27 Kasım 1976 Cumartesi

Murat Belge'nin Kıvılcımlı Eleştirisinin Eleştirisi

Birikim dergisinin Haziran 1975 tarihli 4.'üncü sayısında, Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın, görünüşte geniş kapsamlı denebi­lecek ve geniş kapsamlı olma çabasında bir eleştirisi yapıl­dı. Bu eleştiri, Kıvılcımlı'ya yönelik ilk yazılı eleştiri olma­sının yanı sıra, Kıvılcımlı eleştirmenlerinin tipik hatalarını taşıması ve bu hataları sistemleştirmesiyle de yazınımızda özel bir yer tutacaktır.

ELEŞTİRİ'NİN TAVRI

Murat Belge eleştirisine: "Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Tür­kiye sosyalizmi tarihinde mutlaka eleştirilmesi gereken bir kişidir" diye başlar ve izleyeceği "tavrı" şöyle anlatır: "Kıvılcımlı'yı eleştirirken özellikle nesnel bir tavır takınmanın ge­rekliliğine inanıyorum. Yani herhangi bir politik hedefin kay­gılarına kapılmadan, doğrudan doğruya Kıvılcımlı'nın kendi­sinin ne olduğunu, neleri, niçin temsil ettiğini anlamak (...")

Evet, "nesnel bir tavır": "herhangi bir politik hedefin kay­gılarına kapılmamak" olarak tanımlanıyor. Yani, bir eleştiri "herhangi bir politik hedefin kaygılarını" taşıyorsa, "nesnel" (objektif) olamaz!..
Nesnelliği böyle ele alışın Marksizm'le uzak yakın ilişkisi yoktur. Çünkü, bir eleştiri: proletaryanın politik kaygılarını ne derece güderse o kadar nesnel olabilir, ya da tersi: ne kadar nesnel ise o kadar, proletaryanın politik hedefinin kaygılarını gütmüş demektir.
Çağımızda, sınıflar üstü, dolayısıyla aynı anlama gelen "politik kaygılar" üstü bir objektiflik olamaz. Çünkü, "gerçek devrimcidir" ve proletarya sonuna kadar devrimci bir sınıf olarak, gerçeği, olanı olduğu gibi görmek zorundadır. Bu nedenle, objektif olarak, herhangi bir açıklama gerçeği yan­sıttığı ölçüde, proletaryanın politik çıkarlarına yarar, ya da politik çıkarlarına yaradığı ölçüde gerçeği yansıtır.
Nesnel bir tavrın, sınıfcıl, dolayısıyla da politik özünü gözden kaçırmak: ya burjuvazinin politik çıkarlarını gizle­meye, ya da küçük burjuvazinin proletarya ve burjuvazi ara­sında yalpalıyan, iki arada bir derede tavrını meşru göster­meye yarar.
M. Belge, bir eleştirinin objektif olmasını ve politik kay­gılar gütmesini karşı karşıya getirerek, burjuva anlamda bir objektivizm anlayışını dile getirmektedir. Ve bütün bur­juva teorisyenleri gibi, istediği kadar objektif olma gayre­tinde olsun, objektif olarak, yine de belli bir "politik hedefin" kaygılarını güdecek, olaylara belli bir sınıf açısından baka­caktır. Düşünce varlığı değil, varlık düşünceyi belirler. Ve bu yasa "nesnel" olduğu kadar "politiktir" de.
Proletarya, eleştiride partizandır. Partizanlığını gizle­mez, bilince çıkarır açıkça koyar. Ve partizanlığım gizleyen "nesnel" eleştirilerin partizan karakterini de görür ve gösterir.
"Nesnel" olma, herhangi bir "politik hedefin kaygılarını" gütmeme iddiasındaki bir eleştiri: "nesnel" olarak, nesnelliğin politik karakterini gizlemekten çıkarı olan sınıfın "politik kaygı"larını güdüyor demektir. Ve bay Belge, bir eleştirinin, belli bir "politik hedefin, kaygılarını" güdeceğinin objektif bir gerçeklik olduğunu görmezden gelerek, "nesnel bir tavır" ardına gizlenerek, bizzat bu davranışıyla, bu nesnellik anla­yışıyla eleştirisini hangi sınıf açısından yaptığını itiraf etmekte, şecaat arz ederken, sirkatin söylemektedir.

 

DÜŞÜNCE VE DAVRANIŞI AYIRIŞ

Kıvılcımlı'nın teori ve pratiğini ele alışta sık görülen bir yanlış, M. Belge'nin eleştirisinde de görülüyor. Eleştirmen haklı olarak Kıvılcımlı'nın teorisinin bir bütün olduğunu be­lirttikten sonra şöyle devam eder:
"Ben bu eserin (yani Kıvılcımlı'nın teorisinin) bir bütün olduğunu düşünmekle birlikte, yanlışlığının kanıtlanması du­rumunda Kıvılcımlı'dan geriye hiç bir şey kalmayacağı ka­nısında değilim. Çünkü, söylediği her şeyin yanlış olduğuna inansak bile, enerjisi, uğraşı, çalışkanlığı, teorik ve pratik cesareti, geride gene saygıdeğer bir sosyalist imgesi bırak­maya yeter" "(...) Kıvılcımlı gibi hayatını davaya adamış bir devrimcinin bu yanına ufak bir saygısızlık göstermekten gerçekten çekiniyorum."
Birikim yazarı, Doktor'un teorisinin bir bütün olduğunu çok iyi kavramış!.. Fakat, teorisi kadar teori ve pratiğinin de bir bütün olduğunu, daha doğrusu teori ve pratik diyalektiği­ni kavramış görünmüyor. Teorisini az çok bilimcil denebile­cek kategoriler çerçevesinde değerlendirirken, davranışına "enerji", "uğraş", "çalışkanlık", "saygıdeğer" gibi ahlaki denebilecek kategorilerle yaklaşıyor.
Düşünce ve davranış birbirinden ayrılmaz. Bu ilke, ay­rılmaması gerektiği değil ayrılamayacağı anlamına da gelir. Eğer teori yanlışsa bu muhakkak pratikte de ortaya çıkar. Tutarlı bir eleştiri bu bütünlüğü de koymak zorundadır. Bel­ge ise, böyle bir yaklaşımda bulunmamakta, aksine teori ve pratiğe apayrı ölçülerle yanaşmaktadır. Teoriye "bilimsel", pratiğe ahlaki eleştiri yöneltilerek "saygısızlıktan" yani ahla­ki olmayan bir davranıştan kaçınılmaktadır. Ve bu davranış, evet "saygısızlık" değildir ama düpedüz oportünizmdir.
Bu vesile ile daha tutarlı bir eleştirinin nasıl olacağını bir örnekle göstermeye çalışalım. Öncü gazetesinin 14 Nisan 1976 tarihli 5,'inci sayısında T.S.İ.P. eleştirilirken şöyle yazılıyor: "Devrimci kanat (yani Öncü'ünün görüşündekiler) doktorcu parti anlayışı ile Leninci parti anlayışı arasındaki büyük çelişkiyi TSİP'in, kurulup çalışması ile gördü ve size de (T.S.İ.P. yöneticilerine) gösterdi. Aynı şekilde doktorun görüşlerinden kaynaklanan komplocu çalışma tarzınızı eleş­tirdi. Olaylar kısa zamanda sizin ideolojideki ve politikadaki sapmalarınızın tesadüfi olmadığını, doktor Hikmet Kıvılcımlı' nın düşüncesinden, kaynaklandığını gösterdi. Sizlerle birlikte doktorun yaşayan canlı ruhunu gördük (...)" (altını biz çiz­dik.)
Görüldüğü gibi Öncü'yü çıkaran genç arkadaşlar düşünce ve davranışı aynı kriterlerle ele alıyorlar. Düşünce ve dav­ranış arasındaki ilişkiyi Birikim yazarından çok daha iyi kavramışlar. Eğer Birikim yazarının kanıtlamaya çalıştığı gi­bi Kıvılcımlı'nın teorisi yanlışsa bu pratiğinde de "komplocu çalışma tarzı", fraksiyonculuk vs. biçimlerde ortaya çıkar. Pekala bir kimse, "komplocu" bir çalışma içinde de "cesur, çalışkan, enerjili vs." olabilir. İşte M. Belge'nin anlamadığı budur. İşte, Bay Belge Kıvılcımlı'nın pratiğine toz kondurmazken, teorisinin yanlışlığını göstererek (!) daha eleştirisi­nin başında Marksizm'i kavramadığını itiraf ediyor. Ve bu ol­gu, teori ve pratiği ayırma, bizzat Birikim yazarlarının pra­tik tutarsızlıklarının görüşlerinde yansımasıdır. Daha doğrusu bir tutarsızlık değil, onların yanlış teorileri ile yanlış pratik­leri (yani pratiksizlikleri) arasında bir iç tutarlılık vardır.
Birikim yazarları entelektüel seviyenin yüksekliğine özel bir önem verirler. Zaten Birikim'in amaçlarından birisi mili­tanların teorik seviyelerini yükseltmektir. İyi, hoş ama bu is bir örgüt çalışması içinde bir anlam taşır. Yoksa Birikim yazarları gibi herhangi bir siyasi parti çalışması dışındaki bağımsız bir gurup aydının ilkel çabalarından öteye geç­mez.
"Pratik militanlar" Birikim yazarlarındaki bu tutarsızlığı sezmekte, ama toyca eleştirilerle (örneğin Birikim'i fazla entelektüel buluyorlar) eleştirdiklerini silahlandırmaktadırlar. Görünüşe aldanmamak gerekir, gerçekte Birikim'in entelek­tüel seviyesi oldukça düşüktür. Birikim'in entelektüelliği, di­ğer bir deyişle teorisi tipik küçük burjuva, yamalı bohça kalitesinin üstüne çıkamamaktadır.
Evet, devrimci bir aydın olmak: Ama devrimci aydın ol­mak, her şeyden önce kitle içinde kitle ile birlikte, örgüt içinde örgüt ile birlikte mücadele etmekle mümkündür. Aksi takdirde bir küçük burjuva aydın olmanın ötesine gidile­mez. İşte birikim yazarlarında eksik olan budur. Ve bu ger­çeklik Kıvılcımlı eleştirisinde teori ve pratiği ayırmakla açık­ça ortaya çıkmaktadır.
Bu arada Öncü'nün eleştirisi hakkında bir kaç söz et­mek gerekiyor. Öncü'yü çıkaran arkadaşların yargılarına ka­tıldığımız sanılmasın. Bu arkadaşlar önemli bir noktayı görmezlikten geliyorlar. TSİP'in "doktorcu" olduğu varsayımından hareket ediyorlar. TSİP ise tabiri caizse, hiç bir zaman "dokctorcu" olmamıştır. Olamazdı da. Bu bir zamanlar çıkmış Kıvılcım adlı bir gazetede daha TSİP kurulmadan önce gös­terilmişti. TSİP'liler hiç bir zaman Doktor'un görüşlerini bütünüyle benimsemediler. Fakat benimsemiş görünmeyi kar bildiler. Ve Doktor'un görüşlerini biçimsizleştirilmiş, özü çar­pıtılmış bir şekilde sundular. İşte Öncüyü çıkaranlar bu ol­guyu görmezlikten gelerek, TSİP'in şahsında Doktor'u da eleştirme kurnazlığına kaçarak bir taşla iki kuş vurduklarını sanıyorlar.
Kaldı ki, bir an için TSİP'lilerin, Öncü yazarlarının iddia ettiği gibi "doktorcu" olduğunu varsayalım. TSİP'in hatala­rıyla Doktor yargılanabilir mi? Hayır. Bir Kautsky, bir Plekhanov'un düşünce davranışına bakarak Marks hakkında hü­küm verebilir miyiz? Hayır. Çünkü Marks'm düşünce ve dav­ranışları ile, Kautsky, Plekhanov gibi "Marksist"lerin düşün­ce ve davranışları arasında bir çelişki vardır. Önemli olan bu çelişmenin tesbitidir. İşte, öncü yazarları, TSİP'e göre Doktor'u yargılarken, bu çelişkinin varlığına gözlerini kapıyor­lar, çelişkinin varlığından haberdar değilmiş gibi görünme kolaylığına kaçıyorlar. Olanı olduğu gibi görmemek, olgu­lara gözleri kapamak, kimseye yada devrimcilere hiç bir zaman yarar getirmemiştir ki Öncü'cülere getirsin! Neyse, geçelim.

