve Sait (vefat etti.) idi.
Daha sonra 1970 yazında Filistin dönüşü yakalanıp Antep ve
Nizip’te yatıp çıktıktan sonra, ODTÜ yurtlarında kalarak biraz temizlenip,
bitlerden arındığımız dönemde, güzel bir yaz gününün akşam serinliğinde,
yurtların önünde çimenlerde bir kaç arkadaş otururken biraz ötede Dev-Genç’ten
iki arkadaşın şakacıktan boğuşmasını izliyordum.
Onlardan biri olan Kürkçü diğerine, şimdi sana karşı “aktif
ideolojik mücadele” yapıyorum diyordu.
Bu çok hoşuma gitmişti. Çünkü bizim Dev-Genç ve özellikle de
DÖB saflarında, bazan fikre karşı fikirle değil, fiziki araçlarla mücadele etme
eğilimi ortaya çıkmaya başlamıştı. Ve buna da “aktif ideolojik mücadele”
deniyordu. Ertuğrul bununla alay ediyordu arkadaşıyla şakacıktan boğuşmasına “aktif
ideolojik mücadele” diyerek.
Kendisiyle alay edebilenler her zaman önemlidir.
Dev Genç’in aşağı yukarı 200 kişiyi aşmayan bir tür
“çekirdeği” vardı. Bunların hepsi birbirini belki tanımazdı ama iyi kötü herkes
birbirini bilirdi, yeni parlayan bir militanın adı hemen duyulur, kimin ne
yaptığı hemen herkesçe bilinirdi. Bu bağlamda Ertuğrul ile hiç konuşmamıştık
ama bir şekilde birbirimizi tanıyorduk. Hepimiz aynı mahallenin çocuklarıydık.
Aynı aşirettendik.
İlk karşılaşıp konuşmamız 1974 affı sonrasında Toptaşı Cezavi’nde
oldu. Sanki eskiden beri tanışıyormuş gibi hiçbir yabancılık ve zorluk
çekmeden, kaldığımız yerden devam eder gibi, konuşmaya başlamıştık. Af çıkmış
cezaevleri boşalmıştı. Hapishanelerde sadece 12 Mart döneminin idamlıkları ve
aftan az önce içeri düşüp aftan faydalanamamış bizler kalmıştık.
Birdenbire Ertuğrul Toptaşı’na geldi. Muhtemelen bir
bürokratik yanlışlık vardı. Çünkü 12 Mart’ın kılıç artıkları ya askeri
cezaevinde ya da Niğde’deydi. Zaten bir iki hafta sonra Ertuğrul’u alıp
götürdüler. Yaşanan o korkunç olaylar, baskılar ve Askeri cezaevlerinden sonra
Toptaşı kısa bir ara, bir tatil yeri, biraz nekahet dönemi gibi olmuştu
Ertuğrul için. Uzun uzun yaşananları, teorik ve pratik sorunları konuşmuş
tartışmıştık.
Aşağı yukarı aynı şeyleri düşünüyorduk.
*
1978’de Ecevit iktidara gelince, THKP-C’den Ertuğrul Kürkçü,
Oktay Etiman, Orhan Savaşçı, Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan nihayet Mamak’tan
Niğde’ye getirilmişlerdi.
Ertuğrul ve Orhan bizim kaldığımız koğuşu tercih ettiler ve
sonraki yıllarda hep aynı koğuşta kaldık. Aynı koğuşun sakinleri olarak, olağan
cezaevi yaşamıyla geçti yıllar. Futbollar oynadık, tartıştık, televizyon
seyrettik, yemekler yaptık, lokmalar döktük, direnişler yaptık, hücrelerde
yattık, toplantılar yaptık, tüneller kazdık, boklu ve sidikli sular içinde
kaldık ve onları taşıdık, “mahkum sendikası” kurduk, öldürülmemek için nöbetler
tuttuk vs.. Sonra hep birlikte Malatya E-Tipi Özel Cezaevi’ne götürüldük.
Orada Müşahede Hücreleri’nde ayrı katlarda ama yine hep birlikte kaldık.
Niğde ve Malatya cezaevlerinde yaşanan tecrübeleri yazan
henüz çıkmadı. Ama Özellikle Ertuğrul ve Aydın Çubukçu’nun varlığı çok
önemlidir. Çok önemli işler yapıldı. Mahkumların birliği sağlandı. Akıllıca
politika ve taktiklerle önemli haklar elde edildi ya da baskı girişimleri
savuşturuldu ve haklar korundu. Her zaman bulunan Sekterlerin ve idarenin provokasyon
ve baskı çabalarına bir çok kez başarıyla karşı koyuldu.