DİL VE TERMİNOLOJİ ÜZERİNE

Birikim yazarı, eleştirisine Kıvılcımlı'nın dili ve termi­nolojisi ile Başlar: "Hikmet Kıvılcımlı denince herkesin ak­lına gelen ilk özellik, genellikle, özel bir dildir. Kıvılcımlı'nın dilini hiç beyenmeyenler de var, o dili taklide özenenler de. Değerlendirilmesi nasıl olursa olsun, özel bir dilin varlığı kesin bir olgudur."
Kıvılcımlı'nın "özel bir dil"i olduğu yargısı, gerçeği mi yansıtır, yoksa bir yanılsama mıdır? Yazar, "kesin bir olgu­dur" derken, bu yargının doğruluğunu kanıtlamaya değmez görüyor ve yargıyı bir aksiyom durumuna getiriyor. Do­layısıyla, bu aksiyomdan çıkan diğer yargılar da, (örneğin, Kıvılcımlı'nın düşüncelerini benimsemenin ön koşulunun bu dili benimsemek olduğu) kanıtlanmasına gerek görülmeyen bir yargıya dayandıkları için aynı hatayı taşırlar.
Önce, bu satırların yazarının bir gözlemini belirtmek ge­rekiyor: Dr. Hikmet Kıvılımlı'nın dilini anlamakta güçlük çekenler aydınlardır. Emekçiler bu dili anlamakta özel bir güçlük çekmez. Çünkü bu dil, halkın kendiliğinden kullan­dığı dilin bilinçli bir kullanımından başka bir şey değildir. Emekçiler bakımından zorluk, yanlızca Kıvılcımlı'da değil, Marks, Engels, Lenin'i okurken de söz konusu olan kavramla­rın anlaşılmasındadır. Bu da bütün bilimlerin öğrenilmesinde karşılaşılan bir güçlüktür.
Kıvılcımlı'nın "dili"nin aydınlarımıza zor gelmesi, ade­ta "özel bir dil" gibi görünmesi bir rastlantı değildir.
Osmanlılarda, nasıl üst sınıfların ve bu sınıfların ideolojisini güden aydınların halkın kullandığı dilden ayrı bir "Osmanlıca"ları var idiyse; bugün Türkiye'de de özellikle ay­dınlara enjekte edilmiş "öztürkce" denen, uydurma bir dil, özel bir jargon vardır. Ve bu dil emekçi kitlelerden kopuk aydınların bütün yazımına yerleşmiştir. Açın sanat dergi­lerini, okutun bir emekçiye. Bir şey anlamayacaktır. Öyle ki, bugün ne halk aydının dediğini, ne de aydın halkın dediğim anlamamaktadır.
İşte, Kıvılcımlı'nın kullandığı halkın dili, aydın tabaka­mıza sanki özel bir dil gibi görünmektedir. Gerçekte, Kıvıl­cımlı'nın özel bir dili jargonu yoktur. Aydınlarımızın "özel bir dili", "jargonu" vardır ve bu dil aydınlar arasında genel ol­duğu için, aydınlarımızın bu özel diliyle yazmayan Kıvılcım­lı, bu baylara sanki özel bir dil kullanıyormuş gibi görünür. Ancak bu özel aydın diliyle yazıp düşünenler, Kıvılcımlı'nın özel bir dili olduğu yargısını verirler. Ve bu yargı, bizzat yar­gıyı verenleri yargılar.
Kıvılcımlı'nın diline yönelen, en azından "entelektüel" sorumluluğu bulunan bir eleştiri, konuyu böyle kolaya kaçan bir şekilde ele alamaz. Çünkü, Kıvılcımlı dil konusunda incelemeler yapmış, bu incelemenin sonuçlarım bir kitapçıkta yayınlamıştır. Kitabın adı; "Türkçenin Üreme Yolları ve Dil Devrimciliğimiz"dir.
Kıvılcımlı'nın dili konusunda "nesnel" olma gayreti gü­den bir eleştiri önce, bu kitapta anlatılan Türkçe'nin ken­dine has üreme ve türeme yasalarının, önerilen dil politika­sının doğru olup olmadığını araştırmalıdır. Eğer, anlatılanlar gerçekliği açıklıyorsa, Kıvılcımlı'nın bu yasalara ve ilkelere yazılarında uyup uymadığının incelenmesi gerekir. O zaman, kitaptaki yasalar yanlış ise ve Kıvılcımlı bu yanlış yasala­ra yazılarında uyuyorsa, ya da yasalar doğru ve Kıvılcımlı bu doğru yasalara uymuyorsa, "özel bir dil"den söz edile­bilir.
Birikim yazarları ise böyle bir araştırma metotunu izle­mek bir yana, aydınlar arasındaki genel bir yargıyı, bir eleştiri süzgecinden geçirmeden, gerçekliği yansıtan bir ak­siyom gibi ele alıyorlar.
Murat Belge'nin eleştirisinin sonundaki kaynaklar dizininde, Kıvılcımlı'nın dil üzerine yazdığı kitabın adı yok. Bu nedenle yazarın bu kitabı okumadan böyle bir eleştiri yö­netme ihtimali söz konusudur. Kitabın varlığını bilmiyor olabilirler. Her ne olursa olsun, bilmemek cezayı kaldırmaz".
Belge, eleştirisine şöyle devam eder: "İlginç bir nokta, Kıvilcımlı'mn halkın kullandığı dile aykırı olduğu gerekçe­siyle, "öz Türkçe"ye karşı çıkması, ama o bu haklı itirazım öne sürerken bile "ana dil uydurcası" diye bir kelime uy­durmaktan geri kalmaz"
Bu alıntı, bütün eleştiri boyunca görülecek olan, eleşti­ri metotunun tipik bir örneğidir. Eleştirilen düşünce olduğu gibi değil, olması istendiği gibi sunulur ve bu çarpıtılarak sunulmuş düşünce eleştirilerek Kıvılcımlının işi bitirilir!..
Kıvılcımlı, hiç bir zaman problemi "Öz Türkçe"den yana olmak veya karşı olmak biçiminde koymaz. O der ki, bir dil sürekli gelişir, toplum ölçüsünde yeni düşünceler, yeni nesne­ler, yeni olaylar vs. ortaya çıktıkça yeni sözcükler doğar. Dillerin gelişimi içinde bu bir yerde kendiliğinden olur, ve bu kendiliğinden gelişim sürecinin yasaları bilinirse ve bu yasalara uyulursa, sürece bilinçli bir etkide bulunulabilir. Bu durumda yapılacak iş kelime türetme yasalarının Türkçe'deki özgün biçimlerini keşfetmektir. Öte yandan başka dillerden gelmiş olmakla birlikte halkın diline yerleşmiş, Türkçeleşmiş (bomba, kalem, defter, destere gibi) sözcükler kullanılmalı­dır. Konu çok daha derinliğine incelenmekle birlikte kısaca Kıvılcımlı'nın dil anlayışı budur. Ve bu temelden çıkarak, Türkçe'nin kelime üretme ve türetme mekanizmalarını inceler, Türkçe'yi kullanırken de bu yasalara uyar.
İşte aydınlarımız, ya da "öz türkçe"cilerimiz yeni keli­melerini bu yasalara uygun olarak değil uydurarak ortaya atarlar. Kıvılcımlı'nın da karşı çıktığı - Bay Belge'nin an­lattığının aksine - "öz Türkçe" değil, kendilerine "öz Türkçeci" diyenlerin uyduruculuğudur.
Birikim yazarı "Uydurca" diye bir sözcük uydurulduğu­nu iddia ediyor. Gerçekte, "Uydurca" sözcüğü "Uydurca" değil­dir. Çünkü Türkçe'nin üreme ve türeme yasalarına uygun­dur. "Ce, ca" ekleri Dil'i anlatır. Örneğin Osmanlıca, Bengalce, Fransızca vs. gibi. Aydınlarımızın yeni kelimeler öne sürerken yaptkıları iş UYDURMAKtır. "Uydurma" eylemi­nin kökü olan "Uydur" sözcüğüne "ca" son eki eklenerek Ay­dınların özel diline bir isim takılmış olur. Öte yandan "ce, ca" eki bir fiilin sonuna eklendiğinde ortaya çıkan sözcük bir isim olur. Örneğin, Koşmak mastarından, Koşmaca ismi gibi... Görüldüğü gibi Kıvılcımlı'nın yaptığı iş "uydurmak" değil, sözcük üretmektir.
Denemesi bedava, konuşmanızda "Uydurca" sözcüğünü kul­lanın, karşınızdaki bunun uydurma bir dili anlattığını kavra­makta hiç bir güçlük çekmeyecektir. Çünkü, sözcük Türkçenin yasalarına uygundur. Ayrıca, "uydurma" sözcüğü belki bir rastlantının sonucu olarak "öz Türkçeci"erin "Uygurca"sı ile ses benzerliğinin yol açtığı bir çağrışım yapması bakı­mından da dikkate değer bir anlam kıvraklığına sahiptir.
"Kıvılcımlı bu dili kullanarak yer yer hoş nükteler yapı­yor olabilir. Ama çoğu zaman, "Geberen" kapitalizm ya da "zortlama" gibi duygusal aşırılıklara düşer. Dilin "bilimsel" kullanımından uzaklaşarak, özel çağrışımlarla kişisel duygu­larla yüklü, son analizde dünyaya açılacağı yerde kendi içi­ne kapanan dış gerçekliğin nesnel ilişkilerim kendi öznel sistemi içinde daraltan ideolojik bir dille konuşur."
"Zortlama" sözcüğü "Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama" kitabının adında geçer. Ancak aydınlarımız "boğazla­ma", "zortlama" gibi ilkel halk türküsü türlerini bilmezler. Merak eden kitaptaki zortlama açıklamasını okuyabilir.
"Geberen" sözcüğüne gelince: bu da "Emperyalizm: Geberen Kapitalizm" kitabının adında geçer. Türkçede "ölmek" ve "gebermek" aynı olayı anlatmalarına rağmen, farklı an­lamlar taşırlar. Kimse "babam geberdi" demez. Derse, babasıyla düşmanlığı olduğu, babasının ölümünü istediği an­laşılır. Genellikle ölümü, yok olması istenen bir düşmana kar­şı "geber" sözcüğü kullanılır. Emperyalizmin gerici özünü, ve emperyalizm karşısında proletaryanın tavrını daha bir anlam zenginliğiyle verdiği için "geberen" sözcüğü yerinde kulla­nılmıştır.
Bu örneklerden görülebileceği gibi Kıvılcımlı'nın özel bir dili olduğu iddiası hiç bir temele dayanmayan, harcıalem, peşin bir yargıdır. Bu durumda eleştirmenimiz yargısından vaz geçmelidir. Geçmezse, bu yargıdan kaynaklanan: "Böy­le bir dille konuşmak, Kıvılcımlı'ya zaman zaman yöneltilen bireycilik suçlamasının inandırıcı bir kanıtı olabilir." hipo­tezi de hipotezi ortaya atanın bireyciliğini tanımaya yarar.
M. Belge dil üzerine eleştirilerinden sonra Kıvılcımlı'nın terminolojisini ele alır:
"(...) Kıvılcımlı'nın eserinde asıl önemli belirleyici rolü oynayan terimler başka hiç bir Marksist metinde rastlamadıklarımızdır. Örneğin, "tarihsel dev­rim sosyal devrim" ayrımı, tamamen Kıvılcımlı'ya özgü­dür ve bir dilsel kullanımın ötesinde, bir bakış farklılığı da getirmektedir. Buna benzer bir başka önemli teorik kavram ve ayrım: "Coğrafya ve Teknik Üretici Güçleri, İnsan Üretici Güçlen, Gelenek Görenek ve Kollektif Aksiyon"dur.(...)"
"Bunların yanı sıra, bazen Marksistlerin de belli bir ol­guya işaret etmek için kullandıkları, ama hiç bir zaman terimleştirmedikleri, tarih biliminin kategorileri, kavramları hali­ne getirmedikleri, "Medeniyet", "Rönesans", "Restorasyon" ya da "Barbarlık" gibi kelimeler, Kıvılcımlı'nın tarih tezinin geçiş teorisinin asli öğeleri olmuştur. Örneğin "Barbar aşı­sı" dediği olay, başka herhangi bir Marksist'de rastlamadı­ğımız melez bir kavram olarak, Kıvılcımlı'nın tezinin başlı­ca belirleyici ve açıklayıcıları arasındadır."
"'Barbar' ve 'uygarlık' kelimeleri bizi Kıvılcımlı'nın özel terminolojsinin üçüncü kategorisine getiriyor. Bir Marksist olmayan Morgan'ın eserinden, gelen bu terimler. Engels Aile­nin... Kökeni adlı kitabında, antik tarihin açıklamasında Mor­gan uygulamasının bir gereği olarak kullanır. Böylece, Mark­sist metinlere belirli koşullarda giren, ama Marksizm'in aslı öğeleri olmayan bazı terimler, Kıvılcımlı'da terfi ederler."
"Kıvılcımlı'nın özel terminolojisi, yalnızca burada varolan terimlerle açıklanamaz. Olmayan bazı terimler de, yokluklarıyla, bu terminolojinin doğrultusunu belirlerler. Örneğin, "Konjonktür", "eşitsiz gelişme" gibi terimlerin yokluğu, "ta­rihsel devrim = sosyal devrim" gibi terimlerin varlığı ka­dar önemlidir."
"Bütün bunlar, şöyle bir hipotezi oluşturabilecek güçtedir: Kıvılcımlı, söylemek istediğini anlatmak üzere, Marksizm'in bilinen terminolojisi ve kavramları dışında özel terimler ve kavramlar türettiğine göre, söylemek istediği şey de Marksiz­m'in söylediklerinden farklı olabilir. Bunun böyle olup ol­madığını görmek için, Kıvılcımlı'nın tarih tezine önce genel izgileriyle bakmamız gerekiyor."
Bütün bu uzun eleştiriyi olduğu gibi aktardık. Çünkü Kı­vılcımlı'nın terminolojisiyle ilgili olarak belli başlı dört grupta toplanan eleştiriler, l) farklı kavramların varlığı; 2) Mark­sist yazında geçip de kavramlaşmamış sözcüklerin kavramlaştırılması; 3) Marksizm'e ait olmayan bir terminolojinin kul­lanılması; 4) Bazı kavramların da yokluğu bir "HİPOTEZ" oluşturmaya yarıyor. Ve bu hipotez Kıvılcımlı eleştirisinin, genel yanlışlarının ortaya çıktığı tikel bir olgu olduğu ka­dar, bundan sonraki bütün eleştirilerin hareket noktasıdır, bütün eleştiriler, bu hitopezi bir hüküm haline getirme ça­basıdır.
Bir an için yukarıdaki dört tespitin de bir gerçeklik oldu­ğunu varsayalım ve gerçeklik olduğunun kanıtlanması halinde bile bu olguların sonraki gibi bir hipotez oluşturmaya yetmeyeceklerini, hipotezin mantığındaki sakatlığı göstermeye çalışalım.
Kavramlar, evrenin zihninde yansımasının formlarından biridir. Bu yansıma süreçlerin, olayların özünü kavrama im­kanı sağlar. Kavramlar, bilme sürecinin alt aşamadan daha üst aşamaya geçişinin, yani bizzat bilmenin tarihi gelişim sürecinin ürünüdürler.
İnsan bilgisi genişledikçe, bilimler ilerledikçe, yeni kav­ramlar formüle edilir, eski kavramlar daha dakik ve kap­samlı muhteva kazanır ve nihayet bazı kavramlar da terkedilir. Kavramlar da bizzat yansısı oldukları süreçler gibi dur­gun, kımıltısız, değişmez ve mutlak değildir. Objektif gerçe­ğin daha doğru, daha sadık yansıması yönünde bir gelişme süreci içindedirler.
Her bilim "kendine gerekli olan kendi öz dilini ve kavra­mlarını yaratmak zorundadır. Bilimsel kavramlar, çoğu zaman, alışılagelen dilde günlük olaylar için kullanılanlarla birlikte ortaya çıkar, ama büsbütün farklı yolda gelişir. Şekilleri de­ğişir ve günlük dilde taşıdıkları belirsizliği yitirip kesinlik ka­zanırlar, öyle ki bilimsel düşünceye uygun hale gelirler" (Fi­ziğin Evrimi, A.E.; L.İ.)
Bütün bilimler için geçerli olan bu açıklamalar, Toplu­mu açıklayan ve değiştiren bilim: Marksizm, için de geçer­lidir. Marksizm de bir bilim olduğuna göre, bütün diğer bi­limlerde olduğu gibi, eskiden kullanılan kavramlar daha da­kik, daha kapsamlı bir muhteva kazanacak, elbet bir takım sözcükler kavramlaşacak ve nihayet birtakım kavramlar da terk edilecektir.
İşte bay Belge'nin kavramadığı budur, Marksizm'de de ye­ni bir takım kavramların ortaya çıkmasını, bazı sözcüklerin kavramlaşmasını kabul edememekte dolayısıyla da Marksizm'in bir bilim olduğunu ve bütün bilimlerin bağlı olduğu gelişim yasalarına göre hareket ettiğini anlayamamaktadır. Yaza­rımız Kıvılcımlı'da bulunan bazı kavramların "klasik Marksist" terminolojide bulunmadığını söylüyor ve bulunmamasını Kıvılcımlı'nın yanlışlığına bir kanıt olarak ileri sürüyor. Evet, Kıvılcımlı'da klasik Marksist metinlerde bulunmayan bazı kavramlar vardır. "Tarihcil devrim" kavramı gibi. Ama bu kavramın Kıvılcımlı öncesi ve Kıvılcımlı'dan haberi olmayan, Kıvılcımlı çağdaşı Marksist metinlerde bulunmaması Kıvılcımlı'nın "Marksizm'in söylediklerinden farklı" şeyler söyle­diği anlamına hiç gelmez. Sorunu böyle ele alış, bilimsel de­ğil, tamamen dogmatiktir. Sorunu böyle ele alan, Marksizm'in gelişeceğini, yeni kavramlara ulaşabileceğini kabul etmiyor demektir. Sorun, eğer, bu kavramların klasik Marksist me­tinlerde olup olmadıkları şeklinde değil de, bu kavramla­rın objektif gerçekliği yansıtıp yansıtmadığı şeklinde ele alınsaydı, bu Marksist bir eleştiri olma çabası olurdu. Bir Marksist'e yakışan, bir tavır olurdu.
Eleştirmen, mal bulmuş Mağribi gibi seviniyor: "bu kav­ramlar Marksistlerde yok" diye. Ve bunu Kıvılcımlı için bü­yük bir zaafı gibi koyuyor.
Evet bayım, bu kavramlar özellikle çağdaş Marksistlerde yoktur. Ve bu yokluk: Kıvılcımlı'nın değil ama bizzat o Marksistlerin tarih ve toplum olaylarını açıklama yetersizlik­lerini, geriliklerini gösterir. Bu kavramların yokluğu Kıvıl­cımlı için değil ama, bizzat bu kavramlardan yoksun, Kıvıl­cımlı'yı bilmeyen Marksistler için büyük bir zaaftır.
Eleştirmen, Kıvılcımlı "kavramları terfi ettiriyor" di­yor. Olabilir. Marksizm bir bilim ise birtakım kavramlar ter­fi edecektir. Örneğin Marksist Ekonomi Politiğe ait kavram­ları ele alalım. Marks pek çok kavramı klasik iktisatçılardan almıştır. Ama bizzat bu kavramlar Marks'ta daha derin, daha dakik bir muhteva kazanmıştır. Şimdi eleştirmenimiz gibi: "Marksizm'in aslı öğesi" olmayan bazı terimleri "terfi ettir­mekle" Marks'ı suçlayabilir miyiz?
Konu, birtakım kavramların, klasik Marksist metinlerde bulunup bulunmaması ile açıklanamaz. Bu noktadan hareket eden bir eleştiri daha doğmadan ölmüş demektir. Konu, Kıvılcımlı'nın kullandığı kavramların olayları daha derin ve da­ha doğru olarak kavramamızı sağlayıp sağlamadığı bakımından, ve bizzat, bu kavramların açıklamaya çalıştığı olayların, incelenmesi yoluyla bir açıklığa kavuşabilir.
Yazarımız ise, bu yola girmiyor. Kıvılcımlı'yı bizzat, açıkladığı olaylarla değil ama klasik Marksist metinlerden farklı kavramlar kullanmakla eleştiriyor. Bu, bütün eleştiri boyunca görülen eleştiri metotudur.
Örneğin, "Tarihsel devrim" kavramım ele alalım. Bay Belge'nin bu kavrama yönelttiği eleştiri "Marksistlerde bulunmaması"dır. Bilimcil olma gayretindeki bir eleştiri ise prob­lemi böyle koymaz. O kavramın daha önce bulunmamasına önem vermez. "Tarihsel devrim" kavramının açıkladığı, yansısı olduğu OLAYLAR'ı inceler. Böyle olaylar var mıdır? Bu olayları yöneten kanunlar nelerdir? diye araştırır. Ya da hiç olmazsa, Kavramın yalnızca geneli değil, aynı zamanda tike­lin zenginliğini ihtiva ettiği ilkesinden hareketle, Kıvılcımlı, "Tarihsel devrim" kavramıyla açıkladığı bir somut bir tarih olayını analiz ederek, Kıvılcımlı'nın açıkladığı şekliyle "Tarihsel devrim" kavramının bu tikel, bu somut olayın zen­ginliğini ihtiva edip etmediğini, gerçekliği doğru yansıtıp yan­sıtmadığını araştırmalıdır. Ama bu iş hemen olmaz, uzun araştırma ister, sabır ister. Eleştirmenimiz, bu sabırlı ve uzun yola girmeyi değmez buluyor ve "Marksistlerde yok" çığlığını atıyor. Evet, yok. Ve bu, ne yazık ki o Marksistlerin zaafını gösterdiği kadar -ki onlar henüz Kıvılcımlı'yı okumadık­ları için suçlanamaz- ve daha fazla bu çığlığı atanların sko­lastik, orta çağ kafasını açığa çıkarır.
Sonuç hipotezi, böyle skolastik bir mantığın ürünüdür. Tekrar okuyalım: "Bütün bunlar, şöyle bir hipotezi oluştura­bilecek güçtedir: Kıvılcımlı, söylemek istediğim anlatmak üzere, Marksizm'in bilinen terminolojisi ve kavramları dışında özel terimler ve kavramlar türettiğine göre, söylemek iste­diği şey de Marksizm'in söylediklerinden farklıdır."
İşte Althusser'vari bir cümle! Ama çok talihsiz! Şimdi, daha da ileri gidelim ve bir an için, Kıvılcımlı'nın Marksizm dışında, toplum gerçekliğini yansıtmayan kavramlar kullan­dığının, bizzat olaylardan hareketle ispatlandığım, yani eleş­tirmenimizin yapmadığı şeyi yaptığını da varsayalım. Bu is­patlandığı takdirde bile, hitopez doğru bir hüküm haline ge­lemez. Çünkü Öyle yanlış bir şekilde formüle edilmiştir ki, tamamen dogmatik nitelikte bir hükme yol açmaktadır. Böy­le bir kanıtlama halinde bile "Marksizm'in bilinen terminoloji­si ve kavramları dışında özel terimler ve kavramlar türet­mek, Marksizm'in söylediklerinden farklı şeyler söylendiğini gösterir." gibi bir yargı ortaya çıkar. Böyle bir yargı ise Marksizm'in bütün gelişme yollarını tıkar. Marksizm'in, sü­reçleri daha doğru ve daha dakik yansıtan yeni kavramlar ge­liştirmesinin yollarını tıkar. Marksizm de bir bilim olduğu­na göre, eleştirmenimizin hükmü diğer bilimlere de uygu­lanabilir ve: "bilinen terminoloji ve kavramlar dışında yeni kavramların kullanılması, kullananı o bilimin dışına çıkarır"' gibi genellemelere yol açabilir. Böylece de sadece Marksiz­m'in değil bütün bilimlerin gelişme yollarım tıkar. Bütün bun­lar, eleştirmenin ortaya attığı hipotezin, ancak skolastik bir mantığın ürünü olabileceğini açıkça gösterir. Ancak "ceha­letin verdiği cesaret" kişiyi böyle tehlikeli, yapa yanlış genellemelere götürebilir.
Böyle dogmatik bir hareket noktası, skolastik mantığın ürünü olan bir varsayım, M. Belge'nin eleştirisinin bütün bö­lümlerine damgasını vurmaktadır. M. Belgenin bütün eleştiri­leri son duruşmada: "Klasik Marksist Metinlerde" bulunup bu­lunmamaya dayanır. Durum böyle olunca, eleştirinin eleştiri­sini burada kesmek mümkündür. Eleştirinin üzerine inşa edildiği skolastik temel gösterilmiştir. Eleştirinin eleştirisini burada kesmeyeceğiz ve bizzat eleştirmenin sunduğu şart­larda savaşı kabul ederek skolastik temel üzerindeki binanın nasıl tahrifler ve yanlışlarla inşa edildiğini göstermeye ça­lışacağız.
Son. olarak, yazar "Eşitsiz gelişim" gibi kavramların Kıvılcımlı'da bulunmadığım söylüyordu. Bu gerçeğe uygun ol­mayan bir iddiadır. Örneğin, "Halk Savaşının Planları" sayfa 65 de, şöyle yazmış Kıvılcımlı: "Ayrıca yeryüzü bir makastan çıkma ülkeler mozayiği de değildir. Hele kapitalizm, ülkeler arasındaki EŞİTSİZCE GELİŞİM ayırtlarını son kerteye dek abartmış bir düzendir." Demek ki varmış.

BİNANIN ELEŞTİRİSİNE GİRİŞ

M. Belge, "Tarih Tezinin Temel İlkeleri" başlıklı bölü­mde eleştirisine şöyle giriyor:
"Bu bölümde Kıvılcımlı'nın uygarlıklar, yıkılışları, rönesansları, vb. üstüne söylediklerine değil, ona göre bütün bu oluşumların yasaları olan, onları belirleyen temel tarih ilke'lerine bakacağız. "Bunların başında "Tarihsel Devrim Sos­yal devrim" ayrımı gelir."
Bu cümle, yukarıda da değinilen, eleştirinin dogmatik perspektifini göstermesi bakımından tipiktir.
Tarih bilimi ne yapar? Önce olayları ele alır, onları analiz eder, sınıflar, gelişim süreçlerini inceler ve giderek bir takım kavramlara, yasalara ulaşır. Eğer ortaya çıkan bu kavram­lara karşı bilimci! bir eleştiri yapılmak isteniyorsa, bu eleş­tiri yine bizzat kavram ve kanunlarla açıklanmaya çalışılmış, objektif bir gerçeklik olan olayların incelenmesinden hare­ketle yapılabilir. Yani eleştiri de, tıpkı o kavramları ortaya, atanın yaptığı gibi, olaylardan hareket ederse doğru olabilir. ,
İşte bay Belge, olayları, kendi değişiyle "uygarlıkları, yı­kılışları, rönesanslan" vs. atlıyor. Bunlar üzerine Kıvılcımlı'nın "söylediklerine" değinmeyeceğini belirtiyor. Değinmediği" Kıvılcımlı'nın söyledikleri değil olaylardır.
Öte yandan, "temel tarih ilkeleri", "yasalar" kafadan mı uyduruldu? Gökten mi indi? Aksine bütün bir yedi bin yıllık tarihin, yarım asrı bulan bir süre, hemen hemen bir ömür boyunca, incelenmesiyle bulundu. Yani olaylardan, tarihte olanlardan hareket edildi. Ve bir eleştirmen de, bizzat bu so­mut tarihten, olaylardan hareket etmeden bu "temel tarih ilkeleri"nin doğru olup olmadığım anlayabilir mi? Hayır.
İşte eleştirmen, bütün bu olaylar "üstüne söylenenleri" ya­ni bizzat olayları ele almaya gerek bile görmeden önce bir tek şeyi ispatlamaya çalışıyor: "Tarihsel Devrim Sosyal Dev­rim ayrımı", Marksistlerde yoktur, yok olunca da, elbette, "Marksizm'in kabul edilmiş olgularına aykırıdır."
Bu kavramın Marks, Engels, Lenin'de bulunmadığını an­lamak için özel bir çaba gerekmez. Elbette yoktur. Çünkü ne Marks, neEngels, ne Lenin "Antika Tarih" dediğimiz, ta­rih bölümünü bütünüyle inceleyememişlerdi, inceliyemezlerdi de. Çünkü pratik olarak antika tarihle bağı açıkça görü­len geri ülkelerde henüz bir sosyal devrim imkanı ortaya çık­mamıştı. (Bilinir ki, pratik ihtiyaçlar, bilimlerin ilerlemesine on üniversitenin yapamadığı etkiyi yaparlar.) Bu sosyal dev­rim imkanı ancak altıda bir yeryüzünde, 1917 de sosyalizm kurulduktan sonra ortaya çıktı ve ikinci cihan harbinden sonra bir gerçeklik haline dönüştü. Teorik olarak ta tarihi bir bi­rikim biliminden bir klasifikasyon bilimine dönüştürecek bilgilerin birikimi, ancak yirminci yüzyılın ilk çeyreğinin son­larında sağlanmıştı. Ve bu birikimde başlıca yeri kapsayan arkeoloji bilimi, emperyalistlerin geri ülkeleri paylaşması ile, at başı doğup gelişmişti. Bu durumda, Antika Tarihi açıkla­yan kavramların Marks, Engels, Lenin'de bulunmadığından hareketle Kıvılcımlıya yönelecek bir eleştiri dogmatizmden, skolastikten öteye gidemez.
Eleştirmen, olaylardan hareketle bir eleştiriye yanaşmadığına göre, bizim olaylardan hareketle eleştirileri çürütme­ye kalkmamız, eleştiri için gerekli ortak bir dil bulma imkanını ortadan kaldıracak, ve aynı zamanda, olayları zaten Dr. H. Kıvılcımlı bütün zenginliğiyle ortaya koyup açıkladı­ğından Kıvılcımlı'nın yazdıklarını tekrarlamaktan başka bir iş düşmeyecektir. Bu da ister istemez, "Bu kadar aktarma ya­pacağına, Kıvılcımlı'nın kitaplarını yeniden okuyun deseydin, daha özlü bir is yapmış olacaktın" şeklindeki bir itiraza hak kazandıracaktı.
Bu nedenle karşı eleştirimizde, tarihteki olayları değil, bizzat Belgenin eleştirisini oluşturan olayları ele almak ge­rekiyor.
Eleştirmen Belge'nin eleştirisinde görülen iki tipik olay şunlardır:
1) Kıvılcımlı'nın fikirlerini olduğu gibi değil, kendi anla­yışına uygun değişikliklere uğratarak sunar.
2) "Marksizm'in kabul edilmiş görüşlerini" aktarırken, hiç de, "kabul edilmiş görüşler"e uygun açıklamalar yapmaz. Yani iki yönlü tahrif.
Bu tür tahrifler bütün yazıya yaygın olmakla birlikte ,-ki bunlar yeri geldikçe gösterilecek-tipik bir örnekle baş­layalım.
Bay Belge, Tarihsel Devrim Sosyal Devrim ayrımının "anlamım kabaca şu şekilde" özetler: ("KABACA" sözcüğü, ya­nlış özetlendiği yolunda yapılacak bir karşı eleştiriye karşı sığınılacak bir siper olarak oraya koyulmuştur. Ama biz sayın Belge gibi entelektüellerin kaba düşüncelere pek değer ver­mediklerini bildiğimizden, tevazularını gösteren bir incelik olarak ele alacağız) "Modern çağa gelinceye kadar gerçek anlamda bir "devrim" olmamıştır; bir "üretim tarzı deği­şikliği" olmamıştır (...)"
Kıvılcımlı hiç bir kitabında "Tarihsel Devrim" problemini "gerçek anlamda" gibi sözlerle nitelemez. Gerçek anlamda devrim, ya da sahte anlamda devrim gibi bir koyuş yoktur.
Tarihsel Devrimler de en azından, modern sosyal devrimler kadar gerçektir. Fakat bu ayrı tarihi dönemlerdeki devrimlerin ortak yasaları olduğu kadar, bazı kendilerine has ya­saları da vardır. Kıvılcımlı problemi hiç bir zaman "gerçek anlamda" devrim olup olmadığı şeklinde koymamasına rağ­men, M. Belge böyle imiş gibi sunuyor. Yanlış bir şeyi eleşti­rilene mal edip, onu eleştirmek ve böylece işin bitirildiği ka­nısını uyandırmak; ucuz bir hiledir. Fakat işin kötüsü, eleştirmenimiz bunu bilinçli olarak yapmıyor, anladığını, ya da bir türlü anlayamadığını yazıyor. "İyi niyetli"!
İkinci olarak, yine aynı cümlecik içinde Devrim kavra­mını "üretim tarzı değişikliği" olarak tanımlıyor. Ve bu tam da "Marksizmin kabul edilmiş ilkelerine" pek uygun ol­mayan vülger bir anlayışı yansıtıyor.
Çünkü devrim olayı, üretici güçler ve üretim ilişkilerinin, çelişkisi ile anlatılabilir. Sadece "üretim tarzı değişikliği" biçimindeki bir tanım, devrimin çelişkili diyalektiğini vermez. Zaten bu nedenle, "Tanım: Yüzeyde kalan bir bilim çercevesidir!" Metafizik mantığın bir ürünü sayılabilir. Örneğin Marks, Devrim olayını, böyle yüzeysel ve metafizik bir tanım şek­linde değil, çelişkili bir süreç olarak, diyalektik olarak ele alır:
"Toplumun maddecil üretici güçleri, gelişmelerinin belir­li bir basamağında, daha önce var olan, o güne dek içinde kımıldadıkları üretim ilişkileriyle, yahut o ilişkilerin hukuki deyiminden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkileriyle çe­lişkiye düşerler. Bu İlişkiler, üretici güçlerin gelişim biçimle­ri iken, onları zincire vururlar. Böylece bir sosyal devrim çağı ortaya çıkar." (Önsöz)
"Demek "mülkiyetin el değiştirmesi" yahut "daha geri bir üretim tarzından, daha ileri bir üretim tarzına geçiş" (ya da Belge'nin dediği gibi: 'üretim tarzı değişikliği') gibi Devrim tanımlamaları az çok yüzeyde kalır. Toplum olayı olarak Dev­rim deyince iki şeyin çelişmesi ortada bulunur:
l - ÜRETİCİ GÜÇLER
2 -ÜRETİM (MÜLKİYET) İLİŞKÎLERİ" (Halk Savaşının Planları, s.94)
İşte bu iki tipik olgu, yani Kıvılcımlı'nın fikirlerini ve "Marksizm'in kabul edilmiş" görüşlerini bayağılaştırarak "kabaca" aktarma bütün yazı boyunca görülecektir. Yani eleş­tirmenimiz, ne Marksizmi, ne de Kıvılcımlı'yı anlamamıştır. Gerçekte, Kıvılcımlı'nın teorisi Marksizm'den başka bir şey olmadığına göre, bu iki hatanın sürekli olarak birbirini kar­şılar biçimde ortaya çıkması kaçınılmazdır. Çünkü bay Bel­ge Marksizm'i kavrasaydı, Kıvılcımlı'yı da kavrardı, ya da tersi Kıvılcımlı'yı kavrasaydı, Marksizm'i de kavrardı. "Mark­sizmin kabul edilmiş görüşlerini" bayağılaştırmasaydı Kıvıl­cımlı'nın dediklerinin bu görüşlere ters düşmediğini görürdü.

"GEÇİŞ" PROBLEMİ

Yazar aynı minval üzere, Kıvılcımlı'nın görüşlerini oldu­ğundan çok farklı bir biçimde aktararak devam eder:
"Bu doğruysa (yani sosyal devrimlerin kapitalizmle bir­likte başladığı), antik tarihte görülen toplumsal değişimler gerçek "geçiş" değildirler. Dünya'da sadece üç geçiş vardır. 1) Komünden sınıflı topluma 2) Sınıflı toplumdan kapitalizme 3) Kapitalizmden sosyalizme."
Alıntıdakiler, Kıvılcımlı'nın dedikleri gibi sunulmakla bir­likte Kıvılcımlı böyle şeyler söylemez "gerçek geçiş"; sahte geçiş ayrımları yapmadığı gibi, böyle, üç geçiş vardır diye kestirip atmaz. Zaten problemi bu tür ele alış Kıvılcımlı'ya tamamen yabancıdır. Bütün bunlar Belge'nin çıkarsamaları­dır. Örnek verelim: baş eseri "Tarih Devrim Sosyalizm"in içindekiler listesinde "geçiş"le ilgili başlıklara bir bakalım: Barbarlıktan medeniyete "Soyut geçiş"; "Somut Geçiş"; "Klasik Geçiş"; "Kentten Geçiş" gibi pek çok geçişler sayılıyor ve hiç birinde de şu sahte, şu gerçek geçiştir, denmiyor. Yine "İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk geçiş: İngiltere" yayın­lanmış, "Son Geçiş: Japonya" yayınlanmamış kitaplarının ad­ları.
Gerçekte, Tarihte, her Tarihsel Devrim, yeni bir grup barbarın medeniyete geçişidir. Ve her biri, kendi özel yasala­rı da olan, somut orijinal geçişlerdir. Ancak, bu geçişler bir sınıflamaya da tabi tutulabilir. "Tarih Devrim Sosyalizm" ki­tabı da bütün bu geçişleri değil ama sınıflama içinde tipik olan geçişleri ele alır. Kapitalizme ve sosyalizme geçişler için de bir takım ortak yasalar gözönüne alınarak bir takım sı­nıflamalar yapılabilir ve yapılmaktadır da.
Eleştirmen, "Tarihi maddeciliğin toplumsal aşamalarının bu şekilde sıralanması, Marksizm'in kabul edilmiş olgularına aykırıdır." diyor. Peki ne imiş bu "Marksizm'in kabul edilmiş olguları"? Bu konuda pek kesin bir şey söylemiyor. Şöyle devam ediyor: "Stalin'in ünlü şematik sıralamasını bozma­sına diyeceğim yok." Bildiğimiz kadarıyla "Stalin'in ünlü şe­matik sıralaması": "İlkel topluluk, köleci toplum, feodal top­lum, kapitalist toplum, sosyalist toplum" şeklindedir. Ve yi­ne bildiğimiz kadarıyla bu sıralama "Marksizm'in kabul edil­miş bir olgusu"dur. Çünkü, büyün dünyada proletarya parti­leri bu sıralamayı kabul eder ve militanlarına bu sıralamayı öğretir. Henüz, Marksizm, yani proleterya partileri, bu sı­ralamayı resmen reddetmiş değildir. Fakat, anlaşılan bay Belge, bu sıralamayı "Marksizmin kabul edilmiş bir olgusu" saymıyor. Anlaşılan dilinin altında bir bakla var! Devam eder: "Ama Kıvılcımlı'nın bu sıralaması, Marks'ın, Engels' in bildiğimiz sıralamalarına da aykırı. Sınıflı topluma ge­çişteki ayrımları hesaba katmıyor. Germanik, Slavonik, As­yalı, ayrı ayrı üretim tarzları olduğuna değinmiyor."
Görüldüğü gibi bay Belge yine konuyu netçe koyma­dan, sadece üç tanesini sayarak durumu geçiştiriyor. Geçiştirmesinin sebebi, gerçekte eleştirmenimizin de bu konu­da net bir fikre sahip olmamasıdır.
Biraz açıklık getirmek üzere konuyu, biraz derli toplu ele almamız bay Belgenin ne kadar yanıldığını daha iyi or­taya koyacaktır.
Marks, bütün bir ömrünü verdiği Kapital'de, "modern toplumun yüzündeki peçeyi" kaldırır. Modern toplumun ya­salarını inceler. Aralarındaki iş bölümü gereği Engels daha ziyade, doğa bilimleri ve felsefe alanına el atmıştı. Ancak Marks bu arada, zamanındaki verilerin imkan verdiği ölçüde kapitalizm öncesi antika toplumların işleyiş yasalarını da elinden geldiğince araştırmıştır. Bu çalışmaları, hayattayken yayınlanmadı. Marks'm bir konuda bütünüyle bilgi sahibi olmadan, çağının bütün bilgisini hazmetmeden ve onu aş­madan yayınlanmak üzere bir kelime bile yazmadığını bili­yoruz.
Marks'ın kitaplarında yeri geldikçe Stalin'e maledilen "ilkel, köleci, feodal" sınıflamasını kullandığını görürüz. (Bu konuda Stalin tamamen bir günah tekkesine döndürülmüş­tür). Bunun yanı sıra "Asyalı" üretim biçiminden de söz ettiği görülür. "Slavonik, Germanik, Antik, Roma" gibi üre­tim biçimlerinden de söz eder, ama kişisel notlarında.
Marks'ta üç tür sınıflama görülür:
1- Alman ideolojisi ve Manifesto'da görülen "Köleci, Feodal, Kapitalist" sıralaması.
2- Örneğin, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'da gö­rülen: Asyalı, Köleci, Feodal şeklindeki sıralama,
3- Yayınlamadığı notlarında geçen Slavonik, Germanik, Asyalı gibi biçimler.
"Bütün bunlardan hangisi "Marksizm'in kabul edilmiş bir olgusu"dur? Bay Belge'ye göre sondaki. Uluslararası prole­tarya hareketine göre kah birincisi, kah ikincisi.
Konuya, Marks'ta var mı yok mu diye bakmak, dogma­tizmden başka bir şey olmaz. Çünkü Marks-Engels Tarihin 7000 yıllık bütününü bilmiyorlardı. Bu Tarih bölümüyle ilgili bilgiler henüz birikiş aşamasındaydı. Dolayısıyla söyledikle­rinde dahiyane sezişler olmakla birlikte, yetersizdir.
Arkeoloji, yeni doğuyordu. 1870'de Schliemann Truva'da kazıya başlar, 1876'da yine H. Schliemann Miken'e ilk kaz­mayı vurur. 1894 Evans Knasos sarayını buldu. 1889 Koldvey Babil'de kazıya başladı. 1922 Leonard Wolley, Ur'da kazı yaptı. Görüldüğü gibi, M.Ö. 5000 ile 500 arası yaşamış bütün medeniyetlerin keşfi Marks-Engels'in son yıllarına ya da ölümlerinden sonrasına denk gelir. Öte yandan onların, diğer doğu medeniyetleri hakkında da (İslam, Bizans, Sasani, Selçuk, Osmanlı vs.) hakkında bildikleri de pek fazla değildi. Bütün bu medeniyetlerden kalan en önemli belge­ler, özellikle İstanbul gibi şehirlerin kütüphanelerinde yığılı gözden ve araştırmadan uzak duruyordu. İşte, Kıvılcımlı'nın, tıpkı Marks gibi bir ömür verdiği çalışmalar Antika "toplumların yüzündeki peçeyi" kaldırır. Kapital nasıl mo­dern toplumun yasalarını açıklayan bir anıt emekse,Tarih Devrim Sosyalizm de öyle, Antika toplumların yasalarını açıklayan bir anıt emektir.
Bay Belge, bütün bu yığılı malzemenin incelenmesiyle ortaya çıkmış kanun ve kavramların Marks, Engels, Lenin'de olmadığını söylüyor. Ve bunu Tarih Tezi'nin yanlışlığına
bir kanıt olarak öne sürüyor! Güler misiniz, ağlar mısınız?
Bay Belge'nin kabul etmediği "İlkel Köleci Feodal" sıralamasının kaynağı nedir? Bu sıralama, Avrupa Tarihi'nin gözleminden çıkmıştır. Avrupa'da bilinen en eski mede­niyetler: Yunan ve Roma idi ve bunlar köleci idi. Bunlar­dan önce: Tarih Öncesi yani İlkel Sosyalist toplumlar vardı. Roma medeniyetinin Barbarlarca yıkılışından sonra dere­beylik, namı diğer: Feodalizm görülüyordu. Daha sonra da kapitalizm. Bu sıralama Avrupa ölçüsünde kaldığı sürece az çok tatmin edici olabiliyordu. Fakat çağımızda İşçi Sınıfı'nın geri ülkelerde de ortaya çıkmasından sonra bu şema artık Yunan Mitolojisindeki haydutun demirden yatağına dönmüştü. Özellikle Asya, Afrika ve Latin Amerika toplumları için. İşte Bay Belgede de gö­rülen "ilkel, köleci, feodal" şemasına duyulan tepkinin kay­nağı budur. Fakat, Bay Belge gibiler, bu demir yatağa karşı çıkarlarken, "kaynağa dönerek" başka bir şemayı (demir yatağı) öne sürüyorlar.
Kıvılcımlı'nın "Tarih Tezi"nde insanlık tarihini Avrupa perspektifinin dışında, bizzat somut gelişim süreci içinde in­celemesi Tarihin kavranışında bir devrimdir. Bu devrim, Kopernikin keşfine benzetilebilir. Kopernik nasıl, Dünya'yı değil de Güneş'i evrenin merkezi olarak ele aldığında, in­sanın evren kavrayışında bir devrime yol açmışsa, Kıvılcımlı'da Tarih Tezi'yle klasik Avrupa şemasını yıkarak benzer sonuçlara yol açmıştır. Sonuçların neler olduğunu burada an­latmaya yerimiz yok. Merak eden Kıvılcımlı'nın kitaplarını okuyabilir.
İşte, Bay Belge'de kabul edilmeyen ama bütün dünya Proletarya Partilerince kabul edilmiş bulunan "Marksizm'in kabul edilmiş olgularının" durumu budur.
Bir de, genellikle proletarya partilerince oldukça ihtiyat­la yaklaşılan, özellikle Grundrisse'de sözü edilen ve marksologlarca çeşitli yorumlara ve tefsirlere uğratılan, eleştirmeni­mizin de eğilim duyduğu "Slavonik, Asyatik, Germanik" gibi üretim biçimleri hakkında bir kaç söz edelim.
Hemen görüleceği gibi, bu üretim biçimleri adlarını Yer (Asya gibi), ya da Kavim (German, Slav) isimlerinden al­maktadır. Bu bir rastlantı mıdır? Hayır. "Kapitalizm, Feo­dalizm, Kölecilik" gibi kavramlar ne bir kavim ne de bir yer ismidir. Sadece bu olgu bile bize Asyatik, Germanik. gibi üretim biçimlerinin henüz tarihi gelişim içinde belli bir yere oturtulmadığını ve içeriklerinin pek belirli olmadığını gösterebilir. Bütün bunlar oldukça yakın çağlarda, ya da Marks'ın yaşadığı cağlarda henüz yaşayan ya da kısa zaman önce yaşamış üretim biçimleridir. Her ne kadar bu üretim biçimleri dünyanın ayrı yerlerinde yaşamışlarsa da, gerçekte, Marks'ın sezdiği ve Kıvılcımlı'nın kesinlikle gös­terdiği gibi farklı aşamalardaki barbarların, farklı aşamalardaki medeniyetlerle ilişkisinden doğan farklı geçiş, dola­yısıyla da üretim biçimleridir. Ve bu anlamda, tarihte me­deniyete geçen kavimlerin sayısı kadar farklı toplum biçim­lerinden söz edilebilir. Tabiatta nasıl farklı aşamaların ya­ratıkları bir arada görülebilirse, şimdiye kadar farklı top­lumsal aşamalar aynı çağda ayrı ayrı yerlerde bulunabilir. Bu bizleri aldatmamalıdır.
Kıvılcımlı bütün bu toplum biçimlerini bir sınıflamaya tabi tutar, ama bu tarihi gelişim süreci içinde yerine koyul­mamış suni denebilecek (Asyalı, Slavonik, Germanik gibi) bir sınıflama değil, Tarihi olayların özüne inen organik bir sınıflamadır.
Bay Belge'nin kabul ettiği "Marksizmin kabul edilmiş ol­gusu": Asyalı, germanik, slavonik gibi üretim biçimlerinin de durumu budur. Daha geniş bilgi için "Toplum Biçimleri­nin Gelişimi"ne bakılabilir.
Bu arada "Tarihsel Devrim" kavramına bir iki sözcükle değinelim. Dr. Hikmet Kıvılcımlınınkiler hariç hiç bir ta­rihçide (Ne batılı marksologlarm ne de sosyalist ülkelerin bilim işçilerinin tarihlerinde) Tarihsel Devrim kavramına, ya da inkar edilemeyecek bir gerçeklik olan, bütün mede­niyetlerin barbarlar tarafından yıkılmaları olgusunu karşı­layan bir kavrama rastlanmaz. Bırakın böyle bir kavrama rastlamak bir yana, bir problem olarak ele alma girişimi bile göremezsiniz. Bu olgu Tarih Biliminin genel geriliğini göstermesi bakımından dikkate değerdir.
Diyalektik metota dayanan bir tarihçi, en azından şu soruyu sormalıdır: Bu gün devrim denince 16'ıncı yüzyıldan bu yana olagelen burjuva ve proleter devrimlerini sayıyo­ruz. İlk sınıflı toplum 6500 yıl önce kurulduğuna göre, şu modern sosyal devrimlere gelinceye kadar toplumlar bir gelişim süreci içinde olduğuna ve gelişim, daima diyalekti­ğin yasalarına uygun olarak sıçramalarla, yani devrimlerle olacağına göre bu 6500 yıllık antika tarih boyunca sıçrama­lara, devrimlere hangi olay tekabül eder? Diyalektiğin en genel yasalarının yol göstericiliğinde sorulacak böyle bir soru bile soruna antika tarihin anahtarını verir ve Tarihsel Devrim problemiyle karşı karşıya getirir.
Modern bilim, daha geçenlerde, "düz" bir süreç sanılan uykunun bile sıçramalarla sürdüğünü, Güneş'in bile "bir yürek gibi attığını" yani birikim ve sıçramalar içinde olduğunu keşfederken, Tarihsel Devrim kavramını kabullen­memek diyalektiği kabul etmemek demektir.
Murat Belge, Tarihsel Devrim kavramını reddederek çağdaş "Marksist" tarih biliminin utanç verici geriliğini sa­vunduğunun farkında bile değil.

ÜRETİCİ GÜÇLER TEORİSİ

Yukarıda, Murat Belge'nin eleştirisinde birbirini doğu­ran iki yanlış yönünden söz ettik ve bir örnekle göstermeye çalıştık. Bunlar: Kıvılcımlı'nın düşüncelerini doğru aktar­madığı ve "Marksizm'in kabul edilmiş olgularını" kavrama­dığı idi. Bu bölümde özellikle üretici güçler kavramı çer­çevesinde yanlışlar tekrar gösterilecektir.
Murat Belge Üretici Güçler Teorisi'ni "Marksizme göre" şöyle anlatıyor:
"Bilinen şeylerden olduğu halde, sırf karşıtlığı vurgula­mak için tekrarlayalım: Marksizm'e göre bir "üretim tarzı" nın ikili bir eklemleniş biçimi vardır: üretici güçler ve üretim ilişkileri. Bunlar üç öğeyi içerir: çalışan, çalışma aracı (yani "çalışma nesnesi" olan genel ham madde ve çalış­ma aleti olan çeşitli avandanlık), bir de çalışmayan, yani emeği sömüren. Üretici güçlerde teknoloji, üretim ilişkile­rinde mülkiyet, temel belirleyicidir."
İşte Bay Belge'nin anladığı şekliyle Marksizm'in Üre­tici Güçler Teorisi. Biraz sonra görüleceği gibi M. Belge' nin anlattıklarının Marksizmle ilgisi yoktur. "Bilinen şeyler­den olduğu halde sırf karşıtlığı vurgulamak için" ele ala­lım.
"Marksizm'e göre, bir "üretim tarzı"mn ikili bir ek­lemleniş biçimi vardır" diyor. "İkili bir eklemleniş biçimi" açıklamaya muhtaç bir deyimdir. Sayın Belge, bir üretim tarzının: "çözülmez ayrılmaz bir şekilde birbirine bağlı iki yünü"nü yani üretici güçlerle, üretim ilişkilerinin diya­lektik birliğini: "ikili bir eklemleniş tarzı" diye koyuyor. Son derece muğlak bir ifade. Bay Belge'nin bu talihsiz de­yimi üzerinde pek fazla durmaya gerek yok. Yalnız şu kadarını söyleyelim ki: Üretici güçler ve üretim ilişkileri "eklemleniş" gibi toplamaya benzeyen, teyelleme, eklektik bir ilişkiden ziyade organik, birbirinden ayrılmaz, çözülmez diyalektik bir sentezle "üretim tarzı" kavramım oluşturur. Nasıl bir atom: proton ve elektronların toplamı, "eklem­leniş"i değil, bir sentezi ise: üretim tarzı da üretici güçler, ve üretim ilişkilerinin, "ikili bir eklemleniş biçimi" ya da toplamı değil, diyalektik bir sentezidir.
"Üretici güçler ve üretim ilişkileri: Bunlar üç öğeyi içe­rir: çalışan, çalışma aracı (yani "çalışma nesnesi" olan genel ham madde ve çalışma aleti olan çeşitli avandanhk), bir de çalışmayan. Yani sömüren."
1) "Üretici güçler ve üretim ilişkileri" ikisi birden sayı­lan üç öğeyi içermez. İçerse içerse, üretici güçler içerir. Bu tanım öylesine bilim dışı, karmakarışık, garip bir tanım ki, neresinden tutup ta eleştiresiniz?
2) Eğer "üç öğe" üretici güçleri oluşturan öğeler ise: yepyeni bir üretici güç tanımı karşısındayız. "Çalışmayan, sömüren" bir üretici güç imiş! Doğrusu, ilkel veya modern sosyalist toplumlarda bu "ögenin" eksikliği halinde ne ola­cak? Merak ediyor insan. En azından bay Belge'nin üç öğesinin bütün toplum biçimlerini değil yalnızca sınıflı top­lumları kapsadığı ortaya çıkıyor! Halbuki Üretici Güçler Teorisi, sınıflı, sınıfsız bütün toplumları kapsar. Evrenseldir. Hasılı, bay Belge'nin "Üretici Güçler Teorisi" çok garip! "Marksizmin kabul edilmiş olgularına" uygun olmak bir yana, azıcık bilimsel niteliği bile olmayan bir "teori."
M. Belge'nin Üretici Güçler hakkında dedikleri bu ka­darla bitmiyor. Konuyu, daha bir açıklığa kavuşturmak ve yeri geldikçe M. Belge'nin hatalarını göstermek için daha geniş olarak ele almak gerekiyor. Bunun için önce, Türki­ye'de devrimci militanların eğitiminde klasikleşmiş kitaplar­da anlatılan şekliyle, daha sonra Marks ve Engels'teki şek­liyle ve nihayet Kıvılcımlı'da anlatılan şekliyle üretici güçler teorisini ele almak gerekiyor.
"Felsefenin Temel İlkeleri"nde, Üretici Güçler Teorisi:
Bu kitapta önce,"Üretici Güçler" başlığı altında yer al­makla birlikte, Üretici Güçler Kategorisi'nin dışında ele alı­nan "Toplumun Maddi Hayat Koşulları" kavramı var. Bu "Koşullar" çerçevesinde: "Coğrafi Ortam" ve "Nüfus" incelenir.
Üretim tarzı'na gelince: "Üretici güçler ve üretim iliş­kileri (...), onların diyalektik birliğini maddi değerlerin üretim süreci içinde "cisimleştiren" üretim tarzının, çözül­mez, ayrılmaz bir şekilde birbirine bağlı iki yönüdürler" deniyor. (Belge'den farklı bir değerlendrime.)
Üretici güçler de, a) üretim aletleri (belirleyici öğe), b) İnsanlar, c) Üretim deneyi (Kuşakların kazanmış olduk­ları deney), d) İş alışkanlıkları (Her emekçiye özgü alış­kanlıklar) şeklinde analiz ediliyor. (Görüldüğü gibi Belge' nin aksine üretici güçler ve üretim ilişkilerinin ikisini bir­den değil, yanlız üretici güçleri analiz ediyor. Öte yandan Bay Belge'de üç öğe vardı, burada dört öğe var. Bir de nedense Belge'nin "çalışmayan" öğesi yok. Yani öğeler de çok farklı.)
Gelelim "Materyalist Felsefe Sözlüğü"ne:
Başlıca üretici güç: "üreticilerdir" deniyor. Diğer bir üre­tici güç olarak iş aletleri (üretim araçları) ele alınıyor. Üretim araçları da iş araçları ve iş objelerinden oluşuyor. Görüldüğü gibi ne bu kitaptaki üretici güçler tanımı, ne de Politzer'inki M. Belge'nin tanımına benzemiyor. Ayrıca her iki kitaptaki üretici güçler sınıflaması da aynı değil. Bu kitaplar ki, Türkiye'de devrimcilerin eğitiminde temel kitap­lardır.
Yine temel kitaplardan biri olan "İlkel Topluluk, Köleci Toplum, Feodal Toplum"a bakalım.
Burada da üretici güçler: a) Çalışma nesneleri (yani biçimi değiştirilen madde), b) Çalışma araçları (aletler) (Materyalist Felsefe Sözlüğünde belirtildiği gibi ikisi birden üretim araçlarını oluşturur), c) İnsanın çalışma yetisi (gü­cü) (Bilgi, görgü, fizik ve manevi gücü) olarak ele almı­yor.
Her ne kadar bu üç klasik denebilecek yapıtta analizler farklılıklar taşımaktaysa da, son duruşmada hepsi aynı un­surları ihtiva ediyorlar. Ve hepsinde ortak olan, bay Belge'ninkinden farklı olan yanlar şunlar: Sıralanan öğeler ilişki ve güçlerin ikisini değil üretici güçleri oluşturur. Bütün üre­tici güçler son duruşmada insan ve teknik olarak iki bölükte toplanır. Bir de Belge'de farklı olarak "çalışmayan, sömü­ren" üretici güç vardır.
Bu didaktik ve klasikleşmiş üretici güçler teorisinin bir iki belirsizliğine değinmek gerekiyor:
Üretici güçleri belirleyen "esas öğe" içinde, alet ve ava­danlıkların yanı sıra usuller, metotlar sayılmamakta. Bu önemli bir eksiklik.
İnsan üretici gücü, yanlızca soyut bir insan olarak, ça­lışan olarak nitelenmekte, insanın kollektif aksiyonu, birlikte hareketinden söz edilmemekte. Yanlız, "İlkel, Köleci..." de bu noktaya ve tarih üretici gücüne biraz değinilmekte­dir. Şöyle yazılıyor:
"Madi üretimin oluşturduğu büyük eylemler birliğinin tümü, tek tek bireyler tarafından harekete geçirilemez. İnsan, benzerlerinin yardım ve katılması olmadan, yaşamak için kendine gerekli olan şeylerin hepsini, hiç bir zaman tek ba­şına üretemezdi. (...) İnsanlar, ancak hep birlikte, ortaklık halinde, bir toplum halinde birleşerek, önceki kuşaklardan miras kalan deneyim ve teknik bilgilerden yararlanarak maddi servetleri üretebilirler."
İşte burada Üretici Güçler Kavramı, Marks, Engels ve Kıvılcımlı'nınkine yaklaşmaktadır.
Marks, Engels'in kitaplarında Üretici güçler Teorisinin didaktik bir şemasına pek rastlanmaz. Nasıl büyük harf­lerle bir "Mantık" bırakmayıp bizzat kapitalin mantığını bıraktılarsa öyle, büyük harflerle bir "Üretici Güçler Teorisi" de bırakmadılar. Fakat tarih ve toplum analizlerinde canlı kullanımını bıraktılar. Marks,Engels'in kitaplarında Üretici güç kavramının yer yer sırf Teknik Üretici Güç karşılığında kullanıldığı da görülür.
Marks, Engels'in ilk kez tarihin materyalistçe kavranışını formüle ettikleri ve "farelerin kemirici eleştirisine" bırak­tıkları Alman İdeolojisi'nde yer yer üretici güçler tanımları­na rastlanır.
Sayın Belge, "Kollektif aksiyon gücüne" Marksizm'de herhangi bir şekilde rastlayamayız. Çünkü ortaklaşa eylem diye bir şey vardır, ama bu doğrudan doğruya bir ÜRE­TİCİ GÜÇ OLMADIKTAN BAŞKA (altım biz çizdik), değişmez bir kategori bile değildir." (Kıvılcımlı da değişmezliğini katiyen iddia etmez).
Evet, Marksizm'de "Kolektif aksiyon" tarzının bir üretici güç olup olmadığım görelim:
Marks-Engels, Alman İdeolojisi'nde şöyle yazarlar:
"Bir üretim yordamı, yahut betti bir sanayi seviyesi: kollektif aksiyon tarzı, veya belli bir sosyal seviye ile or­tak bulunur. KOLLEKTİF AKSİYON TARZININ KENDİSİ DE BİR "ÜRETİCİ GÜÇ"TÜR" (Altını biz çizdik) (T.D.S.: s. 63).
Bu kollektif aksiyon kavramı, Sosyal Yayınlar çevirisin­de: "İşbirliği Tarzı" şeklinde ifade ediliyor, (s. 53-54) İşbir­liği veya kollektif aksiyon ya da "ortaklaşa eylem" (M.B.) ne dersek diyelim. İsme değil cisme bakalım. Böyle bir üre­tici güç vardır.
İşte, bu insan (Kollektif Aksiyon) üretici gücü en somut ifadesini Devrimci sınıfın eyleminde bulur. Şöyle yazıyor Marks, Felsefenin Sefaleti'nde:
"Ezilmekte olan bir sınıfın varlığı, uzlaşmaz sınıf kar­şıtlığı üzerine kurulmuş her toplumun hayati koşuludur. Ezi­len sınıfın kurtuluşu demek, yeni bir toplumun yaratılması demek olmaktadır böylece. Ezilen sınıfın kendini kurtarabil­mesi için, o ana dek elde edilmiş üretici güçlerle varolan toplumsal ilişkilerin artık yan yana var olamamaları gerekir. BÜTÜN ÜRETİM ALETLERİ İŞİNDE EN BÜYÜK ÜRETİCİ GÜÇ DEVRİMCİ SINIFIN KENDİSİDİR" (Altını biz çizdik).
İşte, Antika Medeniyetlerde, bu devrimci sınıf yoktur. Bunun yerine barbarın Kollektif aksiyonu (Kılıcını) ortaya atar. Bu süreci Tarih Devrim Sosyalizm'den okuyalım:
"Şimdi burada genellikle deyimlendirilen Devrim Şart­larını, Tarihsel Devrim problemi ile karşılaştıralım:
1- Antika Medeniyet "sınıflar zıtlaşması üzerine kurulu" bir toplumdur. Orada ezilen sınıf: Kölelerdir.
2- Kölelerin kurtuluşu için antika üretici güçlerle, antika üretim münasebetleri arasında "birlikte varolamaz"lık yetmiş midir? Hayır. Bu moda deyimiyle "coeksiztans: birlikte varoluş" imkansızlığı, ne köleleri, ne antika mede­niyetleri kurtarabilmiştir. Tersine bütünüyle toplumu batırmıştır. Neden? Tarihsel Maddeciliğin üçüncü şartına ge­liyoruz:
3- Çünkü, Antika Medeniyetlerde "En büyük üretici güç olan devrimci sınıf" yoktur. O neden?
4- Çünkü: Antika Medeniyetlerde "devrimci eleman­ların sınıf olarak örgütlenmesini" gerektiren bütün üretici güçler "eski toplumun içinde meydana" gelememiştir."
İşte bu satırlar, gerek Antika Tarihin, gerek Tarihsel Devrim Probleminin, gerek Üretici Güçler Teorisinin vs. anlaşılması için anahtardır. Anahtarı veren Marks'dır ve bu anahtarı kullanarak Antika Tarihin kapısını açan da Dr. Hikmet Kıvılcımlı.
Biraz dikkatli bir okuyucu, Marks-Engels'deki üretici güçler kavrayışının bırakın Murat Belgeyi bir yana, yukarıda aktardığımız klasikleşmiş öğretim kitaplarından bile çok farklı olduğunu görebilir.
İşte, Kıvılcımlı'nın Üretici Güçler Teorisinin kaynakları, bu tür ikinci elden didaktik kitaplar değil, ama bizzat Marks-Engels'dir. Kıvılcımlı'nın yaptığı Marks-Engels'in kul­landığı şekliyle bu kavramı almak, analiz etmek, ve ona daha dakik, daha kapsamlı bir içerik vermek olmuştur. Üretici Güçler Teorisi, Marks-Engels sonrası, didaktik olma amacıyla yazılmış kitaplarda büyük ölçüde vülgerleştirilmiş, geriletilmiştir. Ancak, Kıvılcımlı'nın muazzam araştır­maları sonucunda, kavram gelişmiş, daha dakik, daha kap­samlı bir içerik kazanmıştır.
Üretici Güçler üzerine en derli toplu ifadeyi F. Engels' in ömrünün son yıllarında, Marksizm'in bayağılaştırılmasına karşı tepkileri içeren, H. Starkenburg'a yazdığı 25 Ocak 1894 tarihli mektupta görüyoruz.
"Tarihin belirlendirici temeli olarak baktığımız ekono­mik ilişikler deyince bu ad altında şunu anlıyoruz: Belirli bir toplum insanlarının geçimlerini üretmelerini ve (iş bölü­mü bulunduğu ölcüde) ürünlerini aralarında değiştirmelerini anlıyoruz. Demek bütün üretim ve taşım TEKNİĞİ bunun (yani temelin) içindedir. Kavrayışımıza göre, bu teknik, aynı zamanda ürünlerin değişim yordamı gibi, ürün üleşimini de, ve dolayısıyla, kandaş toplum sona erdikten sonra, sınıf­lara bölünüşü de, dolayısıyla, Devleti, Siyaseti, Hukuk vs.'yi de belirlendirir. Ekonomik ilişkiler sırasına, ayrıca, o mü­nasebetlerin üzerinde geçtikleri COĞRAFYA temeli de gi­rer, ve çok kez GELENEKLE veya atalet hassasıyla alıkonularak daha önceki gelişim konaklarından beriye gerçekten aktarılmış kalıntılar da, ve tabii gene bir sosyal biçimi DIŞARIDAN ÇEVRELEYEN ORTAM da girer" (Altını biz çiz­dik) (F. Engels, D.D.G. S.15, Sosyal Yayınları).
Demek eki Engels'e göre ekonomik ilişkileri "Temel"i oluşturan üretici güçler: "TOPLUM İNSANLARI"nın belli bir "TEKNİK"e göre, "COĞRAFYA" ve "GELENEK"ler çer­çevesinde "geçimlerini üretmeleri" olarak anlaşılıyor. Kıvıl­cımlı'nın ilerde görülecek olan üretici güçler tanımı da Engels'in tanımından farklı değildir.
Şimdi bu üretici güçler tanımına M. Belge'nin yönelt­tiği eleştirileri ele alalım:
Kıvılcımlı'nın "Maddi dediği üretici güçlerin biri budur, {yani coğrafya) Öbürü ise tekniktir. Bu gene klasik Marksist tanımla çalışma aletleri ve nesneleri dışında bir faktördür. Ama Kıvılcımlı bu kategoriyi hep "alet" kelimesiyle eşde­ğer sayılabilecek şekilde kullanır."
Birincisi, TEKNİK: "klasik Marksist tanımda" hiç de "çalışma aletleri ve nesneleri dışında bir faktör" değildir. Teknik denince: Üretim aletleri, cihazları ve metotları an­laşılır. Kıvılcımlı'da bunu aynen böyle kullanır. Bay Bel­ge, "dışında bir faktör" diyor. Peki neresinde? O belli değil. Eğer usuller, metotlar kastediliyorsa Teknik kavra­mı hem usulleri hem de araçları kapsar. Tıpkı savaş usul­leri ve araçları gibi, ikisi birden savaş tekniğini oluşturur. Kıvılcımlı, "Teknik" kelimesini "alet ile eşdeğer kullanıyormuş!.. Aksine, Teknik deyince, iki unsuru Alet ve Metodu belirtir.
Gelelim "gelenek görenek" ya da "Tarih" üretici gücüne.
Kıvılcımlı'nın "Manevi" olarak nitelediği üretici güçler ise "Tarih üretici Güçlen" ile "Sosyal üretici güçleri"dir. (Bunlara "insan üretici güçleri" de der) Tarih üretici güç­leri "Gelenek görenek"tir."
"Bu, Klasik Marksizm'in, "üstyapı kurumu diyerek üre­tici güçler ve üretim ilişkileri analizinin dışında tuttuğu bir ­takım kurumların soyut bir ifadesidir. Yani, Klasik Mark­sizm'de hiç bir zaman "üretici güçler" arasında sayılma­yacak bir şeydir."
Ne yazık ki Engels, hiç de Bay Belge ile aynı fikirde değil:
"Ekonomik ilişkiler (temel) adı altında şunu anlıyoruz: (...) üretim ve taşıt tekniği bunun içindedir. (...) Coğrafya temeli de girer (...) gelenek (...) kalıntılar da girer (...)" Evet, Engels nedense, geleneği hiç te "üstyapı" içinde değil, altyapı ("Ekonomik ilişkiler, "Temel") içinde mütalaa ediyor. Anlaşılan Engels "Klasik Marksizm"i bilmiyor. Evet bilemezdi! "Ejderha dişleri ekip pireler biçeceğini."
Gelenek deyince, bizde kız kaçırma, kına yakma gibi adetler anlaşılır. Bu alışkanlığın da yanlış anlamada etkisi olsa gerek. Gelenek, görenek şeklinde özetlenen Tarih Üre­tici Gücü: Toplumu zaman içinde çevreleyen ortam demek­tir. Bu anlamda gelenek üretici gücü: Teknik, coğrafya ve İnsan üretici güçlerinin içine sinmiştir, onların tarihi arka planını oluşturur.
Marks, On Sekiz Brumaire'de şöyle yazar: "İnsanlar ta­rihlerini kendileri yaratırlar; ama kendi seçtikleri koşul­larda, canlan istediği gibi değil, doğrudan doğruya karşı­laştıkları, tarihten gelen hazır koşullarda yaratırlar. Bütün ölü kuşakların geleneği, bir kabus gibi yaşayanların beyninin üstüne çöker."
Marks-Engels'te buna benzer daha pek çok bölümler görülebilir. Uzatmayalım. Her halde Bay Belge'nin dedikle­rinin "Klasik Marksizm"le pek bir ilişiği olmadığı yeterince anlaşılmıştır.
Bay Belge, üretici güçlerin, maddi-manevi şeklinde sı­nıflanmasına, Marksist metinlerde olmadığı gerekçesiyle kar­şı çıkar. Bu karşı çıkış ta bir anlam taşımaz. Teknik, Tarih, Coğrafya, İnsan diye dört başlı üretici güçler olduğuna göre daha didaktik olma ve mahiyetlerini açıklama kastıyla: Maddi (Teknik-Coğrafya); Manevi: (Tarih-İnsan) şeklinde, ya da Aktif: (Teknik-İnsan); Pasif: (Coğrafya-Tarih) gibi sınıflamalara tabi tutulabilir ve bu ayrı kategorilere göre yapılmış sınıflamalar hiç de yanlış olmaz.
Kıvılcımlı, Üretici Güçler Kavramını daha da yetkinleştirmiştir. Sayın Murat Belge ise bırakın Marks-Engels'i, ikinci elden didaktik kitaplardaki kadar olsun gerçeğe ya­kın bir üretici güçler kavramından yoksundur. Bu durumda ebette eleştirisinin iler tutar bir yeri olamazdı.
Eleştirmenimiz, okuyucusunu üretici güçler konusunda aydınlatıp, Kıvılcımlı'nın yanlışlarını gösterdikten sonra!... "İnsan-Teknoloji Ayrımı" başlığı altında teknik üretici gücü ele alıyor. Bütün bu bölümü de, yukarıdaki gibi satır satır ele alıp yanlışlarını göstermek mümkündür. Fakat böyle bir metot gereksiz uzatmalara yol açacağı ve konuyu da­ğıtacağı için belli başlı iddiaları ele almak yeterli olacak­tır.
Kıvılcımlı, "Her Marksist gibi ekonominin belirleyicili­ğini kabul eder, ama "ekonomik" içinde tekniğin belirleyi­ciliğine yanaşmaz." diye iddia ediyor M. Belge. Yine kendi yorumu, aksine Kıvılcımlı, Antika Tarih'te bile son duruş­mada tekniğin belirleyiciliğini somut olarak gösterir. Aynen şöyle yazıyor:
"Sosyoloji bakımından yukarıdaki dört ÜRETİCİ GÜÇ­LER dalından yalnız birisini, TEKNİK üretici gücü ele almak mümkündür; soyutlaştırılmış (tecrit edilmiş) sosyal olaylar hiç değilse bir kerteye dek teknikle aydınlatılabi­lir. Hele modern çağda Teknik olağanüstü gelişkin olduğundan, öteki üç grup üretici güçler belirli bir süre için değişmez sayılırsa, yalnız başına Teknik üretici güçler, sos­yal olayların gidişine jalon '(yol gösterici sırık) rolünü oy­nayabilir.
"Tarih bakımından, teknikle birlikte, (Coğrafya-Tarih-İnsan) sözcükleriyle özetlediğimiz öteki üç üretici güç de ele alınmadıkça, yeterli aydınlığa kavuşulamaz. Çünkü Ta­rih son derece somut bir konudur." (T.D.S.: S. 7). Hiç de Murat Belge'nin dediği gibi değil. "Teknikle insan arasında yaptığı ayrım bütün eserleri içinde en çok İlkel Sosyalizmden Kapitalizme'de belirginle­şir. Kıvılcımlı'ya göre kapitalizmin ilkin İngiltere'de doğ­ması "coğrafya" ve "teknik" üretici güçlerle açıklanamaz, 'Demek, teknik teolojinin tanrısı haline çevrilmemelidir: Her şeyi teknik yarattı denildi mi, tekniği kimin yarattığı ortaya çıkıyor.' Kapitalizmin doğuşu sorununda teknoloji bir yana, ekonomi bile belirleyici değildir Kıvılcımlı'y a göre: 'Ha­yır. Ortaya (ekonomik determinizm) gibi tekerlek bir söz atmak hiç yetmez. Çünkü Roma ve Karolinjiyen Fransasında gördük: (ekonomi) gelişimi hemen hemen aynıdır; eko­nomice daha ileri görülen Roma'da bu gelişme köle yarat­mıştır.' Ya da şöyle bir yargı: 'Hürriyet te ne kelime de­necek, hürriyet ekonomik gelişmeyi tekniği yaratır mı? Evet yarattı. İnsanı robot yapan medeniyet kulluğu, her türlü büyük keşifleri öldürmüş, çünkü zekayı köleleştirmişti... Zeka teknikten önce kanatlanmış, uçuyordu. Tesadüf değildi?" Yani, Kıvılcımlı, zekanın teknikten önce varolduğunu söylü­yor."
Bu uzunca bölüm, M. Belge'nin eleştiri metotunun tipik bir örneğidir.
Konu esasen, somut tarih olayları içinde incelenerek, Kıvılcımlı'nın doğru söyleyip söylemediği anlaşılabilir. Ama eleştirmenimiz buna yanaşmadığı için, metot bakımından ele almak gerekiyor. Yani eleştirmen, İngiltere'nin kapitaliz­me geçişinde olayların Kıvılcımlı'yı tekzip edip etmediğini gösterme yoluna girmiyor. Sadece "Marksizm'in genel ilke­lerine" uymadığım iddia ediyor. Bu durumda, M. Belge'nin genel ilkeler anlayışının eksiklerine değinmek gerekecek.
Kıvılcımlı, "İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş: İngiltere" adlı emeğinde, somut tarih bakımından bu ilk geçiş prosesini inceler. Marka da Kapital'de kapitalizmin doğuşu prosesini inceler ama bu soyut sosyolojik bir in­celemedir. Yani Marks, su veya bu ülkede, kapitalizme ge­çişi değil, genel olarak kapitalizme geçişi, inceler. Kapitaliz­min niye Anadolu'da değil de İngiltere'de doğduğu sorusuna cevap aramaz. İşte Kıvılcımlı, Modern Tarih Biliminin kurucusu olarak, belli bir ülkede kapitalizme geçişi somut ta­rihi süreci içinde ele alır. Kitabının özü budur. Elbet bu somut sürecin incelenmesinden sürecin kendi özel yasaları ortaya çıkacaktır.
Bütün bilimlerde, belli alanlarda, belli zamanlarda, bel­li büyüklüklerde geçerli yasalar vardır. Örneğin fizikte ça­bukluklar ışık çabukluğuna yaklaşırsa, klasik mekaniğin ya­saları geçerli olmaz. Benzer şekilde Tarih'ten de bir örnek verebiliriz.
Klasikleşmiş örnektir: Kol değirmeni; Köleci, Yel De­ğirmeni: Feodal, Buharlı değirmen: Kapitalist üretim iliş­kilerine denk düşerler. Fakat somut tarihe baktığımız za­man bu genel şemada oldukça önemli değişiklikler yap­mak gerekir. Örneğin kapitalist üretim ilişkileri, bu ilişki­lere tekabül eder, teknik üretici güç olan buharlı makinadan çok önce doğmuştur. Kapitalizm doğduktan bir kaç yüz yıl sonra bile feodalizm ve kapitalizm hemen hemen aynı teknik üretici güçler seviyesine tekabül eden ayrı üretim biçimleridir. Daha somut bir örnek verelim: 1450'lerde Osmanlılar top yapıyorlar, belki de dünyada en ileri teknik seviyededirler. Aynı yıllarda İngiltere'de kapitalizm doğmak­tadır, fakat teknik seviye bakımından Osmanlılardan bile çok geridirler. Bu olgu, hiç de üretim araçları, üretici güç­leri, üretici güçler de üretim ilişkilerini tayin eder prensibi­ne denk düşmez. Çünkü çok daha geri teknik seviyedeki üretim araçları İngiltere'de kapitalizme geçişi engellemez­ken, çok daha ileri teknik seviyedeki üretim araçları, Tür­kiye'de kapitalizme geçişi sağlamaz, aksine derebeylileşme başlar. Bu durumda, üretici güçler içinde tekniğin be­lirleyici olduğu, üretici güçlerin gelişim seviyesinin de bel­li üretim ilişkilerini yarattığı yasası yanlış mı? Hayır. Bu yasa "son duruşmada" yani tarihin büyük peryotlarında ge­çerlidir. Somut tarihte, her özel dönem için, somut sürecin kendi özel yasalarını bulmak gerekir. İşte Kıvılcımlı'nın yukarıda aktarılan bölümlerde anlattıkları bunlardır. Ve so­mut tarihin incelenmesinden çıkmıştır. Eleştirisi de ancak yine içinden çıktığı dönemin somut tarihi olaylarına daya­nılarak yapılabilir. Tartışma ancak bu platformda olursa bilimsel bir değer taşır.
Marksizm, bir doğma değil de bilim ise: gelişecektir. Teorileri, kavramları, yasaları da gelişip daha dakik ola­caktır. Kıvılcımlı'nın yaptığını anlamak için şöyle bir ben­zetmeden yararlanabiliriz:
"Yeni bir teori yaratmak, eski bir ahırı yıkıp onun ye­rine bir gökdelen kondurmaya benzemez. Bu iş, daha çok, bir dağa tırmanmak, görüş alanını yenilemek, genişletmek, çıkış noktamız ile onun zengin çevresi arasında beklenmedik bağlantılar bulmak gibidir. Ama çıkış noktamız gene olduğu yerde durmaktadır ve görülebilir. Bununla birlikte daha küçük görünür ve yüreklilik isteyen tırmanışımız sırasında karşılaştığımız engellen aşarak genişlettiğimiz görüş alanı­mızın küçük bir kesimini oluşturur" (Fiziğin Evrimi). İşte Kıvılcımlı'nın da yaptığı budur.
M. Belge'nin aktardığı bölümler somut bir sürecin Özel yasalarıyla ilgilidir. Örneğin "Zeka teknikten önce kanat­lanmış uçuyordu" diyor Kıvılcımlı. Ama bu İngiltere ile ilgili olarak söyleniyor. Bütün tarih ölçüsünde, zeka teknikten önce gelir denmiyor. Belge ise, "Kıvılcımlı, zekanın teknik­ten önce varolduğunu söylüyor" şeklinde yazarak, sanki Kı­vılcımlı, evrensel bir yasayı dile getiriyormuş gibi aktarı­yor. Hayır. Kıvılcımlı orada bırakın yasa önermeyi, bir olguyu, gerçeği, olanı aktarmaktadır.
Bay Belge'nin eleştiri tekniğinin inceliği (!) burada. Söy­lenenin kapsamını kavramadan veya değiştirerek yorumla­mak ve yanlış hale getirilmiş fikirlere saldırmak. Değiştir­diği düşünceleri ise, olaylardan hareketle eleştirmeye kati­yen yanaşmamak.
Örneğin, Kıvılcımlı "Kapitalizmi barbarlara kurdurur" diyor. (Ancak bu kadar bayağılaştırılabilir. Kıvılcımlı böy­le bir şey demez ya neyse) Eleştirmen kapitalizmi barbarların kurmadığını gösterse ya! Tabii tıpkı Kıvılcımlı gibi araştırarak, somut tarihte, şu İngiltere'de kapitalizmin doğuşunun özel yasalarını inceleyip aksini ispatlasa ya! Ha­yır! M. Belge katiyen bu yola girmez. Halbuki, bilimsel bir eleştiri böyle olabilir... Kıvılcımlı'nın Tarih Tezi'ni çü­rütmenin (tabii çürütebilecek bir şeyse) tek yolu budur.
Bundan sonra Teknoloji ve Teknik ile ilgili olarak sa­yın Belgenin dediklerini ele alalım.
"Teknoloji onun (Kıvılcımlı'nın) sözlüğünde, aşağı yuka­rı "alet"le eşdeğer bir şeydir." Yine kuru bir iddia karşı­sındayız. Bir kere. Kıvılcımlı "Teknoloji" terimini değil "Tek­nik" terimini kullanır ve Teknik deyince: Aletler, avadanlık­lar, usuller, metotları anlar. Teknoloji sözcüğü, Türkiye'de "Marksist" yazıma Amerikan Sosyolojisinin etkisiyle gir­miştir. Bay Belge "Teknoloji" deyimini kullanmakta ısrar ediyor ve onu şöyle tanımlıyor: "Teknoloji, özünde, insan aklının üretim amacıyla doğaya uygulanması biçimidir"
Öylesine muğlak bir tanım ki, anlayan beri gelsin. Elinizde bir çekiç olmadan "aklınızı doğaya uygulayın" bakalım. De­mire şekil verin.
Teknoloji: Teknik bilimi demektir. Teknik denince de, Tarihsel Maddeciliğe göre üretim alet ve metotları akla gelir. Teknoloji de, bu alet ve metotları inceleyen bilim olabilir. Nasıl sosyoloji yok iken bile toplum var idi ise, Teknoloji'den çok önce üretim alet ve metotları var olmuş­tur. Kavram karışıklığı yaratmanın ne anlamı var?
Devam edelim. Teknoloji: "kendi diyalektiği içinde, insan akimi da, hatta insan elini, gözünü, kısacası, insanın manevi özellik­leri yanı sıra biyolojisini bile belirler"; "Teknoloji iste böy­le, hayatın her diliminde ağırlığını duyurarak insanları be­lirler." "Teknoloji her zaman insanları belirleyen başlıca faktörlerden biri olmuştur."
Teknik ve İnsan ilişkisi sanıldığı ve yukarda M. Belge'nin anlattığı gibi düz bir süreç izlemez. Teknik her zaman insan biyolojisini belirlemez. İlk çok gelişmiş Parapitek'lerden, Homo Sapiens'e gelinceye değin teknik, insan biyoloji­sini belirlediği kadar, bizzat insan biyolojisi de tekniği be­lirlemiştir. Ve bu karşılıklı ilişki ancak toplum manevilasıyla iş görebilmiştir. Yani, İnsan türlerinin değiştiği vah­şet çağında, Teknik, (üretim alet ve usulleri) insan biyolo­jisinde değişmelere yol açtığı kadar, toplum biçimlerinde de değişmelere yol açmıştır. "Teknoloji insan biyolojisini belirler" demek: Tekniği tanrılaştırmak olur. İnsan her şeyden önce toplum yaratıcı olduğu kadar, toplum yaratığıdır da. Kaldı ki, teknik gelişmeler, Homo Sepiens'ten beri, yani vahşet çağının bitiminden beri, son duruşmada, insan biyolojisini değil, insanın toplum biçimlerini değiştirmekte­dir. Homo Sapiensten bu güne insan taş baltadan füzeye geçti, ama insan biyolojisi hemen hemen aynı kaldı. Teknik ve insan ilişkisi, M. Belge'nin anlattığından çok farklı ve karmaşık bir süreç izlediği kadar, farklı çağlarda, farklı yasalara da bağlı olmuştur. Vahşet çağındaki insan teknik ilişkisinin yasaları ile kapitalizm çağındaki yasaları ay­rıdır.
Hayvanlar, organlarını değiştirerek tür değiştirirler, İn­sanlar, tekniklerini değiştirerek, toplum biçimlerini değiş­tirirler. Yalnız vahşet çağında, teknik, hem insan türlerini, hem de toplum biçimlerini değiştirmiştir. Ve vahşetin biti­minden beri, "Teknoloji her zaman insanları belirleyen baş­lıca faktörlerden biri" değil, toplum biçimlerini belirleyen "başlıca faktörlerden biri" olmuştur.

"HÜMANİST YAKLAŞIM: SOYUT İNSAN"

M. Belge'nin eleştirisinin "İnsan Teknoloji Ayrımı"ndan sonraki bölüm bu başlığı taşıyor. Ve eleştirmenimiz devam ediyor:
"Bundan önceki bölümün başında Kıvılcımlının niçin üretici güçleri Marksizm'in klasik açıklaması dışında for­müllere vurduğu sorusunu sormuştuk."
Biz de Kıvılcımlı'nın, "marksizmin klasik açıklaması dışında formülleri" bırakmadığını, fakat kavramı geliştirdi­ğini ve aksine M. Belge'nin formüllerinin "Marksizmin kla­sik açıklaması dışında" olduğunu göstermiştik.
"Bölümün sonunda kısa vadeli bir cevaba ulaştık: "insan"la "teknoloji" arasında bir ayrım yapma ihtiyacıydı bu­na yol açan" (Biz de Kıvılcımlı'nın, M. Belge'nin dediği anlamda bir ayrım yapmadığını, üretici güçleri analiz et­tiğini, öte yandan insan-teknik "ayrımı"nın üretici güçler analizlerinde, bütün Marksist kitaplarda olduğunu göster­miştik) "(...) Bu ayrım niye gerekliydi." (Olmayan bir şey, ya da bütün Marksistlerde olan şey: "Niye gerekliydi?" diye soruyor.)
Görüldüğü gibi, yalnızca metodik temeli değil, bundan sonraki mantıki çıkarsamalarını yapacağı tespitler, yargı­lar yanlış. Varın gerisini siz hesaplayın. Neyse, devam edelim:
"Her üretim tarzının belirli bir teknoloji oluşturduğu, Kıvılcımlının da yer yer belirttiği (genel konulardan söz ederken) bir doğrudur."
Kıvılcımlı, ne genel konulardan, ne de özel konulardan söz ederken böyle bir şey belirtmiş olamaz. Çünkü "üre­tim tarzı belirli bir teknoloji" oluşturmaz, aksine, son du­ruşmada üretici güçer (ki bunlar içinde de son duruşmada, belirleyici: Tekniktir) belli üretim ilişkilerini ve giderek üretim tarzını oluşturur. Bu Marksizm'in ABC'sidir.
"Bazen bir üretim tarzı içinde değişik teknolojik aşa­malar bulunabilir (kapitalizmde manifaktür, makina, elekt­ronik aşamaları gibi)"
Bunun tersi de mümkündür. Yani, aynı "teknolojik aşama"da farklı üretim tarzları olması gibi. Örneğin, "Makina ve Elektronik" teknolojik aşamasında bugün hem kapita­list hem de sosyalist üretim tarzları vardır.
"Teknoloji, insanın nesnelerini biçimlendirdiğine, nes­neler de diyalektik ilişkiler içinde kendilerini yapan insanları belirtendirdiklerine göre, her üretim tarzı ve onun içindeki her teknolojik yapı, aşağı yukarı ayrı bir insan tipine te­kabül eder."
Sakın yanlış anlaşılmasın, Bay Belge, Vahşet konağından söz etmiyor, dediklerini bütün tarih için öne sürüyor, "Ayrı insan tipi" derken, herhalde başka bir şey anlatmak istiyor olsa gerek. Yoksa ırkçılığa kadar gidebilir. Ro­ma'nın el değirmeni, su değirmeni "teknolojik yapı"sına tekabül eden "insan tip"leri ile çağımızın elektronik olarak otomatize edilmiş değirmen "teknolojik yapı"sına tekabül eden "insan tip"leri "ayrı" değildir. Belge'nin bu talihsiz kullanımına pek yüklenmeye gerek yok. Anlaşılan, "toplum tipi" ya  da  "toplum  biçimi"ni kast etmek istiyor.
Bütün bu bölümde Belge'nin ne anlatmak istediğini an­layamadığımız için, iki paragrafını ele alarak bir şey anla­şılmadığını örnekle göstermeye çalıştık. Yalnız, eleştirme­n: "Kıvıcımlı'nın tarihi belirleyicisi, nere­deyse evrensel boyutlara ulaşan bir "insani öz"dür" sonu­cuna varıyor. Doğrusu, tamamen yanlış yargılardan, varsa­yımlardan, hareket ettiği örnekleriyle gösterildiğine göre bu "Hümanist yaklaşım", "insanî öz" iddiaları ne derece haklıdır? Bunu okuyucu takdir etsin. Eleştirmen buradan giderek Kıvılcımlı'nın "ahlaki bir tarih" açıklaması yaptığı sonucuna ulaşıyor. Bütün bu yanlış bir temel üzerinde yük­selen mantık silsilesini ayrıca ele almaya gerek yok. Me­raklı okuyucu vakti varsa bu işi kolaylıkla yapıp, buraya kadar örnekleri verilen hataların devam ettiğini görebilir.

MARKS-ENGELS'LE  KIVILCIMLIYI ÇÜRÜTME  ÇABALARI

"Barbarlık Üstüne Marks ve Engels'in Söyledikleri" başlığı altında, M. Belge, Kıvılcımlı'nın barbarlık hakkında söylediklerini çürütmeye çalışıyor. Görelim.
"Barbarların  Batı'ya  getirdiği  söylenen   bu  "ilkel   sosyalist"   alışkanlıklar  konusunda  Engels'i  dinleyelim:   "Batı Avrupa'nın germenler tarafından işgali, daha önce benzeri görülmemiş  derecede   karmaşık  toplumsal  ve  politik  hiye­rarşi   kurarak,   yüzyıllarca   süre   her   türlü   eşitlik  fikrini ,yok etti."
Birincisi, bu alıntı "Anti-Dühring"tendir, Engels'in daha sonra yazdığı "Ailenin Kökeni..." Roma İmparatorluğunu yı­kan barbarların, Avrupa'ya getirdikleri konusunda daha ge­niş açıklamalar içerir. Eleştirmenimizin bu kitaptan alıntılarla çürütmesini beklerdik, bunu yapmaması bir raslantl olmasa gerek. Burada ikinci noktaya geliyoruz. Dikkat edi­lirse yukardaki alıntıda "Eşitlik Fikri"nden söz ediliyor, eşit­liğin kendisinden değil. M. Belge okuyucuyu yanıltmak için, böyle küçük bir oyuna baş vurmuştur ve bu oyunun mal­zemesini de ancak, özellikle felsefi bir polemik olan Anti-Dühring'ten bulmuştur.
Biz olaylara bakalım. Barbarların Roma Medeniyeti'ni yıkmasından sonra Avrupa'da nisbeten daha eşit sayılabi­lecek bir hür küçük üretmenler düzeni yaratmıştır. Bizzat en son tarihi incelemeler -bir senteze ulaşma yeteneğinde olmasa da- Cermen istilasından sonrasını olay olarak ay­nen Kıvılcımlı gibi anlatır. (Bu arada M. Belge'nin dog­matizmini göstermek için şuna değinelim. Eğer B. Belge bir parça bilimsel bir anlayışla hareket etseydi, yukarıda Engels'ten alıntı yapmadan önce, Engels'in dediklerini bir dogma olarak kabul etmeden hiç olmazsa olayları incele­mesi gerekirdi. Engels yanılmış olamaz mı diye düşünme­liydi. Kaldı ki Belge'nin aktarmasının aksine Engels'in Kı­vılcımlıdan farklı şeyler söylemediğini de göreceğiz.)
"İlkel Topluluk, Köleci Toplum..." da şöyle yazıyor: "Cermenler ve Slavlar, Batı imparatorluğuna ve Bizans'a akın yaptıkları zaman, köleler ve kolonlar kendilerini destekliyorlardı, çünkü bu fatihler, ezilen tabakaların durum­larını iyileştiren bir düzen kuruyorlardı. Cermenler en baş­ta büyük toprak sahiplerinin toprak ve kölelerine el koyuyorlardı. Kölelerin sömürülmesi, Germenlerde, Romalılarda olduğundan çok daha az acımasızdı. Öte yandan örf ve adetlerini ve yasalarını, kendileriyle birlikte getiriyorlar ve bunları, gittikleri yerlerdeki özgür köylülere yayıyorlardı ki ilk önce onların durumu hafiflemiş oluyordu..." (s. 164).
Şimdi, Engels bu konuda ne diyor? Tabii felsefi "Eşit­lik fikri" açısından değil, Avrupa tarihi bakımından. Görü­leceği gibi Engels'in dedikleri, sanki alıntılar Kıvılcımlı'dan yapılmış hissi uyandıracak kadar, Kıvılcımlı'nın dedikleriyle paralellik içindedir.
"Roma devleti, varolma hakkını, içerde düzenin korun­ması, dışarda barbarlara karşı koruma üzerine dayandırıyordu: Ama, onun düzeni, en köklü düzensizlikten daha kö­tüydü, ve kendilerine karşı vatandaşlarını korumak iddia­sında olduğu barbarlar, vatandaşlar tarafından kurtarıcı olarak bekleniyordu." (s. 206, Ailenin Kökeni...)
"Romalıları kendi öz devletlerinden kurtarmış olmak için, Cermen Barbarları onların bütün topraklarının üçte ikisini aldılar ve bu topraklan kendi aralarında paylaştı­lar. Paylaşma, gentilice örgütlenmeye göre yapıldı. (...) Her gens içinde, eşit parçalar halinde bölünmüş tarla ve çayır­lar, çeşitli ev ekonomileri arasında kura ile dağıtıldılar" (s. 210).
"Germenlerle Romalılar giderek o kadar kaynaşıyorlar ve gentilice bağın akrabalık karakteri, yerel karakter kar­şısında o kadar siliniyordu; gens, kökeninin izleri, yani, bir­lik üyeleri arasındaki akrabalık, çoğunlukla görülebilir bir durumda bulunan marş birliği içinde eridi. Öyleyse, burada, gentilice örgütlenme, hiç değilse marş ortaklığının tutundu­ğu ülkelerde-Fransa'nın Kuzeyinde, İngiltere'de, Alman­ya ve İskandinavya'da— yavaş yavaş yerel bir örgütlenme haline dönüştü ve bundan ötürü, devletin kuruluşuna uygun olma yeteneği kazandı. Ama gene de, bütün gentilice örgüt­lenmeye özgü ilkel demokratik karakterini korudu, ve böyle­ce, daha sonra kendisine zorla kabul ettirilen yozlaşmış bi­çimde bile kendinden bir şeyler sakladı; ve en yakın çağa kadar, ezilen insanların elinde etkili bir silah olarak kaldı." (s. 210211) (Engels de Kıvılcımlı gibi ilkel sosyalizm gele­neklerini tuttu da "en yakın çağa" kadar getirdi. Oldu mu ya!)
Germenlerin istilası Roma topraklarını demokratikleştirir. Fakat 400 yıl sonra derebeylilesme alıp başını gider. Her üretmen, Roma kölesine yakın Serf haline gelir. Köylü serftir ama atası köle değil hür köylüdür. Bu in­san üretici gücünün Avrupa tarihindeki etkilerini yine Engels'den okuyalım.
"Ama gene de bu dört yüz yıl süresince, bir ilerleme olmuştu. Bu dönemin sonunda, her ne kadar, başta var olan başlıca sınıfların hemen hemen aynısını yeniden buluyorsak da, bu sınıflan meydana getiren insanlar değişmişlerdi (Engels'de "Soyut insan", "Hümanist Yaklaşım" içinde an­laşılan!) Antik kölecilik kaybolmuştu; Roma kolonlarıyla, yeni serf arasında, özgür frank köylüsü ortaya çıkmıştı. (...) (bunlar) gerileyen bir uygarlığın batışı içinde değil, yeni bir uygarlığın doğum sancıları içinde meydana gelmişlerdi. Yeni kuşak, efendisi olsun hizmetkarı olsun, Romalı öncellerine göre yiğit bir kuşaktı. (...) Dahası var: bu dört yüz yıl ne kadar verimsiz görünürse görünsün, onlardan hiç olmazsa bir büyük sonuç kalıyordu: gelecekteki tarih için, Batı Avrupa insanlığının yeni örgütlenme ve kuruluşu, modern milliyetler. Cermenler, Avrupa'yı gerçekten yeniden canlandırmışlardı." (s. 218-219.)
"Ama Germenlerin, can çekişen Avrupa'ya, sayesinde yeni bir dirimsel güç üfürdükleri gizemli büyü neydi? Şo­ven tarihçilerimizin bize anlattıkları gibi, bu, cermanik top­luluğun içinde var olan mucizevi bir erdem miydi? Hiç de değil. (...) Ama Avrupa'yı gençleştiren onların özgül varlık nitelikleri değil, sadece barbarlıkları, gentilice örgütlenme­leridir." (s. 216.)
Her halde bu kadar alıntı, Kıvılcımlı ile Engels'i karşı karşıya getirme çabalarının anlamsızlığını (ya da derin anlamını) göstermeye yeter.
Devam edelim:
"Kıvılcımlı'nın, barbarların yıktıkları medeniyeti (kendi­leri "yukarı barbarlık konağından" geliyorlarsa) daha ileri bir üretim düzeyine getirdiklerini söylediğini görmüştük, (.Kıvılcımlı böyle demez "yukarı barbarlık konağından" me­deniyete geçmişlerse "orijinal bir medeniyet" yaratırlar der. "daha ileri bir üretim düzeyi" ile "orijinal bir medeniyet" farklı kavramlardır. Eleştirmenimizin tahriflerinin tipik bir örneğidir.) Engels bu fikri pek paylaşmıyor gibi: 'Daha barbar olan halkların başardığı her fetih iktisadi gelişmenin oluşunu bozar ve çok sayıda üretici güçleri yok eder. Ama fethin kalıcı olduğu durumların çoğunda, daha barbar olan fatih, fetihten ortaya çıkan daha ileri 'iktisadı durum'a kendim uydurmak zorunda kalır; yenilenler tarafından özüm­lenir, çoğu zaman onların dilini bile benimsemesi gerekir."
Eleştirmen ne Kıvılcımlı'yı ne Engels'i anlamadığını yi­ne gösteriyor. Engels'ten yapılan alıntı, genel olarak bar­barların istilasından söz etmekle birlikte göz önüne geti­rilen. Roma İmparatorluğunu yıkan orta barbar germen­lerin durumudur. Kıvılcımlı ile ilgili olarak aktarılanlar ise yukarı barbarlıkla ilgilidir. Öte yandan Kıvılcımlı, bizzat kendisi barbar istilalarının bir altüstlük olduğunu medeniye­ti yıktığını söylediğine göre Engels'ten aktarılanlarla çeliş­kisi nerede? Ve son olarak Kıvılcımlı da medeniyeti fetih eden barbarların, nasıl medeniyet tarafından fethedildiklerini daima göstermiştir. Ortada bir çelişki olmamakla bir­likte M. Belge kıvılcımlının dediklerini değiştirerek bir çelişki imal etme çabasındadır.
Eleştirmenimiz, bundan sonra, medeniyete geçiş konu­sunda da çelişkiler bulmaya çalışıyor.
"Kıvılcımlı, "ilkel sosyalizm" dediği şeyden "geçiş"i şöy­le anlatır: Kent kurulduktan sonra sosyal farklılaşma baş­ladı. Sivrilenler tuttukları zorbalarla üst duruma geçtiler. Çünkü klanın kendi kendine karşı savunacak silahı yoktu. Böylece zorbalar ilk devleti kurdular." (Kıvılcımlı ancak bu kadar bayağılaştırılabilir.)
"Engels ise ilkel komünal toplumun parçalanışım şöyle anlatır: 'Özel mülkiyet her zaman üretim ve mübadele iliş­kilerinin değişmesinin sonucu olarak görüldü ve üretimin artmasına, karşılıklı ilişkilerin gelişmesine yol açtı... Yani iktisadi nedenlerin sonucuydu. Bütün bunlarda zorun hiç bir önemi olmadı." "İki koyuş biçimi arasında dağlar kadar fark olduğu yeterince açıktır sanıyorum. Engels'inki altya­pısal, bilimsel; Kıvılcımlı'nınkı üstyapısal ahlaki."
Şimdi bu iddiaların ne derece gerçek olduğunu göre­lim. Belge, Kıvılcımlı'nın dediklerini bayağılaştırarak akta­rırken "İlk devleti kurdular" dediğine göre, barbarlıktan medeniyete ilk, orijinal geçiş, yani Sümerler'deki geçiş söz konusudur. Engels'in yaşadığı yıllarda ise henüz, ilk ori­jinal medeniyetin nerede, nasıl doğduğu bile bilinmiyordu. Cemdet Nasr'da henüz kazılar yapılmamıştı. Bir an için, M. Belge'nin Kıvılcımlı'ya mal ettiklerinin gerçekten Kıvılcımlı tarafından söylendiğini varsaysak bile. Aktarılanlar olayların ta kendisidir. Olaylar öyle olmuşsa. Olanı olduğu gibi aktardığı için Kıvılcımlı suçlanabilir mi? Ortada diğer bir ihtimal daha vardır. Ya Kıvılcımlı olayları yanlış yo­rumlayıp aktarıyorsa? Bunun anlaşılması ise ancak olay­lardan hareketle, Sümerler'de medeniyete geçiş sürecinin incelenmesi ile olabilir. İşte eleştirmenimiz bu yola girmi­yor, adeti olduğu veçhiyle, Sümer medeniyetinin henüz var­lığını bile bilmeyen Engels'den aktarma yapıp Kıvılcımlı'yı çürütmeye kalkıyor. Dogmatizmin, skolastiğin ta kendisi di­ye buna derler. Bari doğru dürüst dogmatiklik yapsa. Ne ge­zer. Farklı kategorilere yönelmiş incelemeleri, aynı katego­riyi inceliyorlarmış gibi ele alıyor. Yani, Kıvılcımlı'ya mal edilen fikirler "devletin ilk doğuşu" sürecini, Engels ise soyut tarih bakımından "özel mülkiyetin doğuş sürecini" işliyor. Eleştirmen bu iki farklı alanlardaki düşünceleri, ay­nı alandaki farklı düşünceler gibi aktarıyor.
M. Belge'nin diğer karşılaştırmaları da bu minval üze­re sürüp gider. Her birini teker teker ele almaya gerek yok. Yalnız bu arada bir iki laf ediyor. Bunlara biraz açık­lık getirelim.
"Burada biraz konu dışına çıkarak şunu ekleyelim: Marks'ın bu sözleri yalnız Kıvılcımlı'nın tezi için değil, Ke­mal Tahir ve ondan kaynaklanan çeşitli görüşler için de ge­çerlidir." diyerek, M. Belge Kemal Tahir ile Kıvılcımlı'yı aynı kefeye koymaya kalkıyor.
Bilmeyen bilsin. Kimse görünüşe aldanmasın. Kıvılcımlı ile K. Tahir'in görüşleri arasında özce hiç bir ilişki yoktur. Sadece K. Tahir tıpkı bay Belge gibi Kıvılcımlı'yı okumuş, anlamamış veya anladığı kadarıyla tahrif edip bayağılaştı­rarak kendine mal etmiştir. Bunlar şu veya bu şekilde Kıvıl­cımlı'yı bağlamaz. Bu konuda Kıvılcımlı bizzat kendisi şun­ları yazıyor:
"(...) 1940 yılları yazılmış: "Bay Mister Toynbee Tarih Bilimini Alt Üst Ediyor" yahut "Tarih ve Allah" polemik denememiz kursağımızda kaldı. Kişicil ilişkili bir kaç edebi­yatçı bir iki kez okumakla kaldılar. Kimisi, bizim nasıl ol­sa "otorite" olmadığımızı düşünerek lütfettiler. Eleştirinin kıyısından köşesinden kestikleri parçaları, eşlerine dostlarına kendi orijinal buluşları olarak sundular. Allah razı olsun: Emeğimizi unutulmaktan kurtardılar. Asliyle hiç ilgisi kalmamış biçimsizlikte üniversite yankılarına kapı açtılar."

"HİKMET KIVILCIMLI'NIN GÖRÜNEN VE GÖRÜNMEYEN KAYNAKLARI"

Eleştirmenimiz bu başlık altında Kıvılcımlı'nın kaynak­larının: Engels, Morgan, G. Childe, Toynbee ve "yöntemsel düzeyde" Hegel olduğunu iddia ediyor. Bu iddianın ilk ikisi doğrudur, son üçü yanlış. H. Kıvılcımlı'nın iki kaynağı vardır: Marksizm, yani Diyalektik Maddecilik ve bizzat Olaylar.
Şimdi eleştirmenimizin enteresan iddialarını ele alalım: "Kıvılcımlı'mn tarih tezini oluştururken yararlandığı kaynakların bazıları görünen kaynaklardır. Bunların başında Engels'in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı kitabı gelir. Engels'in bu kitabına kaynak olan Ame­rikalı antropolog Morgan da bu görünen kaynaklar arasın­da sayılabilir."
Biraz evvel Kıvılcımlı'yı Engels'den alıntılarla çürütme­ye kalkmıştı, şimdi ise Engels'in Kıvılcımlı'ya kaynak ol,düğünü söylüyor. Anlaşılan Kıvılcımlı'yı Engels'e dayanarak çürütme yeltenişlerinin çürüklüğünü gördü ve şimdi bu çü­rüklüğü okuyucuya sezdirmeden, Engels üzerinde kuşkular yaratmaya yönelecek. Ve yöneliyor da.
"Önemli konu Engels. Engels'le Marks'ın ilişkilerini doğ­ru koymak, yalnız Kıvılcımlı konusunda değil başka bir çok konu için de önemli bir sorun. Bilindiği gibi teorisyen Marks'tır. Yeni bilimi bulan, yöntemini, bilgi teorisini kuran odur. Engels, Marks'ın bulduklarını, dünyanın, hayatın çeşitli alan­larına uygular."
Bu iddialar, Engels'le Marks'ı birbirinden ayrı koyma iddiaları yeni değildir. Özellikle, batılı Marksolog taifesi bu işlere pek meraklıdır. Bay Belge'de aynı yoldan gidiyor. Ama Marks-Engels'i ayırma yeltenişleri ancak olayların tah­rifi ile mümkün olabilir. Örneğin Teoriyi bulan Marks'tır deniyor. Sözü Marks-Engels'e bırakmak en doğrusu olacak. Engels o büyük alçak gönüllülüğüyle şöyle yazıyor: "Hiç kimse, Karl Marks kadar, kendi -bir dereceye kadar bi­zim de diyebilirim- maddeci tarih incelemesi sonuçlarıyla ilişki kurarak, Morgan'ın araştırmalarından çıkan vargıları açıklamak ve bunların büyük önemini ortaya koymak istemezdi." Aynı konuda Marks da Engels'den farklı bir şey söy­lemiyor: "Fransız Alman Yıllığı'nda, iktisadi kategorilerin eleştirisine katkının dahice taslağım yayınlamasından beri yazışarak devamlı surette fikir alışverişinde bulunduğum Friederich Engels, benim vardığım sonuca, başka bir yoldan (İngiltere'de Emekçi Sınıfların Durumu adlı eseriyle karşı­laştırınız) ulaşmıştı."
Görülüyor ki teoriyi bulan ikisidir, hem de oldukça bağımsız olarak. Hatta seziş olarak Engels Marks'dan biraz, önce gelir. Ne Marks, ne de Engels bay Belge ile aynı kanı­da değil. Marks-Engels ilişkileri nasıl tahrif ediliyor? De­vam edelim ve görelim.
"Bu anlamda, sanki Marks, elde balta, ideolojinin orman­larını yararak yol açar ve geçer; Engels'te onun ardından, onun açtığı yolları temizleyerek gelir."
Bu benzetme, Kıvılcımlının Lenin ve Stalin karşılaştır­masından alınmıştır. Marks-Engels'in ilişkilerine ve konum­larına uygun düşmez. Ama eleştirmenimiz, Lenin ve Stalin'i kıyaslamada yararlı olabilecek böyle bir benzetmeyi, Marks-Engels'e de adapte ederek Engels'i Stalin'e benzeti­yor, en azından bu yönde bir telmih yapıyor olabilir. Ama çok yanılıyor.
"Ne var ki, Engels'in uygulamaları her zaman Marks'ın buluşlarının keskinliğine sahip olamamıştır. Giriştiği işin muazzamlığı yüzünden, zaman zaman yanılabilmiştir."
Mantıki sonuç: Marks'ın "zaman zaman yanımadığı oluyor. Marks da pek çok kereler yanıldığını söylemiştir. Ama bizim dogmatik Marksistlerimiz yanılmazlığa çok meraklıdırlar. Bu nedenle yanılabilen bir Marks'ı akılları almaz.
Bu konu, yani, Marks-Engels çelişkileri meselesi, "Batı'da çok tartışılıyormuş. Bay Belge, çok büyük bir eksi­ğimiz imiş gibi böyle diyor. Batı'nın burjuva aydınları, va­kit ve nakit sahibidirler. Onlar tartışsın. Bu bizim için bir zaaf, bir eksiklik değil, bir üstünlük işareti olarak düşünül­melidir. Biz, MARKS-ENGELS'in adlarını bile ayrı yazamıyacak kadar onları, onlar gibi bir bütün kabul edenler­deniz.
Eğer Batı'lı marksologlar da bay Belge gibi, Marks-Engels ilişkisini tahrif ederek ele alıyorsa, neler yumurtla­dıkları tahmin edilebilir.
"Teorik (bilimsel) bir tarih açıklamasının başlangıç nok­tası" gibi başlıklarla, Marksist bir tarih biliminin kurucu­luğuna gönüllü görünen bay Belge, bir şeyi unutuyor: Ta­rih Bilimi, olayları oldukları gibi ele almalıdır. Nasıl olmuşlarsa öyle, tahrif etmeden. Ne yazık ki, tarihçimiz, yüklendiği muazzam işin gereklerini yerine getirmeye pek hevesli görünmüyor. Görelim:
"Morgan'ın eserleri karşısında Engels gene böyle bir he­yecana kapılmıştı."
Aksine, herhalde, esas "heyecana kapılan" Marks olsa gerek. Çünkü, Engels, Ailenin ... Kökeni'nin Önsözü'nde şöy­le yazıyor: "Hiç kimse, Marks kadar (...) Morgan'ın araştırmalarından çıkan vargıları açıklamak ve bunların büyük .önemini ortaya koymak istemezdi."
"Yaşadığı çağda, antropoloji bilimi yeni kuruluyordu. Morgan çeşitli yavan bilgiçler arasında gerçek bir öncüy­dü."
Sadece bu kadar mı? Engels daha farklı düşünüyor: "Gerçekten, Morgan, Marks'ın kırk yıl önce keşfetmiş bulun­duğu tarihin maddeci anlayışını, Amerika'da kendi alanında yeniden keşfetmiş ve bu durum onu, barbarlıkla uygarlık arasındaki karşılaştırma konusunda, belli başlı noktalar üze­rinde Marks'la aynı sonuçlara varmağa götürmüştü."
"Engels onu (Morgan'ı) tuttu."
Sanki takım tutuyor. Ayrıca "tutan" daha ziyade Marks.
"Morgan'ı eleştirecek veya düzeltecek bilgiler yoktu."
Bugün var ama, bunlar temel sonuçları itibariyle Mor­gan'ın "düzeltecek" pek bir yanı olmadığını gösteriyor.
"Morgan'ı, Marks ta beğendi (Tuttu!.. Beğendi!..) En­gels bunun üstüne Morgan'ın verilerine dayanarak, Marksizmi tarih öncesine uyguladı (...) Marks,, Engels'in kitabını ancak şöyle bir okuyacak vakit buldu."
Olaylar hiç te anlatıldığı gibi değildir.
1) Kitabı değerlendirmeyi Marks kendine ayırdı. Notlar tuttu. Henüz Engels bu konuda bir çalışma yapmayı dü­şünmüyordu]
2) Marks, ölünce, Engels, Marks'ın tuttuğu notlara da­yanarak yazdı. Ailenin... Kökeni'nin önsözünde, Engels: "Bu kitap deyim yerindeyse, bir vasiyetin yerine getirilmesidir" diye yazar.
3) Marks, Engels'in kitabını "ancak şöyle bir okuyucak vakti" öbür dünyada bol bol bulmuş olsa gerek. Çünkü, Marks öldükten sonra, Engels, Marks'ın notlarına dayanarak bu kitap üzerinde 1880-81 yıllarında tuttuğu notlara daya­narak, kitap üzerinde çalışıp, Marks'ın "vasiyetini yerine" getirir. Belge, atıyor. Marks 1883'de öldü. Engels kitabı 1884'te yazıp yayınladı.
İşte Bay Belge'nin tarihçiliğinin durumu. Gerisini varın siz hesap edin. Eleştirmenimiz, birinci aşamada Engels ve Marks'tan alıntılarla Kıvılcımlıyı çürütmeğe kalktı. Anlaşı­lan yaptığı iş kendisine de doyurucu görünmedi ki. İkinci aşamada Engels'in Kıvılcımlı'nın kaynağı olduğunu söyle­di ve Engels'i Marks'la çelişki bularak çürütmeğe kalktı. Tabii bunu da ancak olayların tahrifi ile yapabilirdi. Bi­rinci aşamada düşünceler tahrif ediliyordu, ikinci aşamada ise olaylar.
Eleştirmenimiz, Kıvılcımlı'nın diğer bir kaynağı olarak öne sürdüğü Toynbee'ye Kıvılcımlı'nın yönelttiği eleştirileri, "düşünce yakınlığı"ndan doğan bir "öfke"ye bağlıyor. Bu, nazikçe, Kıvılcımlı, Toynbee'nin görüşlerini çalmıştır, du­rum anlaşılmasın diye eleştiriyor demeğe gelir. Elimizde şu an ne Toynbee'nin kitabı, ne de Toynbee'ye karşı Kıvılcımlı'nın yazdığı polemikler yok. Bu iddianın aksini ka­nıtlayabilecek durumda değiliz. Fakat bu önemli değil. Çün­kü eleştirmenimiz, iddiasını kanıtlama zahmetine girmiyor sübjektif bir "öfke"ye bağlıyor.

"AHLAKİ TARİHİN SONU"

"Kıvılcımlı1'nın kaynaklarına göz attık. Ana kaynağı olan Engels'in de, önemli konularda, bambaşka şeyler söylediği­ni gördük."
Aksine, Engels'in "bambaşka şeyler" söylemediğini ama M. Belge'nin Kıvılcımlı ve Engels'i "bambaşka" görüp, gös­terdiğini, gördük.
"Antika tarih, Türkiye'de ve dünyada çok iyi bilinen bir konu olmadığı için, Kıvılcımlı'nın bu tarih üstüne söyle­diklerinin fantastik şeyler olduğu pek anlaşılmadı, hatta bu tezler, pek çok kişiye fazlasıyla parlak göründü."
Aksine, Antika Tarih, "çok iyi bilinen bir konu olmadığı için": M. Belge'nin iddialarının pek "fantastik şeyler" ol­duğu bazı kişilerce pek anlaşılamadı, hatta eleştirileri, pek çok kişiye "fazlasıyla parlak" göründü. Kıvılcımlı'nın işi bitik sanıldı.

"KIVILCIMLI VE TÜRKİYE TARİHİ"

Eleştirmen, bu bölümde de Kıvılcımlı'nın görüşlerinin eleştirisini, görüşleri olduğu gibi ele alarak değil, kendi anladığı veya bir türlü anlayamadığı şekliyle, bilinçli veya bilinçsiz olarak, bozarak, çarpıtarak yapıyor! Bu nedenle, ayrıca eleştiriye değmez. Eleştirinin bütününe egemen olan: yanlışlar bu bölümde de tekrar edilmektedir.
Yalnız, bu bölümde sürekli olarak tekrarlanan ve ol­dukça yaygın olan bir yanlış anlamaya değinmek gerekir. Bu yanlış anlama, en çok "Ordu Kılıcını Attı" başlığının yanlış anlaşılmasından, daha doğrusu, peşin yargılarla, an­lama yönünde bir gayret sarf edilmemesinden kaynaklan­maktadır.
Bu gün, Kıvılcımlı'nın görüşlerine karşı olan hemen her­kes, "12 Mart'ta 'Ordu Kılıcını Attı' demedi mi" diyerek sanki Kıvılcımlı'ya öldürücü bir Kılıç attığını sanıyor. Gerçekte bu tür çıkışlar, çıkışları yapanların sorumsuzluğunu, dar ka­falılığını yansıtması bakımından dikkate değerdir. Aynı ha­tayı M. Belge de sürdürüyor.
"Ne var ki, 12 Mart'ı bir parti olmadığı halde Ordu Kı­lıcını Attı, diye karşılaması kendi teziyle de çelişiyordu" diyor.
Hayır. Ortada böyle bir çelişki yoktur. "Ordu Kılıcım Attı" yazısı 12 Mart'ı alkışlama değildir. Okuduğunu bir par­ça anlayan bir kimse, yazıda kesinlikle böyle bir düşünce olmadığını görür.
Kıvılcımlı'nın 12 Mart arifesinde yayınlanan yazılarının hemen hepsinde, Demirel'in gidici olduğu, Finans Kapitalin bu eskiyen kartını yenisiyle değiştireceği teşhisi yapılır.
"Ordu Kılıcını Attı" yazısı da, Muhtıra verildikten he­men sonra yazılmıştır. Bu yazıda söylenen özce şudur: Ordu politikanın dışında kalsın demagojisi yapılmaktadır. Ger­çekte ordu boğazına kadar politikanın içindedir. Önce bunu bilince çıkarmak gerekir. Olay da ordunun doğrudan doğ­ruya açıkça, politikaya müdahale ettiğini "kılıcını attığını" göstermektedir. Bundan sonra da Muhtıra metnini ele alıp, tutarsızlıklarım, belirsizliklerini, eklektisizmini gösterir. Ve bütün bunlardan Muhtıra'nın finans kapitalin işine yarayacağı sonucu çıkarılır. Yalnız bu sonuç henüz açıkça değil, ima ile belirtilir. Olayın pek hayırlı bir şey olmadığını göstermek için: "Hadi hayırlısı" denerek bitirilir.
TİP'liler de "hadi hayırlısı" deyişine tamamen, farklı bir anlam vermişlerdir. Benzer şekilde "Ordu Kılıcını Attı" başlığı da ne olumlu, ne de olumsuz bir anlam taşımaz. Sa­dece olayı veciz bir şekilde ifade eder. Gerçekten de 12 Mart'ta ordu açıkça politikaya "kılıcını at"mıştır. "Ahmet suya atladı" Cümlesi ne olumlu, ne olumsuz bir anlam taşımazsa sadece olayı anlatırsa. Aynı şekilde "Ordu Kılıcına Attı" başlığı da yalnızca olayı anlatır.
"Ordu Kılıcını Attı" yazısı hakkında ileri geri konuşan­ların yüzde doksanı yazıyı okumadan, oradan buradan duy­duklarıyla konuşur. Sayın M. Belge de aynı hatayı tekrar­lıyor.
Kıvılcımlının "proletarya aydınları" hakkında söyledik­leri, siyasi argomuzdaki deyimiyle hemen daima "cuntacı­lık" olarak değerlendirilmiştir. Birikim'in eleştirmeni de, açıkça bu tabiri kullanmıyorsa da, farklı bir yorumda bu­lunmuyor. Konuyu biraz açalım.
Kıvılcımlı bir Parti adamıdır. Ve bir Parti, hiç bir za­man sınıf körlüğü ile hareket etmemelidir. O ülkeyi ve dün­yayı değiştireceğine göre, hiç bir olaya gözlerini kapamamalıdır. Bu da "Toplumda var olan bütün sosyal sınıf ve zümreleri kollamakla olur. Sınıf bilgisi ve bilinci bir tek sınıf içine kapanıp kalmakla edinilemez. Bütün sosyal sınıf ve zümrelerin içyüzlerini çok yanlıca kavrayıp işlemek ge­rekir."
İşte, bu gereğe uygun olarak, Türkiye politikasındaki orijinalliklere gözler kapanamaz. O bir gerçek, bir veri ola­rak ele alınıp, açıklanmak gerekir. Örneğin, İngiltere'de ordu, ne muhtıra verir, ne de bizdeki gibi poitikaya "kılı­cım atar". O ülkenin gelenekleri, kurumları böyle bir şeye izin vermez. Faraza böye bir şey olsa, bizdeki gibi alışıl­mış, kurumlaşmış şekliyle olağan karşılanmaz. Bizde, baş­bakanlar bile, generallerin karşısında önünü ilikler. Bizim siyasi yapımızda, bu tür özellikler olduğuna göre, böyle bir olguya gözleri kapamak, onu yok saymak, şablonların içi­ne tıkmaya çalışmak proletaryaya bir şey kazandırmaz, aksine kaybettirir. İşte, Kıvılcımlı bu olguyu açıklamaya çalışmaktadır. Yani Kıvılcımlı "cuntacı" değildir. Ama Tür­kiye'de tabiri caizse, siyasi argomuzdaki deyişle "cuntacılık" denen bir olgu, bir olay vardır. Bu olguya, gözler kapanarak başarılı bir siyasi mücadele verilemez. Bu olguyu, oldu­ğu gibi ele alıp, açıklamak gerekir. Açıklama dünyayı de­ğiştirme sürecinin şartıdır.
Kıvılcımlı "cuntacı", ya da bilimcil deyimiyle söylersek "proletarya aydını" değildir. Ama, bizzat Kıvılcımlı'ya "cun­tacı" diyen gençliğimiz, "cuntacı" yani "proletarya aydını" dır. Bu garip bir paradoks gibi görülebilir. Ama yaşanan hayatın canlı diyalektiğidir.
12. Mart dönemi yaşandı. Yüzlerce, sivil ve asker aydın genç, (DevGenç, Cephe, Ordu, Seksen üçler vs.) davaların­da yargılandı, işkencelere uğradı. Bunlar ne idi?
Bunlar, kendilerini sübjektif olarak, Proletarya'dan saymalarına rağmen, Proletarya'nın kendi yapısı içinde sayı­lan "öncü güç" yani, proletarya partisinden değildirler. İş­te bu gençler, objektif olarak "proletarya aydınları"dırlar. İstedikleri kadar proletarya aydınları tahliline karşı olsun­lar yaptıkları iş proletarya aydınlığı olmuştur.
Bu gençlerin ilericiliğinden şüphelenen sanırız yoktur. Bir Deniz Gezmiş, bir Mahir Cayan, istedikeri kadar, "pro­letarya aydınları" tahliline karşı olsunlar, yaptıkları iş, ob­jektif olarak, proletarya aydınlığı olmuştur, "vurucu Güç" lük yapmaya kalkmışlardır. İşte, bir parti adamı olan Dr. Hikmet Kıvılcım'lı bu olguyu açıklayıp, Proletarya aydın­larını kollayıp, devrim sancılarını ılımlandırmayı önermisse, "Cuntacılık"la suçlanabilir mi? Hayır.
Bu "proletarya aydınları"nın, kendilerini proletarya ile özdeş tutmaları ve kendilerine "proletarya aydını" diyen Kıvılcımlı'yı "cuntacılık"la itham etmeleri, bizzat Kıvılcımlı'nın açıklamasının doğruluğunu, bu genç aydınların artık "burjuva aydınları" değil, Türkiye tarihinde, yepyeni bir kategori olan "proletarya aydınlan" oluşlarının en belirgin kanıtı değil midir?
İşte, eleştirmenimiz de bunu anlamamaktadır. Anlaya­mamaktadır. Ve giderek, Kıvılcımlı'nın bütün Tarih Tezi ve araştırmalarının, "vurucu güç stratejisine" bir tutarlılık kazandırmaya yönelik olduğunu iddia etmektedir.
"Bütün tarih tezi gelip bu "vurucu güç" stratejisine da­yanınca, belli bir mantık kazanıyor. Ya da, tersinden, önce "vurucu güç" stratejisi tespit olununca, buna tarihi bir ge­rekçe hazırlama gereği, mümkün olan başka tarih yorum­lar arasında Kıvılcımlının "tarih tezi"ne belli bir geçer­lilik veriyor."
"Ancak, bu noktada, Kıvılcımlı'nın, yazının başında sözkonusu ettiğimiz "ikici" tavrına' yeniden eğilmek gerekir. Halk Savaşının Planları, bu ikicilikle son bulur. Burada çizil­miş devrimci stratejinin iki ayağı vardır. Bunlar eşit dere­cede önemlidir, biri öbüründen bağımsız olmamalıdır. İki­sinin rolleri, görevleri ayrı ayrı tesbit edilmiştir. Biri öbü­rünün yapacağı işi üstlenmemelidir. (...)" (Kıvılcımlı'nın dedikleri ancak bu kadar bozulup, çarpıtılabilir. Kıvılcımlı, işi gücü bırakmış, "rol", "görev", "tesbit" ediyor!)
"Şimdi bu ikici tutum neyin sonucunda oluşmuştur? Hik­met Kıvılcımlı, başka bir çok kişinin çok daha pragmatik gerekçelerle, akıl yürütmelere dayanarak çizdiği bir strate­jiyi, özünde önemli bir farklılık göstermeden tekrarlayan önerisi için, neden bu kadar ayrıntılı, kapsamlı bir tarih tezi geliştirmek gereğini duymuştur?" (Aksine, sayın Belge ortada çok farklı "stratejiler" vardır ve bu Kıvılcımlı'ca "çizilmemiş", olayların gidişi olarak ele alınmıştır. "Strate­jiler" arasındaki biçimsel, yüzeysel benzerlikleri, özdeki ay­nılık olarak ele almak: görünüşe aldanmak, kolaya kaç­mak, analojilerle hüküm vermek olur.)
Evet, Kıvılcımlı, 50 yılı bulan araştırmalarını, "önce"den "tesbit" ettiği "vurucu güç stratejisine, "tarihi bir ge­rekçe" hazırlamak amacıyla yapmış! İşte mantıki izah diye buna derler. Yalnız, mantıki bir izahın doğru olması için "tarihi" olanı doğru olarak ele alması gerekir. Peki, bu Kıvılcımlı ne biçim bir adammış ki, tarihi araştırmalara ömür vermiş, bir "vurucu güç stratejisi" için? Niye, başkaları gi­bi "pragmatik" gerekçelerle vaziyeti idare etmemiş? Yaza­rımız buna iki sebep gösteriyor. Birincisi, "objektif ve ta­rihi" diye adlandırılabilecek bir neden!..
"Bu sorunun cevabının bir kısmı, sanırım, Kıvılcımlı'nın hayatı boyunca içinde yer aldığı bir politik bağlamın, Türkiye'deki sosyalist teori ve pratiğin özel bir belirleniş biçiminin etkileridir. Kısacası, onun getirdiği bu "çözüm öne­risi" solun Türkiye'deki geleneği içinde özel bir tavır alı­şının sonucudur."
Burada soyut olarak ifade edilmiş olan "politik bağlam" yerine Proletarya Partisi, koyulursa konu daha iyi anla­şılır. M. Belgeye göre, Türkiye'nin 50 yıllık Proletarya Par­tisi "vurucu güç"cü, kaba deyimiyle "cuntacı" imiş! Diğer bir değişle, "Kemalizmi desteklemek, Kıvılcımlı'nın koşul­larında sosyalizmin genel verisi" imiş! (Tabii, M. Belge ne "vurucu gücü" ne "kemalizm"i anlamadığı için işler iyice karışıyor). Bunları yazan ne yazdığını biliyor mu acaba? Türkiye proleter hareketi tam elli yıldır "kemalizm"le sa­vaşmıştır. Bu yanlızca davranış olarak değil, bizzat Parti'nin programlarına geçmiştir. 26 programında, "Kemalizm' le uzlaşmaz savaş" bir program maddesi haline getirilmiş­tir. O Kıvılcımlı ki hayatı "Kemalist"lerin zindanlarında geç­miştir. O Kıvılcımlı ki "Kemalist" ideologların ipliğini pazara çıkarmış, "başta işçi sınıfı" diye diye dilinde tüy bit­miştir. Bay Belge, "mantıki" izahlarım tarihi olaylar, değil, tarihi olayları 'mantıki' izahlara uydurmaya çalışıyor.
Ve biraz ötede şöyle yazıyor: "Değindiğimiz konu (yani sosyalist hareketin geçmişi) başlı başına uzun bir inceleme alanıdır. Daha ilerde, (yani başka bir yazıda) belki, bu ko­nuyu işlemeye çalışacağız. Ancak şimdi, daha çok bir "hi­potez" olarak, şunu söyleyebiliriz ki, Türkiye Solu'nun gele­neği, çeşitli nedenlerle "vurucu güç" esprisine daha yakın bir biçimde düşünmüş ve davranmıştır. (...)"
Sayın Bay Belge, bir "hipotez" balık tutmak için suya ol­ta atar gibi, ortaya atılmaz. Bir hipotez ortaya atıldı mı onun ispatı gerekir. Halbuki ispat bilinmiyen bir tarihe ertele­niyor ve bizzat bu ispatlanmamış hipotez, Kıvılcımlı'nın Ta­rih Tezi'nin "vurucu güç stratejisi" tarihi bir gerekçe bul­mak için ortaya koyulduğu hükmüne bir sebep olarak gös­teriliyor, hatta hükmün temelini oluşturan bir aksiyon haline yükseltiliyor. Böylece, Bay Belge bindiği dalı, ispatlamamış bir hipotezi, başka bir hipozetin ispatında bir aksiyom bi­çiminde ele alarak, kesiyor.
Kaldı ki, bütün bu sol geleneğin Kemalizmi destekleme stratejisine dayandığı hükmü, Kıvılcımlı'nın neden "kap­samlı bir tarih tezi" oluşturduğu sorusuna cevap değildir. "İkinci" denmesine rağmen, gerçekte tek bir cevap, ilk ve son bir cevap veriliyor: "İkincisi ise, Kıvılcımlı'mn kendi­sinin, "tutarlı ve kapsamlı" olma çabasıdır."
Yani bütün o yüzlerce ciltlik emek, sadece, sübjektif bir "tutarlı ve kapsamlı olma" çabası imiş!.. Mantıki izah; zorlama bir "tutarlı ve kapsamlı" eleştiri yapma çabasıy­la ancak bu kadar bayağılaştırılabilir. Gelip, bir "tutarlı ve kapsamlı olma" çabasına dayanıldı. Marks da, Engels de, "tutarlı ve kapsamlı" olma çabasındadır. Ama, sınıf müca­delesinin objektif gelişimi, bilim ve felsefenin gelişimi göz önüne alınmadan, nasıl Marksizm bir "tutarlı ve kapsamlı" olma çabasıyla açıklanamazsa, öyle Kıvılcımlı'nın Tezi'de izah edilmiş olmamaktadır.
Hayır, Bay Belge, Türkiye ve dünyadaki sınıf mücade­lelerinin gelişim prosesinin ortaya çıkardığı zaruret ve im­kanlar anlaşılmadıkça, Tarih Tezi, sübjektif bir "tutarlı ve kapsamlı olma çabası" ile açıklanamaz.
Elli yıldır, Bilimcil Sosyalizm, Teorik sentezler bakı­mından, özellikle Uluslararası Proletarya Hareketinin res­mi görüşü olarak Üç Büyük Usta'nın bıraktığı yerden pek ileri gitmiş görünmüyor. "Görünmüyor" diyoruz; çünkü, eğer gerçek göründüğü gibi olsaydı, Sosyalizmin bir bilim olduğu su götürürdü. Öte yandan bu görünüş de bir gerçeklik ola­rak vardır. Özellikle son yirmi beş, otuz, yıldır, acı deney­lerle tartışılmazlığını göstermiş, bir "teorik buhran" uluslar­ arası proletarya hareketine damgasını vurmuştur.
Bu teorik sentez buhranı, kolaylıkla teşhis edilebilir. Son zamanlarda Türkçe'de özellikle sosyalist ülkelerde, sos­yalizmin en gelişkin sonuçlarına göre hazırlanmış, Ekono­mi Politik, Tarih., Felsefe vs. konularında, çoğu kollektif bir çalışmanın ürünü olan "Bilim Emekçileri" imzalı kitap­lar yayınlandı, yayınlanıyor. Bu emekler, ele aldıkları ko­nuları, en tahrifsiz, en ortodoksça incelemeleri ve derli top­lu sunmaları bakımından, güvenilir, gerekli ve yararlı kitap­lardır. Ancak, bu kitaplar biraz dikkatlice incelenirse; teo­rinin genel kavramlarının, Marks, Engels ve Lenin'in bırak­tığı yerden pek öte gitmediği görülebilir.
Peki, Bilimcil Sosyalizm'in gelişme süreci bitti mi?.. Elbette HAYIR, böyle bir soruyu sormak bile anlamsızdır. Gelişim durmamıştır. Fakat, düz, metafizik mantığın kabul edemeyeceği diyalektik zıtlıklar içinde şahikalarından bi­rine ulaşmıştır.
Konu budur. Bilimcil Sosyalizm, hangi şartların, hangi problemlerin, hangi zorunluluk ve imkanların sonucu olarak nasıl bir gelişim gösterdiğidir.
Herhangi bir problemin çözümü için, önce, problemin or­taya çıkması gerekir. Marks'ın dediği gibi: "İnsanlık hiç bir vakit çözümleyebileceği problemlerden başkasını önüne koy­maz; çünkü görülecektir ki, problemin kendisi de ancak onu çözümleyecek maddecil şartlar artık var olduğu veya hiç değilse var olmak üzere bulunduğu zaman kendisini göste­rir" Bilimcil Sosyalizmin gelişim süreci de bu yasaya uygun olmuştur. Problemi çözüm imkanı, problemin kendisiyle bir­likte ortaya çıkmıştır. Hepimiz biliriz. İlk medeniyet M.Ö. 5000 yıllarında Sümerler tarafından kuruldu. İlk kez kapitalizm M.S. 1500'lerde İngiltere'de doğdu. Arada 6500 yıllık bir Tarih bölümü var. Bu tarih bölümü: Antika Tarih adını alır. Bu 6500 yıl boyunca kurulup yıkılmış medeniyetlerin hüküm sürdüğü yerlerde bu gün geri kalmış ülkeler var. Açın bir dünya ha­ritasını bakın. Çin'den, İspanya'ya Fas'a kadar bir kuşak, ve bu kuşağın uzantısı Latin Amerika ülkeleri: Hepsi geri ülkeler. Ve bu geri ülkelerin ardında, binlerce yıllık bir Antika Tarih. Bu en basit gözlem bile, problemi açıkça hissettiriyor. Demek ki, geri ülkelerin toplum yapısını açıkla­mak, dolayısıyla da değiştirebilmek için, bu ülkelerin içinden çıktığı, daha doğrusu bir türlü çıkamadığı Antika Tarih'in açıklanması teorik bir ön şarttır.
Bilimcil Sosyalizm'in kurucuları, Antika Tarih'le daha ziyade Kapitalizmin doğuşunun ön şartlarını inceleme kay­gısıyla ilgilenmişlerdir. Son yıllarında devrim bulutlarının doğuya doğru kayması, onları zaman zaman, özellikle Rus­ya bakımından geri ülkeler problemiyle karşılaştırdı. Prob­lem, Kurucular'ın yaşadığı dönemde henüz şekillenmemiş bir embriyon durumundaydı. Öte yandan, Antika Tarih ile ilgili veriler henüz birikiş dönemindeydi. Yani, geri ülke­lerde bir sosyal devrim problemi kendini henüz ortaya koymadığı gibi, bu problemin teorik çözümü için ön şart olan Antika Tarih'in açıklanabilmesi için gerekli elemanlar da henüz yoktu.
Kapitalizmin, Emperyalist aşamaya ulaşması, dünyanın paylaşılması ve yeniden paylaşılması için yapılan Birinci Emperyalist Evren Savası sonunda altıda bir yer yüzünde sosyalizmin kurulması geri ülkelerde bir Sosyal Devrim im­kanını ortaya çıkardı. Lenin, bu yeni durumun orijinalliğini sezmekte gecikmedi.
Lenin, "Doğuda Bir Sosyal Devrim İmkanına Dair A. Sultanzade'nin Raporu Üzerine Düşünceler" inde şöyle ya­zıyor:
"l- Mülk sahibi sömürücü sınıfların çözülmesi
2- Nüfusun büyük bir kısmı, Ortaçağ sömürüsü al­tında köylüler
3- Küçük zanaatkarlar sanayide
4- Çıkarsama: gerek Şura kurumlarını, gerekse Ko­münist Partisini (üyelik özel görevler) sömürge Doğu'nun köylü ülkelerinin düzeyine uydur.
Meselenin özü budur. Üzerinde düşünmek ve somut ce­vaplar aramak gerek."
Başlığa dikkat edelim: "Doğu'da Bir Sosyal Devrim İm­kanı" problemi ortaya çıkmıştır. Dünyayı Sarsan On Gün' den önce henüz Doğu'nun geri ülkelerinde "Sosyal Devrim İmkanı" diye bir problem yoktu.
Bu imkan teori planında Doğu'yu açıklama zaruretini de beraberinde getiriyordu. Doğu'yu, yani dün Antika Ta­rih'in binlerce yıl hüküm sürdüğü, bugünün geri ülkelerini açıklamak: onların Tarihi bilinmeden olabilir miydi?
Yine Lenin, bu tarihi arka planın, geri ülkelerde Batı' ya hiç benzemeyen orijinal durumları ortaya çıkardığını fark etmişti.
Geri ülkelerin sosyal yapılarının, tarihlerinin gelişmiş kapitalist ülkelerden farklı olduğu dolayısıyla klasik bilgi­lere ve yöntemlere sığmayacak daha farklı görevlerle kar­şılaşacağına ilişkin olarak: 1919 yılı "Doğu Halkları Ör­gütleri 2. Rusya Genel Kongresi"nde yaptığı konuşmada, Lenin şöyle diyordu: "(...) Dünya Komünistleri'nin BUNDAN önce karşılaşmadıkları bir görevle karşı karşıyayız: komünizmin genel teori ve pratiği­ne dayanarak kendimizi Avrupa ülkelerinde mevcut olmayan özgül koşullara uydurmak zorundayız."
Doğu'nun geri ülkelerinde bir "Sosyal Devrim İmkanı" problemi, bizzat kendisini Teorik planda çözümlemeye yar­dımcı olacak unsurları da beraberinde getiriyordu.
Emperyalizmin geri ülkeleri çapulu, yanlızca ekonomik alanda kalmamış, geri ülke topraklarında bulunan medeni­yet kalıntıları Batı alemince keşfedilmiş, Emperyalistler, maddi çapullarına bir de manevi Tarih çapulunu eklemiş­lerdi. Eski medeniyetlerden geri kalan belli başlı eserlerin gerek nitelik, gerek nicelik yönünden en büyük bölümü em­peryalist metropollerin müzelerindedir. Gerçekte, biraz dik­kat edilirse, arkeolojinin gelişimi ile, geri ülkelerin çapulu arasındaki yakın ilgi gözden kaçmaz. (Bu ilişki de ayrıca incelemeğe değer bir konudur.)
Hemen hemen, en önemli medeniyetleri bulanların hep­si ya müflis maceracılar, ya da ticari, siyasi, askeri ajan­lardır. Emperyalist çapul, istese de, istemese de: Antika Tarih'in araştırılması için gerekli malzemeleri yığarak, ken­di mezar kazıcılarının teorik silahlanmasına dolaylı da olsa yardım etmiştir.
1920 yıllarında, (Lenin'in ölümünden sonra) "Doğu'da bir sosyal devrim İmkanımın ortaya çıktığı yıllarda, yine geri kalmış bir doğu ülkesi olan Türkiye'de sosyal devrime baş koymuş, genç bir devrimci probleme nasıl yaklaşıyordu? Bunu 40 yıl sonra yayınlanmış "Tarih Devrim Sosyalizmdin Önsöz'ünden okuyalım:
"Böyle bir araştırma niçin gerekli oldu? Bugünkü Türki­ye'yi anlamak için, onun, dün içinden çıktığı (daha doğrusu bir türlü çıkamadığı) Osmanlı Tarihi'ne inmek gerekti. Os­manlı tarihinin maddesine girince, onun İslam medeniyet­lerinde bir "Rönesans" olduğu belirdi. İslam medeniyeti: Tıpkı Grek ve Roma medeniyetleri gibi, Kentten (Cite'den) çıkmış Antika (kadim) medeniyetlerden biriydi. İlk Sümer öncesinden (Protosümerlerden) İslam medeniyetine gelin­ceye değin sıralanan antika medeniyetlerin hepsi de: hem birbirlerinin aynı, hem birbirlerinin gayri olarak birbirle­rinden çıkagelirlerken, hep aynı gidişi (proseyi) gösteriyor­lar ve bir tek kanuna uyuyorlardı."
Bu satırlar, hem problemin kendini pratik olarak nasıl dayattığını, hem de araştırmaların izlediği çizgiyi göster­mesi bakımından dikkate değerdir.
Marks, nasıl modern toplumu incelerken, modern eko­nomi politik bilimini kurmuşsa, Kıvılcımlı da geri ülke­lerin yüzündeki peçeyi kaldırırken, modern tarih bilimini kuruyordu.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, yirminci yüzyılın ilk çeyre­ğinin sonlarında, geri ülkelerde bir sosyal devrim imkanı problemi, geri ülkelerin açıklanmasını sağlayacak, proble­min teorik çözümü için gerekli elemanlarla birlikte ortaya çıkmıştı.
Geri ülkelerin sosyal yapısını açıklama ve Antika Ta­rih'in spesifik kanunlarını keşfetme şerefi, niye Türkiye' de Kıvılcımlı'ya ait olmuştur? Bu bir takım sübjektif şart­ların da bir araya gelmesiyle açıklanabilir.
Antika Tarihin kanunlarını keşfedebilmek için ilk süb­jektif şart: Marksizme Leninizme inanmak, yani, Diyalektik ve Tarihi Materyalizmi kavramak, bir işçi sınıfı savaşçısı olmaktır. Çünkü, konuyu biraz inceleyen görür ki, pek çok burjuva tarihçisi aynı verileri işlemesine rağmen bu ka­nunları keşfedememiştir daha doğrusu keşfetmekten kaçın­mıştır.
Diğer bir şart: Osmanlı İmparatorluğu İslam ve Bizans medeniyetlerinin mirası üzerinde kurulmuştu. Osmanlıların ve Bizans'ın payitahtı olan İstanbul kütüphanelerinde on binlerce kitap yığılıdır. Marks'ın Kapital'i yazabilmesi için Ekonomi Politiğin doğup geliştiği İngiltere, nasıl ideal bir yer idi ise, İstanbul da İslamlık sonrası tarihin incelen­mesi için aynı önemdeydi.
Öte yandan, Sümer'den Roma'ya kadar dönemle ilgili yığınlarca bilgi batı dillerinde yığılmıştır. Bunları incele­yebilmek için de batı dillerinden birini bilmek gerekirdi. İşte Kıvılcımlı, hem doğu, hem de batı dillerini bildiği için bu imkana sahipti.
Buraya kadar kısaca, Kıvılcımlı'nın görüşlerini hangi tarihi imkan ve zaruretlerin sonucu olarak ortaya çıktığının M. Belge'den farklı bir açıklamasını yapmağa çalıştık.
Kıvılcımlı'nın şahsında Türkiye Proletaryasının kazan­dığı bu teorik zafer, gelecekteki pratik zaferlerin müjde­cisidir... İkinci cihan harbinden sonra geri ülkelerde bir sosyal devrim imkanı bir gerçeklik olmuştur. Son bir kaç söz.
Kıvılcımlı'nın geliştirdiği teorik, bilimsel silah henüz iş­çi sınıfının savaşında kullanılmıyor. Ya da kullanılıyor ama en azından bugün Türkiyede onlarca sosyalist eğilimden biri olarak görünüyor. Bu neden böyle oldu? Çok derin ve ayrıca incelenmeğe değer bir konudur. Öte yandan ulus­lararası proletarya hareketi de bu silahın varlığından ha­bersiz. Bu silahtan yoksunluğun etkileri görülüyor ve bu da ayrıca incelenmeğe değer bir konudur.
Bugün için, Türkiye İşçi Sınıfı, Dünya sosyalist hare­ketinin dikkatlerini Türkiye'ye, Türkiye'deki yarım asırlık teori ve pratiğe çekebilecek büyük çıkışlar yapıncaya de­ğin, Kıvılcımlı'nın görüşlerinin dünya proletaryasının meç­hulü olarak kalması mümkündür. Ancak, biz niye bu süreci kısaltabilmek ,dünya sosyalist hareketine bu silahı kazan­dırabilmek için gayret sarf etmeyelim. Bu durumda, her şeyden Önce aydınlarımızı Kıvılcımlı'nın kitaplarını yabancı dillere çevirmeğe bunun yanı sıra bütün dünya sosyalist­lerini de Kıvılcımlı'nın kitaplarını kendi dillerine çevirme­ye, tarihçileri Kvılcımlı'nın eserleri üzerine tartışma aç­maya çağırıyoruz.
Dünya sosyalizmi, gün gelip te Türkiye Proletaryasının yiğit savaşçısı Kıvılcımlı'nın adına bağlı muazzam teorik zenginliklerle, ve Türkiye Proletaryasının Stratejisinden ay­rılmayacak olan Kıvılcımlı'nın Stratejisiyle karşılaştığı za­man bir yandan şaşarken, bir yandan gözleri kamaşacaktır...

"KIVILCIMLI'DA YÖNTEM"

Bu başlık altında M. Belge, Kıvılcımlı'nın yöntemini ele alarak, onun bir idealist olduğunu kanıtlamaya çalışır. Fa­kat bunu yaparken kendi yönetimini, bütün yazı boyunca olduğu gibi bir daha ele verir.
Yine kendi anladığı şekliyle çarpıtarak yazıyor: "Bar­barlığı, bir toplumsal örgütlenişin sonucu olarak ele alma­yıp, insanlığın başlangıçtan sona kadar süregelen bir "özü" olarak görmesi Kıvılcımlı'yı bir yandan hümanizme, bir yan­dan evrimciliğe, bir yandan da Hegel tarzında bir idealist diyalektiğe bağlar(...)"
İşte bir "hipotez" daha: Kıvılcımlı barbarlığı bir "öz" olarak görmüş! Fakat eleştirmenimiz bu iddiasını kanıtlamaz ve diğer hipotezleri için mantıki bir temel yapar, aksiyomlaştırır.
Kıvılcımlı "evrimciliğe" düşmüş. O Kıvılcımlı ki, Antika Tarihin bütün evrimci açıklamalarının yanlışlığını göster­miş, Antika Tarih'teki devrimlerin yasalarını açıklamıştır. Eleştirmenimiz bir yandan Tarihsel Devrim kavramını bi­le kabul etmez, dolayısıyla 7000 yıllık tarihi metafizik bir gelişim olarak görür, öte yandan Kıvılcımlı'yı evrimcilikle suçlar. Ne derece ciddi bir iddia olduğunu okuyucu taktir etsin.
"Kıvılcımlı'nın tarih tezinin sonucunda şöyle bir diyalek­tik süreç ortaya çıkar: ilkel sosyalizm; sınıflı toplum (me­deniyet); sınıflı toplum kapitalizm, sosyalizm. Böylece, başlangıçtaki sosyalizm, sonda, daha üst düzeyde yeniden kurulur."
Bir kere Kıvılcımlı, bunları böyle koymaz, sayın Bel­ge koyar. Ama önemli değil! Bay Belge'nin ne demek iste­diği önemli. M. Belge Spiral gelişim yasasını kabul etmiyor. Değişme sürecinin, inkarın inkarı yasasını reddediyor. Biz­zat Lenin "belirli bir eskiye dönüş"ten (elbet çok daha üst düzeyde) söz eder. Biraz ötede şöyle yazıyor. .M. Belge: "Hegel diyalektiğinde sentez, tezin bir üst düzeyde yenilenmesi oldu­ğuna göre(...)" yani Lenin'in, Engels'in sözünü ettikleri spiral gelişim yasası Hegel Diyalektiği olarak nitelenmektedir. Pe­ki, şu "Marksist diyalektik" ne imiş? Bunu hiç açıklamı­yor. Sadece böyle değildir, şöyle değildir şeklinde olumsuz yanları gösteriyor. Nasıl olduğunu olumlu bir şekilde tanım­lamıyor. Gerçekte, sayın Belge'nin bu konuda net bir görü­şü de yoktur. Althusser'in ortaya attığı bir takım iddiaları, bu vesileyle okuyucunun kafasına sokmaya çalışmaktadır. Spiral gelişimi kabul etmeme de, Althusser'in, henüz "Mark­sist diyalektiğin" yazılmadığı Marksistlerin, Hegel diyalektiği'nin kategorileriyle iş gördüğü yolundaki iddialarının yansımasıdır.
Hegel'e ilişkin olarak anlattıklarını şöyle bağlıyor: He­gel: "bütün mantığıyla hatalı olarak, "teleolojik" bir bütün­lük kurar. Teleoloji, amacın kendine yol açan olayları belir­lemesi demektir, (yeni Türkçe'de buna "ereksellik" deni­yor; eski adı "gaiyetçilik"tir" Kıvılcımlı da böyle gayeci bir açıklama yöntemi kullanıyörmüş!) Peki, eleştirmenimiz, bu iddiasını nasıl kanıtlıyor? Görelim.
1. Kanıt: "Kıvılcımlı, diyalektik üzerine, konuşurken, te­leolojiyi yadsır (ama sisteminde onu kullandığını görece­ğiz) bunun yerine nedenselliği getirir." Yani, Kıvılcımlı, hiç olmazsa genel teori planında, gayeci izahlara karşıdır. Ne­denselliği savunur. M. Belge, Kıvılcımlı'nın nedensellik anla­yışına karşı çıkıyor. Ama nasıl?
"gelgelelim. Bukharin de bunu (yani nedenselliğin izahı­nı), hem de çok daha ayrıntılı açıklamalara ve geniş bilgile­re dayanarak yapmıştı.(...) Ama önce Lenin, sonra da Gramsci, bu açıklama yöntemi yüzünden onu "mekanik" ol­makla suçlamışlardır."
Dikkat edilsin, Nedenselliği Kıvılcımlı'nın nasıl koyduğunu ele almıyor. Sadece Bukharin'in, Kıvılcımlı'dan daha iyi anlattığı gibi, hiç te doğru olmayan, en azından kanıt­lanmaya muhtaç bir hükmü öne sürerek, Lenin, Gramsci'nin, Bukharin'i çürüttüğünü söyleyerek, Kıvılcımlı'yı çürüt­tüğünü sanıyor.
Gerçekte, eleştirmenimiz, nedensellik kategorisini kavra­mamıştır. Aynen şöyle yazıyor: "çünkü nedensellik, ampirik burjuva biliminin bir ilkesidir. Bu günün biliminde tamamen aşılmıştır. Nevton'ların ideolojik dünyasının bir felsefı-bilimsel kategorisidir nedensellik."
Hayır, bay Belge! Nedensellik: Diyalektik materyaliz­min de bir kategorisidir. Yalnız, diyalektik, nedensellik ka­tegorisi ile, metafizik nedensellik kategorisi farklıdır. Bu farklılık, iddia ettiğiniz gibi, bugünkü bilimin nedensellik kategorisini kabul etmediği anlamına gelmez. "Diyalektik Maddecilik, nedenselliğin objektifliğini ve evrenselliğini ka­bul etmekle kalmayıp, basitleştirilmiş nedensellik görüşünü, özellikle de metafiziğin karakteristiğı olan, sebep ile sonuç arasında zıtlık olduğu görüşünü reddeder ve sebeple so­nuç arasında, karşılıklı aksiyon bulunduğunu, yani, bir yan­dan sebebin sonucu belirlediğini, ama öbür yandan da, so­nucun sebep üzerinde aksiyonda bulunduğunu kabul eder. Nedensel ilişkiler çok formludur. Metafizik maddeciliğin yaptığı gibi bu ilişkiler tek forma indirilemez. Sebep sonu­cun, bilinen formlarının mutlaklaştırılmasını reddeden çağ­daş bilimdeki gelişmeler, sebep-sonuç ilişkisinin çeşitliliğini ortaya koyup doğrulayarak, diyalektik ve materyalist neden­sellik anlayışını zenginleştirmiştir." (Materyalist Felsefe Söz­lüğü).
Görüldüğü gibi diyalektikte bir "nedensellik" kavramı vardır. Eleştirmenimiz ise: 1) Bunu yok ediyor, 2) Kıvılcımlı'nın nedenselliği anlatışı diyalektik mi yoksa metafizik mi­dir? bunu göstermeden, Bukharin'in Kıvılcımlı'dan daha iyi anlattığı yargısına dayanarak, Kıvılcımlı'yı çürüttüğü kanısı uyandırıyor.
Eleştirmenimiz hemen sonraki paragrafta, bu sefer, Marksizm'in bir nedensellik kavramı olduğunu kabul ediyor. Ama ne olduğunu katiyen açıklamadan, "yapısal nedensellik", "bü­tünün parçalarım belirlediği karmaşık" nedensellik gibi bir şeyler geveleyip vaziyeti idare ediyor. Görüldüğü gibi "1. Ka­nıt" bir "kanıt" değildir. Kıvılcımlı'nın, genel teori planında, metafizik bir nedensellik anlayışına sahip olduğu kanıtlan­mamıştır. Geriye ikinci bir yol kalır. Kıvılcımlı'nın yazdık­larından somut bir bölümü ele alarak, uygulamada "teleolojik" izaha düştüğünü göstermek. Bu da eleştirmenimizin 2. Kanıtıdır.
2. Kanıt: "İnsanın ellerini kullanması gibi bir olayı ele ala­lım. Bu olay, upuzun, karmaşık bir tarihin ürünüdür. Hominoid denen, insanın atası, iklim koşullan yüzünden orman­ların tropiklere çekilmesiyle, ağaçtan yere inmiştir. Yerde hareket etmenin yüzyıllarda getirdiği koşullanmalarla giderek ayağa kalkmıştır. Bu sayede el serbest kalmıştır ki, bu olay türlü yeni gelişmelere yol açmıştır. El kullanılır hale gelince, ağızda taşımaya gerek kalmamış, böylece ağız küçülüp konuş­mak için daha elverişli olmuş, daha önemlisi, el alet kullanma­ya yatkınlaşmıştır, vb. Kıvılcımlı ise bu olayı şöyle açıklar: "Bu yaratık doğayla ilişkisinde gittikçe taş, lobut gibi bazı aletleri kullanmaya başlıyor. O zaman vücutta sırf alet kul­lanmaya özgü bir çift uzuv hasıl oluyor: Eller ("ve el denilen yeni uzuvla beraber, insan vücudunun bütün özellikleri mey­dana geliyor" M. Belge bu cümleyi (...) işaretiyle atlar) Elle­ri iyice kullanmak için insan iki ayak üzerinde yürümeye baş­lıyor." Burada bir olgu yanlışı var, iki ayak aşamasına gelme­den alet kullanımını genelleştirmesi, Ama daha önemlisi, bir de yöntem yanlışı var: "Elleri iyice kullanmak için..." insan ayağa kalkmamıştır. İşte bu, teleolojidir; Kıvılcımlı'nın "sa­pıklık" dediği, olayları vardıkları yere göre açıklama yanılgısı. İnsan başka nedenlerle iki ayak üstünde yürüme alışkan­lığı kazandıktan sonra eller serbest kalmıştır. Ancak bundan sonra eller alet kullanmaya başlamıştır."
Şimdi bu eleştiriyi ele alıp, "olgu" yanlışı olup olmadığı­na, sonra da "yöntem" yanlışı olup olmadığına bakalım.
a) Olgu yanlışı var mı? Kısaca Kıvılcımlı: insanımsı may­munun pençelerini el olarak kullanmaya başlaması, pençenin fonksiyonundaki değişiklik, onun anatomisini, değiştirir, pen­çenin elleşmesine yol açar der. Öte yandan bu süreç bütün organ­ların karşılıklı etkileriyle gelişir. Ön pençelerin el olarak kul­lanılmaya başlaması, arka pençelere de etki eder onlara dik durma, elleri serbest bırakma fonksiyonunu yükler. Ön pen­çenin elleşmesi, arka pençelerin ayaklaşmasma etkide bulun­duğu gibi, arka pençelerin ayaklaşması da, ön pençelerin elleşmesine yol açar. Yani karşılıklı bir ilişki, diyalektik bir ne­densellik söz konusudur. Ayrıca bu karşılıklı ilişki yanlızca el ve ayak arasında değil bütün organlar için söz konusudur. Bay Belge ise "yerde hareket etmenin yüzyıllarla getirdiği koşul­lanmalarla giderek ayağa kalkmıştır. Bu sayede de el ser­best kalmıştır." diyor. Yani, Belge önceliği ayakta durmaya verir. Kıvılcımlı ise ayaklanmayı ellerin görevlerindeki değiş­meye bağlar. Tabiat tarihinde olayların, hangisine uygun şe­kilde geçtiğine, hangi olgunun doğru olduğuna bakmadan ön­ce, şahlanma ile ayakta durma kavramlarının farklılığına dik­kat etmek gerekir. Hemen bütün maymun türleri, ayılar za­man zaman arka ayakları üzerinde dik dururlar, bunun aya­ğa kalkma ile ilgisi yoktur. Ancak şahlanık vaziyette yürü­me, canlının bütün hayatı boyunca, başat bir hareket şekli olduğu zaman ayakta durmaktan söz edilebilir. Engels'in de dikkati çektiği gibi: "Bugün yaşayan, bütün insan benzeri may­munlar dik olarak ayakta durabilirler ve yanlızca iki ayak üzerinde hareket edebilirler ama bunu yanlız zorunlu haller­de ve pek beceriksizce yaparlar. Doğal yürüyüşleri yan dik­tir ve yürümek için ellerini kullanırlar." M. Belge'nin yanlışlığının bir sebebi de, kanımızca, şahlanma ile ayakta durma kavramları arasındaki farkı bilmemesinden veya buna dik­kat etmemesinden gelebilir. Onun için kısa ön açıklamaya ge­rek görüldü.
Şimdi, somut doğa tarihi bakımından, kimin ifadesinin ol­gulara uygun olduğuna bakabiliriz.
Henüz somut bir doğa tarihi yazılmamıştır. Bu her şeyden önce verilerin yetersizliğine bağlanabilir. Yani somut tarih bakımından maymundan insana geçişin bütün konakları, detayları, zaman ve yeri kesin olarak bilinmemektedir. Hala pek çok eksik halka vardır, ve bu eksik halkalar bir takım teorilerle doldurulmaktadır. Örneğin, ilkel atalarımızın, yük­sek maymunların (orangutan, şempaze, goril) bir türünden mi, yoksa, ta ilkel maymunlar yada maymunumsulardan (Lemur) beri gelen ayrı bir maymun türünden mi çıktığı bile he­nüz tartışmalıdır. Fakat bu bir umutsuzluk vesilesi olamaz. İnsan ve hayvanların evrimi ile ilgili bildiğimiz yasalar, bu bilinmeyen halkaların, nasıl bir süreç izlediğini, soyut tarih bakımından anlamamız için yeterlidir.
İster maymunun atalarından, ister yüksek maymunlardan gelsin ilk insanın (Pitekantrop) atası gelişmiş, kuyruksuz, el­lerinin yardımıyla yürüyen şimdiki goriller benzeri, zaman za­man şahlanabilen bir yaratık olsa gerek.
Pitekantrop ta (Java veya Afrika Pitekantropu, hatta Neandertal adamı) dizlerini hafif kırarak, biraz eğikçe yürür ama ellerini kullanmaz, bir ömür boyu iki ayak üzerinde durur. Ayakta duruş gelgeç değildir. Tartışılan olgu Pitekantrop ile goril benzeri yaratık arasındaki geçiş süreciyle ilgilidir.
Bildiğimiz bir yasa var. Bir organın görevlerindeki de­ğişiklikler, bizzat organın kendisini değiştirir. Bir diğer yasa: bir organın görev ve biçimlerindeki değişiklikler, diğer or­ganların görev ve biçimlerinde değişikliklere yol açar.
Bir gorilin elleri ve ayakları, pek büyük bir farklılık göstermez (ön ayak veya pençe demek daha doğru) Ayakların da az çok elleri kadar kavrama yeteneği vardır. Bu yetenek ağaçlara tırmanmada bir üstünlüktür. Öncelikle bir organın görevlerinde bir değişiklik gerekir ki diğer organları da etki­lesin. Bay Belge'nin dediğine göre: "yerde hareket etmenin yüzyıllarda meydana getirdiği koşullanmalarla giderek ayağa kalkmış" goril, pitekantrop olmuş. Bu soyut "yüzyılların :getirdiği koşullanmalar" tabiri konuya bir açıklık veriyor mu? .Hayır. Geçici ayağa kalkmadan, sürekli ayakta yaşamaya ge­çiş sürecinde, yaratığın yaşama tarzında yani bir organının fonksiyonunda önemli bir değişiklik gerek. Bu değişiklikte, son duruşmada öncelik, ellerde mi, ayaklarda mı olmuştur?.. Veri­lere göre, fonksiyon değişikliği öncelikle ellerde olmuştur. Ayakta sürekli durmanın bir ihtiyaç haline gelebilmesi için ellerin ayaklara yardımcı olma fonksiyonunu bırakması, ve bu bırakışın hayvana yaşam mücadelesinde bir üstünlük sağ­laması gerekmektedir. Bu da doğal biçimiyle, nesneleri (taş, odun vs.) gıda temininde kullanmakla olmuştur. Yani ön pençeler alet kullanma görevini yüklenmiş olmalıdır ki, ayakta sürekli durma eğilimi başlasın. Bu durumda, pençenin fonksiyonlarındaki değişiklik onun anatomisini, yani yapısını değiş­tirip el haline getirecektir. Öte yandan, ön pençelerin el gö­reviyle kullanılması, arka pençelerin ayaklaşmasını, arka pen­çelerin ayaklaşması ön pençelerin elleşmesini etkileyecektir. Elbette bu el ve ayak ilişkisi, rahimden dişlere, boyundan beyne kadar bütün organlar için de geçerlidir.
Görüldüğü gibi olgu yanlışı: Kıvılcımlı'da değil, Murat Belge'de vardır. Örneğin, M. Belge "Bu sayede el serbest kal­mıştır ki, bu olay türlü yeni gelişmelere yol açmıştır." gibi sözler ederek ne dediğini bilmediğini itiraf eder. El hiç bir za­man "serbest" kalmamıştır. Yani görevsiz kalmamıştır. Elin "serbest kalması" (ki hiç bir bilimsel anlamı yoktur) elin du­mura uğraması demektir. Görevsiz (serbest kalan) organ du­mura uğrar. Tıpkı kör bağırsak gibi. O da "serbest kalmış"tır.
Bu kadarı okuyucuyu M. Belge'nin izahlarının bilimsel değeri: hakkında bir fikir vermeye yeter sanırız.
b) Yöntem yanlışı var mı? Bay belge yukarıdaki izahını yaparken, organların karşılıklı ilişkisinden, yani Marksist de­terminizmin somut bir olayla ilgili ortaya çıkışından bi haber olarak, el ve ayakları bağımsız geliştirir. Bu bilgisizlik, ya da metafizik, bilim dışı izahı, onun Kıvılcımlı'nın izahında bir yöntem yanlışı bulmasına sebep oluyor gibidir. Neyse!
Şimdi, bay Belge'nin eksik aktardığı,-ki burada değişik­lik önem kazanmakta, teleoloji var duygusu uyandırmaya ya­ramakta- bölümün tamamını aktaralım:
"Dedelerde olan fizyolojik değişmeler, torunlara, anatomik değişiklikler şeklinde intikal eder. Her yeni uzuv, ne yapar? Vücuttaki bütün azalara karşılıklı etkide bulunarak onları kendisi ile bir uyum içine sokar. O zaman önümüze eskisinden bambaşka yeni bir canlı türü çıkar. Mesela insanın maymun­lardan ayrı, dil ve zeka sahibi bir varlık olmasını ele ala­lım. Dünya teşekkülünün dördüncü devir sonunda, ormanda yaşayan en gelişmiş bir yaratık var. Bu yaratık doğayla iliş­kisinde gittikçe taş, lobut gibi bazı aletleri kullanmaya baş­lıyor. O zaman vücutta sırf alet kullanmaya özgü bir çift uzuv hasıl oluyor: Eller, ve el denen yeni uzuvla beraber, insan vücudunun bütün özelliklen meydana geliyor. Elleri iyice kul­lanmak için insan iki ayak üzerinde yürümeye başlıyor. Ayak­ları üstüne kalkınca, başı gövde üstünde dik tutmak gere­kiyor..."
Hemen görüleceği gibi, ortada teleoloji falan yoktur. Aksi­ne, diyalektik determinizm anlayışına uygun, karşılıklı sebep-sonuç ilişkilerini gösteren bir izah karşısındayız. İncelenen ko­nu, organların gelişimleri içinde, karşılıklı etki-tepkileridir.
Teleolojinin alfabetik örnekleridir: Fare niçin vardır? Ke­dilerin tutup yemesi için! Yağmur niçin yağar? İnsanların bol ürün alması için! Bay Belge, insan niçin iki ayağı üzerinde yürümeğe başlamıştır? Ellerini iyice kullanmak için, şeklindeki, Kıvdcımlı'nın açıklamasını yukarıdaki teleoloji örnekle­riyle aynı kategoriye sokuyor. İzahları özüne değil görünüş­lerine bakarak değerlendiriyor. Yanılıyor. Bir kedi ile bir fare arasında, hiç bir organik ilişki, karşılıklı etki tepki yoktur, ama el ve ayak arasında vardır... Gerçekten de insan, elleri­ni daha iyi kullanabilmek için, sürekli ayakta hareket ede­bilir hale gelmiştir. Ortada ne olgu ne de metot yanlışı yok­tur. Bir örnek daha verelim.
Maddeci bir bilim adamının "Davranışlarımızın Kökeni" diye bir kitabı var. Orada da organların gelişimindeki karşı­lıklı ilişkiler anlatılırken şöyle yazılıyor:
"Omurganın, omurilik kanalını beyin ile birleştiren büyük kafa deliği, başı daha rahatça dengeleyebilmek için kafatasının ağırlık merkezinin altına doğru kaymıştır." Büyük kafa deliği niçin kafatasının altına doğru kaymıştır? Başı dengeliyebilmek için. Bay Belge'ye göre olayı varış noktasıyla açık­layan bir teleoloji karşısındayız!
Bay Belge'nin eleştirilerine "idealizm" falan demek de yet­mez. Bu anlamadan eleştirmek, bilmeden büyük büyük laf­lar etmek, kısaca bilgiçliktir.
Son olarak, aynı bilim adamının kitabından, M. Belgenin, bilinmez hangi nedenlerle ayağa kaldırdığı, sonra da ellerini kullandırdığı insanın nasıl ellenip, ayaklandığını görelim.
"Ön ayakların, salt yürüme işlevinin dışında, savunma, besin bulma gibi yeni ödevler ile yükümlenmeleri zorunluluğu belirir. Sopaları, taşları aletleştirerek kullanmaya başlamak gibi...
"Bu gereksinmeler, ön ayaklar ile arka ayaklar arasındaki iş bölümünü koşullar."
"Arka ayaklar, gittikçe salt iki ayak üzerinde yürüme işi için özelleşirlerken, ön ayaklar da, alet kullanaraktan üretimde bulunmaya zorlanırlar."
Belki, bu el ayak meselesi üzerinde gereğinden fazla dur­duk. Ama burada eleştirisinde nadir olarak görülen karşı açıklamasını da koyduğu, ve eleştiriler metot problemi üzerine yığıldığı için bu geniş açıklamalar gerekliydi.
Bay Belge, "teleolojiyi": Kıvılcımlının tarih tezinin var­lığını açıklarken, yüz küsur ciltlik emeği bir "tutarlı ve kap­samlı olanı çabası"na bağlayarak bizzat kendisi yapmaktadır.

SONUÇ

Eleştirmen M. Belge'nin, tüm eleştirisi boyunca görülen, en tipik yanlışları, özellikle önemli bulduğumuz kavramlar ve olaylar çerçevesinde yoğunlaştırarak göstermeğe çalıştık. Bi­rinci aşamada M. Belge'nin, eleştirisinin dogmatik perspek­tifini; ikinci aşamada, Kıvılcımlı'yı ve "klasik Marksizm'i" na­sıl anlamadığını, kendine (sınıfına) göre nasıl tahrif ettiğini, Kıvılcımlı'yı eleştireceğim diye Marksizm'e nasıl kılıç çektiğini; üçüncü aşamada olayları nasıl tahrif ettiğini ve son olarak yöntemini ele aldık.
Bay Belge Birikim'deki eleştirisinin sonuç bölümünde, Kıvılcımlı'dan "sosyalist harekette yararlı olacak bir şey" kal­madığı, ya da "inanılmaz mücadele azmi", "dogmatizme kar­şı cesur tavrı", "mücadelenin partili olması gerektiği yolun­daki kesin inancı"nın kaldığını yazıyor. Bütün bu "azim", "ce­saret", "inanç" gibi etik sayılabilecek kategoriler dışında, Kıvılcımlı'nın, Kıvılcımlının şahsında da 50 yıllık sosyalist ha­reketimizin bütün teorik ve pratik mirasını mezara gömme­ye çalışıyor.
Gömülüp gömülmediğini, bu yazı boyunca yer yer teori planında göstermeğe çalıştık. Bundan sonra pratik olarak gömülemeyeceğini de ispatlamak gerekir. Bu Belge'nin ve benzer görüştekilerin eleştirisine karşı en sağlam kanıtı ola­caktır.
(Bu yazı Ekim 1976 tarihinde Kıvılcım Yayınları'nın ikinci kitabı olarak çıkan "Emekçi-Birikim'in Dr. H. Kıvılcımlı Eleştirileri Üzerine" başlığıyla ve H. Yılmaz imzasıyla yayınlanmış 11.01.2001 tarihinde dijitalize edilmesi tamamlanmıştır. Demir Küçükaydın. 11 Ocak 2001 Perşembe)

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...