Bugün bile o dönem bu cezaevlerinde yatanlar, oraları
özlemle anarlar ve oradaki tecrübelerin hayatlarındaki önemini belirtirler.
Sonraki yıllarda Ertuğrul’un Avrupa’ya yolu düştüğünde denk
gelirsek karşılaşma ve konuşmalarımız oldu. Ama önemli her durumda aynı
yerlerde birlikte bulunduk.
Ansiklopedi ve Özgür Gündem’de gözden ve
gönüllerden uzak kalmış benden yazı isteyen Ertuğrul’du.
2002 Seçimlerinde Blok’u destekleyen Dev-Gençliler
Bildirisi’ni birlikte hazırlamıştık.
Ancak gerek hayatın akışını belirleyen rastlantılar gerek
modern modern yaşamın insana zaman bırakmayan yoğunluğu insanları farklı
yerlere atıyor ve eski bağları zayıflatıyor.
Bütün bu yıllar boyunca Ertuğrul’un ne yaptığını ne
yapmadığını, ne yazdığını ne yazmadığını sürekli izledim. Türkiye devrimci
hareketinde ne yaptıklarını, ne yazdıklarını, nerede olduklarını sürekli
izlediğim, radar ekranında hiç kaybetmemeye çalıştığım beş altı kişi vardır.
Ertuğrul bunların başında gelir. Ertuğrul’un ciddi bir izlenmeyi hak ettiğini
düşünürüm hep.
Ama sadece izlemedim, yeni bir girişimde bulunacağımda, bir
iş yapacağımda, fikrini almak veya birlikte yapmak istediğim ilk isimdir.
Türkiye’de Radikal demokrat bir çizgi izleyecek ve böyle bir
çerçevede yer alabilecek tüm entelektüel kapasiteyi toplayabilecek, yeni
tartışma konularını gündeme getirip kafalarda 60’larda olan gibi derinden bir
değişikliğin temellerini atacak bir dergi projesi üzerine çalıştığımda ilk
alkıma gelen ve ilk gittiğim Ertuğrul oldu.
Marksizmin gelişimi ve yepyeni ufuklara açılışı anlamına
gelebilecek, bugün gerek dünyada gerek Türkiye’deki sorunlara çözümler ve
açıklamalar getiren Din ve Ulus teorileri alanında keşifler yapıp bunları
yazdığımda, okumasını en çok istediğim ve okuması için peşinden koştuğum insan
Ertuğrul oldu.
Ertuğrul (ve Mahir) evet demeden sosyalistler arasında ne
çatı partisinin ne de başka bir girişimin hiçbir başarı şansı olmadığını her
zaman söyledim ve yazdım.
Bütün bu dönem boyunca hep aynı yerlerde ama zaman zaman
aynı veya farklı pozisyonlarda bulunduk.
Şimdi tekrar aynı yerdeyiz.
Bu Blog, aslında Kürt özgürlük hareketinin önerdiği “Çatı
Partisi” önerisinin filli ve minyatür bir gerçekleşmesi sayılabilir.
Ama bir farkla. O öneri yapıldığında birlikte olacaklar veya
olması düşünülenler arasında örneğin Kürt burjuvazisi ve milliyetçiliğini
temsil eden Şerafettin Elçi veya Altan Tan’lar değil, Ayhan Bilgen’ler ve Ahmet
Türk’ler bulunuyordu.
Yani gerek içerikçe gerek sembol kişiler düzeyinde daha
radikal demokrat bir öneriydi.
O zaman da kimseden bağımsızlığın ve örgütsel varlığını
dağıtılması istenmiyordu.
Şu veya bu nedenle olmadı. Ama o zaman olsaydı, bugün çok
daha iyi bir noktada olunabilir ve Kürt burjuvazisi temsil eden eğilimlere öyle
tavizler vermeye gerek olmazdı.
Ertuğrul bu Blogda yer almasaydı, Çatı Partisi
girişiminin olmadığı gibi bu Bloğun da fazla bir anlamı olmazdı. Ertuğrul var
olduğu için bu blog var. Ertuğrul’un adı ve ağırlığı onun bir insan olarak
varlığının çok ötesindedir. O bir semboldür aynı zamanda.
Hala sosyalistlerin önemli bir bölümünün kabul edebileceği
tek isimdir. Ve ismi birbiriyle bir araya gelemeyecek birçok fatklı kişiyi,
eğilimi bir araya getirmeyi başarabilmektedir.
Ama aynı zamanda Kızıldere’nin tek canlı şahidi olarak, o
ölen tüm arkadaşlarımızın bizlere bir emanetidir de.
Ertuğrul’un seçilmesi, Ertuğrul’un değil, Deniz, Sinan,
Mahir, Hüseyin, İbo ve adını anamayacağımız binlerce kaybımızın Meclis’e
girmesidir.
Her şey bir yana, sırf bu anlamıyla bile bir zaferdir.
Ama Ertuğrul aslında sadece bir sembol olarak ele
alınamayacak ölçüde yetenekleri ve birikimi olan bir devrimcidir.
Uzun süredir (neredeyse ta 1970’teki Dev-Genç’ten beri, yani
40 yıldan fazla) canlı ve yükselen bir hareketle canlı bir bağ içinde
olmadığından kavrayış gücünü ve zekasını yeterince kullanma ve geliştirme imkânı
bulamamıştır ve bu nedenle bu yanı henüz pek görülmemektedir.
Bugün görülen Ertuğrul, olabilecek Ertuğrul’un henüz kötü
bir kopyası bile değildir. Bu durumdaki Ertuğrul bile var olanların hepsinden
çok ileridir.
Bir de bu ileri olanın dev adımlarla ileri gittiğini
düşünün.
Ertuğrul, yükselen ve radikalleşen Kürt demokratik
hareketinin özsuyuyla beslenmeye başladığı zaman, hızla ve dev adımlarıyla
muhtemelen çok daha büyük yollar kat edecektir.
Bunun nasıl bir şey olduğunu anlamak için, BDP’nin genç
milletvekillerine bakın. Bu hareketle canlı bağlar içinde kısa bir dönemde ne
kadar büyük bir yol kat ettiklerini göz önüne getirin.
Bu öyle kuru bir dilek değil. Bunun ip uçları var.
Örneğin, son altı ayda yazdığı yazılarda ve konuşmalarda
vurgularında ve kullandığı kavramlarda çok önemli değişmeler var.
Diğer yandan hiçbir komplekse kapılmadan hızla gereken
sonuçları çıkarıyor kimi gözlemlerden.
Örneğin Kürt özgürlük hareketinin Türk sosyalistlerine
iltimas geçtiğinden veya artık 60 ve 70’lerde Türkiye sosyalistlerinin Kürtleri
kurtarmaktan söz ederken şimdi durumun tersi olduğu anlamına gelebilecek
sözleri vs. bu bağlamda ilk akla gelenler.
Bir zamanlar Kürt hareketinin uzak durmanın pirim yaptığı,
Kürt hareketinin bir rakip olarak görüldüğü, “Kürt eksenli politika yapmayız”
sözlerine, “politikamız “Kürt eksenli” olmak zorundadır” diyerek
cepheden kimsenin itiraz etmediği; Kürtlerin “Etnik eksenli politika”
yaptıklarından söz edildiği ÖDP’nin içinde ve dışında, bu gericiliğin baskısı
altında hiçbir zaman söylenmemiş ve söylenemeyecek sözler bunlar.
Kanımca Ertuğrul’un seçilmesi hiç de sürpriz olmayacak.
Şimdilik herkes Ertuğrul’un sembolik niteliğiyle ilgili
görünüyor ve ondan böyle konuşmasını ve davranmasını bekliyor. Bir doza kadar
bu beklenti anlaşılır ve haklıdır.
Ancak bu beklenti Ertuğrul’u altın bir kafese koyup esir
etmektir. Ertuğrul çok daha fazlasını yapabilir.
Onun için bu kafese girmekten de dikkatle kaçınmalıdır ve
şimdiden kaçındığına dair veriler vardır.
Seçildikten sonra, Ertuğrul, yapacakları ve
yapmayacaklarıyla Kürtler arasında başlayan devrimci kabarış ve radikalleşmenin
Batı’da yayılışı ölçüsünde bizler için olumlu, egemenler için olumsuz bir
sürpriz olacaktır.
Yaşarsak göreceğiz.
Demir Küçükaydın
07 Haziran 2011 Salı
http://www.mersinyasam.com/news/23211.html

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder